正在加载视频...

视频加载失败

Özlem Gürses, son dönemde söylediği ilahilerle gündem olan Celal Karatüre’yi eleştirdi: İnanılır gibi değil, ilahilerin de içini boşalttılar Huşu duygusu beklenirken mezdeke grubu gibiler. Yanındaki heeh heeeh diye efekt yapıyor, dehşet içinde dinledim. Nasıl bir Türkiye… Ne hale geldik. Bir sığlık…

57,348 次观看 • 5 个月前 •via X (Twitter)

0 条评论

暂无评论

原始帖子的评论将显示在这里

相关视频

Ağalık mı? Mafyacılık mı? Bugüne kadar hiç kime bu kapının Büyüklerinden, Güzellikten başka hiç bir şer görmedi.! Onların hayatları İslam davasına hizmetle geçti. Onların iddiaları her zaman Müslümanlara Hizmet oldu.! Bugün ise, İddia değişti, ne yazık ki İddia Mürşidlik veya Şeyhlik değil AĞALIK oldu.! Ama görünen o ki Ağalığı da yanlış biliyorsunuz.! Hiç bir Ağa ne ailesine küfredip iftira atar ne onların ses kayıtlarını alıp bütün aleme duyurup KENDİNİ REZİL eder ne de Ailesinin mahrem bilgilerini ortalığa saçar! Siz, Ailenizi ve Tüm kardeşlerinizi düşman olarak görüp, sanki düşmanla savaşıyormuş gibi 3 tane oğlunuz ile birlikte tüm örflerin ve geleneklerin altını üstüne getirdiniz.! Ailecek ne Tarikat adabı dinledini ne de Örf Adet.! Babalıkmış büyüklükmüş abilikmiş diye diye en sonunda Gavsımızın çalışanlarını kendinize ajan yapıp onlarla FETÖ gibi ses kayıtları almaya ve insanları bu GAYRİ MEŞRU ve SUÇ olan yöntemlerle tehdit etmeye başladınız.! Son olarakta; Gavsı Cihan Hazretlerinin, Masum evladından sonra Gözbebeği Torununa saldırdınız.! Operasyon odası yaptığınız Gavsımızın mirası olan o tertemiz odadan S. Muhammed Ragıp, S. A.settar’ın işçisi Mahmut’un oğlu ve S. Mahfuzun torununa emir verip gönderiyor ve O Devletli Gavsımızın Torunu S. Murteza’nın ses kaydını aldırıyor.! Hemen ardından da Sosyal Medyadan maharetmiş gibi paylaşıp Üstüne de utanmadan tehditler savuruyor.! Yazık! Hale bak ne hale düştünüz, HIRSINIZ sizi ne hale getirdi.! Siz, Birazcık Akıl nimetini kullanıyor olsaydınız O yaşı küçük diye küçük gördüğünüz ama Çok büyük olan S. Murteza ne büyük ders vermiş o ses kaydında onu anlarda utanıp tövbe ederdiniz.! Siz nasıl bu hale geldiniz, sizi bu hale getiren bu duruma düşüren şey ne? Bu ailenin kodlarında olmayan FETÖ taktikleri "Algı operasyonu yürütme", "toplum mühendisligi", "kumpas kurma", "otoriterlesme", "kendi gücünü olusturma" gibi faaliyetleri nasıl yapıyor ve kendinizi bu kadar alçaltıyorsunuz.! Keşke Şeyhliği tercih edip bu kötü yollara düşmeseydiniz.!

Hüsrev BEY

67,533 次观看 • 1 年前

"2024'ün başından itibaren CHP içinde bazı insanlar yavaş yavaş 'Türkiye'de ne oluyor?' sorusunu sormaya başladı” Yıldıray Oğur: 💬Bu sizin uzun süredir ısrarlı bir şekilde yazdığınız, yeni ittihatçılık tezi. Benim de bazı eleştirilerim var, yazmıştım. Ama burada öncelikle herhâlde şunu bir netleştirmemiz gerekiyor: Bu bir manifesto değil. Yani siz bu yeni devletin manifestosunu yazmıyorsunuz. Onlara katılmıyorsunuz, onları meşrulaştırmak için ya da işte onları anlamak için onlara bir ideolojik zemin kurmuyorsunuz. Siz anlamaya çalışıyorsunuz sadece, ne olduğunu tespit etmeniz için. Çünkü hep şöyle de söyleniyor; 'Bunlar bunu meşrulaştırmaya çalışıyorlar' deniyor. Halbuki bu bir anlama çabası, meşrulaştırma değil. Etyen Mahçupyan: 💬Evet, Kuşoğlu'nun da meşrulaştırmaya çalıştığını hiç sanmıyorum. Ben onu okudum, hiç öyle bir şey yok orada. Bu bir olgu, vaka. Türkiye'de bir olay oluyor ve bu olaydan memnun değiliz, değiştirmek istiyoruz. Olayı anlamazsak nasıl değiştireceğiz? Olayı anladıktan sonra ancak ona alternatif bir şey üretme şansımız var. Öte yandan şunu da ben anlamakta zorlanıyorum; insanlar bu yeni ittihatçılık tezinden hoşlanmıyorlar ve duymak istemiyorlar belki falan ama şu çok açık değil mi? Bu iktidar Kemalist değil bir kere. Ve de bu iktidar öyle şeyler yapıyor ki belirli bir ideolojiye sahip olduğu da ortada. Yani getirdiği rejimle, bu dış politikadaki tavrıyla, tarihin yeniden analiziyle, Mustafa Kemal'e yeniden bir bakışla, işte Müslümanların devlete yanaştırılmasıyla, Kürt meselesinin çözümü gibi adımlar atılmasıyla yani ortada başka bir ideoloji var ve bu Kemalizm değil. Ya öyleyse 'Ne acaba?' diye sorulmaz mı? Yani böyle bir tartışmanın kendisi meşrulaştırmayla ilgisi olmayan bir şey." 2024'ün başından itibaren CHP içinde bazı insanların yavaş yavaş 'Türkiye'de ne oluyor?' sorusunu sormaya başladığını kendi temaslarımla da biliyorum. Buradan çıkarak ne cevap verdiler? Onu tam bilmiyorum ama şu anda Kuşoğlu'nun röportajıyla anladık ki yavaş yavaş Türkiye'deki yeni rejimin sadece Tayyip Erdoğan'dan ibaret olmadığını anlamış durumdalar. Tayyip Erdoğan da bir fani olduğuna göre ve önümüzde bir 'Türkiye Yüzyılı' olduğuna göre, demek ki herhangi bir faninin ötesinde düşünen ya da düşünmeye çalışan, bu yönde önermeler yapan birtakım insanlar var. Bu insanların bir aklı var. Aslında devlet aklı denen şey o; yoksa böyle gizemli, falan arka planda olan bir şey değil. Şu anda iktidara bürokrasi içinde kimler sahipse, kimler cumhurbaşkanlığı sistemini yazıp ortaya koyduysa, bunları düşünen insanların CHP'yi de etkilemek istememelerini düşünmek biraz abes olur. Etyen Mahcupyan Yıldıray Oğur

serbestiyet

26,833 次观看 • 1 个月前

Filmin sonu belli mala Anlatır gibi anlattı Gökhan Dinç: Kurmakol kendisine verilen görevi layıkıyla yaptı. Türkiye'de bir tiyatro oynanıyor. Tiyatro oyuncuları ya da tiyatro sanatçıları buna üzülmesinler. Türkiye'de bir tiyatro oynanıyor. Türkiye'de oynanan şeyin adı futbol falan değil. Artık her şeyi göz göre göre yapıyorlar. Artık her şeyi bile bile yapıyorlar. Yasin Kol'u tercih ettiklerinde ben Yasin Kol'unu çektiler demiştim. Şimdi artık... Söylem değiştiriyorum. Kurma kol. Kurma kol böyle istedi kurma kol. Birisi kolu kuruyor o kol da istediği şeyi yapıyor. Ya arkadaş nasıl bir insan evladı o kadar uzun mesafeden o kadar uzak mesafeden o pozisyonu önünde o kadar çok oyuncu varken üstelik Beşiktaşlı oyuncu nispeten senin görüş açını da kapatmışken sen bu pozisyonda ne gördün ne verdin be insan evladı. Yani maç senin çok güzel bir lafın var. Maç Kadıköy'de oynanıyor sen penaltıyı Beşiktaşlı. Ya bu kadar uzak mesafede, önünde... Bir, iki, üç, dört, beş, altı tane oyuncu var. Altı tane oyuncu var. Bir tane top var. Üç tane futbolcu. Sonrasında iki futbolcunun arasında kalıyor. Üstelik ön tarafta cephede kaleci görse anlarım. Bak Beşiktaş'ın kalecisi görse pozisyon hakem orada olsa anlarım. Gördü bir şey verdi diye. Sen kafanı yastığa nasıl koyacaksın? Ve sadece sen değil maçın var hakemi de. Yani gerçekten bu kadar iğrenç bir futbol ikleminde olduğumuz için. Kelimeleri bulamıyorum. Gerçekten bir kurma kol var. O kol kurulu geliyor istediğini yapıyor. Şimdi bana diyorlar ki bay efendim kaydı yerdeki ayağa temas etti bilmem ne. Bir pozisyon faal değil. İki pozisyon faal olsa bile pozisyon dışarıda. Bir başka versiyon. Bak çocuk dokunuyor burada. Topa dokunuyor. Kaldı ki burada bir müdahale varsa zaten o beyaz çizgi de ceza sahası çizgisi. İnsanlara anlat anlat bitmiyor. Ama şu var kardeşim sadece Yasin kol da değil iş. Yasin kol zaten belli. Türkiye'de olmamı hak etmediği ilgiyi gören bir futbol hakemi. Yani bence uzaktan yakından hakemlikle alakası yok ama çok iyi bir görev adamı. Kendisine verilen görev neyse onu net şekilde yapıyor. Ben bir gün yönetici olursam ya da herhangi bir fabrikada müdür olursam ya da bir televizyon kanalının başına geçersem kesin Yasin Kol'u alırım. Yasin Kol tam bir emir eri. Ne deniyorsa onu yapıyor. Ya şu anda Yasin Kol ve maçın var hakeminin ortaklaşa yaptığı bir tiyatro oyunu, kurduğu bir tiyatro oyunu izliyoruz. Ama onlar da sadece onlar da değil. Şimdi ilerleyen konu başlıklarında Hasan Arat'ı orada konuşacağız. Şimdi bak sevgili kardeşim burada çok net bir şey var. Ortada bir film var. Sezon başından beri bak sezon başından beri hakemlerin desteğiyle lig yarışında kalan Fenerbahçe yine hakemler tarafından kollanan Fenerbahçe yine Hakem kararlarıyla maç kazanan Fenerbahçe şu anda lig yarışının üstünde. Lig yarışının içerisinde. Dün maçı kaybetseydi Fenerbahçe yani berabere bitseydi. Bir puan alabilseydi Fenerbahçe. Bu kimin işine yaramazdı? Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı'nın işine yaramazdı. Kimin işine yaramazdı? MHK Başkanı'nın işine yaramazdı. Kimin işine yaramazdı? MHK'nin çocuklarının işine yaramazdı. Yayıncı kuruluşa yaramazdı. Bunların hepsi bir plan. Bence bir plan var ve o planda... Misler gibi işliyor. Şimdi düne kadar sadece Fenerbahçe ile Galatasaray yarışın içerisindeydi. Fenerbahçe bu hafta kaybetseydi bambaşka bir şey olacaktı. Şimdi Trabzonspor da yarışın içerisine dahil oldu. Trabzonspor, Beşiktaş dışında. Trabzonspor, Fenerbahçe, Galatasaray şampiyonluk. Mis gibi abi. Yani birisi senaryoyu yazıyor ve birileri de oynuyor. Bizler de izleyiciyiz. Her yıl aynı senaryo oynanıp duruyor Samet. İnanılır gibi değil ya. Figüranlar değişiyor, başroller değişiyor. Filmin senaryosu... Aynı ya. Aynı şey gibi. Aşkı Memnu gibi. Peki film yine aynı sonuna mı biter Gökhan abi? Abi yine aynı son belli. Filmin sonu kaçınılmaz. Bak kaçınılmaz. O yüzden Galatasaray taraftarı birazcık sakin kalmalı. Tabii ki onların böyle kımıl kımıl...

