Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

Prof. Dr. Bekir Biçer, katıldığı bir programda Kürt tarih yazımı ve çeviri faaliyetlerine ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Söz konusu uygulamayı eleştiren Biçer şunları söyledi: “Bizde ki Türk arkadaşlar, tarih kitaplarında Kürtleri mümkün olduğu kadar siliyor. Tercüme kitaplarında bile bunu yaptılar. İslam kaynakları tercüme edilirken mesela İbnül Esir; Kürt...

38,113 görüntüleme • 6 ay önce •via X (Twitter)

0 Yorum

Yorum bulunmuyor

Orijinal gönderinin yorumları burada görünecek

Benzer Videolar

PKK daha yokken… 1938’de Dersim bombalanırken, kadınlar, çocuklar katledilip, bebekler anne karnında süngü ile öldürülürken PKK mı vardı? (Erdoğan'ın konuşması👇) Kürtçe şarkılar yasaklanırken, kasetler toplatılırken PKK mı vardı? Kürtçe konuştu diye insanlar karakollarda aşağılanırken PKK mı vardı? “Bu ülkede Kürt yoktur” denilirken PKK mı vardı? Evimize girip Annemle, Babamın en sevdiği Kürtçe kasetleri zorla alınıp götürülürken PKK mı vardı? Çocuklara Kürtçe isim koymak engellenirken PKK mı vardı? Köylerin isimleri zorla değiştirilirken PKK mı vardı? “Kürtler, karda yürürken çıkan kart Kurt sesidir” kampanyaları yapılırken PKK mı vardı? Kürt çocuklarına Köylerde, şehirlerde zorla, "Ne Mutlu Türküm diyene" sloganları okutulurken PKK mı vardı? "Kürtleri yok sayan", 1925 de Şark Islahat Planı hazırlanırken PKK mı vardı? Doğu’da yıllarca üniversite açılmayıp bir halk bilinçsiz bırakılırken PKK mı vardı? Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve Osmanlı'da 400 yıl özerk yaşayan Kürt halkı tarih ve ders kitaplarından sadece zararlı cemiyet adı altında geçerken PKK mı vardı? Osmanlı boyunca emirliklerle, medreselerle, kendi kimliğiyle yaşayan bir halk, Cumhuriyet döneminde bir anda “yok” ilan edilirken PKK mı vardı? “Kürt” kelimesini söylemek bile suç gibi görülürken PKK mı vardı? 1950 de Ülkeye, Kürt tarihi ile alakalı her kitabın girişi yasaklanırken PKk mı vardı? (Belge aşağıda 👇) 1952 de Ülkeye Kürtçe mevlit eserinin dahi girişi yasaklanırken PKK mı vardı. (👇) Bir Böreğin adı Kürt Böreği diye, börek ismini yasaklarken PKK mı vardı? Cezaevlerinde insanlara işkence edilirken PKK mı vardı? Diyarbakır Cezaevi’nde insanlık dışı işkenceler yaşanırken PKK mı vardı? Kürtçe türkü söyledi diye sanatçılar sürgün edilirken PKK mı vardı? Kürtçe kitap ve Gazete basımı yasakken PKK mı vardı? On asır önce yazılmış Klasik İslam Tarihi kitaplarını tercüme ederken Kürt yazan yeri Türk diye çevirirken PKK mı vardı? Kürt tarihi çalışan her akademisyeni fişleyip, ilerlemesine engel olurken PKK mı vardı? (Bir Türk olan Prof. Dr. Bekir Biçer bunu anlatıyor isteyen YouTube da baksın) Bir halkın dili “bilinmeyen dil” diye mahkeme tutanaklarına geçirilirken PKK mı vardı? Binlerce köy boşaltılırken PKK mı vardı? Faili meçhullerle insanlar ortadan kaybolurken PKK mı vardı? Kürt anneleri yıllarca mezarsız evlatlarının yasını tutarken PKK mı vardı? Irak’ta Halepçe’de Saddam kimyasal silah kullanıp Kürtleri katlederken, Kürtlerin Irakta Özgür olmasına engel olan PKK mıydı? Suriye’de yüzbinlerce Kürde kimlik bile verilmezken, siz buna alkış tutarken PKK mı vardı Kürtler kendi ana dilinde eğitim isteyince “bölücülük” denilirken PKK mı vardı? Bir halkın varlığını kabul etmek yerine sürekli inkâr siyaseti yürütülürken PKK mı vardı? Kürtlerin Doğu da Kurtuluş için, İslam için, Vatanları için on binlerce Kürt Sarıkamışta donarak ölürken, Urfa'da, Bitlis'te, Van'da, Muş'ta şehit olurken, bunları yok sayıp, Sadece zararlı cemiyet altında zikrederken PKK mı vardı? Bu maddeleri saysam daha bitmez ancak siz daha fazla okumazsınız diye burada bitirirken: Sorun sadece bir örgüt olsaydı, neden inkâr politikaları ondan çok önce başladı? Mesele asimilasyon ve inkar değilse neydi? Dil mi? Kimlik mi? Tarih mi? Var olmak istemek mi? Bir halkın adını yok sayarsanız, dilini yasaklarsanız, hafızasını silerseniz, acılarını inkâr ederseniz… Sonra dönüp sadece sonucu konuşamazsınız. Önce yüzleşmek gerekir. Çünkü inkâr edilen her acı, büyüyerek geri döner.

