Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Polis devlet memuru da, imam ne? Vatansever bir polis “Son sözü Türk söyler.” dedi diye kıyamet kopardınız. Madem cesursun, gerçek bir vatanseversin aynı tepkiyi Diyanet’e bağlı Halil Konakçı için de göstersene. Asıl fetöcü sizsiniz, fetönün ta kendisi sizsiniz. Av.Ertuğrul Akar

230,941 views • 8 months ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

Devletin kendi resmi anlatımıyla kabul ettiği bir gerçek var: Hesap kiralama dolandırıcılığı organize suçtur. Sistemi kuranlar bellidir. Bu sistemde hesabı kullanılan vatandaşlar ise çoğu zaman dolandırıcı değil, kandırılan, tehdit edilen, çaresiz bırakılan insanlardır. Bunu artık biz söylemiyoruz. TRT Haber’de, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bizzat kendi anlatımıyla bu mekanizma açıkça tarif ediliyor. Yani devlet; suçun nasıl işlendiğini de, kimin suçlu olmadığını da biliyor. Peki o zaman soruyoruz: Madem gerçek bu kadar açık, biz neden yıllardır kendimizi anlatmak zorunda bırakılıyoruz? Neden bir kuruş menfaatimiz olmadığını, kandırıldığımızı, baskı gördüğümüzü ağır ceza mahkemelerinde tek tek ispatlamaya çalışıyoruz? Devletin kamuoyuna anlattığı gerçeği, sanık sandalyesinde biz mi kanıtlayacağız? Ulusal kanallarda kabul edilen gerçeklerle, mahkeme salonlarında verilen kararlar arasındaki bu uçurum artık görmezden gelinemez. Bir yanda “mağdur” olduğu kabul edilen insanlar, diğer yanda aynı insanlar için verilen ağır hapis cezaları… Bu çelişki hukukla da, vicdanla da açıklanamaz. Sistem açıklarını tespit edebilen bir devlet, o açıkların faturasını masum yurttaşlara kesemez. Organize suçla mücadele, en zayıf halkayı ezerek değil; gerçek failleri ayıklayarak yapılır. Bu mesele artık bir yorum meselesi değildir. Bir tercih de değildir. Bu, adaletin zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. T.C. İletişim Başkanlığı Türk Polis Teşkilatı Yargıtay Başkanlığı T. C. Hâkimler ve Savcılar Kurulu Abdullah Güler Prof. Dr. Cüneyt Yüksel Türkiye Barolar Birliği Erinç Sağkan Feti Yıldız Halil ÖZTÜRK Recep Tayyip Erdoğan T.C. Adalet Bakanlığı Yılmaz TUNÇ TRT HABER

AYÇA

101,407 views • 8 months ago

Bir kadın, bulunduğu ortamda Atatürk ve Mehmet Akif Ersoy’a hakaret eden şahsa verdiği tepkiyi anlattı: • Kendisine tarihçi diyen, aynı zamanda hukukçu diyen, ne idüğü belirsizin bir tanesi az önce Mustafa Kemal Atatürk'e ve Mehmet Akif Ersoy'a hakaret etti. • ⁠Sonra bu ikisinin birbirine düşman olduğunu söyledi. Sonra Türklüğü ve Müslümanlığı yok etmeye çalışanların bunlar olduğunu söyledi. • ⁠Ben de bu kişiyle aslında son derece medeni bir şekilde konuştum. • ⁠Ayrıca da eğitimsiz bir insan olmadığımı ifade etmeye çalıştım. Kendisinin de yalan söylediğini düşünüyorum. • ⁠Kendisi tarihçi olduğunu söylüyor. Papucumun tarihçisi, İngilizlerin ajan tarihçisi herhalde. • ⁠Öyle çakma tarihçi çok var artık son zamanlarda etrafımızda. • Atatürk'e ve Mehmet Akif Ersoy'a hakaret etti. Ondan sonra da ben bunların doğru olmadığını söylediğim için ve "Mehmet Akif Ersoy ve Mustafa Kemal Atatürk'e hakaret ettirmeyeceğim" dediğim için bana "Sus, kes sesini!" dedi. • ⁠Ondan sonra da "Terbiyesizlik etme!" dedi. Terbiyesizlik olarak nitelendireceği tek bir laf çıkmadı ağzımdan. • ⁠Yanımda da iki yetişkin insan, iki çocuk oturuyordu; onlar da şahidim. • ⁠Tam aksine kendisi terbiyesizlik yaptı. Ben onlara laf söyletmeyeceğimi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde artık Atatürk'e, Mehmet Akif gibi değerlerimize hakaret edenlere hiçbir şekilde tahammül etmeyeceğimizi Türk halkı olarak belirttim. • ⁠Ben böyle belirtince de ayağa kalktı, elini kaldırdı bana. • ⁠Ben de ayağa kalktım; ben de kendisine hak ettiği şekilde, aynı şekilde mukabele ettim. • ⁠Ondan sonra da defoldu gitti. İş yerinden defoldu gitti. • ⁠Bu kişinin gerçek mesleğini, her şeyini öğreneceğim. Bu kişiyle alakalı da ben hukukçularımızdan yardım istiyorum. • ⁠Şimdi bana yardım edin. Yeter artık, bu ülkede bu ahlaksızlar iyice azdılar, yüz buldular. • ⁠Ben öz vatanımda, teröristlere "sayın" dedirtip Mustafa Kemal Atatürk'e, Mehmet Akif'e ve cumhuriyetimizin kurucu değerlerine hakaret ettirmiyorum. • ⁠Artık buradan da sesleniyorum: Bana yardım edebilecek hukukçulardan yardım istiyorum.

🎙️ Muhbir

65,885 views • 13 days ago

İstifa eden Erdoğan’ın yakın koruması sebebini şöyle anlatıyor: Bir cuma namazında Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ndeydik. Polis Mehmet’le karşılaştık. Hoş beşten sonra “Hayırdır, burada ne yapıyorsun?” dedik. O da “Başkan Erdoğan burada, namazı burada kıldık; onu bekliyorum.” dedi. Erdoğan’ın yakın korumasıydı Mehmet. Hem çok sağlam bir delikanlı hem de kardeşimiz olduğu için sevinmiştik; önemli bir konumda diye. Ama o gün bize görevini bırakacağını söyledi. Necip de ben de “Yahu sen ne yapıyorsun, ne güzel başkanın yanı başındasın; hayır dua kazanırsın. Milyonlarca insan bu görev için yanıp tutuşuyor, bırakma bu görevi.” dedik. 25–27 yaşlarındaki cıva gibi sportmen, güçlü kuvvetli delikanlı aynen şunları söyledi: “Abi, ben insanlıktan çıktım. Artık dayanamıyorum. Bu adam günde 2 ya da 3 saat bazen uyuyor, bazen uyumuyor. Gecesi gündüzü yok. Bir günde 2 ülkeye gidiyoruz, yurt içinde bir günde 3 ile gidiyoruz. Sürekli planlar, projeler; devlet liderleri geliyor, gidiyor. Ara sıra evine 3 saat uyumaya gidiyor, orada bile ya Genelkurmay Başkanı ya da MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la telefonla görüşüyor. Gecenin bir yarısı hiçbir devlet görevlisini uyutmuyor, görüntülü telekonferans yapıyor. Öyle bir tempo ki sürekli bir koşuşturma; hiç yerinde durmuyor. Onun mesaisine benim bedenim dayanmıyor. Ailemin, çocuğumun yüzünü göremez oldum. Hiçbir özel hayatım kalmadı. Bu koşuşturmaya normal bir insan dayanamaz abi. Erdoğan ise belki 30 yıldır hep aynı tempoda koşturup duruyor. Hangi can dayanır bu mesaiye? Onun temposunda koşturan ikinci bir şahsı tanıyanınız var mı? Dünyanın neresinde bu tempoda çalışan bir lider, iş adamı, bürokrat, memur, işçi, esnaf, ziraatçı var? İkinci bir şahsı tanıyanınız var mı?” (Alıntı) Seninleyiz Reis Yüzyılın Konut Projesi YANINDAYIZ ERDOĞAN