Galatasarayultrataraftar

23,335 次观看 • 3 个月前

Öncelikli olarak Esra Elönü ile ilgili hiçbir ajandam olmadığını ifade edeyim. Benim hedefim Esra Elönü değil onun söyledikleridir. Bu bağlamda babamın oğlu olsa Ehl-i Sünnet akaidine ters bir şey söylese bilgim nispetinde ona da reddiye yaparım. Bir de beni Esra Elönü'yü kasıtlı hedef almakla itham eden bu hesabın sahibi şahıs medyada İslami hassasiyetiyle bilinen kişi olarak tanınmaktadır. Bu şahıs beni, videonun önünü arkasını kırpmakla, 20 yıllık bir videoyu servis etmekle itham ediyor. Bu şahsın bu eleştiriyi, yapmasından sonra Esra Elönü'nün, Allah en büyük demokrattır, beş vakit namaza da gerek yoktur sözüne söyleyecek bir çift açıklaması olması gerekmiyor muydu? Yunan tanrısı ismi ile Cenab-ı Hakkı tavsif eden, Kelime-i Şehadetten sonra ilk farz olan namazı hafife alan bu açıklamalara söyleyecek birkaç kelam lafı da mı yok? Hani bu muhafazakardı, hani dini hassasiyetlere öncelikleri vardı? Kimi zaman sevgi kelebeği gibi huşu içinde İslam'ın kimi noktalarına değinen kişi bu değil miydi? O huşu içinde İslam'ın bu hassas noktalarına odaklanan kişi nereye gitti şimdi? Bu şahıs beni, hak etmediğim bir şekilde eleştirdi, burası tamam, peki Cenab-ı Hakk'ın bu şekilde tavsif edilmesine, namazın hafife alınmasına yönelik beyan edecek bir değerlendirmesi olmayacak mı? Yazık ki İslami hassasiyetleri konuşmak bunlara kaldı? Buradan bu tür kişiler için, işine geldiğinde konuşur işine geldiğinde konuşmaz şeklinde bir yorum yapmak çok uçuk bir yorum mu olur sizce? Ne demek, Cenab-ı hak en büyük demokrat, ne demek Beş vakit namaza da gerek yoktur. Böyle dini hassasiyet taşıdığı iddia edilen bu kişi niye bu çok mühim iki konuda ölü taklidi yapar? Bir de ne yapacakmışım, açıp telefonla konuşacakmışım. Ben telefonla neden konuşmalıyım ki? Esra Elönü bu açıklamayı telefonda bana yapmış olsaydı bunu telefonda konuşurdum. Bu açıklamayı kamuoyuna yapıyor ve milyonlar bu açıklamayı izliyor. Esra Elönü bana telefonda bu konuda açıklama yapmış olsa milyonlar, Esra Elönü'nün bu konudaki en son yeni açıklamasını duymuş olacaklar mı? Bu nasıl bir bakış açısıdır ya! Kamuoyuna açıklama nereden yapılmışsa cevabi açıklama da reddiye de oradan yapılır. Açıktan yapılan kabahatin tenhada özürü olmaz diye bir atasözü vardır. Bu şahıs bu sözü de duymadı mı? Ayrıca ben, Esra Elönü'nün şahsına değil söylediklerine reddiye yapmış durumdayım. Şahsıma yapılan ithamlara göre ben 20 yıl önceki videoyu, üstelik kırparak servis etmişim. Bir kere videonun kaç yıllık olduğunu bilmiyorum ve bu video benim karşıma Instagramda çıkmıştı ve Instagramda çıkmış haliyle yayınlamıştım. Yani videonun önüne arkasına ben hiçbir şey yapmadım. Bu videoyu yayınladıktan sonra da benim attığım ilgili tweette bunu siz de görebilirsiniz ki sanırım Esra Elönü'ye destek amacıyla bu konuda attığım tweetin altına videonun asıl hali bu diye şimdi paylaştığım bu videoyu attılar. Şimdi bakın bakalım: Videonun asıl hali budur dedikleri videoda Allah en büyük Demokrattır, 5 vakit namaza da gerek yoktur şeklinde önünde arkasında bu konuları düzeltici bir açıklaması var mı.

Ebubekir SOFUOĞLU

66,082 次观看 • 6 个月前

Adı Mürşid, soyadı Haznevi... Bu kişi, Suriye'deki Haznevi ailesindendir, doğru. Ama Haznevi ailesiyle tasavvufi anlamda, İslami hizmetler anlamında zerre kadar alakası yoktur! Bunu Haznevilerden istikamet ehli olup da hizmet edenleri aklamak için söylüyorum. Hakikaten de onun, onlarla hiçbir ilgisi yoktur. Ailesi bununla çok uğraştı. Onu oradan çekip koparmak için çok mücadele ettiler. Ancak muvaffak olamadılar. Çünkü bu bahsettiğimiz kişi, ypg-pkk saflarındadır. Allah azze ve celle ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır. Nuh aleyhisselam gibi bir diriden, oğlu kafir olan bir ölüyü çıkarır. Ebu Cehil gibi bir ölüden Hazreti İkrime gibi bir sahabe, bir diri çıkarır. Bu, onların (ypg'dir, sdg'dir, pkk'dır… Bir sürü isimleri var ama hepsi aynı!) propaganda sorumlularından birisidir. Bildiğiniz sarıklıdır, cübbelidir. Sarığı bizim sarığımızın iki katıdır(!) Ama bu iş ne sarıkla olur, ne kürkle olur, ne cübbeyle olur. Bu iş istikametle olur, bu iş takvayla olur. Allah ve Resulü ne demişse ölçü budur bizim için. Onun dediklerini naklederken dahi insan irkiliyor… Diyor ki: 'Eğer kabul edilecekse ben buradan israile bir yardım çağrısında bulunabilirim. Ne zamana kadar Müslümanlara kurban olacağız? 'Eğer benim vatanım elimden gitmişse, elin vatanına lanet olsun. Eğer benim annem yaşamayacaksa elin annesi de yaşamasın.’ Bakın iyi dikkat edin! Bu sözler... Ben bu kişinin ismini söylemeden önce söyleseydim, siz herhalde bunu ancak bir kafir söylemiş zannederdiniz. Ama bunun adı Müslüman! Ya da kendini öyle gösteriyor bilmiyoruz. Allah bilir. Zira söylediği şeyler bir Müslümanın söyleyebileceği şeyler değil. Kendini Müslüman saymıyor mu bu adam! 'Gazze ve Filistin'e ne zamana kadar kurban olacağız?' diyor. Gazze ve Filistinlilerin annesi ağlasın diyor. Halbuki Gazze'ye şimdiye kadar hiç kurban olmamış! Zerre kadar yardımı da dokunmamış. Hep köstek olmuş. Hep israille işbirliği içinde olmuşlar. Öyle bir konuşuyor ki sanki herkes onlara katliam yapıyor da bundan dolayı feryat figan ediyorlar. Halbuki kendileri isyan ediyor. Kendileri hadlerini aşıyorlar. Hadsizlik ediyorlar. İsyan çıkarıyorlar. Fitne ve fesat çıkarıyorlar... Orada devlet diye bir şey yok. amerikanın onlara oraya tahsis ettiği, ‘Burası senin devletin, al bir devlet kadar da sana silah veriyorum. Ne zaman istikrar olsa kargaşa çıkar.' dediği bir yer. Bunun için verdi o silahları. Nerde senin devletin oluyor? O zaman her şehir kendine bir devlet kursun. Müslümanların istikrarı böyle nasıl olacak? Nerde huzur olacak?