Dr. Delilhan

16,853 görüntüleme • 3 ay önce

PKK daha yokken… 1938’de Dersim bombalanırken, kadınlar, çocuklar katledilip, bebekler anne karnında süngü ile öldürülürken PKK mı vardı? (Erdoğan'ın konuşması👇) Kürtçe şarkılar yasaklanırken, kasetler toplatılırken PKK mı vardı? Kürtçe konuştu diye insanlar karakollarda aşağılanırken PKK mı vardı? “Bu ülkede Kürt yoktur” denilirken PKK mı vardı? Evimize girip Annemle, Babamın en sevdiği Kürtçe kasetleri zorla alınıp götürülürken PKK mı vardı? Çocuklara Kürtçe isim koymak engellenirken PKK mı vardı? Köylerin isimleri zorla değiştirilirken PKK mı vardı? “Kürtler, karda yürürken çıkan kart Kurt sesidir” kampanyaları yapılırken PKK mı vardı? Kürt çocuklarına Köylerde, şehirlerde zorla, "Ne Mutlu Türküm diyene" sloganları okutulurken PKK mı vardı? "Kürtleri yok sayan", 1925 de Şark Islahat Planı hazırlanırken PKK mı vardı? Doğu’da yıllarca üniversite açılmayıp bir halk bilinçsiz bırakılırken PKK mı vardı? Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve Osmanlı'da 400 yıl özerk yaşayan Kürt halkı tarih ve ders kitaplarından sadece zararlı cemiyet adı altında geçerken PKK mı vardı? Osmanlı boyunca emirliklerle, medreselerle, kendi kimliğiyle yaşayan bir halk, Cumhuriyet döneminde bir anda “yok” ilan edilirken PKK mı vardı? “Kürt” kelimesini söylemek bile suç gibi görülürken PKK mı vardı? 1950 de Ülkeye, Kürt tarihi ile alakalı her kitabın girişi yasaklanırken PKk mı vardı? (Belge aşağıda 👇) 1952 de Ülkeye Kürtçe mevlit eserinin dahi girişi yasaklanırken PKK mı vardı. (👇) Bir Böreğin adı Kürt Böreği diye, börek ismini yasaklarken PKK mı vardı? Cezaevlerinde insanlara işkence edilirken PKK mı vardı? Diyarbakır Cezaevi’nde insanlık dışı işkenceler yaşanırken PKK mı vardı? Kürtçe türkü söyledi diye sanatçılar sürgün edilirken PKK mı vardı? Kürtçe kitap ve Gazete basımı yasakken PKK mı vardı? On asır önce yazılmış Klasik İslam Tarihi kitaplarını tercüme ederken Kürt yazan yeri Türk diye çevirirken PKK mı vardı? Kürt tarihi çalışan her akademisyeni fişleyip, ilerlemesine engel olurken PKK mı vardı? (Bir Türk olan Prof. Dr. Bekir Biçer bunu anlatıyor isteyen YouTube da baksın) Bir halkın dili “bilinmeyen dil” diye mahkeme tutanaklarına geçirilirken PKK mı vardı? Binlerce köy boşaltılırken PKK mı vardı? Faili meçhullerle insanlar ortadan kaybolurken PKK mı vardı? Kürt anneleri yıllarca mezarsız evlatlarının yasını tutarken PKK mı vardı? Irak’ta Halepçe’de Saddam kimyasal silah kullanıp Kürtleri katlederken, Kürtlerin Irakta Özgür olmasına engel olan PKK mıydı? Suriye’de yüzbinlerce Kürde kimlik bile verilmezken, siz buna alkış tutarken PKK mı vardı Kürtler kendi ana dilinde eğitim isteyince “bölücülük” denilirken PKK mı vardı? Bir halkın varlığını kabul etmek yerine sürekli inkâr siyaseti yürütülürken PKK mı vardı? Kürtlerin Doğu da Kurtuluş için, İslam için, Vatanları için on binlerce Kürt Sarıkamışta donarak ölürken, Urfa'da, Bitlis'te, Van'da, Muş'ta şehit olurken, bunları yok sayıp, Sadece zararlı cemiyet altında zikrederken PKK mı vardı? Bu maddeleri saysam daha bitmez ancak siz daha fazla okumazsınız diye burada bitirirken: Sorun sadece bir örgüt olsaydı, neden inkâr politikaları ondan çok önce başladı? Mesele asimilasyon ve inkar değilse neydi? Dil mi? Kimlik mi? Tarih mi? Var olmak istemek mi? Bir halkın adını yok sayarsanız, dilini yasaklarsanız, hafızasını silerseniz, acılarını inkâr ederseniz… Sonra dönüp sadece sonucu konuşamazsınız. Önce yüzleşmek gerekir. Çünkü inkâr edilen her acı, büyüyerek geri döner.

Dr. Delilhan

33,373 görüntüleme • 1 ay önce

Ukrayna’nın Karadeniz’de Rus gemisini vurmasının ardından artan gerilim hakkında Zafer Partisi’nden açıklama geldi. Dışişleri Eski Bakanı, Zafer Partisi Dış Politikalar Başkanı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel, Ukrayna'nın Karadeniz'de Rus gemisine saldırmasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Söz konusu saldırıyı Ukrayna’nın son çırpınışları olarak ifade eden Gürel, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkinin sekteye uğratılmak istendiğini vurguladı. "Karadeniz'de Ukrayna'nın son girişimleri Rus gemilerine saldırı ve bunu Türk kara sularının dışında ama Türk Münhasır Ekonomik Bölgesi'nin içinde yapmak oldu. Tabi bu bir yandan Zelenski yönetiminin yolsuzluk skandallarıyla sarsıldığı, en yakın arkadaşlarının istifa ettiği ya da ülkeden kaçtığı dönemde ve Ukrayna'nın artık askeri yenilgisinin de neredeyse kesinleştiği bir dönemde Ukrayna'nın son çırpınışları olarak görülebilir. Bunun yanı sıra tabii bu eylem büyük ölçüde Türkiye'yle Rusya Federasyonu arasındaki ilişkileri de sekteye uğratmak, iki devletin arasını açmak çabaları olarak da değerlendirilebilir.” Gürel, tüm bu yaşananların ardından Türkiye’nin artık kendi Mavi Vatanına sahip çıkacak duyarlılığı göstermesi gerektiğini söyledi. “Bunun yanı sıra tabi Türkiye umarım bütün bu gelişmelerin neyi hedeflediğini görecektir ama şunu da görmesi gerekir ki bundan sonra Türkiye'nin artık kendi Mavi Vatanına sahip çıkmak için daha duyarlı olması gerekir. Örneğin Türk hükümetinin bir kararı olduğu söyleniyor Doğu Karadeniz'de bir deniz üssü açmak doğrultusunda. Bu son derece isabetli olur ama bunu yalnız Doğu Karadeniz'le sınırlı tutmak doğru olmaz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde de artık bir deniz üssüne ihtiyacımız var. Zafer Partili Gürel, Rusya’yla ilişkilere daha çok önem verilmesi gerektiğini belirterek sözlerini noktaladı. “Hatta ve hatta KKTC'nin bundan sonra adanın bütünün Türkiye’yi çevreleyecek şekilde başkalarının denetimi altına geçmesini engellemek için başka çabalara da gereksinimimiz var. Rusya'yla ilişkilere de daha çok önem vermemiz gerekiyor. Hem Karadeniz'deki hem de Ege ve Doğu Akdeniz'deki yeni durumlar karşısında.”