Kumandan

869,361 views • 4 months ago

Kore'nin Jeju Adası'ndaki Gizemli Kayıplar ve Örtbas Edilen Skandal Sosyal Medyada Gündem Oldu! 🔹 Adada kaybolan gençler skandalını duydunuz mu arkadaşlar, kan dondurucu hemen anlatıyorum. 🔹 Kore'de Jeju adası diye bir yer var ve özellikle genç kişilerin tatil için tercih ettiği bir bölge. 🔹 Bir aile de kızlarını Jeju odasına tatile gönderiyor. 🔹 Sonra bir süre kendisinden haber alamıyorlar, telefonu arıyorlar açmaya da ulaşamıyorlar vesaire. 🔹 Sonra polis merkezine ulaşıyorlar işte "Kızınıza ulaşamıyoruz, oraya tatile gelmişti, ne yapabiliriz?" diye. 🔹 Polis merkezi de "Daha sonra işte ilgileneceğiz" söylüyor. 🔹 Sonra tekrar arıyorlar, polis merkezi de "Kızımızla biz görüştük, kendisi bir depresyon içerisinde birazcık yalnız kalmak istiyo, kendini iyi hissedince o sizi arıcak" diyo. 🔹 Yani bir Türk ailesi bunu asla yediremez. 🔹 Korelilerdeki kişisel alana saygı diyorum yani dağ taş yırtar o çocuğa ulaşırsın bir şekilde. 🔹 Neyse bunyalarda diyorlar çocuğumuzu kendi halimize bırakalım. 🔹 Aradan biraz daha zaman geçiyo çocuktan çıt yok, haber yok. 🔹 Sonra tekrar polis karakolunu arıyorlar ve aynı polise ulaşamıyorlar, bu bilgiden bahsediyorlar diğer polisler hiç bilmiyo vesaire. 🔹 Bu sefer kayıp bildirimi yapıyorlar. 🔹 Polisler "Tamam bildiriminizi aldık, işte biz ilgileneceğiz" diyorlar ama tabii ki de hiçbir sorun çıkmayınca bunlarda özel bir dedektif tutuyorlar ve adam Jeju adasına gidip konuyu araştırmaya başlıyor. 🔹 Ve araştırma yaparken Jeju odasında birçok gencin kaybolduğunu ailelerinden aradığını öğreniyor. 🔹 Ve sonra da maalesef çok acı bir şekilde gittiğinde kızın ölüsüne ulaşıyo, yani kötü bir şekilde ölmüş ya da öldürülmüş. 🔹 Bu konu adadaki polisler tarafından kapatılıyo. 🔹 Şu an Kore'de çok fazla bunlarla ilgili tweet'ler atılıyomuş, o Koreliler tarafından o tweet'lerin başka dillere çevrilmesine izin vermiyormuş Twitter yani Twitter'da artık böyle bir özellik var bu arada. 🔹 Yani kürek izin veriyo ya da Twitter sildiriyo. 🔹 Olay aslında çok büyük çünkü kaybolan insan sayısı onun üzerinde çünkü ada çok küçük yani oran olarak çok yüksek aslında. 🔹 Aslında aralarında Koreliler de var kaybolan sadece Amerikalılar, İngilizler vesaire kaybolmuyor. 🔹 Ama olayı o kadar da çok medyada büyütülmesini bir şekilde engelliyorlar. 🔹 Öyle sabah şeyim gündemim buydu, sürekli bunla ilgili videolar izletmedim dedim.

BUZZ medya

24,959 views • 3 days ago

🔴Cihat Yaycı : Suriye'de SDG/PKK'nın sözde entegrasyonu için “kadın tümeni”nden de söz edilmektedir. Yani tüm kadın muharip birliklerin ayrı bir tümen hâlinde yapılandırılması öngörülmektedir. 📌Bu ne demektir? Güya Şara İslamcı olarak tanıtılmaktadır. Peki o zaman şu soru ortaya çıkmaktadır: Madem böyle bir iddia var, kadınların silahlı olarak yapılandırılmasına neden ses çıkarılmamaktadır? Kadınların asker olmasına itiraz edilmiyor; 📌Ona da bir çözüm bulalım, bari kadınla erkek bir arada olmasın gibi bir gerekçeyle ayrı bir tümen kurulması tercih ediliyor. Bu durum, Şara’nın kendi tabanına ve kamuoyuna izah edilmesi zor bir tabloyu “kurnazca” dengelemeye yönelik bir hamle olarak karşımıza çıkmaktadır. 📌Sonuçta ne değişmektedir? Terörist kadınlar yine silahlı kalmakta, kadın teröristler terörist olmaya devam etmektedir; sadece ayrı bir tümen hâlinde örgütlenmektedirler. 📌Ancak asıl trajikomik, hatta inanılmaz boyuttaki paradoks üçüncü bir tümenle ortaya çıkmaktadır. Üçüncü tümen “terörle mücadele tümeni” olarak tanımlanmaktadır. Yani teröristlerden oluşan bir yapı, terörle mücadele görevi üstlenecektir. Bu akıl almaz bir çelişkidir. Terörle mücadele tümeni denilen bu yapı, iç güvenlikten sorumlu olacak ve “radikal gruplara” yönelik operasyonlarda, güya Şam hükümetiyle koordinasyon içinde çalışacaktır. yani emrinde değil, fiilî yetkiyle sahada kendi inisiyatifi ile görev yapacaktır. 📌Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: “Radikal grup” tanımı kim tarafından ve nasıl yapılacaktır? IŞİD gibi örgütler mi kastedilmektedir, yoksa başka yapılar mı? Peki Türkmenler ne olacaktır? Eğer bir gün Türkmenler “radikal grup” olarak etiketlenirse, bu terörist tümen onlara karşı operasyon yaptığında kim dur diyecektir? Kim engel olacaktır? Ortada sağlıklı bir emir-komuta zinciri yoktur. Böyle bir mekanizma bulunmamaktadır. Şam hükümetinin bu yapılar üzerinde gerçek bir denetimi de söz konusu değildir. Fiilen ortada, kendi ordusu, kendi güvenliği ve kendi iç düzeni olan bir yapı vardır. Bu, açıkça devletleşme sürecidir. 📌Üstelik bununla da yetinilmemektedir. Suriye medyasında yer alan ve birebir tercüme edilen anlaşma maddelerine bakıldığında, durum daha net biçimde ortaya çıkmaktadır. Anlaşmanın en dikkat çekici maddelerinden biri şudur: Şam hükümetine bağlı ordu ya da güvenlik servislerine ait hiçbir birliğin Suriye’nin kuzeydoğusuna girmesine izin verilmeyecektir. Burada özellikle vurgulanan nokta şudur: Şam hükümetine bağlı ordu ve güvenlik servisleri ayrı bir kategori olarak tanımlanmakta, bu yapılar SDG’nin kontrolündeki alanlardan tamamen dışlanmaktadır. Ne jandarma, ne polis, ne istihbarat, ne de silahlı kuvvetler bu bölgeye girebilecektir. İç güvenlikten sorumlu hiçbir Şam biriminin Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunmasına izin verilmemektedir. 📌Bu tablo, artık özerklik tartışmasının da ötesindedir. Özerklik meselesi fiilen aşılmış, ortada ayrı bir devlet yapısı ortaya çıkmıştır. Suriye’nin kuzeydoğusunda, Şam’dan bağımsız bir güvenlik mimarisi, silahlı güç ve yönetim alanı tesis edilmiştir. Dahası, bu düzenlemenin yalnızca Suriye’nin kuzeydoğusuyla sınırlı kalmayacağı da anlaşılmaktadır. 📌Bu durum Türkiye açısından son derece kritik bir örnektir. Burada SDG/PKK ve Amerika’nın Suriye’de nasıl bir proje yürüttüğü açık biçimde görülmektedir. 📌Daha da çarpıcı olan ise, bu Suriye projesinin Türkiye’de yürütülmek istenen projelere büyük ölçüde benzemesidir. Önümüzde somut bir örnek durmaktadır. Bu örnek görüldükten sonra herkesin, özellikle de Türk milletinin uyanması gerekmektedir. 📌Bu tablo, yalnızca Suriye’nin değil, bölgenin ve doğrudan Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren son derece tehlikeli bir sürecin işaretidir. 📌YAYININ TAMAMININ LİNKİ;