Seyda Feyzullah Konyevi

68,110 次观看 • 6 个月前

Demem o ki; Arap'tan Fars'tan rahatsız olduğum yok. Ömer Seyfettin'in Efruz Bey'i gibi 'Bila tefrika-i cins ü mezhep' kriterini esas alan bir adamım ben. Savaş mağduru bir halka yardım etmek, kucak açmak insani bir şeydir. Ama böyle olmamalıydı.. Böyle olmaz... Bu şuna benziyor... Sokakta karşılaştığınız bir ihtiyaçlı kişiye karnını doyurması için para verebilirsiniz. Ama onu alıp evinize getirmezsiniz. Evinize getirseniz de kendisine yatak odanızı vermez, eline kumandayı tutuşturmaz, baba koltuğuna oturtmazsınız. Eğer bunu yaparsanız her türlü istismara razı olduğunuz anlamına gelir bu. İhtiyaçlı kişi sizi istismar etmek zorunda kalır. Türkiye'ye gelen Suriyeliler, Iraklılar, Libyalılar, Afganlılar, Pakistanlılar, İranlılar, Ürdünlüler, Mısırlılar... 'Gelenlerin her biri memnun ki yerinden, çok seneler geçti dönen yok seferinden...' Bir tek politik tasarrufla içeri alınan bunca insanı hiç bir politik tasarrufla buradan geriye döndüremezsiniz... Vatanlarından çıkmak için birbirini çiğneyen bu kitle, ülkelerine geri dönmemek için karşılarına çıkan her türlü gücü ezer geçer. Nitekim duymuşluğum var, 'Allah razı olsun Suriye'de savaşı çıkaranlardan... O savaş çıkmasaydı Türkiye'ye gelemezdik' diyeni... Türk, Avrupa ve Asya'nın arasında bin yıldır icra edilen bir görevin adıdır. Ve Türk dünya politiği açısından varlığı zorunlu bir aktördür. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim... Türk, bu göç ile kimliğini oluşturan en temel yapıtaşlarını yükselen bir balondan aşağı atmıştır. Önümüzdeki yüzyıllardan sonra bu topraklarda Türk'ün varlığını koruyup koruyamayacağı tartışılır hale gelmiştir. BU bir hissiyat değil, çok temel bir sabit delilim var. İstanbullu kimliği nasıl son otuz kırk yıl içinde hiç var olmamışçasına yok olmuşsa... Türk kimliği de böylesi bir yok oluş sürecine girmiştir. Kırk yıl elli yıl değil ama üç kuşak sonra bu kimlik bu topraklarda varlığını bu şekilde sürdüremez. Tarihin temel aktörlerinden birisi olan bu halk, geçmişte tarihin temel aktörlerinden olan bir çok halk gibi İskitler gibi, Keltler gibi, Hunlar gibi eriyip dönüşür. Balkanlarda Bulgarlar ne ise Anadolu'da da Türk o olur. Tabii biz kimiz ki öngörümüz ne ola... Onca kitap okuduk da bir şey mi olduk... Onca kitap yazdık da ne ettik... Onca mektep medrese tahsil ettik, onca mesele etüt ettik, onca gezdik gördük de ne oldu. Tabii ki biz bilmeyiz işin doğrusunu... Konuşuyoruz işte... Aylardır karar vermişliğim var; baktığım şeyde olumsuzluğu fark etmeyeceğim diye. Olumsuzu, eksiği ve endişe verici olanı değil olumlu olanı, Tamam olanı ve güzelliği görmeye çalışacağım, Bu prensip doğrultusunda bakacak olursak olumlu bir takım yanları da var bu işin. Artık kakuleli kahveyi her yerde bulmak mümkün. Eskiden ramazandan ramazana tattığımız humus da felafel de her yerde var... Tek dilli idik çocuklarımız iki dilli olmak durumunda. Doğuda mı batıda mıyız belli değildi. İçinde bu kadar Arab'ın olduğu gemi batıya gidemez gayri. En azından bir istikamet sahibi olduk. Hulusi Üstün

Arşiv Saka

29,109 次观看 • 1 年前

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 次观看 • 5 个月前

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 次观看 • 1 年前

"Sana 1000 Kere Helal olsun Fenerbahçe li Sercan Hamzaoğlu konuşamadı" Ali Naci Küçük: Barış Alper'inki penaltı değil. O Sümen'in de ilk salikatlı salikat değil bu arada. Oradan bakacaksak, bütün total bakacaksak değil ilk salikatlı. Bir dakika dur ben bir bitireyim ben seni dinledim. Şimdi kısaca nereye geldik? Yani Galatasaray hakem konforuyla galibiyeti almadı. Beşiktaş'ta 10 kişi kalacaktı sahada ilk yarı bittiğinde. Orkun'un atılması gerekiyordu. Bunu bütün hakem hocaların hepsi söyledi. Bir tane de değil. 4 tane sarı kartı pas geçildi Orkun. Ha kaldı ki şimdi kaldı ki Beşiktaş cephesi ne yapıyor? Kolaycılığa kaçıyor. Ne yapıyor? Fenerbahçelileşiyor. Ne yapıyor? Sayın Ali Koç'un Fenerbahçesi gibi davranıyor. Derbiyi kazanan Galatasaray'a sanki hakem sayesinde kazandı muamelesi yapıyor. Bunu da çok zaten seven Fenerbahçeliler ve Beşiktaşlar afiyetle yiyor. Öncelikle size afiyet olsun. Niye afiyet olsun? Arkadaş Beşiktaş 2 maçta Galatasaray'a karşı uzatmaları bırakıyorum. 84 dakika 11-10 oynamış. Galatasaray 1 kişi eksik oynamış. 2 lig maçında. Beşiktaş'ın attığı gol sayısı kaç? 0. Peki Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nde Juventus'a karşı Juventus'un 10 kişi kaldığı sekanslarda Juventus'a kaç gol atmış? 4 gol. Juventus 10 kişiyken. Kaç dakika 10 kişi kalmış Juventus totalde? 72 artı 23 pardon. 95 dakika. Galatasaray Juventus gibi bir rakibe. 4 tane gol atmış. Beşiktaş 2 maçta 110 dakika oynadığı Galatasaray 0 gol atmış. Eee kaybedişlerinin bahanesini burada arıyorlar. Arayın abicim. Arayın belki bulursunuz. Belki bulursunuz. Biraz daha arayın. Fenerbahçe'ye gelince. Ya arkadaş. Yani biraz değişim. Biraz bilinç. Biraz ayna. Biraz öz eleştiri. Biraz iğneyi kendine batırma. Hiç mi olmaz ya bir camiada? Arkadaş sen Samsun spor maçında ben Fenerbahçe'yi izledim. O kadar rahat izledim ki ya kazansa da beni rahatsız etmedi abi. Beşiktaş'ı rahatsız etsin abi Fenerbahçe'nin galibiyeti artık. Trabzonspor'u rahatsız etsin. Çünkü arada inanılmaz bir kalite farkı var. Bak bu kadar da ilk kez sert konuşuyorum. Rakiple. Niye bu kadar keskinsin abi? Abi niye keskinim? Ya arkadaş Galatasya'yı konuşuyorlar. Ya Osterwald'e son adam. Muadil Monji'yi. Boyun kilidini almadı mı kardeşim? Sürüklemedi mi? Abi o pozisyon ne ya? Ne o pozisyon? Hadi Fenerler yanıt versin. Skor kaç kaçtı orada? Onun zaten önceki pozisyonu devam etmemesi lazım. Baba şöyle alıp. Yürümek nedir? 6 saniye sürdü. Ya sokakta bile kavga çıkarır ya. Sarı versin. Ne olacak orada? Kırmızı mı olacak? Ya tabii ki canım. Ya sen yönet. Meyakiye başkanı falan. Ne var orada ya? O da ona sarılıyor, o da ona sarılıyor. O da ona mı sarılıyor? Ya ben senin yayında... Boğazına sarılıp nefesini kessem. Öyle değil ya. O kadar da değil ya. Doğru söylüyorsun. Yapma. O kadar da değil. Kırmızı da değil baba ya. Kırmızı da değil. Çok komiksiniz ya. Bence komik olan sizsiniz. Size verin ya kırmızı. Sen diyorsun ki Beşiktaş o kadar kişi kaldı. Aramızda objektiflik konusunda. Aramızda tarafsızlık konusunda. Aramızda futbol kalitesi konusunda. Çok büyük fark var. Öz eleştiri konusunda da çok büyük bir fark var. Ben kalkıp 22 yıldır bu camianın içinde olan bir insan olarak Galatasaray Beşiktaş'ı deplasmanda yendikten sonra teknik adamım olan Okan Buruk'u eleştirebiliyorum. Diyorum ki Leroy Zene doğru yere atılmıştır. Bunun sorumlusu da Okan Buruk'tur diyebiliyorum. Ya da Galatasaray camiası bunu kendi içinde sorgulayabiliyor. Ama sen ne yapıyorsun? Affedersin. Zorla yendiğin Samsun Spor maçından sonra kalkıp Galatasaray'ı konuşuyorsun burada. Hakem hatalarını konuşuyorsun. Beşiktaş. 110 dakika. Yok muydu? 110 dakika Beşiktaş niye Galatasaray'a gol atamadığını konuşsun kardeşim. Bunu ayrı o. Beşiktaş'ın problemi. Ama gerçeği de görmek lazım. Niye atılmıyor abi? Sana gelince yok. Genduzi'nin Tomasson'a bastığı, ayağına bastığı bir pozisyon var değil mi? O da kırmızı ya. Yok yok kırmızı, kırmızı. Yok yok kırmızı demiyorum. Yok bak kırmızı. Size göre gol yok orada. Göz altına bile alınmışlar. Vermedi değil mi? Şükrinyar Saray mesela Kadıköy'deki maç vermedi. Ya da Serdar Saatçi, Orkun Uşak, Orkun Körkçü aynı pozisyon Trabzon Beşiktaş vermedi. Şimdi herkes kendi perspektifinden daha sayı eksiğe düşürecek pozisyonları konuşuyor ama bunları konuşmuyor. Ya bak Fenerbahçeli konuşmadınız. Zaten Gendüzin'in bir pozisyonu var. Ceza sahasına girerken hamle yok. Samsun Sporlu oyuncunun hamlesi yok. Dönüp hakeme Sarıkar.