Ambargo TV

81,646 görüntüleme • 8 ay önce

Müjde Doç. Dr. Emine Sonnur Özcan'ın "Türk-İskit Aynılığı" adlı doktora çalışması güncellenip yeni baskıyla çıktı. ÇOK ÖNEMLİ YENİ BİLGİLER: Bizans diye bildiğimiz devletle, Göktürk diye bildiğimiz devletin mektuplaşmalarında, Göktürk devletinin dili İskitçe'dir, devletin adı da Göktürk değil Türk Kağanlığı'dır. Elçilerin gidiş gelişlerinde Bizans elçilerine İstanbul'da yaşayan İskitler eşlik ediyorlardı. Böylece yıllar önce İskitler hakkında Atatürk'ün, Ve yine; Göktürkler ve Anadolu'daki ön Türkler konusunda Prof Dr Kazım Mirşan Hocamızın söyledikleri doğrulandı. Gerçekten Göktürk diye bir devlet adı yok, devletin adı Ökük Türük, ya da 'Türk Kağanlığı'dır. Bilelim birlikte kullanalım bellensin. Peki "anlı şanlı ünlü" bir çok tarih profesörünün yazdığı Göktürkler kitaplari niye bunları anlatmıyor? Niye, Devletin adını, dilini, inancını bile bile yanlış anlatıyorlar.?! Çünkü, Türk-İslam Sentezci hocalar, Çin kaynaklarından edindiği bilgileri Türk-İslam sentezine uygun olarak işleyip pazarladılar, pek çok, önemli bilgiyi, kasıtlı olarak gizleyip Türklerin çok kolayca Müslümanlığa geçtiğini işlediler. Bunun için İslam'da Tek tanrı-Allah inancı var ama bizde daha önceden Göktanrı vardı deyip, Göktürklerin tek tanrıcı; Gök tanrıcı olduğunu işleyip, Kuteybe katliamlarını da gizleme yoluna, hatta inkar yoluna gittiler! Tabi 6 yıl önce ben bu konuyu yazana kadar...(bakınız Türkler Nasıl Müslüman Oldu bilgiselime ve kaynaklarına). Türklerin kılıç zoruyla nasıl Müslüman olduğu bu yüzden önemliydi. Yine, Hırıstiyan Türkler konusu bir tabu olarak bırakıldı, Oysa MS. 1. ve 4. Yy larda Karadeniz'in kuzeyinde, karşı kıyısındaki İskit bakiyesi Gökoğuzlar/Gagauzlar Hırıstiyanlığa geçmişlerdi ve bunların büyük bir kısmı da 5. Yy dan itibaren Anadolu'ya gelmişti. 14 yy dan itibaren bunlara Karamanlılar denildi ki, bunlar, Hırıstiyan Gagauz, Peçenek, Kuman, Kıpçak, Balkan Oğuzları(Uzlar) ile 1071 de gelenlerden bir bölümünü oluşturan Hırıstiyan Türkmen-Oğuzlardı. Bunların mübadeleyle Yunanistan'a verilmesi ise Fener Rum Ortadoks kilisesinin İstiklal Harbi yıllarında Bizans'ı canlandırma hayaline kapılıp, Türk Hıristiyanları İstiklal Harbine karşı haince kışkırtıp Yunanı destekler mahiyette pozisyon almalarındandır. Ancak, İstiklal Harbini savunup, Fener Rum Ortadoks kilisesine karşı çıkan Papa Eftim ve bir grup Hırıstiyan Türk, Sivas Kongresine katılıp Atatürk'ün yanında pozisyon aldığı için Atatürk bunların kalmasını ve bağımsız Türk Ortadoks Kilisesini kurmalarını desteklemiştir. "Din Seçim Türklük Kader"... SONUÇ: Göktürklerin yani Ökük Türük adlı bu İSKİT/Türk Kağanlığı hakkında yıllarca anlatılan dil ve inanç gerçek değildi. İskitçe konuşan Türk Kağanlığı'nın Kuzeyi 25 bin yıldır kesintisiz Tengrici Şamandır. Semerkant, Buhara, Taşkent diye bildiğimiz Güney Göktürkleri-İskitleri ise MS. 5. ve 6. Yüzyıllardan itibaren Hırıstiyanlaşmıştır (Sasani imparatorluğunun Roma İmp. ile rekabeti sebebiyle, Filistin ve Suriye bölgesinden bölgeye sürgün edilen Süryani-Aramiler tarafından Türkler 5. Yy dan itibaren Hırıstiyan yapılmıştır. İslam aydınlanması da bu bölgede başlamıştır ki, çoğu Türk bilgin de Müslüman değildir). Yine, bize yıllarca Müslüman Türkmen Oğuzlar diye tanıtıldılar ama, 1071 de Anadolu'ya gelen Türkmen-Oğuzların tamamı Müslüman değildir, çünkü önemli bir kısmı da Hırıstiyandır. 14. Yy dan sonra Karamaniler diye bildiğimiz, Yozgatlı Türk Papa Eftim ve sülalesi bu Hırıstiyan Türkmen-Oğuzlardandır. Her üç konuyu da araştırmak isteyen arkadaşlara, [Türk İskit Aynılığı] 'na ilave olarak iki kaynak daha öneriyorum: Biri, Prof Dr İbrahim Çeşmeli hocanın, [İskitlerde, Hunlarda, Göktürklerde Din ve Sanat] kitabı ile, (müstear) B. D. Mundo'nun Dorlion yayınlarından çıkan, [Hanif İsevilik ve Kur'an] kitaplarını birlikte okumaları tavsiye ediyorum. Akademik, Dr. Emine Sonnur Özcan ile bu kıymetli söyleşiyi, Turgay Tüfekçioğlu you tube kanalından izleyebilirsiniz. (Linki alt maddeye ekli)

Sakalar İskitler(Gizlenen Eski Anadolu Halkı)