TÜRK DEGS / TURK MAGS

25,931 views • 8 months ago

İşin Altında Başka Bir Gerçek Var! O gerçek de şu; ne yaparlarsa yapsınlar, bunlar kendilerini İslam dininin temsilcisi olarak gördüklerinden ve İslam'ı referans alan bir siyasi parti diye ortaya çıktıklarından, İslam diniyle özdeşleştiler. Sonunda ne oldu? Sonunda şu oldu: Bunlar gelmeden önce camiler dolar taşardı. Hatta camilerde cuma günleri yer bulunmazdı. Camilerin önüne hasır falan serilir, caddelere taşardı cemaat... Şimdi camiler boş ya da boşalıyor. Bunlar geldikten sonra birçok orta yaşlı kişi 'Ben artık camiye gitmiyorum. Bunlar geldikten sonra bıraktım.' diyorlar. Görüyoruz. Ama başka bir derin gerçek daha var. Yarınki Türkiye'nin insan dokusunu oluşturacak olan 'Z' ve arkadan gelecek olan 'Alfa' kuşağının şu anda, yüzde 70'i deist. 10 yıl önceki araştırma... Yani, Allah'a inanıyor, dine inanmıyorlar. Bunlar ne yaparlarsa yapsınlar, bütün bu yaptıkları ters tepecek. Dindar ve kindar bir kuşak yetiştirmek savıyla ortaya çıkarken problem burada başlıyor. Geçmişte mahyalarda, iki minare arasında 'Kin tutma!' yazardı. Şimdi ise Fazıl'ın şiirinden alıntılanarak 'dinine ve kinine' diye bir söylem oluşturuluyor. Ne demek 'Dinine ve kinine...'? Ben de bir şiir yazdım. 'Yunus'un dinidir dinim, ne öcüm vardır, ne kinim...' diye başlıyor. Bunu niye yapıyorlar? Çünkü geleceğin kendilerine ne getireceğini görüyorlar. Onun için ne diyorlar? 'Halk ne kadar cahil olursa o kadar iyidir. Eğitim seviyesi yükseldikçe oylarımız düşüyor.' diyorlar. Ne demektir? 'Ne kadar cahil, o kadar iyi...'. Zorunlu din dersinin olması, bir defa devletin 'Laiklik' niteliğini tek başına yok eder. Ve bunu da Kenan Evren başımıza açtı. 'Zorunlu din dersi' ne? Diyorsun ki yurttaşlara; 'Din budur.' Kardeşim ne hakkın var? Hangi dini anlatıyorsun? Bir de tek mezhebin tek anlayışı. Yani sünnilik diyeceğim de, sünnilik de değil. Sünniliğin bir yorumu bu... Onu dayatıyorsun! Emevi... Emevi den de, Ebusuud... Osmanlıyı çökerten din anlayışı... Ne oluyor? Niye yapıyorsun bunu? Gençlik 'dinine, kinine...'. Evet! 'Dinine' değil ama 'Kinine' sahip çıkan bir gençlik oluşuyor. Size kin duyuyorlar. Yaptığınız her yanlıştan ötürü Müslümanlık yara alıyor. Anlattığınız İslam'dan ötürü gençler İslam'dan kopuyorlar. Milli Eğitim Bakanı istediği kadar müfredat yapsın. Biliyorsunuz imam hatip okullarına da karşıyım. Yanlıştır! Devlet imam yetiştirmez. Yanlış! Bunları şimdi 5000'e çıkardınız. Ama ne oluyor? Yüzde 30'u deist. Bu da araştırma sonucu... Yani olmuyor. Zorlamayın. Siz kendi kafanızı düzeltin! Bir ara Recep Tayyip Erdoğan çok doğru bir şey söyledi. Çok doğruydu. 'Bir takım alim geçinen alimler, kadın haklarıyla ilgili şeriattaki hükümleri söylüyorlar ve savunuyorlar. Çok rahatsız edici şeyler söylediler. 1400 sene önceki hükümle bugün İslam anlatılabilir mi? Bunlar İslam'ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar aciz insanlar. Hiç 1400-1500 yıl önceki hükümlerle şimdiki örtüşebilir mi?' Ve devam etti... 'Şimdi' dedi; 'Benim bu sözlerim karşısında hoca efendiler beni tefe koyup çalacaklar. Rabbim tefe koymasın!' Aman Allah'ım!.. Bunlar ne sözler? Alkışladım! Ey Milli Eğitim Bakanı, ey onun gibi düşünenler; Böyle yaparsanız sandığınız gibi kişileri dine kazanamazsınız. Sizin bu tutumunuza biz şiddetle ve hiddetle karşıyız. Programınıza da karşıyız. Biz onu yırttık attık ve uygulayamayacaksınız. Ama aynı zamanda savunduğunuzu, savladığınız dine de İslam'a da büyük zarar var. Sizin yüzünüzden orta yaş da dahil olmak üzere gençlik dinden kopuyor.