Galatasarayultrataraftar

119,023 次观看 • 4 个月前

🔴 MALUM KESİMLER, SÖZDE ÇÖZÜM SÜRECİNE KARŞI ÇIKANLARI İSRAİLCİ GİBİ GÖSTERME KAMPANYASI BAŞLATTILAR! ‼️ Cihat Yaycı : İsrail zaten Kürdistan’ın kurulmasını istiyor. Kardeşim, ben İsrail’e karşıyım. 📌PKK, YPG ve Abdullah Öcalan’ın açıklamalarına karşı çıkınca seni hemen “İsrail yanlısı” ilan ediyorlar. Bakın, böyle bir kampanya başlattılar şimdi. Ben İsrail’i de sevmem, ötekini de sevmem. Ben Türkiye’yi severim, Türk milletini severim. Önce bunu net bir şekilde ortaya koyalım. 📌Şimdi, eski İsrail Eğitim Bakanı ve Yamina İttifakı Milletvekili Naftali Bennett, Türkiye’nin Suriye’de olası operasyonları hakkında bir açıklama yapıyor: “İsrail halkı olarak şu anda Türkiye’nin saldırısı altındaki Kürt halkına dua ediyoruz.” Peki, kim kimi destekliyor? PKK ve YPG’nin asıl destekçisi kimmiş? Zaten PKK ve YPG onların maşası haline geldi. 📌 İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid diyor ki: “Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlere yapılacak herhangi bir saldırıya karşılık Türkiye’ye yaptırım uygulanmalı ve NATO üyeliği askıya alınmalı.” Bu açıklama 2019’da yapıldı. Hangi döneme denk geliyor? Hangi operasyon sürecindeydi? Barış Pınarı Harekâtı’nın yapıldığı dönemde, Trump ile aynı söylemi kullanıyorlardı. 📌Bir de İsrail’in sürekli bölgedeki azınlıklarla ilgili yaptığı açıklamalar var. İsrail’in söylemi şu: “Bölgedeki azınlıkların birleşmesi gerekiyor. Kürtler, İran ve Türkiye’nin zulmünün kurbanıdır. İsrail, Kürtlerle ilişkilerini güçlendirmelidir.” 📌Yani, PKK ve onun siyasi uzantılarının kullandığı “Kürtler eziliyor” söylemiyle birebir aynı şeyleri söylüyorlar. İsrail, kendisini bölgede bir azınlık olarak tanımlıyor ve diğer azınlıkları doğal müttefikleri olarak görüyor. 📌Bütün bunları topladığımızda, PKK’nın da YPG’nin de Kürdistan kurma hedefinin aslında Büyük İsrail Projesi’nin bir parçası olduğu çok net. Türkiye bu konuda çok dikkatli olmak zorunda. 📌İsrail’in bu konudaki desteği yalnızca siyasi değil, aynı zamanda askeri ve istihbari olarak da devam ediyor. 📌Bir de Netanyahu’nun oğlu var. O da sürekli sosyal medyada Türkiye’yi hedef alan açıklamalar yapıyor. Türkiye’nin yarısını Kürdistan olarak gösteren haritalar paylaşıyor. Amerika’da yaşıyor ve Türkiye’yi soykırım yapmakla suçluyor. 📌Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin bölünmesi gerektiğini açıkça savunuyor. PKK ve YPG’nin “dört parça” söylemiyle aynı dili kullanıyorlar. Kandil’deki terörist elebaşları da sürekli “dört parça” diyor. Peki, bu söylemler birebir örtüşmüyor mu? 📌Şimdi, Türkiye’nin bölünmesine karşı çıkanlar “İsrail yanlısı” mı oluyor? İnanamıyorum! Böyle bir kampanya başlattılar. Yani, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunuyorsan, “Kürt sorunu” diye bir şeyin olmadığını söylüyorsan, seni hemen İsrail yanlısı ilan ediyorlar. Bu nasıl bir iş? Türk milleti demek bile ırkçılık sayılıyor artık! 📌Sayın Cumhurbaşkanı da bu konuların farkında. Ben inanıyorum ki bu milletin feraseti var, bu karanlık günleri atlatacağız, bu tuzağı bozacağız. Türkiye büyük bir tuzakla karşı karşıya. 📌Şimdi gelelim PKK’nın son açıklamalarına… PKK, “Ateşkes ilan ettik” diyor. Terör örgütü ne zamandan beri devlet gibi hareket edip ateşkes ilan edebiliyor? Devlet, bir terör örgütünün ateşkes ilan etmesini nasıl kabul edebilir? Bunun karşısında kimse bir şey söylemiyor mu? Bir devlet yetkilisi çıkıp “Bu nasıl bir söylem?” demiyor mu? 📌Bir de bu işin TBMM’ye taşınması meselesi var. PKK’nın siyasi uzantıları sürekli Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni adres gösteriyor. Açıkça “Anayasada değişiklik yapılmalıdır” diyorlar. Peki, neyin değişmesini istiyorlar? Ne yapmaya çalışıyorlar? Bunu herkesin görmesi lazım. 📌Bu mesele sıradan bir mesele değil. Türkiye’nin bölünmesi için uzun yıllardır yürütülen büyük bir projenin parçaları bunlar. O yüzden, bugün tarihe bir not düşmek gerekiyor: Bu süreçte kim, neyin yanında duruyor, bunu iyi görmek zorundayız.

TÜRK DEGS / TURK MAGS

10,543 次观看 • 1 年前

Türkiye’de sanat camiası Masonların ve Sabetayistlerin kontrolünde mi? Eski bir mason olan Özdemir Erdoğan, Mason Teşkilatından ayrıldıktan sonra masonların sanat camiasındaki insanları nasıl ele geçirdiğini ve yönlendirdiğini, ayrıca hükümetlerin bile bunlarla mücadele edemeyeceğini anlatıyor. Kendisini Türk müziğinin ‘Donkişot’u ilan eden Özdemir Erdoğan, son zamanlarda ömrünü verdiği müzik çalışmalarından çok, sanat camiasının süperstarlarına yönelik yaptığı sert eleştirilerle gündeme geliyor. Zeki Müren ve Tarkan’la ilgili açıklamalarından sonra ağır eleştirilere maruz kalan Erdoğan, bu tepkilerin, mason kimliğinden rahatsız olarak gidip noter huzurunda verdiği istifadan kaynaklandığını belirtiyor. Erdoğan şöyle diyor: ➥ “Eşimin ailesi Sabetayist olduğu için evimize girip çıkan masonlarla tanıştım. Beni tarikatlarına davet ettiler. Kayınvalidem de ‘çevre edinirsin’ diye teşvik etti. Tepsi içinde sundukları şöhreti reddedince karalama kampanyası başlattılar.” Dünyadaki star olacak kişilerin gizli örgütlerce belirlendiğini ifade eden Erdoğan şu yorumu yapıyor: ➥ “Çok zeki ve fazla etliye sütlüye karışmayan isimlerin toplumdaki etkisi gözlenir. Promosyonlar, reklamlar ve medya yoluyla bu isimler halka lanse edilir. Yalçın Küçük’ün Tekelistan adlı kitabında bu isimlere yer veriliyor. Orhan Pamuk, Cem Yılmaz, Sertap Erener, Sezen Aksu, Leyla Gencer gibi daha bir çok isimlerin nasıl ailelerden geldikleri ortada. Hollywood, Yahudilerin elinde. Hollywood’da 6 ayda veya yılda bir kez Yahudiler buluşur ve Yahudiliği anlatan, sempati uyandıracak bir film yapılır. Bizde de plak, film, reklam gibi toplumu yönlendirecek pek çok şirketin başında onlar var. Ben bir Donkişot gibi bütün bu tehlikelere karşı halkı uyarıyorum.” Masonları akbabalara benzeten Erdoğan, şunları söylüyor: ➥ “Biri filizlenmeye başlayınca onu göz hapsine alır ve beklemeye koyulurlar. Sivrilen isimleri incelemeye alırlar. Kumar, kadın, şöhret, para… Ne istiyorsa tespit edilir ve ona göre irtibata geçilir. Kendilerine katılmaları için teklif yapılır ve eğer kabul edilirse önündeki yol açılır; kabul etmezse de bana yapıldığı gibi o isimle ilgili karalama kampanyası başlatırlar.” Masonlarla birlikteyken görülmez kapıların yok olduğunu ifade eden Erdoğan şu açıklamayı yapıyor: ➥ “O dönemde ne medya ile ne de müzik şirketleriyle hiçbir problemim olmadı. Hatta ayrıldıktan sonra, o dönemlerde TRT’nin Yüksek Denetleme Kurulu’nun başında bulunan Aydın Ongun adlı kişi bana, ‘Ya, sen de hemen kızıp istifa etmişsin. Oysa biz seni TRT’de müzik dairesinin başına getirecektik’ diye sitem etti. Tepside sunulanı reddettim. Tehditler alıyorum ama aldırmıyorum.” Eşek arılarının kovanına çomak soktum! Özdemir Erdoğan, sanatçılara yönelik yaptığı açıklamaların neden tepki çektiğini ve buna rağmen neden eleştirilere devam ettiğini şöyle yorumluyor: ➥ “Kapitalist düzenin bir dayatması olarak sanatçılardan bilinçli olarak sahte ilahlar yapılıyor. Sanatçılar kullanılarak halkı istedikleri gibi yönlendiriyorlar; istenilen fikir bu şekilde empoze ediliyor. Dünyada olduğu gibi bunun örnekleri bizde de var. Kapitalist düzenin bir dayatması olarak son 40 yıldır süperstar kavramı ortaya atıldı. Süperstarın gölgesinde kitleler yönlendiriliyor. Kimsenin sanat kaygısı yok. Starın görevi, şarkılarla toplumda gençlerin bastırılmış duygularını ortaya çıkarmaktır. Listelerden en üste yerleşen parçalara bakın; hepsi cinselliğe yönelik. Gençler aptallaştırılıyor, zevk ve sefa peşinde koşan bir kuşak ortaya çıkıyor. Ben de bu insanların ilahlaştırdıkları, tabu haline getirdikleri sanatçıların bir başka yüzünü insanlara göstermek istiyorum ve eşek arılarının kovanına çomak sokuyorum. Müzik adına gençliğin enerjisi sıfıra indirilerek aptallaşmış bir toplum ortaya çıkarılıyor.” ➥

Hakan KutluHan

73,508 次观看 • 1 年前

Temmuz ayında meseleyi böyle ele almıştım. Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. +