451,580 görüntüleme • 2 yıl önce

🔴 ÖNEMLİ | Tucker Carlson, İsrail'in Türkiye ve Erdoğan'ı Neden Sürekli Karaladığını Net Bir Şekilde Açıklıyor: "Onu Kontrol Edemiyorlar" Dikkatli jeopolitik izleyicilerini aylardır büyüleyen bir örüntü var: İsrail hükümetinin Türkiye’ye yönelik sürdürdüğü saldırgan karalama kampanyası. Eski ve yeni İsrailli üst düzey isimler, buldukları her mikrofonu Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kötülemek ve onu "tehlikeli bir adam" gibi göstermek için kullanıyor. Peki ama bunu neden yapıyorlar? Bağımsız gazeteci Tucker Carlson, bu ikiyüzlülüğü geçtiğimiz günlerde çok keskin bir şekilde analiz etti. Vardığı sonuç, sarsıcı olduğu kadar yalın bir gerçeği yansıtıyor. Bu durumun gerçek bir askeri tehditle hiçbir ilgisi yok; her şey, Türkiye’nin Tel Aviv ve Washington’ın bir vasal devleti (uydu devleti) gibi davranmayı reddeden egemen bir ülke olmasıyla ilgili. 📍En Büyük Günah: Egemenlik Batı diplomasisinde ve Orta Doğu jeopolitiğinde, ABD ve İsrail’in müttefikleri için yazılmamış tek bir kural vardır: Başını sallar, "evet" der ve emirleri yerine getirirsin. Bunu yapmadığın an, anında "tehlikeli" veya "radikal" olarak damgalanırsın. Tucker Carlson, eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in ifadeleri üzerinden bu dinamiği acımasızca ifşa ediyor. Carlson durumu şu şekilde özetliyor: Bennett onun (Erdoğan’ın) tehlikeli olduğunu söylediğinde, aslında demek istediği şey şu: — O egemen bir liderdir. Bu durum, Erdoğan’a bir destek beyanı bile değildir; sadece gerçeğin tespitidir. Carlson burada turnayı gözünden vuruyor. Bennett gibi figürler için, kendi ülkesinin çıkarlarını ön planda tutan bağımsız bir lider, tanımı gereği bir düşmandır. 📍Tel Aviv’den Komut Almıyor Carlson, bu çarpıcı savunmasında bir adım daha ileri giderek İsrail’in hayal kırıklığını en basit haliyle tercüme ediyor. Ankara söz konusu olduğunda Tel Aviv’dekiler neden öfkeden kuduruyor? Carlson’a göre cevap çok basit: "Ona ne yapması gerektiğini söyleyemiyoruz. Onu kontrolümüz altında tutamıyoruz." İşte tüm bu karalama kampanyasının özü budur. İsrail müesses nizamı; Lahey’den Washington’a kadar Batılı liderlerin, kendileri parmak şıklattığı anda hazır ola geçmesine alışmış durumda. Ancak Türk Cumhurbaşkanı’nda bu mekanizma işlemiyor. Türkiye, ne kadar yüksek sesle bağırılırsa bağırılsın, başka bir ülkenin dış politikası tarafından dizginlenmeyi reddediyor ve kendi bağımsız rotasını çiziyor. Geçici Koalisyonlar ve Suriye Gerçeği Bu durum kuşkusuz, çıkarlar tesadüfen örtüştüğünde iki ülkenin asla iş birliği yapmadığı anlamına gelmiyor. Jeopolitik sonuçta dostluklara değil, sert çıkarlara dayanır. Carlson bu karmaşık gerçekliği açıkça kabul ediyor ve Suriye’deki duruma dikkat çekiyor: "Onu etkileyebiliriz; nitekim İsrail ve Türkiye'nin geçen yıl Suriye'de Beşar Esad'ın devrilmesi konusunda bir tür ilişkisi olduğu açıktı." Yani o spesifik anlarda birbirleriyle ortak paydada buluşabiliyorlardı. Ancak bu ortak hedefe ulaşıldığı anda, temel ve köklü uçurum yeniden su yüzüne çıktı. Carlson, analizini şu can alıcı tespitle noktalıyor: "...Ancak Türkiye ile ilgili asıl sorun, kontrol edilememesidir; işte bu yüzden İsrail için bir 'tehdit' olarak adlandırılmaktadır." Dolayısıyla "tehdit" kelimesi, aslında bir zayıflık göstergesinden ve istediğini yaptıramayan bir gücün duyduğu derin hayal kırıklığının kod adından başka bir şey değildir. Kaynak | İçerik : Michael DDC #SONDAKİKA #Iran #IranIsraelWar