Namık Kemal Zeybek

32,056 views • 6 months ago

Ali Bulaç hapishane günlerini anlatıyor: * Gözaltında Hilmi Yavuz ile ben fenalaştık. Hastaneye götürdüler. Şekerim 500’e çıkmış. BİZİ RANZAYA KELEPÇEDİLER. 67 yaşındaydım o zaman. * Çok değer verdiğim 28 bin ciltlik bir arşivime el koydular, onlar kayboldu, ona çok üzüldüm, tefsirler, hadisler, fıkıh kitapları ansiklopediler, kelam ve tasavvuf kitapları toplamıştım. Her darbe dönemimde kitaplarımın heba olması benim için üzücü. * Hapisteyken hakkımda 595 yazı çıktı. Bunun 95-97’si sol, laik kesimdendi. Hakkımda en çok olumlu yazı yazan; ya bunu niye tutukluyorsunuz, ayıp değil mi, tanımıyor musunuz, yıllardır piyasada olan, bütün kesimlerin tanıdığı bir insan.’ diye yazan Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz, Taha Akyol gibi isimlerdi. Hatta Oya Baydar ile ta edebiyat fakültesinden 1970’lerden devamlı atışırız. Ben ateizmle ilgili bir yazı yazmıştım, çok fena gücenmişti, bana demediğini bırakmamıştı. Ben tutuklanınca ‘Ali Bulaç mı terörist?’ diye Cumhuriyet’te yazı yazdı. Bizim taraftan da yazı yazmak isteyen birkaç kişi önce, bana öyle bir dayak atıyorlar ki, önce demediklerini bırakmıyorlar, kırmadıkları tarafımı bırakmıyorlar, en son da yarım ağızla ya bunu tutuksuz yargılayın diyorlar. * Duruşmalara hükümet adına iki kişi geldi. İsmet Uçma ve Feyzullah Kıyıklı. Ekonomi bakanı Nebati de geldi. Bunlar hükümet adına geliyorlardı. Bizimle konuşmuyorlardı. * Uzun bir süre avukatsız kaldım. Kimse davayı almıyor. Bir avukatım itirafçı ol dedi. Bir şeyler bilsem itiraf edeyim ama ben bir şey bilmiyorum, etrafımda tanıdığım insanlardan bir duyum almadım. İtirafçı olmak için ne diyeyim? Fethullah Gülen meczuptur, hastadır, mehdidir, isa olduğuna inanıyor, delidir gibi şeyler söyle. Benim açımdan Fethullah Gülen’in eleştiriye açık görüşleri var. Ben ihvan kökenliyim, Ali Şeriati’nin çizgisinde bir insanım fakat ben çıkıp bunları nasıl diyeyim, bunlar bana yakışır mı. Ya böyle dersin ya da beni de tutuklarlar ben senin dosyanı bırakacağım dedi avukat be bıraktı. Bizim aile avukatımızdı, bıraktı. Bir gün Batman’dan bir avukat geldi. HüdaPar’ın Başkanı bir avukat gönderdi, ben senin davanı alacağım dedi, bir tomar da para getirdi. Ailemle istişare edeyim dedim. Aradan iki gün geçmeden Selahattin Demirtaş’ın isteğiyle HDP’den bir avukat geldi. Kimse senin davanı almıyormuş, ben alacağım dedi. Düşündüm, biri HÜDAPAR, diğer HDP, ikisi de zıt. İkisine de teşekkür ettim. * Ben hiçbir zaman kahramanlık yapmayı düşünmedim. Resulullahın rehber bir sözü var. ‘Zulmü temenni etmeyin ama gelince sabredin.’ Hapishane insanı çok olgunlaştırır. * İnfaz memuru nasıl kitap okunması gerektiği konusunda bize ders verdi. * Ben 12 Eylül’de de tutuklandım. 15 Temmuz’da da Gayrettepe’ye götürüldüğümde polise bunu söyledim, ellerim arkadan kelepçeli. Demek ki sen rahat durmuyorsun, dedi. 12 Eylül işkence bakımından kötüydü. Periyodik olarak bu sistem kendini darbelerle devam ettiriyor. Röp. tamamı

Sevinç Özarslan

47,370 views • 1 year ago

"Gavs hazretleri peşinde 6 halife bıraktı. Maksadı Menzil'i, Semerkant şehri gibi tekkeler beldesine çevirmekti" iddiası baştan sona tezvîrat. Bir kere, Gavs hazretlerinin, Menzil köyünün sade yapısını korumak için nüfusu özellikle sabit tuttuğunu, Buhara Evleri'ni vb. projeleri köye sokmadığını bilmeyen mi var? Gavs hazretlerinin, Seydâ'nın halifelerini "Her biriniz beldelere dağılın ve Allah için irşad yapın. Söyleyin sizin müridleriniz bize, bizimkiler size gelmesinler" diye ikaz ettiğini bilmeyen mi var? [1] Seyda hazretlerinin halifeleri niçin vatanlarından ayrılmıştılar? Seyda'nın oğlu şeyh olunca niçin annesinden ve babasının merkadinden ayrılmak zorunda kalmıştı? Gavs-ı Kasrevî hazretleri, niçin ömrü boyunca köy köy dolaştı? Menzil'i kurmak için binbir çile çekeceğine sofisi çok olan hazır bir beldeye gidip, köftecinin karşısına köfteci açar gibi bir tekke de kendisi açsaydı, orayı "tekkeler beldesi"ne çevirseydi daha iyi değil miydi! Madem tekkeler kardeş payı edilebiliyordu, müridlerin ve mürşidlerin bir arada yaşaması "meşreb"e aykırı değildi; o halde niçin Seyyid İhsan ve diğerleri yıllarca "Sakın başka tekkelere uğramayın, başka hiçbir şeyhin fotoğrafına bile bakmayın, sözünü - sohbetini asla paylaşmayın" diye sofilere çıkışıp durdular; ifrata, mübalağaya vardılar! [2] Bizzat şeyhleri, vaktiyle sofilere niçin "Çocuğunu filan tarikatın kursundan al, etkilenmesin" diye telkinde bulundu? Ki o tarikat Nakşî–Hâlidî müstakim bir tarikat olduğu halde. O zamanlarda Semerkant - Buhara bilinmiyor muydu ki habire Gavs hazretlerinin, "Sadatlar, sofilerini esen yelden bile kıskanır" sözü hatırlatılıyordu? Ayrıca Semerkant gibi merkezlerde pek çok tekkenin olması, oralarda âdâpsızlığın serbest olduğu anlamına mı gelir! Aynı tarikata, aynı silsileye ve aynı şeyhe bağlı halifelerin birbirinden bağımsız şekilde karşı karşıya irşad yaptığı hangi devirde nerde görülmüş! Bir köyde, bir dergahta üç müstakil şeyhin "irşad" yaptığına dair koca İslam tarihinde bilinen tek bir örnek var mı! Bu meşihat mesleğinin hiç mi etiği, itibarı, kuralı yok! Yahut bir aileden birçok halife çıkması ne zamandan beri âdapsızlığa mazeret sayılıyor? Daha önceleri de aynı aileden sayısız halifeler çıktığı halde içlerinden hangisi böyle bir yol tutmuş ki bugün birden bir zaruret doğmuş! [3] Böyle bir usul mümkündüyse "Bir posta iki aslan sığmaz" ve "Bir memlekette iki padişah olmaz" sözleri niçin tarikatların esası gibi kabul görmüş de yaygın bir kelamıkibar hâline gelmiş? Burhaneddin Tirmizi hazretleri, Hazreti Mevlana'ya niçin "Bir posta iki aslan sığmaz" deyip Konya'yı terk etmiş? [4] İsmail Hakkı Bursevi hazretleri niçin "Bir cesette iki ruh olmaz, bir memlekette iki pâdişah olmaz" buyurmuş? [5] Pir-i Sami hazretleri, dergâhtan ayrılmayı hiç istemeyen Seyyid Muhammed Beşir Efendi'yi niçin "Bir posta iki aslan sığmaz" diyerek zorla Tercan'a göndermiş? [6] Seyyid Mehmed Hilmi Efendi niçin "Bir posta iki aslan sığmaz" deyip Çankırı'dan ta Cidde'ye yola çıkmış da yolda vefat etmiş? [7] Tekkeler beldesine çevirmek, Abdülhakim Arvasi hazretlerinin aklına gelmemiş mi de "Bir beldede bir mürşide lüzum vardır. Müftüler ve kadılar ve âlimler ve tabipler ve zanaatkârlar dahi böyledir. 2 veya 3 halifenin bir memlekette bulunması, hükümdarlık davasındaki gibi münakaşaya sebebiyet verir; tarikatın nurunu söndürür" diye üstüne basa basa uyarmış? [8] Hakkında niyet okuduğunuz Gavs-ı Sânî hazretleri de Arvâsî hazretleri gibi bir Hâlidî şeyhi değil mi? Mevlânâ Hâlid hazretleri, halifelerin aynı şehirde biri diğerine tabi olmaksızın müstakil bulunmasından katiyyen men etmiyor mu? Behcetü's‐Seniyye müellifi postnişin Şeyh Muhammed Hânî "Bizim tarikatımızın esası bir yerde tek bir zikir halkasının olmasıdır" demiyor mu? Kendisi Şam'dayken, şehirde ondan bağımsız şeyhlik yapan ve onu tenkit eden halifenin akıbetinden haberiniz yok mu? [9] Eskilerin ahvâlinden bizler ibret almazsak kim alacak! Bir insan, bir cemiyet bütün bir mazisini nasıl inkâr edebilir!