İbrahim Halil Baran / yeni hesap

12,092 次观看 • 9 个月前

"Helal olsun Dürüst Adam" Serhat Akın: E sıkıntı yok zaten. Fenerbahçe'de başkan yüzdüğü için. Umurda değil onun. O yüzüyor. Onun hiç umurda değil. Büyük Fenerli ya kendisi. Sen tehdit et. Sıkıntı yok. Ben zaten tedavilerim var. Durumun belli değil. Bir gün bir yerde denk geliriz. Tamam mı? Ondan sonra dövüyor musun? Ne yapıyorsan yaparsın anladın mı? Boyun kadar kızım var. Ama insanları dövmekle tehdit ediyorsun. Senin demek ki ne alakın var. Ne kişiliğin var. Ne efendiliğin var. Yapacak bir şey yok. Ben seninle muhatap değilim. Sen şimdi diyorsun ya. Hiç teklif yapmadın bana. Sen televizyon kanalında spor müdürdün değil mi? Sen iki kere bana aracıyla haber yollayıp kanala istemediysen en adi şerefsiz benim. Tamam mı? Bak. İstemediysen o teklif yapmadın en adi şerefsiz benim. Eğer yok ben yapmadım diyorsan tamam ben kabul ediyorum ben şerefsizim. Ama eğer yaptıysan da yapmadım diyorsan en adi şerefsiz sensin. Ben ortaya sadece bunu söylüyorum. Bende kanıdı var. Teklifinin. Yazışması var. Yapmadım diyorsun. Oğlum siz nasıl insanlarsınız ya? Hani ortak yani ortak insanlara şahit olan insanlara mesaj atıyorsunuz. Serhat'la görüşmek istiyorum şey yapıyorum diye. Bunu kabul etmiyorsunuz. Ne var abi dersiniz ki ben Serhat'a teklif yaptım. O günün şartlarıyla uygun gördüm dersin. Hani bu kadar yalancılık, bu kadar yalan haber, bu kadar insanlara yanlış yönderme. Ama Allah'a şükür herkes kimin kalbinde ne var, kimin kalbinde kötülük var, kimin kalbinde iyi var çok iyi olur. Yalancı Serhat diyorsun ya. Zaten sana söyleyen eski futbolcuyla sen programa çıkıyorsun. O söylüyor. Kimin yalancı olduğu zaten ortada. Benim yalan söyleyecek bir şeyim yok. Ben zaten program yapıyorum. Ben senin gibi Burak Yılmaz'ı Ankara'dan işte Serhat'ın iddialamasını o yalan olur. Ben maçı görüyorum. Galatasaray'ı görüyorum. Fenerbahçe'yi beş taşıyorum diyorum. Benim yalan söyleyecek bir şeyim yok. Çünkü ben haberci değilim. O yüzden sen benim yalancı olup olmadığını bilemezsin. Ama sen Ali Koç'a nasıl yalakalık yaptığını zaten bütün Türkiye biliyor. Anladın mı? Benim Ali Koç'a borcum varmış. Ulan Ali Koç bunu konuşmuyor ama sen konuşuyorsun. Demek ki siz zaten bir sistemin içindesiniz. Bu sistemi tamam mı? Fenerbahçe camiası kulübü başkanı yıkmadığı sürece hiçbir şey olmaz diyorum ben de. Sizin gibi adamların kafasını ezmediği sürece hiçbir şey olmaz. Net söylüyorum. Ve halen size haber veren kim varsa ben yetkili olsam hepsini kovarım kulüpten. Sizi haber veren, size mama veren herkesi kovarım abi. Hak etmiyorsunuz çünkü. Çünkü siz Fenerbahçe'liğim diye geçinip Fenerbahçe'nin eski futbolcusuna sen dayakla tehdit edemezsin. Ne olursa olsun. Suçlu ben de olsam edemezsin abi. Anladın mı? Fenerbahçe'ye bu hale geldi. Niye? Çünkü başkan yüzüyor. Başkan dünyamdı değil. Başkan keyfini yapıyor. Sezon sonu zaten ayrılacak. İşte hayal satıyor. Kendi reklamını yapıyor. Ama sezonun başında söyledim. Bu adam da olmaz dedim. Yapacak bir şey yok. Ben konuyu kapatıyorum. Ben gerekeni söyledim. Ben bunları muhatap almayacağım. Bunlara daha fazla da prim vermeyeceğim. Bunlar gidip ne yapıyorsa yapsın. Size sadece söyleyeceğim bir şey var. Sadece takip edin. Ses olmadığı, kamera olmadığı tek başıma savaş verdim.

Galatasarayultrataraftar

81,405 次观看 • 4 个月前

3’lü çete Türk milletini nasıl SOYUYOR ❓ Türkiye’ye büyük İHANET ❗️ 3’lü ÇETE❗️ Turkcell, Türk Telekom, Vodofone❗️ Bakın nasıl soyuluyoruz, Suriyeliler ve farklı ülkelere ucuz tarife veriyorlar ❗️ Rezilsiniz❗️ GSM Çetesinin Soygun Düzeni❗️ Haberleşme Maliyetleri ve Fahiş Zamlar‼️ Haberleşme maliyetleri ne kadar arttı❓İletişim ücretlerine yapılan fahiş zamların nedeni ne?❓GSM firmalarının devasa tarife zamları karşısında nasıl KAZIKLANIYORUZ❗️ DM kutum operatör sağlayıcı firmaların şikayetleriyle dolup taşıyor. En çok sorulan soruları sizler için yanıtlayalım: 📌 GSM zamları enflasyonla doğru orantılı mı❓ Firmaların giderleri, yatırımları ve ödedikleri vergilerle doğru orantılı DEĞİL tabi ki... Geçtiğimiz iki yılın enflasyon rakamlarına baktığımızda %140-142 civarında bir enflasyon ortaya çıkıyor. Ancak tarifelere uygulanan %300-400 hatta %500'lük zamları hiçbir veriye dayandıramayız❗️Önümüzdeki iki yıllık enflasyon tahminleri %50'lerde öngörüldüğünde, hem önceki hem de sonraki iki yılı bize yansıtmışlar desek yeridir❗️ 📌 GSM firmaları çok mu yatırım yaptı ki bu fahiş zamlar uygulanıyor❓ Tabii ki hayır❗️Halka açık bu şirketler sözde yatırım yapıyor gibi görünseler de, deprem rezaletleri ortada… Bahsi geçen GSM şirketin bilançosuna baktığımızda, son iki yılda KKM'ye yöneldiğini, yatırımlarını daha düşük tuttuğunu ve KKM'den 7 MİLYAR TL avantaj elde ettiğini görüyoruz. Bu firmaların 16 MİLYAR TL kâr elde ettiğini de biliyoruz. Türkçe meali; yatırımları, elde ettikleri gelir kadar bile değil. Türkiye, 1983'ten sonra 1990'larda telekomünikasyonda dünyanın 7. sırasındayken, bu kadar teknolojinin zirve yaptığı dönemde bile 90. sırada yer alması rezaletin başka bir boyutudur. 📌 Peki, bu kadar para ödüyorken, bu soygunculardan yeteri kadar hizmet ve altyapı hizmeti alabiliyor muyuz❓ Tabii ki hayır❗️ GSM ile interneti karşılaştırdığımızda GSM tarafı biraz daha iyi. Dünyanın en iyi 20 ekonomisine girmeyi hedefleyen Türkiye, ilk 30'da bile değil! İnternet hızında ise çok çok gerilerdeyiz. Şu an 106. sıradayız ve Afrika’nın birçok ülkesinin bile gerisindeyiz. Gelişmekte olan ülkeleri bırakın, gelişmemişlerin bile yanına yaklaşamıyoruz. Ankara’nın, İstanbul’un, Şanlıurfa’nın, Şırnak’ın merkezinde bile fiber internet hizmeti alamayan yerler varken, bu GSM soyguncuları bu paralarla ne yapıyor merak ediyorum. Büyük bir deprem olsa, Allah muhafaza, HABERLEŞEMEYECEĞİMİZ bir gerçek❗️Kimse bizi kandırmasın. Türk insanına pahalı tarife uygulayıp, tabiyet farkıyla bizi SOYMAYIN. #3lüÇete Vodafone Türkiye TURKCELL Türk Telekom Uzan Group

BİRCAN YILDIRIM

141,330 次观看 • 1 年前

🇹🇷 #UzmanÇavuş; – Dağın başında yalnız nöbet tutandır. – Eksi 30’da sabahlayıp “vatan sağ olsun” diyendir. – Siperin en önünde, riskin tam ortasında dimdik durandır. Peki ya sonra? ⚠ Emeklilikte statüsüz, ⚠ Törenlerde isimsiz, ⚠ Toplumda görmezden gelinen bir gölgeye dönüşmek mi kaderimiz? 🔹 3269 sayılı kanunun çağın gereklerine göre yenilenmesini, 🔹 Kıdemin rütbe sayılmasını, 🔹 Emeklilikte insanca yaşamı istiyoruz. Türkiye’nin sınırlarından şehir merkezlerine, dağlarından karakollarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada; gecesi gündüzüne karışan, sessizliği sorumluluğa, zorluğu sadakate dönüştüren bir meslek grubu var: Uzman Çavuşlar. Onlar, devletin emanetini omuzlarında taşıyan; yeri geldiğinde bir kar tanesi gibi fark edilmeden, yeri geldiğinde bir kaya gibi sarsılmaz şekilde duran bu ülkenin görünmez kahramanlarıdır. Ancak ne yazık ki yıllardır biriken sorunlar, bu kahramanlığın ardında derin bir sessizliği ve yorgunluğu barındırmaktadır. Ve bu sessizlik artık yalnızca bir camianın değil; devletin vicdanının da sınandığı bir alana dönüşmüştür. Görevle Yoğrulan Bir Ömür, Emeklilikte Biriken Soru İşaretleri Uzman Çavuşlar, görevde oldukları her an, devlete sadakatin kitabını adeta yeniden yazmaktadır. Ailelerinden aldıkları son bakış, ateş hattında verilen mücadele, yasaklı bölgelere gece gündüz yapılan intikaller… Bunların her biri, mesleğin görünmeyen ağır yükünün sayfalarıdır. Fakat görev bitip de emeklilik kapısı aralandığında, senelerini devletine adamış bu insanların karşısına umut değil, çoğunlukla belirsizlik çıkmaktadır. Emekli olduklarında aldıkları düşük maaşlar, çağın ekonomik şartlarıyla örtüşmemekte; yıllarını devlete veren bir insanın huzurlu bir yaşama kavuşma hayali çoğu zaman yarım kalmaktadır. Devletine boyun eğmiş, düzenine sadakatle bağlanmış bu insanların tek isteği; karşılarında bir lütuf değil, adil bir düzen bulmaktır. Kanunların Gölgesinde Kaybolan Haklar 1986’dan bu yana yürürlükte olan 3269 sayılı kanun, geçen otuz dokuz yıl içinde değişen dünya şartlarının gerisinde kalmıştır. Görev tanımları çeşitlenmiş, riskler artmış, yükümlülükler genişlemiş; fakat kanunlar bu değişime eşlik edememiştir. 5510 sayılı kanunun getirdiği kısıtlamalar, 5434’e tabi personelin 1. dereceye düşememesi, 3600 ek göstergeden yararlanamaması, resen emeklilik uygulamalarının yarattığı adaletsizlik. Devlet, adalet terazisini yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumun her kesimine gösterdiği yaklaşımda da taşır. Uzman Çavuşların yaşadığı bu mağduriyet, artık bu teraziyi yeniden ayarlamayı gerektirir hale gelmiştir. Devlet Ciddiyeti, Millet Vicdanı ve Geciken Bir Teşekkür Hiçbir devlet, kendisini koruyan eli görmezden gelerek güçlü kalamaz. Hiçbir millet, onu savunanların fısıltı hâline gelmiş sorunlarına kulak tıkayarak huzuru sürdüremez. Uzman Çavuşların talepleri; köklü bir reformdan ziyade, adaletli bir dokunuşun zamanında yapılmasıdır. Makuldür, yerindedir, uygulanabilir niteliktedir ve her şeyden önemlisi, yıllardır beklenen bir teşekkür niteliği taşır. Bu insanlar hiçbir zaman devlete ses yükselten bir topluluk olmamıştır. Her zaman hiyerarşinin vakarına, devlet ciddiyetine ve düzenin huzuruna saygıyla bağlı kalmışlardır. Bugün dile getirilenler ise bir isyanın değil; onurlu bir sabrın, vefalı bir bekleyişin, devletine bağlı bir camianın sessiz fakat kararlı çağrısıdır. “Sorunlar Değil, Çözümler Konuşulsun” Bugün gelinen noktada, artık aynı soruların etrafında dönmek yerine somut adımlar atmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bu mesele yalnızca bir ekonomik kaygı değildir; devletin kendi evlatlarına gösterdiği ilginin, adaletin ve vicdani sahiplenmenin bir yansımasıdır. Uzman Çavuşların beklentisi nettir: “Biz görevimizi onurla yaptık, şimdi devletimizin bize adaletle yaklaşacağı güne inanmak istiyoruz. Uzman çavuşlar, yıllarca omuzlarında taşıdıkları sorumluluğun karşılığını görmek istiyor. Kadro ve emeklilik hakkı artık ertelenmemeli; adalet herkes için eşit olmalı. Türkiye Emekli Uzman Erbaşlar Derneği (TEMUD)