Ayşegül Akyüz Yahşi

12,596 görüntüleme • 5 ay önce

Gazze Öncesi / Gazze Sonrası Asla aynı olmayacak. Öncelikle “Konformist İslamcılık” Gazze ile birlikte iflas etmiş, çürük ve tefessüh etmiş bir siyasi düşünce olarak son kullanma tarihini doldurmuştur. Yüzleşilmesi gereken bir diğer husus ümmet denilen içi boşalmış, sahada hiçbir karşılığı olmayan ve hayali bir aidiyet tariflemekten öteye gitmeyen kavram ve bu kavram etrafında oluşturulan eylem ve söylemlerin yaşanan süreçte sahada en ufak bir kazanım sağlamamış oluşu. Elinizde bulunan ve sizin değer atfettiğiniz kavramlar karşı tarafta bir caydırıcılığa yol açmıyor, umursanıp geri adım atılmasına neden olmuyorsa, özünde çok değerli ve anlamlı olan bu kavramların nasıl değersizleştirilip itibarsızlaştırıldığı sorgulanmalı. Gazze’yi bir insanlık meselesi olmaktan çıkarıp, mücadele söylemini olmayan, niteliksiz ve kalitesiz bir “ümmet” tabanlı eksene oturtup hapsetmek büyük bir vebaldi. Yapanlar üstlendi bu vebali. Bir bakın İslam(!) dünyasına ne var Gazze ile ilgili? Elle tutulur hiçbir şey göremezsiniz. Çünkü batı toplumlarındaki sürdürülebilir tepki hangi Müslüman olduğunu iddia eden toplumda var? Kaldı ki bu toplumlar, zulme uğrayanların Hristiyan ya da Budist olduğu bir ihtimal denkleminde şu bir ara ucundan kenarından gösterdikleri tepkiyi dahi gösterir miydi? Fakat batı toplumları bu tepkiyi sürekli, artan bir hassasiyetle göstermeye devam ediyor. Hep derlerdi ya, bakma batıda refah var ama aslında çok dejenere toplumlar, batı toplumları çöküyor vs vs… İşte şimdi Gazze ile gördük dejenere ve çürüyen toplumların kimler olduğunu. İnandıklarını iddia ettikleri kutsal kitaplarında ilahları “onlarla savaşın ki sizin elinizle onları cezalandırayım” diyor, onlarsa “bizi hiç karıştırma, mümkünse sen doğrudan belalarını ver böyle ses yolla, ışık yolla ama bizi karıştırmadan bir şekilde bitir bu işi” diyorlar. Aynı olaylar karşısında sürekli aynı tepkileri verip farklı sonuç almayı bekleyen bir ahmaklığın esiri olmuşlar. Kılıçlar çekildiğinde kuşanışacak en kötü silahın sadece sözle yapılacak girişimler olduğunu göremeyecek kadar eblehler ya da saf numarası yapıyorlar. Müslüman ülkelerin yeni jenerasyonlarında İslamcılık diye kavram yok. Olmadığı gibi, çok da mesafeli ve tepkililer buna. Suudi Arabistan yönetimi bunu çok iyi analiz etti ve kendini milliyetçilik ile kültürel değerler üzerinden yeniden inşa etmeye, re-establishment çabasına girişti. Bu durum yalnızca S.Arabistan ile de sınırlı değil. Bölgedeki Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE ve Umman’da da aynı yönelim söz konusu. Batı ve İslam dünyasının sınırları bir an için tamamen açılsa, nüfusun nereden nereye akacağı çok belli. İşte bu akış gelinen maddi / manevi iflasın, çöküşün de en somut ifadesi, reddedilemez kanıtıdır. Ortadoğu toplumlarının reaksiyonel, kahramanlık örüntüleri ile bezeli, kollektif dayanışma bilincinden uzak çocuksuluğu ile uluslararası ölçekte herhangi bir mücadelenin kazanılması mümkün de değildir. İslam dünyasına bakıldığında; Körfez ve Arap Yarımadası ülkelerinde selefi yapıların hızla Protestan / geleneksel / cemaat yerine fert odaklı ve yumuşak bir din anlayışına doğru hızla evrildiğini görüyoruz. Hint - Pakistan - Bangladeş coğrafyası cehaletle bezeli uydurma bir din anlayışı takip ediyor. Afganistan ayrı bir alem ve tartışma konusu ama zamanın ruhunun çok çok gerisinde. Kuzey Afrika genç nüfusunun tek derdi kapağı Avrupa’ya atabilmek. İslam dünyasında din anlayışı “kültürel bir renk” olma alanında var olabiliyor. Durum 1980-2000 yılları arasındaki yapı ve anlayıştan fersah fersah uzakta. Sorunları halı altına süpüre süpüre, hurafeleri, cehaleti, yobazlığı din edine edine, insan hak ve hukukunu ihlal ede ede, diktatörlüklerle, kaynakları eşit ve geniş kitlelerle paylaşmak yerine, az bir kesimin arasında dönüp duran bir ayrıcalık haline getire getire bugünlere gelindi. Şimdi el açıp Allah’tan utanmadan gel Gazze’yi kurtar diyoruz. Kurtarmaz. Allah’ın koyduğu sistem böyle çalışmıyor. Çalışmadan vermiyor, değişmeden değiştirmiyor. V’esselam