Eski Sofiler Anlatıyor

28,547 views • 1 year ago

🇹🇷 BU MİLLETİN EVLADI, BU DEVLETİN ADAMI: ALİ YERLİKAYA! 🇹🇷 Ben Şahidim! Allah için söylüyorum, İçişleri Bakanımız Sayın Ali Yerlikaya gece saat 12:00’de makamında, görevinin başındaydı. Gözümle gördüm! O sadece kendisi için değil, bizim için, hepimiz için çalışıyor. Bazılarınız onu tanımıyor olabilir… Ama ben 25-26 yıldır tanırım. Adam gibi adamdır. İşini hakkıyla yapar. Bu adamın hakkını yemeyin! O, vatan sevdalısıdır! Millet, bayrak âşığıdır! O, bu milletin ta kendisidir! Her sabah açıyoruz telefonları… TikTok’ta, Twitter’da, Instagram’da, Facebook’ta yine aynı kirli senaryo: Algılarla İçişleri Bakanımız Sayın ALİ YERLİKAYA’ya saldırıyorlar! Ama bilsinler ki; Sayın Bakanımızın yanında olmak bizim için bir görev değil, bir ŞEREFTİR. Bir mecburiyet değil, bir KIVANÇTIR. Bu milletin evladı Ali Yerlikaya’nın arkasında dimdik durmak, bizim için NAMUS MESELESİDİR. Bu adam gece uyumuyor! Bu adam makamında sabahlıyor! Bu adam, “Yeter ki bir annenin yüreği yanmasın” diye gecesini gündüzüne katıyor! Ama siz hâlâ iftira, hâlâ dedikodu peşindesiniz… YETER! Siz sosyal medyada yalan üretirken, Sayın Ali Yerlikaya bu milletin evlatlarını yaşatmaya çalışıyor! Radar mı diyorsunuz? Avrupa’da taşıma aracının içine radar gizliyorlar! Türkiye’de radar tabelayla belli! Gizli değil, açık açık sizi uyarıyorlar! Ama siz hakikati değil, algıyı seviyorsunuz! ⸻ Recep Tayyip Erdoğan Sayın Ali Yerlikaya bu milletin onurudur! Sayın Ali Yerlikaya bu devletin dik duruşudur! Sayın Ali Yerlikaya bu halkın duasıdır! Hiçbir klavye eri, hiçbir sosyal medya trolü, bu aziz milleti onun arkasından döndüremez! Çünkü biz onunla birlikte: Teröre karşıyız! Mafyaya karşıyız! Çetelere karşıyız! O bu milletin ALİ’sidir. Bizim Ali’mizdir. ⸻ T.C. İçişleri Bakanlığı Ali Yerlikaya T.C. Jandarma Gn. K Mahmut Demirtaş Ali Yerlikaya bizim kırmızı çizgimizdir! Onunla yol yürümek, bize verilmiş bir devlet onurudur! Onunla saf tutmak, bir ömürlük sadakat yeminidir! ⸻ Türk Polis Teşkilatı Baş koymuşum Türkiye’m, ölürüm Türkiye’m! Ne Mutlu Kürt Oldum Ne Mutlu Müslüman Oldum Ne Mutlu Türküm Diyene! Saygılarımla, ABDURRAHİM AVCIOĞLU 🇹🇷

ABDURRAHİM AVCIOĞLU

84,877 views • 1 year ago

23 NİSAN ROMA ULUSUNUN TÜRK ULUSUN'A EGEMENLİK GÜNÜDÜR! Türkiye'de partiler ve sistem İşgal Kuvvetleri (İtalya NATO) tarafından kontrol edilir. Aşağıdaki videoda 'Tarihi konuşma' dediği metni yazıp önlerine koyup size okutan ve bu uydurmaların fikir babası gerçekte onlardır. Bir Türk İmparatorluğunu Türklere düşman gibi gösteren de planın bir parçasıdır. 23 Nisan 1909 Abdulhamit'in tahttan indirilip aynı anda binlerce mehmetçiğin Topçu Kışlasında katledildiği gündür. İslam alemi için son asrın en kara günüdür. Devlet-i Aliye'nin 65 parçaya ayrılıp halen işgal altında olmasının da günüdür. Bu gün Filistinde devam eden katliamların temeli de o gündür. "Ulusal Egemenlik" denilen kavram işgalci İtalya adına söylenmiş Roma Ulusunun Türk Ulusuna Egemenliğini ifade eder. Kutlattıkları budur. Bu gün meclis bizim elimizde değildir! Ya da ben bizi o onlardan görmüyorum. Onları da bizden görmüyor olabilirim. Sanırım hepsi aynı şey. Gölge kitabıyla ortaya serdiğimiz Psikolojik Harp dünyanın en gelişmiş ve küresel askeri yalan ağıdır. Merkezi İtalya'dır. Adı da KÜRESEL NATO YENİ ROMA ORDULARI'DIR! BOP dedikleri de Yeni Roma'dır. İsrail ile Türkiye bu işin başrolündedir. Beyinleri hedef alan bu ağ tüm öldürücü yalanları tasarlayan, sizden sandığınız ve sosyolojik ağın her alanını kontrol eden bir yapıdır. Medyayı, film ve senaryoları, sunucuları, programa çıkanları ve tarihçileri... Kim var ise bu kadar aşşağılık bir yalancı olarak kullanan işte bunlardır. Doğruyu anlatanların hiç bid ekranda yeri yoktur. Esas ölümcül savaş budur! İklim diyatrosunu halka yediren ve sözde karşı gibi duran uyanışçılara kadar her alanı kontrol eden bu askeri yapıdır. Bütün bu yalanları palanlayıp bizi bir matrixin icinde tutan ve tarihimizden koparıp nefret ettiren de aynı ağdır. Ülkenin Cumhuriyet modelinde Atatürk’ün çocuklara armağanı diye her yıl kutlanılan çocuk bayramının ismi İtalya’nın gizli bir kurumu olan Gladyo'nun Türkiye’de kullandığı ULUSAL EGEMENLİK sloganıdır. Bu ifade Küresel Nato Yeni Roma Ordusu makalesinde de geçer. Burak Turna (1909) nın Lozan ve Sevr Aynı Anlaşmalar belgeleri debu durumu ispatlar. Diğer bir sürü kaynakta. Ekranlarda sözde uyanışçılık yapan sunucular, programcılar, dolaşımda olan sapık hocalar, cemaat ve tarikatlerin paralel din uyduranları ve algılarınıza hitap eden her alan tamamı bu ağa bağlıdır. Şeytan logoları altında sözde uyanış anlatan, astral seyahatte gezdiğini söyleyen, insanların yarısı sürüngen diyen, aslında matrixteyiz deyip sözde birlik olmalıyız çağrıları yapan, cinlerle konuşup sözde esmalar ile filistini kurtaran, boykottan tarihe kadar her türlü yalan ile sizi hasta edip ölüme sürükleyen işte bu aşşağılık müptezel yapıdır. Bunların çok büyük bir bölümüyle program yapıp size bir şeyler anlatmaya çalışırken gerçek yüzlerini öğrendiğim uzun bir yoldan geçtim. Tek bir merkeze bağlı, birbirini tanımasada aynı sözde hocalara aynı yalanları söyleten ve kendileri de benzer ölümcül yalanlara eşlik eden bir tiyatro sahnesi. Ben bu millete ve köklerimize böyle bir nefret, ömrü hayatımda görmemiştim. Anlatılması zor, ama inanılmaz bir düşmanlık! Bu sözlerim üzerine program yapmak babayiğitlere de kapım açık. Yazdığım son kitap ile adlarını GÖLGENİN PİÇLERİ koyup son noktayı koyduğum ve aslında yeni başlayan bir savaş bu. "Son kurşununa kadar, hadi sizi göreyim."