Ali Tilkici 🇹🇷

30,303 次观看 • 8 个月前

Şeyhim Müslüm Yücel müslüm yücell 13 Ocak 2025 Şeyhim! Üç aylardayız. Dilek kapıları dualarla açılıyor ve bu ay yengeç burcunda seyahat ediyor. Bu burcu alimler kimsenin ulaşamadığı bir kadın olarak tasvir ediyorlardı. Şeyhim, Demek ki talihler açılıyor, demek ki benim talihim senin nefesinle daha da gür olacak. Biliyorsun hepimiz Allah’ın sürülerindeniz ve Allah istediği gibi güder bizi. Ne içimizde olanı ne dışımızda olanı onun dışında kimse bilmez. Yolun doğrusu yani kasdus sebili de Allah’a aittir. Şeyhim. Senin kelamınla, tarihim, dimağım ışıyor. Senin dinin demeye gerek yok, apoletleri sevmez. Senin dilin de karanlık olan geceleri ışıtır. Kelimelerin yıldız yıldızdır. Kelimelerin karşısında deniz kabarıyor, dağlar çiviye dönüyor. Yer yarılıp döşenmiş Allah’ın ırmakları kelimelerden boşalıyor. Gökte haberler, yerde ibret… Bana düşen, deliler gibi ellerimi açıp senin için Allah’a dua etmektir. Allah’ım demektir. Allah’ım, insanlar gidiyor ve bir daha geri dönmeyecekler. Öyle istedikleri için mi, yoksa uyusunlar diye mi bizi bırakıp gidiyor hepsi. Nerede baba, anne, ata; nerede oğul ve kızlar? Nerede şükürle karşılanmayan iyilik, Yadırganmayan zulüm? Bir an gözlerimi kapatsam, gençliğimde gördüğüm kentler, o kentler, o kentlerde konuşulan diller, nefes alan dinler, şimdi hepsi doğumuna az kalmış kadın gibiler… Ve bu kadın karşısında ben ne bir kente gidebiliyorum ne bir yere dönebiliyorum… Allah’ım, senin önünde dünya sinek kanadından hafiftir. Ve zaman zaman ona sahip olmak isteyen kişi sinek kanadından da küçüktür. Bilirim, şeyhim de biliyordur elbet, o bunu söylüyor hep. Allah’ım, senin adını anmadan hiçbir iş yapılmaz. Senin adın anılmadan yapılan iş, korku verir. Acı çekmenin karşılığı acıya son vermek değil, sabır ve sebat etmektir. Allah’ım her şeyi senin merhametine bırakıyorum. Allah’ım, insanlar kimi acıları cehennemde değil bu dünyada çekiyor. Cennet mutluluk demektir. Allah’ım, acı çekenin acısına son vermek ne kişinin kendi elindedir ne başkasının. Tek yetki senindir. Bir cana kıymak, bütün insanlığa kıymaktır. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Allah’ım, şehit Şeyh Maşuk’un oğlu Murşid Haznevi’nin dilini kalbi gibi derin, aklı gibi keskin eyle… Her işte yardım eden sensin ve din diye bir şey varsa ve bu bir borç değil bir yol ise şeyhim Mürşid bu dinin delilidir. Allah’ım delilimizi incitmesin kimse… Şeyh Mürşid dirlik istiyor, senden gelen sağlığı ve varlığı istiyor. Başkasından gelen sağlığı, başkasından gelen varlığı kabul etmiyor. Şeyhim ölümü dilenenlerden değildir, Şeyhimin ayak bastığı yerde birileri ölüm dileniyor. Biri bizi yılan gibi görüyor, birilerine de haber gönderiyor ve diyor ki “yılanın başını ezin…”... Bunu söyleyen bir insan değildir, bu insan kılığında cehennemin köpeğidir. Allah’ım, sen bilirsin, sen tanırsın, o adam birilerinin de köpeğidir. Allah’ım, onları sen af edesin. Allah’ım, o birilerinin yaşları çok gençtir, akılları zayıftır, okudukları Kuran gırtlaklarından öteye geçmezdir. Kıldıkları namaz dizlerinin acı çekmesinden başka bir şey değildir. Ki bu da bir gösteriş içindir. Onlar ki Allah’ım, her şeye tamah ederler, tamah ettikleri her bir şeye bağlanıp giderler, ne büyük bir eserin insanı, ne eserlerinin içinde yaşadığı bu dünyayı bilmezler. Mürşid’i bu dillere, bu herkesin önünde açılıp kapanan mendil tıynetli suretlere karşı koru Allah’ım… Allah’ım, şeyhimin acısı büyüktür; ağrısı vardır, geçmemiş bir acı vardır kalbinde. Kalbi baba acısıyla yanan bir çocuktur şeyhim. Allah’ım, Mürşid senin yetimlerindendir. Yetimlerin sahibi sensin, onları sen korursun. Dün gibi hatırlarız. Dün gibidir. Zaten bir günün diğer bir günden farkının olmadığı bir zamanın içindeyizdir hep. Kamışlo’da bir futbol maçı var ve nasıl oluyorduysa birden bir tribünden Saddam Hüseyin posteri açılıyor. Kanıyla Kuran yazan Saddam’ın posterleri bize yalnızca katliamları hatırlatmıyor. Bir adamın elleri bağlanıyor, ağzına benzin boşaltılıyor ve sonra bu adamın karnına ateş açılıyor; şunu deniyorlar, acaba ağzından ateş fışkıracak mı? İşte Saddam o ateş açan adamdı… Sonra başka bir olay. Birkaç kişi birbirine bağlanıyor ve ağır bir silahla ateş açılıyor, şu deneniyor; acaba mermi kaç kişiyi geçecek… Bu mermiyi deneyen Saddam’dı… İşte bu adamın posterleri açılıyor… Sonra sokaklara iniyorlar, Kürtlere ait ev ve iş yerleri yağmalanıyor. O günler, zor da olsa geçiyor, o günlerden sonra bir sürek avı başlıyor. O sırada Şeyh Maşuk kaçırılıyor. Ağır işkenceler ediliyor, öldürülüyor. Şeyh Maşuk’un sekiz çocuğu var, hepsi bir odada büyüyor. Şeyh Maşuk’un iki derdi var: Özgürlük ve ilim. Maşuk’un cenazesine katılmak için o gün ölüler bile uyandı. Bir halkın ölülerinin uyanması ne demektir? Bir halkın dirilerine ölüler sahip çıkarsa… Tarih şöyle diyor: Eğer dirilere ölüler sahip çıkarsa, o halk yenilmeyecektir. Nedeni mi? Nedeni şu, vatan denilen yerin altında eğer huzurla uyumuş ölüleriniz yoksa o toprağın insanı değilsinizdir. Allah’ım, şeyh Mürşid ölülerimizin vasiyetidir. Ölülerimiz kendini Allah yerine koyanlara boyun eğmediler. Allah’ım senin adını zikreden ve zikri ezilenlerle birlikte gören, gösteren ve böylece Latin dünyasını özgürlüğe götüren Helder Kamara ve diğerlerinin hikâyelerini en iyi biz biliriz… Kamara, tıpkı Mürşid gibi direnişin sembolüydü. İkisi de diktaya karşı yalnızca hak aramıyorlar; halkın ihtiyaçlarını dile getiriyorlar, gideriyorlar… Din dediğin ev yıkmak değildir, toprağı işletmek, ev yapmaktır. Derler ki İsa, marangozdu. İsa bugün yaşıyor olsa Kürtlerin yanında dururdu ve Şeyh Maşuk’un yakılan evinin bütün kapılarını tamir ederdi. Muhammed, şeyhin kırılan, yakılan ağaçlarının köklerini teriyle besler elleriyle budardı. Musa olsa, dili açılır, tekrar ve tekrar söylerdi: öldürmeyeceksin… Şeyh Maşuk’u öldürmekle kalmadılar. Maşuk’un evini de talan ettiler. Namaz kıldırdığı caminin minaresi yıkıldı, evinin bahçesinde dedelerinden kalan ağaçlar kesildi, zarar verildi ve daha ileri gidildi, mezar taşları tahrip edildi, bütün bunlar din adına yapıldı. Allah’ım ne mutlu ki bizlere Maşuk’un oğlu Mürşid geldi. Ayak bastığı her yerde babasının kokusu sardı. Kamışlo; Yeni bitmiş çimenlerin üstündeki çiğ, sanki yaşlı adamların yeşil cam üstündeki incilere benzeyen gözyaşları. Gözyaşları ışıldar ama şeyhimin gördüğü ışıltı içinde. Bir burukluk çimenlerde ceylanların tırnak izlerinin yerinde potin yaraları… İzledim… genç bir gazeteciyle Şeyh Mürşid çocukluğunun sokaklarını geziyor. Evini geziyor. evi, ev olmaktan çıkmış. doğduğu oda talan edilmiş. evlendiği, çocuklarının doğduğu oda yine öyle. Mezarlığa gidiyor; mezar taşları arasında otlar büyümüş, buraya, dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler gelirmiş, mezarlık yıkılmış… Bir yerin yıkılması, yakılması ve sonra yakılan bir yerde insanın kendi tarihini bir turist gibi gezmesi acıdır. Kim buraları yaktı, yıktı? Haya vardır ve hayaya akıl ve iman eşlik eder. Peygambere Miraç’ta sorulur: Bu üçünden hangisini seçersin? Peygamber “akıl” dedi ilkin, iman gücendi dedi “beni akılla bir tut.” O zaman dile geldi utanma, “Ben imandan uzak kalamam ki…”dedi. Nasırı Hüsrev’e sordular, ey dediler, bu nedir? Hüsrev, soruya soruyla yanıt verdi: “Akla aşina olan bir kimse nasıl utanmaz.” Devam etti ve dedi: “Eğer sana iman lâzımsa, utanmayı göz önünde tut. Çünkü utanma olmaksızın iman nasıl belli olur?” Utanmayan kimselerin üstünde tek bir şey vardır: Allah’ın laneti… Evleri yıkan, ağaçları kesen, mezar taşlarını yağmalayan kimseleri sana havale ediyorum Allah’ım… Şeyh Mürşid, geri döndü. Yalnızca kendi evi ve yıkılmış mezar taşları arasında gezmedi. Camilerde hutbeler verdi. Misafirliklere gitti ki evi olmasa bile hangi kapıyı çalsa, orası onun eviydi. Hangi kapıyı çalsa, bir kederle karşılaştı ve bana büyük acı veren bir şey söyledi. “Şehir ihtiyarlamış…” dedi… Soru şudur: Bir şehir nasıl gençleşir? Şeyhim, bunun için geldi, dedi ki "artık burada bebeler ölmesin."