Hasan Mert Kaya

198,857 görüntüleme • 2 yıl önce

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 görüntüleme • 7 ay önce

Süleymancıların Almanya faaliyetleri Yurt dışındaki Süleymancıların yönettiği camilerde 2016'dan itibaren FETÖ'cülerin de namaz kıldığını öğrendik. Yurt dışındaki FETÖ firarileri veya orada doğup büyüyen FETÖ mensupları yukarıdan aldıkları talimatla Diyanet camilerine kesinlikle gitmeme kararı aldılar. Sadece tek bir camiye gidiyorlar, o da Süleymancıların yönettiği camiler. Bunu bize doğrudan Süleymancıların içinden çıkan, yıllarca yurt dışındaki medreselerinde, Kur'an kurslarında, yurtlarında kalan, orada eğitim alan ve FETÖ'nün kendi aralarına girmelerinden rahatsız olan pek çok cemaat mensubu bizzat gelip anlattı. Kendi hocalarına mesela söylüyorlar Süleymancı talebeler. Bunlar neden bizim yanımıza geliyorlar? Bunlar 15 Temmuz'da Türkiye'de darbe yapmadılar mı? Bunlar hain değiller mi? Hocalar aynen şu yanıtı veriyor. Biz ona bakmayız. Bizim kapımız bütün Müslümanlara açık. Aslında bu yaklaşım sadece bununla sınırlı değil. Süleymancıların Almanya'da 1973'te kurduğu bir kurum var. İslam Kültür Merkezleri Birliği. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'ya Türkler çalışmak için gitmeye başladığında orada bir Türk nüfusu oluştu, bir Müslüman nüfusu oluştu. Bunların tabi ki ibadetini yapabileceği, dini faaliyetlerini yürütebileceği bir alan yoktu ve bu boşluğu Süleymancılar kapattı. Hemen buraya giderek dernekler kurmaya başladılar. Mescitler kurmaya başladılar, camiler kurmaya başladılar ve bu faaliyetleri de İslam Kültür Merkezleri adı altında yürüttü. Kendi internet sitesinde yer alan bir bilgiye göre Almanya genelinde 300 dernekleri var ve bu birliğin bünyesinde eyalet eyalet, şehir şehir, mahalle mahalle örgütlenmeleri var. Süleymancılar Almanya'da Alman Devleti'nin desteğiyle çok güçlü faaliyet yürütüyor. Sadece dini faaliyet yürütmüyorlar. Orada mesela hem Muhafazakar Parti'ye üyeler, hem Sosyal Demokratların Partisi SPD'ye üye Süleymancılar da var. Yani hem siyasi faaliyet yürütüyorlar, hem dini faaliyet yürütüyorlar, hem ticari faaliyet yürütüyorlar. Orada kurdukları şirketler var. Çok sayıda şirket, Almanya'da faaliyet yürüten özellikle gıda şirketleri bütün Avrupa Müslümanlarının tüketebilmesi için çok sayıda gıda ürünü üretiyor ve bunların hepsi Alman Devleti'nin bilgisi, izni ve onay dahilinde oluyor. Almanya'da Köln'de Süleymancılar'ın eski merkezinin hemen yanındayız. Burası İslam Kültür Merkezleri Birliği, LİKS kurumunun bir önceki merkezi. Geçen sene yeni merkez açıldı Köln'de ve şimdi orası yeni merkeze olarak kullanılıyor. Burası şu an mescit, yanında da Tuna Restoran var. Yine cemaatin yönettiği. İnşa edilen bu bina, bu yapı, bu külliye İslam'ın Avrupa'daki merkezi olacak. Doğrudan kendilerinin söyledikleri şey bu. İlk gördüğünüz kısım yurt binası, ortadaki mescit, diğer üçüncü yapı da idare binası olarak kullanılacak ve Süleymancıların yeni merkezi olacak. Yılda 200'den fazla talebe yetiştireceklerini söylüyorlar. Eylül 2023'te burada sembolik bir açılış yapıldı. Ve bu açılışa katılan isimler arasında Almanya Cumhurbaşkanı Steinmayer'da vardı. Fakat orada katılımcılar arasında bir isim daha dikkat çekiyordu. O kişi de Alman Piskoposlar Konferansı Dinler Arası Diyalog Alt Komisyonu Başkanı Dr. Bertram Mayer. Dinler Arası Diyalog projesinin bir FETÖ ve Amerika projesi olduğunu biliyoruz. 90'lı yıllarda bizzat Fethullah Gülen, Fener Rum Patriği Bartolomeo bir Musevi din adamının bir araya gelmesiyle oluşturulan bir projeydi. Daha sonra dönemin papası da katıldı. İlerleyen yıllarda bütün dünyaya yayıldı. Güya sözüm ona tırnak içinde dinler arası ve kültürler arası çatışmayı önleyeceklerdi. Bu doğrudan Amerikan güdümlü bir projeydi ve uygulayıcısı da FETÖ'ydü. 1973'te kurulan İslam Kültür Merkezleri Birliği'nin Eylül 2023'teki 50. yıl etkinliğinde bizzat Alman Cumhurbaşkanı ve Alman Piskoposlar Konferansı'nın Dinler Arası Diyalog Alt Komisyonu Başkanı orada Süleymancılar için şunu söyledi. İslam Kültür Merkezleri Birliği Almanya'daki dinler arası diyalog, kültürler arası diyalog faaliyetinin en önemli ortağıdır dedi. En önemli ortağı İslam Kültür Merkezleri Birliği'nin faaliyetlerini övdüler, tebrik ettiler, destekleyeceklerini söylediler. Müslümanların İslam Kültür Merkezleri Birliği'ne gitmesini, onun camilerinde namaz kılmasını da teşvik edeceklerini söylediler. Yani Türkiye'de kurulmuş, ortaya çıkmış bir cemaatin, bir tarikatın Alman Devleti tarafından resmi olarak muhatap alındığını görüyoruz. Ve doğrudan da Alman Devleti'nin teşviki ve desteğiyle bugüne kadar büyüdü ve yayıldı. Bütün Avrupa'ya yayılırken de Almanya hep merkez oldu. Bugün Köln'de İslam Kültür Merkezleri Birliği'nin 70 milyon Euro'ya yaptığı yeni merkezde Alman Devleti'nin desteğiyle oldu. Doğrudan Köln Belediyesi destek vererek, teşvik vererek, projelerini çizdirmek için yarışmalar açarak, Köln Belediye Başkanı'nın doğrudan projenin içinde olarak bu büyüme, bu yerleşme ve bu Süleymancıların Almanya genelinde güçlü bir şekilde faaliyet yürütülmesi, bütün Alman Devleti'nin bürokratları aynı zamanda başındaki Cumhurbaşkanı tarafından bugün görüyoruz ki hala destekleniyor. Yöneticinin bize söylediği şey doğrudan şu, biz burada DITİB'den önce de vardık, burada faaliyet yürütüyoruz. Bu yapıyı da daha da çalışmalarımızı büyütmek, cemaatimizi burada daha da büyütmek için inşa ettik. Yakın zamanda da açılacak. Şu anda zaten kaba inşaat bitmiş durumda. Cemaat bu merkezi sadece dini faaliyet ve cemaat faaliyeti olarak da kullanmayacak. Aynı zamanda gelir getirici, yani cemaate mali kaynak yaratacak şekilde de değerlendirilecek.