Eray Hacıosmanoğlu

12,640 views • 1 year ago

2018 YILINDA İSTİFA EDEN ERDOĞAN'IN YAKIN KORUMASI SEBEBİNİ ŞÖYLE ANLATTI: “Bir cuma namazında Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Camiinde idik. Polis Mehmet'le karşılaştık. Hoş beşten sonra; “Hayırdır, ne yapıyorsun burada?” dedik. O da, “Başkan ERDOĞAN burada, namazı burada kıldık onu bekliyorum” dedi. Erdoğan'ın yakın korumasıydı Mehmet, hem çok sağlam bir delikanlı, hem de kardeşimiz olduğu için sevinmiştik önemli bir konumda diye... Ama o gün bize görevini bırakacağını söyledi.. Necip de ben de “Yahu sen ne yapıyorsun? Ne güzel, başkanın yanı başındasın, hayır dua kazanırsın, milyonlarca insan bu görev için yanıp tutuşuyor, bırakma bu görevi” dedik. 25-27 yaşlarındaki cıvan gibi sportmen güçlü kuvvetli delikanlı aynen şunları söyledi: “ABİ BEN INSANLIKTAN ÇIKTIM. ARTIK DAYANAMIYORUM, BU ADAM GÜNDE 2 YA DA 3 SAAT BAZEN UYUYOR, BAZEN UYUMUYOR. GECESİ GÜNDÜZÜ YOK. BÎR GÜNDE 2 ÜLKEYE GİDİYORUZ, YURT İÇİNDE BİR GÜNDE 3 İL'E GİDİYORUZ. SÜREKLİ PLANLAR PROJELER. DEVLET LİDERLERİ GELİYOR GİDİYOR. ARA SIRA EVİNE 3 SAAT UYUMAYA GİDİYOR, ORADA BİLE YA GENELKURMAY BAŞKANI YA DA MİT MÜSTEŞARI HAKAN FİDAN'LA TELEFONLA GÖRÜŞÜYOR. GECENİN BİR YARISI HİÇBİR DEVLET GÖREVLİSİNİ UYUTMUYOR.GÖRÜNTÜLÜ TELE KONFERANS YAPIYOR.ÖYLE BİR TEMPO Kİ SÜREKLİ BİR KOŞUŞTURMA. HİÇ YERİNDE DURMUYOR. ONUN MESAİSİNE BENİM BEDENİM DAYANMIYOR. AİLEMİN, ÇOCUĞUMUN YÜZÜNÜ GÖREMEZ OLDUM. HİÇBİR ÖZEL HAYATIM KALMADI. BU KOŞUŞTURMAYA NORMAL BİR İNSAN DAYANAMAZ ABİ.” Erdoğan ise, o belki 30 yıldır hep aynı tempoda koşturup duruyor. Hangi can dayanır bu mesaiye, onun temposunda koşturan ikinci bir şahsı tanıyanınız var mı? Dünyanın neresinde bu tempoda çalışan bir lider, iş adamı, bürokrat, memur, işçi, esnaf, ziraatçı var? İkinci bir şahsı tanıyanınız var mı.? Bu yaşında TÜM MAZLUMLAR İÇİN, ÜMMET İÇİN, DEVLET'İ EBED-MÜDDET davası için kendini bu vatana feda eden büyük lider var mı? Sen görevini hakkıyla yapıyorsun. ŞÂHİDİZ YÂRAB, ŞÂHİDİZ YÂRAB, ŞÂHİDİZ YÂRAB...! KİMSE DAYANAMAZ BU KOŞUSTURMACAYA

FİRDEVS 🇹🇷͜͜͡͡✯

51,274 views • 8 months ago

Yahu bu ABD devşirmesi, ABD kuklası Tayyipgiller iktidarı, merhum İlahiyatçımız Yaşar Nuri Öztürk’ün belirttiği gibi gerçekten de “Bin Yılın Felaketi”dir. Durup dinlenmeden, seri üretim yapan bir makine gibi kötülük ve ihanet üretiyorlar Vatanımıza ve Halkımıza karşı. Üç yıldan bu yana gizli gizli yürüttükleri ihanet projesi de ülkemizin güneyine 40 bin kişilik askerden oluşan bir uluslararası NATO Kolordusu yerleştirmekmiş. Şunlara bakın yahu… ABD Emperyalist Haydudunun emrindeki insanlık düşmanı NATO ordularını gelip ülkemizin bağrına saplayacak bu hainler. Besbelli ki "BOP’un Türkiye ayağının son aşamasında kullanılmak üzere buna ihtiyaç var", dedi ABD Emperyalist Çakal Devleti. Dış basında bu ihanet girişimi patlayınca; Tayyip’in Soğancı Hilmi’lerle, Hulusi’lerle, Yaşar Güler’lerle Mustafa Kemal Geleneğinden koparıp Saray’a bağladığı MSB, utanmadan açıklama yapıyor. Bu hainler ihanetlerini ederken her zamanki gibi Anayasayı, kanunları hiçe sayıyorlar. Bunlar böyle işte. Yarı sapık, yarı sarhoş Amerikan Conilerinin emrindeki Türk düşmanı orduları getirip ülkemize yerleştirmekle nasıl bir ihanet içine girdiklerini biliyorlar muhakkak. Ama "Artık kimse bizden hesap filan soramaz. Binlerce kanunsuzluğumuzu yedirdik bu millete", diye düşünüyor Tayyip ve avanesi. Ama fena halde yanılıyorlar... Hesap sorulacak ve hesap günü yaklaştı. Yüz yıl önceki İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikan işbirlikçisi, Sevr’i imzalayan hain öncülleri gibi bunların da sonu yakın. Ve aynı hezimeti yaşayacak bunlar da. Bunları yargılamak için sabırsızlıkla bekleyen, emri Anayasa, yasalar ve vicdanından alan binlerce Cumhuriyet Savcısı ve Yargıç var, bu vatanı kurtararak bize teslim eden Mustafa Kemal, İnönü ve Silah Arkadaşları atalarımıza bağlı. Hukukçu yoldaşlarımız en azından tarihe bir not düşebilmek için bu hainlerin bu son ihanet girişimi hakkında da bir suç duyurusunda bulunmalıdırlar, gelecekteki namuslu, vatansever, halksever, bağımsız ve tarafsız mahkemelerin işini kolaylaştırmak için…