ibrahim halil baran

126,935 次观看 • 1 年前

CEMEVİNİ DÜĞÜN SALONUNA ÇEVİRMEK Mİ? 💢Olay Esenyurt- Hacıbektaş hattında geçiyor. Esenyurt’un terörden alınan CHP’li belediye başkanı Ahmet Özer, 17 Ağustos 2024 tarihinde Hacıbektaş Belediye Başkanı Ali Kaim ile bir protokol imzalıyor. 💢Bu protokol ile Nevşehir İli, Hacıbektaş İlçesi, Bala Mahallesi Çoraklık mevkiindeki 956 ada, 3 parselde bulunan 2542,17 metrekarelik alanda kurulu Esenyurt Belediyesi’ne ait taşınmazın kullanımı Hacıbektaş Belediyesine devrediliyor. 💢Söz konusu taşınmaz “Hacı Bektaşi Veli Kültür Merkezi” adıyla faaliyet gösteren bir Cemevi aslında. 💢Ahmet Özer, Alevi vatandaşların ibadet merkezi olarak kullandığı taşınmazı belediye meclisinden yetki almadan Hacıbektaş Belediye Başkanlığına devrediyor. 💢”E ne var bunda” diyenler biraz sabretsin. Asıl hikaye şimdi başlıyor. Cemevi, Hacıbektaş Belediyesine geçtikten sonra Cemevi olarak değil düğün salonu olarak kullanılmaya başlıyor! Belediye hiç vakit geçirmeden ibadet merkezini düğün salonuna çeviriyor! 💢İbadet için Cemevine gelenlerin şaşkınlığı, kızgınlığı, tepkisi kimse tarafından dikkate alınmıyor. Uygulamadan rahatsız olan 6 Cemevi temsilcisi son çare olarak taşınmazın mülkiyetini elinde bulunduran Esenyurt Belediyesi’nin kapısını çalıyor. 💢Hacıbektaş Belediyesi’nin Cemevini düğün salonuna çevirmesinden duydukları rahatsızlığı Ahmet Özer’in terörden alınmasından sonra göreve başlayan Esenyurt Belediye Başkanı Can Aksoy’a anlatıyorlar. 💢Aksoy’un talimatıyla önce taşınmazla ilgili alınan hukuksuz tahsis kararı kaldırılıyor. Sonra Cemevi temsilcilerine bir araç tahsis ediliyor. Yanlarına belediyeden bir yetkili de verilerek Hacıbektaş’a gidiliyor. 💢Taşınmazın düğün salonu olarak kullanıldığı yerinde tespit ediliyor ve kapı mühürleniyor. Bina kısa süre içinde yeniden Cemevi olarak kullanılacak şekilde düzenleniyor. 💢Bütün bunlar olurken Hacıbektaş Belediyesi ne yapıyor dersiniz? Düğün salonuna çevirdikleri Cemevinin elden gittiğini görünce telaşla Esenyurt Belediye Başkanını arıyorlar. Yanlış anlaşılmasın “Bir hata yaptık” demek için değil. “Yaz döneminde aldığımız düğün rezervasyonları var. Hiç olmazsa bu yaz Cemevini yine düğün salonu olarak kullanalım” diyorlar! 💢Esenyurt Belediye Başkanının bu tuhaf teklife cevabı ders niteliğinde oluyor: “Ayıptır, bir dini mekanı düğün salonu olarak kullanamazsınız…” 💢İşte böyle… 2025 Türkiye’sinden ibretlik bir olay… Keşke tuhaf olan tek şey bu anlattığımızla sınırlı olsaydı. 💢Cemevini düğün salonuna çevirenlere izin vermeyen Can Aksoy yakın dönemde nasıl gündem oldu ve hedef haline getirildi biliyor musunuz? Esenyurt’ta belediyeye ait 20 dönümlük araziyi Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıklarına, 38 cami ile altlarındaki ticari alanları müftülüğe bedelsiz devrettiği için! 💢Muhalif gazete ve TV’lerde, sosyal medyada günlerce bu konu konuşuldu. Sanki büyük bir kusur işlemiş gibi… Okul, hastane inşa edilsin diye bakanlıklara arsa tahsisi yapmak, cami arsasını Müftülüğe devretmek! Ne büyük kusur! Ne büyük hata! Öyle değil mi? 💢Bu arada belediye başkanını bu icraatından dolayı eleştirenler niyeyse Cemevini düğün salonuna çevirenlere tek laf etmemişler. Haber yapmamışlar! Acaba neden?