Herodot Diyor Ki

12,420 görüntüleme • 14 gün önce

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in beraberinde; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Bakan Yardımcısı Musa Heybet, Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu ve MSB Personel Genel Müdürü Tümgeneral Orhan Gürdal ile gittiği Balıkesir’de Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) Kara Astsubay Meslek Yüksekokulunda “Astsubay Temel Askerlik ve Astsubaylık Anlayışı Kazandırma (ASTTASAK) Eğitimi” mezuniyet törenine katıldı. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan da Bakan Yaşar Güler’in telefonundan mezun olan Astsubaylarımıza seslendi. "Şüphesiz ki annelerin babaların en mutlu günü, evlatlarının böyle bir mutlu ocaktan mezuniyetini görmeleridir." diyen Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, şöyle konuştu: "Şu anda da 1200'ü aşkın astsubayımızın mezuniyet töreninde bu mutluluğu yaşamak gerçekten anne ve babalar için hele hele Türk ordusuna gönderecekleri evlatları için farklı bir mutluluk tablosudur. Bu mutluluğunuzu ben de şimdi komutanlarımla birlikte yaşıyorum. Sizleri tebrik ediyorum. Hayırlı, uğurlu olsun. Ordumuzun yeni bir güç kaynağını elde ettiği bugünde sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum." Bakan Yaşar Güler de törende Astsubaylarımıza özetle şunları söyledi: RİSK VE TEHDİTLERİN ARTTIĞI KARMAŞIK BİR DÖNEMİN İÇİNDEYİZ Türk Silahlı Kuvvetlerimize Astsubaylar yetiştiren, bu güzide ilim ve irfan yuvasında, sizlerle birlikte bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Sözlerimin başında, burada aldıkları eğitimleri başarıyla tamamlayarak mezun olan kahraman Astsubaylarımızı yürekten kutluyor; mezuniyetlerinin kendilerine, ailelerine ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyorum. Yakın bölgemiz başta olmak üzere birçok coğrafyada hassas gelişmelerin yaşandığı risk ve tehditlerin arttığı karmaşık bir dönemin içindeyiz. Bu kaotik ortamda süregelen çatışmalar, terörizm, siber saldırılar ve çok boyutlu tehlikeler; orduların yalnızca güçlü bir teknolojik altyapıya değil aynı zamanda iyi eğitimli personele olan ihtiyacını da artırmaktadır. Askerî sistemde bilgi ve teknoloji ne kadar önemliyse bunu bilinçli ve etkili şekilde kullanacak nitelikli personel de bir o kadar hayatidir. Bir başka ifadeyle; sürekli olarak kendini yenileyen, öğrenen, adaptasyon yeteneği yüksek, teknolojiyi etkin ve doğru şekilde kullanabilecek personelin varlığı askerî gücü belirleyen en kritik faktördür. İşte bu yüzden, eğitim faaliyetlerimizi çok yönlü ve titiz bir şekilde sürdürüyor; sizler gibi seçilmiş yeni personelimizin katılımıyla ordumuzu güçlendiriyoruz. Bu kapsamda Kara Kuvvetlerimize değerli astsubaylar yetiştiren bu köklü eğitim kurumumuz da; sizleri akademik, teknik, taktik ve fiziksel yönlerden donatıp mesleki değerler kazandırarak göreve en iyi şekilde hazırlamaktadır. Burada aldığınız eğitimlerle bireysel ve mesleki gelişimini artıran siz genç astsubaylarımızın üstleneceği görevler Türk Silahlı Kuvvetlerimizin faaliyetlerinin etkinliğine büyük katkılar sağlayacaktır. EN GÜVENİLİR ORTAK OLARAK HEP TÜRKİYE’NİN ADI ZİKREDİLİYOR Millî güvenliğimizi ve varlığımızı tehdit eden gelişmelerin ortaya çıktığı bu kaotik süreçte Türkiye, alışılmış metotlarla tedbir almak yerine, etkili ve önleyici politikalar ortaya koymaktadır. Ülkemiz, bu güçlü duruşuyla pek çok coğrafyada etkin ve yapıcı bir rol üstlenerek müzakere masalarının ve uluslararası güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir üyesi hâline gelmiştir. Dünyanın başat aktörleri dahi, Türkiye’nin güçlü temaslarını ve hayata geçirdiği etkin inisiyatifi, açıkça dile getirmektedirler. - Bugün Afrika’daki güvenlik ve refahın paydaşlığında, - Kafkasya’daki istikrar ve barışın sürekliliğinde, - Karadeniz’de savaşın sona erdirilmesi çabalarında, - Orta Doğu’da barış ve huzurun tesis edilmesinde, - Hatta Avrupa güvenlik mimarisinin korunmasında en güvenilir ortak olarak hep Türkiye’nin adı zikredilmektedir. Ülkemizin etki ve ilgi alanının böylesine genişlediği bir dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; Uluslararası güvenlik, barış ve istikrarın desteklenmesi için Azerbaycan’da, Libya’da, Somali’de, Katar’da, Kosova’da, Bosna-Hersek’te ve daha pek çok coğrafyada engin tecrübesiyle önemli vazifeler ifa etmektedir. Tüm bunların yanı sıra Silahlı Kuvvetlerimiz; - Sınır ötesinden başlayarak hudutlarımızın güvenliğinin sağlanması, - Tüm terör örgütleriyle etkin bir şekilde mücadele edilmesi, - Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin korunması, Geniş ölçekli tatbikatların icrasından yerli ve millî savunma sanayimizin geliştirilmesine kadar üstlendiği tüm vazifeleri büyük bir başarıyla yerine getirerek İstiklal Harbi’mizden bu yana en kapsamlı ve en etkin faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu dönemde, Kara Kuvvetlerimiz de aynı etkinlik ve yoğunlukta sorumluluklarını yerine getirmektedir. KARA KUVVETLERİMİZ ÜLKEMİZİN İFTİHAR KAYNAĞIDIR Gururla ifade etmeliyim ki Kara Kuvvetlerimiz; köklü tarihi yetenekli personeli, üstün teknolojisi ve büyük başarılarıyla ülkemizin iftihar kaynağıdır. Kara Kuvvetlerimizin bulunduğu mümtaz konumunu devam ettirebilmesi için; - Bir yandan sizler gibi vatan, millet ve bayrak aşığı yiğit evlatlarımızı ordumuzun saflarına katıyor; - Diğer yandan da çağımızın en büyük kuvvet çarpanlarından biri olan teknolojik yenilikleri vakit kaybetmeksizin personelimizin kullanımına sunarak, imkân ve kabiliyetlerimizi sürekli geliştiriyoruz. Nitekim, Sayın Cumhurbaşkanımızın stratejik vizyonu ve liderliğinde yerli, millî ve modern savunma sanayimizin ürettiği harp araç gereçleri Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü artırırken ülkemiz bu ürünlerin ihracatında da büyük bir sıçrama yaşıyor. Bundan sonra da en büyük gayemiz, ordumuzu; personeliyle teknolojisiyle ve harekât yetenekleriyle, dünyanın en kuvvetli kara güçlerinden biri hâline getirmektir. TERÖR ÖRGÜTÜ DERHÂL VE KOŞULSUZ OLARAK SİLAHLARI TESLİM ETMELİDİR Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; tarih boyunca olduğu gibi, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne yönelen her türlü tehdide karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etmiş, kendisine verilen görevleri başarıyla yerine getirmiştir. Bugün, ülkemizin huzurunu, güvenliğini ve geleceğini 40 yılı aşkın süredir tehdit eden, terörle mücadelede önemli bir dönüm