Nurullah Efe Ankut

29,002 views • 5 months ago

Amerikan sömürge valisi kılıklı büyükelçi Tom Barrack, ulusal üniter devlet modeline ve laik anlayışa açıkça savaş açmış. Türk milletini uyutmak amacıyla habertürk'te düşük kaliteli piyes sahnelemiş. Türkiye'nin yeni Graham Fuller'i belli ki, birkaç hafta önce ettiği lafların yarattığı rahatsızlığın farkında. Bu nedenle durumunu düzeltmek ve milleti uyutmak için bir şeyler söyleme gereği hissetmiş. Bunun için de son derece "uysal" bir haber kanalı tercih etmiş. Tabi, gözü açık vatansever bir platformda rahat rahat zehir saçamayacaktı. Barrack'ın söylediklerine bakılacak olursa "Önceki sözleri yanlış anlaşılan Türk dostu büyükelçi" pozunda. Ama sözlerin detayları incelenirse önceki söylemlerini tasdiklediğini hatta gerçek amacını ortaya koyduğunu görüyoruz. Tom Barrack söze başlarken "Dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor" diyor. Zaten memlekete yeni bir Graham Fuller edasıyla gelmesi, yeni bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Fuller de Sovyetlerin çöktüğü dönemde gelmişti. Cumhuriyet gazetesinde Türkiye'ye yeni bir rol biçmiş, Kemalizm'in bittiğini söylemiş, demokrasi ve İslamı bir arada yaşatacak "formülü" öve öve anlatarak siyasal dinciliğin işaret fişeğini vermiş, memlekete istikamet tayin etmişti. Sonrası malum, BOP tüm hızıyla devreye girmiş ve Gülen belası tüm memleketin başına bela edilmişti. Fuller yıllar içinde öyle veya böyle misyonunu tamamladı. Artık sıra Barrack'ta... O da cebinde yeni bir "formülle" geldi. Türkiye'nin devlet yapısı hakkında haddi olmayan açıklamalar yaptı, dini-etnik ayrımlı "millet sistemi" önerdi hatta açık açık Atatürk'ün kurduğu ulus devlet modeline savaş ilan etti. Barrack sözlerinin devamında "Ulus inşası bölgede aslında hiç kimse için işe yaramadı" diyor. Söze ortadoğu ülkelerini kastederek başlıyor fakat "hiç kimse" diyerek Türkiye'yi de kastetmiş oluyor. Yani "Ulus inşası Türkiye'de işe yaramadı" demek istiyor. Tam bir palavra. Tabi, Barrack bu sözü söylemek zorunda. Yeni bir model getirebilmesi için var olanı yıkılmaya layık göstermek zorunda. İşin tuhafı, bir Amerikalı, Türkiye'nin devlet sistemini açık açık eleştiriyor. Üstelik bunu bir Türk kanalında yapıyor. Fakat ağzının payını alamıyor. Tanzimat döneminin esintilerini hissetmemek mümkün değil. Sonuçta Barrack'ın cümlenin gittiği yer çok açık: Türkiye'de ulus devlet modeline karşı çıkıyor. Türkiye'de ulus devlet olmasın demek, çok milletli ve inançlı bir yapının yerleştirilmesi demek. Tabi bunun için de mevcut Türk vatandaşlığı tanımının yıkılması gerek. Farkında mısınız bilmem, Öcalan ve Barrack'ın çok fazla ortak yanı var. Tabi söyleşi yapan kişi, bu noktada devreye girip "Türkiye ulus devlet modeline göre şekillenmiş bir ülke, siz bu sözlerinizle Türkiye'nin de ulus inşasında başarısız olduğunu mu ima ediyorsunuz" diye sormalı. Ama soramıyor. Çünkü tanzimat dönemi gazetecilerinin büyükelçilere böyle bir soru sormaya hakkı yoktur. Söyleşinin devamında söyleşi yapan kişi Barrack'ın daha önceki "Türkiye, Osmanlı millet sistemine geri dönmeli" ve "Ulus devletler İsrail için tehdittir" sözlerine atıf yapıyor. "İnsanlar şüpheci bakıyorlar" anektodunu ekliyor ve "Gizli bir gündem mi var" diye soruyor. Bu ısmarlama soru Barrack'ı zor durumda bırakmak amacıyla sorulmuyor. Aksine, Barrack'ın bu sözleri daha önce tepki çektiği için ona milleti uyutmak adına yatıştırıcı sözler söyleme fırsatı veriliyor. Şayet yayının niyeti Barrack'ı sıkıştırmak olsaydı, yukarıda örnek verdiğim türden sorular sorardı. Nitekim Barrack bu asisti duyunca gülümsüyor ve "Hayır" diyerek yatıştırıcı sözlere başlıyor. Barrack, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve o sözleri aslında o şekilde söylemediğini söylüyor. Ne acı ki Türk milletinin bu ucuz laf oyunlarına kanacağını düşünüyor. Barrack, sözlerinin devamında geçmişten çıkarılan derslerden bahsediyor. Türkiye'nin cumhuriyet olarak yeniden şekillendiğinden söz ediyor. Halbuki Türkiye bir asır önce ulus devlet modeliyle ve Atatürk'ün dizaynıyla zaten şekillenmişti. Haliyle Barrack'ın bu konuya atıf yapması gerekirdi. Ama tabi o vakit yıkmak istediği yapıyı parmağıyla işaret etmiş olurdu... Neticede Barrack Atatürk dönemini ağzını bile almadan daha da geçmişe gidiyor. "Osmanlı millet sistemine" atıfta bulunuyor. Bu sistemi övüp mezhepsel bir düzen getirdiğini söylüyor. İşte burada zehiri adeta şekerli bir paketle sunuyor... Osmanlı millet sisteminde Türk milletine dayalı bir üst kimlik mevcut değil. Yani Barrack'ın hiç sevmediği ulus devlet modeli yok. Aksine millet sistemine göre her inanç kendi kimliğiyle tanınıyor. İşte Barrack'a göre bu dini kimlikler ve hatta etnik kimlikler yan yana yaşayabilirmiş. ABD bunun en güzel örneğiymiş. Bu "yan yana yaşamak" ifadesini hayata geçirmek için her birini ayrı ayrı tanımlamak ve anayasaya geçirmek gerekir ki bunun için Türk milleti tanımını çöpe atmak şarttır. Dahası inançları da kimlik olarak tanımak için laikliği de yok etmek icap eder. Barrack'ın bu sözlerinin anlamı açık... Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasına neden olan toplumsal düzeni terk edip Lozan'da ulus devlet modeline geçmişti. Türk üst kimliği altında tüm etnik grupları ortak bir millet olarak şekillendirmişti. Dini kimlikleri ise laiklik ilkesiyle insanların vicdanlarına bırakmış. Yalnızca Türk milleti tanımlaması yapılmış, etnik ve dini kimlik ayrımına gidilmemiş ve herkes eşit vatandaş olarak tanımlamıştı. Barrack bunların tamamına karşı çıkıyor ve hepsinin temelden değişmesini istiyor. Tıpkı Öcalan gibi. Nitekim Öcalan ve PKK'nın fesih açıklamalarında da bu alt metnin tamamı bire bir mevcuttu. Barrack, Öcalan ve PKK aynı şeyi konuşuyor. Buradan da anlaşıldığına göre Barrack, yeni çözüm sürecinde Öcalan ve PKK tezlerinin savunucusudur. Türkiye'de görevlendiriliş amacı ulusal üniter yapıyı ve laik düzeni yok etmektir. Barrack'a göre Türkiye yeniden millet sistemine dönmeli. Etnik ve dini kimlikleri tanımalı ve bunları bir arada yaşatan bir formül bulmalı. Mesela ABD'deki formül gibi... Yani Barrack Türkiye'deki laik üniter modelin yıkılması gerektiğini en naif ve dolaylı şekilde izah ediyor. Karşısındaki şahıs da "Efendim sizin bahsettiğiniz dini kimlikleri bir arada yaşatan formülün uygulanması Türkiye'deki laik düzene zıt düşmüyor mu, Osmanlı millet sisteminin hayata geçmesi için Türkiye'nin üniter modeli terk etmesi gerekmez mi, siz Türkiye'nin anayasasında bulunan değişmez ilkeleri askıya alan bir çözüm yolu mu sunuyorsunuz, bu sözleriniz Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale manasına gelmez mi, bu açıklamalarınız Öcalan ve PKK'nın fesih beyannameleriyle örtüşmüyor mu" gibi sorular sormuyor. Nasıl sorsun? O vakit Barrack, sunmak istediği zehirin üzerindeki şekeri çıkarmak ve maskesini düşürmek zorunda kalacak. Dediğim gibi, tanzimat devrinin babıali gazetecilerinin haşmetlü sefirlere böyle soru sorma hakkı yoktur. Soramazlar. Zaten soracak olsa orada işi ne? Tom Barrack, sözlerinin devamında ABD'nin ortadoğudaki geleneksel politikalarından söz ediyor. Demokrasi getiren, ülkelerde hegemon kuran geçmiş politikalar vs... Yani Türkiye'nin yönetim modeline yönelik sözlerle, ortadoğunun millet olamamış memleketlerinin harap halinin yan yana getirilerek anlatılması bile ülkemize hakaret. Bir gazetecinin bu konuşmaya karşı "Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye'nin durumunu aynı ölçüde mi değerlendiriyorsunuz" diye sorması gerekirdi ama nerede... Son olarak sorulması gereken asıl soruyu soralım: Barrack'ın bu küstahlığına neden tahammül ediliyor?