Zafer Şahin

95,981 次观看 • 1 年前

🚨 YER YERİNDEN OYNAYACAK! "ERDOĞAN İLE GİZLİ İŞBİRLİĞİ Mİ YAPTINIZ?" 🚨 Barış Terkoğlu:"Aslı kararı söyledi. Ben sizi soruşturmanın başına götüreyim. Tabii sizin sosyal medya hesabınızdan söylediğiniz gibi zaman zaman paylaşımlarınız var. Dikkat çeken bir şey var; Ocak 2025'ten sonra Erdoğan'ın adını vererek, adını vererek eleştiri yapmamışsınız. 1 Şubat 2025'te Erdoğan, CHP'nin kurultayında şaibe olduğu iddiasında bulunmuş. 7 Şubat 2025'te siz KRT Televizyonu'nda siz de böyle bir imada bulundunuz. 10 Şubat 2025'te savcılık bu konuyla ilgili bir soruşturma başlattığını açıkladı. Soruşturmanın başlangıcındaki bu eş zamanlılığa dayanarak bu eleştirilerin nedeni de şu; size açık ve net bir şekilde soruyorum: Siz Erdoğan'la gizli bir işbirliği yaptınız mı? İktidarla butlan kararı için bir arka planda anlaşma yürüttünüz mü?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Ben size şu soruyu sorayım. Bir, önce sorunuza yanıt vereyim. Erdoğan'ı her dönem eleştirdim. Her dönem! Özgür Bey 'müzakere edeceğiz, mücadele etmeyeceğiz' dediği zaman tweet yayınladım. 'Müzakere edilmez, mücadele edilir' diye. Niye bunu söylemiyorsunuz? Erdoğan'a söylüyorum. 'Müzakere edilmez' diyorum, 'mücadele!' Memleketi bu hale getiren birisiyle neyi müzakere edeceksiniz? 'Efendim müzakere edeceğiz, bir şey olursa sorumluluk bana ait.' Sorumluluk kişiye ait değildir, sorumlu, sorun yaratan kişinin partide yarattığı derin yarılmalardır. Bunlar olmaz, buna izin veremezsiniz." 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu (Devamla):"Gelelim Erdoğan'la işbirliği, diğerleriyle işbirliği... Ben size bir soru daha sorayım. Bir partinin genel başkanı, geçmişte meclis başkanlığı yapmış AK Partili birisiyle, meclis başkanlığı yapmış bir kişiyle, CHP genel başkanı 2 saat ne görüşür? Ne görüşür? Ve çıktıktan sonra da 'partinin sorunlarını görüştük' (dedi). Allah aşkına, CHP genel başkanının, AK Parti'nin önemli bir aktörüyle partinin sorunlarını nasıl görüşüyor? Ve siz gazetecisiniz, niye bunu sormuyorsunuz? 'Ey Özgür, sen ne görüştün? CHP'nin nelerini görüştün sen?'" 🎤 Barış Terkoğlu:"Yani siz kendinizi değil de Özgür Özel'in mi böyle bir ilişki kurduğunu düşünüyorsunuz iktidarla?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Efendim ben ilişki değil, ben size somut olanı söylüyorum. Açık bir olay ifade ediyorum. Arka kapı diplomasisi... Kim söylüyor bunu? Ben mi söylüyorum? Masaya oturmak, Kürt sorununu çözmek için yapılan açıklamalar var. Yine parti yetkililerinin yaptığı açıklamalar var; 'masaya oturmak için belli şartlar arıyorlar', 'arka kapı...' Ne demek arka kapı diplomasisi? Ben mi yaptım? Kim yaptı? Bütün bunlar unutuluyor, 'Kılıçdaroğlu gitti şunu şunu yaptı, şununla görüştü, şunu şöyle yaptı...' Yok efendim, yok! Hala eleştiririm. Hala eleştiririm. Memleketi bu duruma kim getirdi? Kim getirdi? Siz bana söyler misiniz, bu sorunu aşmak, yani ülkenin içinde bulunduğu sorunu aşmak, Türkiye'yi darbe yasalarından kurtarmak için hangi öneri geldi? Hangi öneri geldi? Olmaz. Siyaset üretmeniz lazım. Kısır tartışmaların, çekişmelerin dışına çıkmanız lazım." 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu (Devamla):"Ben olaydan hemen sonra, yani kurultaydan, 38. kurultaydan hemen sonra Özgür Bey'e bazı temel noktaları açıkladım. Partinin içinde bulunduğu bazı sorunları açıkladım ve bir genel başkan olarak sizin bunları bilmeniz gerekir dedim. O da hala yanımda durur, evimde tutarım. Sonra medya açık bölümde de şunu söyledi: 'Bir genel başkanın, bir genel başkanın sadece bir genel başkanın bilmesi gereken bazı konuları aktardı' diye. Evet, bunları aktardım." 🎤 Senem Toluay Ilgaz:"Kamunun bilmemesi gereken sorunlar mı onlar?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Daha sonra onun bir kısmı kamuoyunda yankılandı. 'Bazı belediye başkanlarını göstermeyin' dedim. Bunlarla ilgili partinin arşivinde raporlar var dedim." 🎤 Senem Toluay Ilgaz:"Mesela kim?" 🎙️ Kemal Kılıçdaroğlu:"Şimdi isim vermeyeyim, gösterdiler bir kısmı içeride şimdi. Olmaz arkadaşlar! Şimdi bunları, bunları kamuoyunun büyük bir kısmı bilmiyor. Ben çıkıp konuşmuyorum parti zarar görmesin diye ama burada belli şeyleri açıklamak zorundayım, açıklıyorum da zaten. Olmaz. Parti ahlaki üstünlüğünü kaybedemez. Her türlü eleştiri yapılabilir ama bu parti ahlaki üstünlüğünü kaybedemez. Parti, bakın, belediye başkanları seçiminden sonra, her belediye başkanı seçiminden sonra şu salonda belediye başkanlarını toplardım. Önce emekli bir Sayıştay denetçisi belediye neleridir, neler değildir ve harcamalar nedir, nasıl yapılır, Sayıştay denetçisi gelince nelere bakar onu anlatırdı. İçişleri Bakanlığı'ndan emekli bir müfettiş gelirdi, o müfettiş de belediyeyle ilgili bütün bilgileri, İçişleri Bakanlığı belediyeyle olan ilişkilerini anlatırdı. Sonra bir yeminli mali müşavir gelirdi, belediye şirketleri üzerine verirdi. Ve ben çıkıp şunu söylerdim en son, bir saatlik süreden sonra: Derdim ki, 'Arkadaşlar, koltuğa oturduğunuzda artık ben belediye başkanıyım, kimse bana dokunmaz değil. Her kuruşun hesabını millete vereceksiniz. Harcadığınız para sizin değil, halkın parasıdır. Güçlü olmanızın tek yönü halka hesap verir pozisyonda olmanızdır' ve 7 maddelik madde yayınladık. Niye bunlar yapılmadı son zamanlarda? Niye yapılmadı?" Detaylar, belgeler ve tüm gerçekler Sözcü TV Özel Röportajı'nda! Videonun tamamını kaçırmayın! 🎬👇 Kemal Kılıçdaroğlu, Senem Toluay Ilgaz, Aslı Kurtuluş Mutlu, Barış Terkoğlu #KemalKılıçdaroğluSözcüTvde

SÖZCÜ Televizyonu

303,551 次观看 • 1 个月前

"Köprüden de düşmeyeceğim Bu yoldan da geçmeyeceğim" Rahmetli Özdemir Bayraktar'a ait olan bu cümle, kendisi ve ailesi ile birlikte Türkiye'nin de mücadelesinin özeti aslında. Fakat Türkiye mücadelesi vermek, öyle bir istisna zorluk içerir ki, sadece Türkiye'ye özgüdür, Çünkü, Türkiye mücadelesi veren tüm kuşaklar, enerjisinin büyük kısmını, Türkiye içinde kendileri ile düşmanca savaşanlara rağmen, Türkiye mücadelesi vermeyi gerektirir "Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti" belgeseli, aynı zamanda bu acı hakikatin de hikayesi 📌 Belgesel boyunca aldığım onlarca nottan biridir mesela, Özdemir Bey, bir çok sekansta farklı askerlere, kişilere bir çok şey söyler Bin türlü engelin sonunda bir gün dayanamaz ve tüm askerlerin ortasında haykırır; "Sadece kendi cebimizden yaptık her şeyi, 1 lira almadık bir yerden. Bize bin türlü engel çıkartanlar, İsrail'le 1 ayda bir daha Heron anlaşması imzaladılar Burası, nerenin, hangi ülkenin Genelkurmay Başkanlığı" Haluk Bayraktar'ın şu cümlesi de ne kadar acıdır mesela değil mi "Tam 3 yıl geciktirdiler, bu İHA'lar 3 yıl önce girebilirdi envantere..." Evet, Türkiyemiz, tam o günlerden gelmiştir bugünlere.. Teröre karşı en ağır kayıplarımızı yaşadığımız, cümle olarak yazması bile güç ama, yüzlerce şehidimizi o dağlarda toprağa verdiğimiz günlerde oluyor tüm bunlar bakınız ! KALE Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Osman Okyay'ın cümlesi de apayrı bir öneme sahiptir. "Özdemir Bey'in verdiği bu mücadele bir yerde dursa idi, Türkiye'nin İHA mücadelesi olmazdı, batardı." ** Yukarda okuduğunuz metni yazarken mahcubum açıkçası Geçtiğimiz hafta içinde bir akşam üzeri telefonum çaldı, tanımadığım bir numara, 20'li yaşların henüz başında olduğunu tahmin ettiğim genç bir ses BAYKAR'dan aradığını söylediği anda, cümlenin sonunu tahmin ettiğim ve daha önceden haberini aldığım ve katılamayacağım için, içimden öyle bir mahcup oldum ki, sadece o nezaketli sesin cümlesinin bitmesini bekleyebildim. Cumartesi günü, bugün, Özdemir Bayraktar Belgesel gösterimi için davet ediyordu kardeşim, T3'ün binlerce öncü gencinden biri olduğunu, Özdemir Bey'in kurduğu o büyük ocağın gençlerinden olduğunu tahmin ettiğim genç kardeşime, özrümü ve davet için teşekkürümü ifade edip selamlaşmış idik.. Ve bugün Yurt dışındayım maalesef Bu özel günde bu özel gösterimde orada olamadım Odamda, belgeselin bir çok bölümünü kez be kez durdurarak, belgeseli izliyorum Dışarda yağmur var, Selçuk Bayraktar Bey'in cümlesi karışıyor yağmur sesine "2005, amcam, uçağı, güneşin içine doğru attı, ışık gözümü aldı o anda" İşte o güneşe, o ışığa, kanatları ile havalanan o uçak için, sonsuz müteşekkiriz... ** (Meslekî bir not : Hamdolsun bugüne dek savunma sanayii merkezli yüzlerce portre video ile birlikte, 25'in üzerinde belgesel yapmak nasip oldu, yapımcı, yönetmen, editör, emektar olarak. Tüm o belgesellerin arasında her zaman apayrı yerde duran portre belgesellerim, Vecihi Hürkuş ve Nuri Killigil belgesellerimdi. Allah var, bir çok not ile beraber orta vadede planım mutlaka bir Özdemir Bayraktar belgeseli yapmak idi. Yıllardan bu yana, Yerli Savunma Sanayimiz için de Yeni Medya için de Türkistan kitabım için de nereye, ne zaman davet edilsem, konu ne olursa olsun her yerde mutlaka Özdemir Bayraktar ve İbrahim Bodur'un, sözlerinden, hayatlarından örnekler verir, mutlaka ama mutlaka bu öncü akıncıları her yerde kendimce kitleselleştirmeye gayret eder idim. "Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti" belgeseli için çok kıymetli A. Cüneyt POLAT 🇹🇷'i gönülden tebrik ediyorum, binbir emeklerine sağlık, her yönüyle güçlü, her yönüyle Akıncı bir yapıma imza atmış 🙌 Son sözüm de şu olsun 📌 Haluk Bey ve Selçuk Bey'lerle, Türkiyemiz ve dünyamız, henüz SİHA gerçeğini tam olarak keşfetmemiş iken, 2018, 2029'da, kıymetli dostum meteyarar ile her açıdan ilk olan yayınlar yapmış idik. Özdemir Bey'in, o yayınlarımız öncesinde ve sonrasında gösterdiği o büyük sevgi ve muhabbet, dün gibi hatrımdadır. Allah var, Mete Yarar'a başka bir muhabbetle sarılır ve oğullarına dönüp şöyle takılırdı.. "Bak, bizim yapıp ettiklerimiz önemli değil, bu yapılanların, milletimiz için ne anlama geldiğini anlatıyorsunuz ya her yerde, tüm mesele budur" Varolsun, rahmetli Attila Oral'ın ömrünü vererek hazırladığı, yayınlatmaya çalıştığı 900 sayfalık Nuri Killigil kitabını da Özdemir Bayraktar yayınlatmış, büyük destek vermiş ve herkese hediye etmişti. İşte o büyük eserden bana da özel olarak bir çok kitap göndermişti, hepsini izleyicilerimize hediye etmiştim yıllar evvel Bu özel günün vesilesi ile ben de kamuoyuna sizler huzurunda söz vermiş olayım Nasipse İstanbul'a döndüğümde, kitaplığımda, kendim için ayırdığım o son kitabı, buradan 1 arkadaşımıza hediye edeyim 🍀 Sonsuz minnet, hürmet ve rahmetle Özdemir Bey

İsmail Halis

20,282 次观看 • 5 个月前