Con Sinov

222,779 views • 1 year ago

Sn Mustafa ÇİFTÇİ ve Bülent TURAN Lütfen bu yazımı CİDDİYE alın‼️ #PoliseMesaiÜcretiVerin 👮🏻‍♂️Polislerimiz son 5-6 senedir ekonomik sebepler ve ağır çalışma koşulları nedeniyle çok kötü durumda. 👮🏻‍♂️Maalesef Emeğinin karşılığını alamadığı gibi her yıl ONLARCA Polisimiz Canına Kıyıyor. (2024 de 74 2025 de 82 Emniyet mensubu maalesef Canına kıydı.) NEDEN‼️ Acaba Polisi Sevmiyor musunuz? SON 5-6 SENEDE; ➡️ Öğretmenlere uzman başöğretmen adı altında ek iyileştirme yaptınız‼️ ➡️ Sağlık Personeline pandemide Döner sermaye tavan ücreti Vererek, son toplu sözleşmede Gece Çalışma Tazminatı vererek ek iyileştirme yaptınız ➡️DİB Personeli Vaiz ve imamlara fazla mesai ÜCRETİ verdiniz‼️ ✅Peki bu 3 kurumda yaklaşık 2.5 Milyon Memura ek ödemelerle iyileştirme yapılırken; ❌Sayısı sadece 330 Bin olan Polisimize neden iyileştirme yapmadınız? Polis de devlet Memuru değil mi?‼️ ❌Neden Ayda en 240 saat çalışan polisimize 80 saat fazla mesai ÜCRETİ vermediniz? ❌Neden ayda 160 saat çalışan polis de 240 saat çalışan polis de aynı ücreti alıyor? ❌Neden Gece Çalışma Tazminatı vermediniz? ❌Neden günümüze uygun özlük haklarını düzenleyen bir Meslek(Teşkilat) kanunu çıkarmadınız?‼️ ❌Neden toplu sözleşmede sendikası olan diğer memurlar Normal zam dışında özlük haklarında birçok kazanım elde ederken, Sendikası olmadığı için toplu sözleşmede hiçbir kazanım elde edemeyen Polislerimize Ek İyileştirme yapmadınız?‼️ ❌Neden 2003 de İçişleri Bakanı Abdulkadir AKSU'dan bu yana görev yapan İçişleri Bakanları, Özlük Hakları ile ilgili, "Çalışmalar Devam Ediyor" diye Polislerimizi OYALIYOR?‼️ Yazık Günah değil mi?‼️ SAHİ POLİSE NE YAPTINIZ?‼️ Sizce bu yazdıklarımı okuduktan sonra; Dürüst bir şekilde, Elinizi Vicdanınıza koyarak; "Polisimizin her zaman yanındayız, Polisimize ADALETLİ olduk" Diyebilir misiniz? Lütfen VİDEOYU İzler misiniz?

X Polis Yakınları Platformu

10,191 views • 5 months ago

İlk biz fark etmiştik: Firari FETÖ’cü Cevheri Güven konuşuyordu, 1-2 gün sonra da Özgür Özel aynı cümleleri tekrar ediyordu. Almanya’da BND kontrolünde yaşayan firari FETÖ imamı Cevheri Güven, Özgür Özel’e nasıl akıl verdiğini 22 Mart 2026 tarihli yayınında anlatmış. Konu, Adalet Bakanlığı’na yani devlete ait bir lojman. Eski, bakımsız, yıkılmaya yüz tutmuş bu lojman İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı için yenileniyor. Yenilenmeye başlandığında Akın Gürlek başsavcı değil. Başsavcı için hazırlandığından dolayı da güvenlik önlemleri alınıyor, terör saldırılarına karşı korunaklı hâle getiriliyor. Yani lojman bir kişi için değil, Akın Gürlek için değil, devletin Başsavcılığı makamı için hazırlanıyor. Adı üstünde lojman; özel konut değil, devletin malı, devletin arazisi, devletin evi. Sonra Cevheri Güven bu lojmanı gündem ediyor ama lojman olarak değil, özel konut algısı oluşturuyor. Birkaç gün sonra Özgür Özel, Cevheri Güven’in cümlelerini alıyor, kendisi gündem ediyor. Aynı şekilde lojman demeden “Boğaz’daki villa”, “Boğaz’daki köşk” vs. demeye başlıyor. Cevheri Güven, 22 Mart 2026’daki yayınında ilginç bir şey daha söylüyor: “Akın Gürlek’e ait tapu konularını ilk ben gündem ettim, sonra Özgür Özel gündem etti.” diyor. Cevheri Güven sadece “Özgür Özel’i ben yönetiyorum” dememiş; bunun dışında akıl hocası olduğunu da çok net şekilde ifade etmiş. Anladığım kadarıyla FETÖ, Özgür Özel’e 12 tapuluk bir kumpas dosyası vermiş. Ancak 4 tapu çıkınca Özgür Özel bocaladı. Bu sefer el altından, hiçbir zaman alınmamış dairelere dair ne olduğu net olmayan sözde belgeler servis edildi. Yine anladığımız kadarıyla Lüksemburg yat yalanının arkasında da FETÖ var. Son derece net bir gerçek var: BND kontrolündeki firari FETÖ’cü Cevheri Güven, Özgür Özel’e akıl veriyor; devlet içindeki hâlâ deşifre olmamış FETÖ’cü yapı, 1 doğruya 10 yalan katarak dosya hazırlayıp CHP’ye ulaştırıyor ve Akın Gürlek’e operasyon çekiliyor. Tabii bugünkü konuşmayla operasyonun asıl hedefinin Erdoğan olduğunu da Özgür Özel itiraf etti, hem de tüm AK Partili siyasetçileri tehdit ederek.

MAH Ajansı

121,488 views • 5 months ago

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 views • 6 months ago