noktasına ulaşılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, aynı şekilde jandarma ve emniyet teşkilatımızın ve güvenlik korucularımızın büyük fedakârlık ve üstün gayretle yürüttüğü mücadele ve operasyonlar sayesinde terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılarak kritik bir aşamaya gelinmiştir. Elbette ki terörle mücadele, yalnızca silahlı bir mücadele değildir. Bu, aynı zamanda milletimizin iradesini, devletimizin kararlılığını ve güvenlik güçlerimizin fedakârlığını ortaya koyan bir millî duruşun göstergesidir. Bu süreçte, gazi ve muzaffer ordumuz; gece gündüz demeden, en zorlu coğrafyalarda, en çetin şartlarda, her türlü fedakârlığı göze alarak, vatanı için canını ortaya koymuş, gerektiğinde şehit olmuş, gerektiğinde gazilik mertebesine ulaşmıştır. Başta Şehit ve Gazilerimiz olmak üzere kahraman Mehmetçiğin azmi, cesareti ve kararlılığı sayesinde ülkemizi terör belasından arındırma noktasında büyük bir mesafe katedilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olduğunu itiraf eden örgütün; terörle bir yere varılamayacağını, ömrünü tamamladığını ve kendisini feshetmekten başka çaresinin olmadığını geç de olsa anlaması kayda değerdir. Ancak, terör örgütü PKK ve farklı coğrafyalarda ve isimler altında faaliyet gösteren tüm uzantıları (nerede olduklarından bağımsız olarak) bir an önce fesih kararını almalı, derhâl ve koşulsuz olarak silahları teslim etmelidir. Aksi yöndeki hiçbir açıklama ve eylemin bir karşılığı yoktur ve olmayacaktır. Bu kapsamda ateşkes gibi metinde yer almayan hususlar gündeme getirilmemelidir. Zira böyle bir şey asla söz konusu değildir. Nihai hedefimiz; 85 milyon vatandaşımızın ortak temennisi olan terörün sona ermesi, terör örgütlerinin tamamen tasfiye edilmesi ve ülkemize yönelik her türlü tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yüzden sürecin sabote ve suistimal edilmesine veya uzatılmasına müsaade edilmeyecek; temkinli ve rasyonel bir yaklaşım esas alınacaktır. Devletimizin engin tecrübesi ve basiretine herkes güvensin ve vatandaşlarımız bu konuda müsterih olsun. TÜRK ASKERİNİN EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ YÜKSEK DİSİPLİN ANLAYIŞIDIR Türk Silahlı Kuvvetleri, stratejik özellikleri nedeniyle tarih boyunca hâkim güçlerin ilgi ve etki odağındaki bu coğrafyanın en güçlü ordusudur. İşte sizler de böylesine köklü, güçlü ve etkin bir ordunun parçası olarak meslek hayatınız boyunca hayati sorumluluklar taşıyacaksınız. Mazisi şan, şeref ve kahramanlıklarla dolu Silahlı Kuvvetlerimizin, sizlerden beklentileri büyüktür. Sizler, ordumuzun bel kemiğini oluşturan Astsubaylar olarak, komuta kademesi ile Mehmetçik arasında kritik roller üstleneceksiniz. Bu kapsamda, siz değerli Astsubaylarıma bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum: - Öncelikle tüm vazifelerinizi; kural ve kaideler çerçevesinde akıl ve sağduyu ile yerine getiriniz. - Bu anlamda ferdi eğitiminiz, mesleki teknik ve taktik bilginiz ile kondisyonunuz, her daim üst düzeyde olmalıdır. - Diğer yandan yapacağınız işlerde, takım çalışmasına önem verin, iş birliği ve dayanışmayı geliştirin, farklı bakış açılarından faydalanın. - Yeri ve zamanı geldiğinde, aziz vatanımız için büyük fedakârlıklar yapmanız isteneceğinin bilincinde olun. - Hiçbir engel veya imkânsızlık, vazifenizi yapmaktan sizi alıkoymamalıdır. - Tüm bunlar için de çalışmak, hayatınızın ana felsefesi sabır ve disiplin ise bu yolda asla vazgeçmeyeceğiniz iki meziyet olmalıdır. Unutmayınız ki kahraman Türk askerinin en büyük özelliği; fedakârlık, azim ve inancının yanı sıra sahip olduğu yüksek disiplin anlayışıdır. Nitekim muzaffer ordumuz; binlerce yıllık şanlı tarihimizden süzülüp gelen ve askerliğin temeli olan kurallardan yani disiplinden ve mutlak itaat anlayışından asla taviz vermeden millî, manevi ve mesleki değerlerimiz doğrultusunda, asil milletimizin güvenine layık bir şekilde görevlerini sürdürmektedir. Bu esaslar doğrultusunda sizlerin de görevlerinizi büyük bir şevk ve heyecanla ve üstün bir disiplinle yerine getirerek Kara Kuvvetlerimize ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize önemli katkılar sağlayacağınıza yürekten inanıyorum. Kara Astsubay Meslek Yüksekokulumuzun Değerli Komutanları, Seçkin Öğretim Üyeleri ve Kıymetli Personeli; sizlerin tecrübesi, engin bilgi ve birikimiyle icra edilen eğitim-öğretim faaliyetleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu yüksek donanımlı personelin yetişmesi açısından kritik öneme sahiptir. Yoğun gayretleriniz, heyecan ve motivasyonunuz; burada eğitim alan her bir Astsubayımıza, ordumuza en iyi katkıları vermesi ve kendi başarı hikâyesini yazabilmesi bakımından örnek teşkil etmektedir. Bu sorumluluğun bilincinde olarak sizlerin, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Astsubaylarımızı, en iyi şekilde yetiştirmenizi beklediğimi, özellikle ifade etmek istiyorum. Çabalarınız için her birinize teşekkür ediyorum. Kahraman Astsubaylarımızın Çok Kıymetli Aileleri; en değerli hazineleriniz olan evlatlarınız, büyük bir emekle sürdürdükleri eğitimlerini başarıyla tamamlayarak mezun olmanın gururunu yaşıyorlar. Bu özel ve anlamlı günde, onların mutluluğunu paylaşırken, onlara daima rehber olan siz kıymetli ailelerimizin de bu başarıda büyük bir payı olduğunu özellikle ifade etmek isterim. Bu vesileyle, tüm annelerimizin ve kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü’nü de bir kez daha içtenlikle kutluyorum. Sevgileri, şefkatleri ve fedakârlıklarıyla hayatı güzelleştiren kadınlarımız, nice yiğit vatan evladını yetiştirerek, nice zorluklara göğüs gerip büyük başarılar elde ederek ülkemize güzide katkılar sunmaktadırlar. Varlıkları ve emekleri için hepsine minnettarız. Sonuç olarak “Türkiye Yüzyılı”nda daha büyük, daha güçlü bir Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri için çalışmalarımızı artan bir şevk ve gayretle sürdürmeye devam edeceğiz. Sözlerime son verirken; - Mete Han’dan Sultan Alparslan’a Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadar ki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. - Aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, - Gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu duygu ve düşüncelerle, mezun olan kıymetli Astsubaylarımızı başarılarından dolayı bir kez daha kutluyor, gözlerinden öpüyor; değerli misafirlerimizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Kahraman Astsubaylarım, yolunuz ve bahtınız açık, bileğiniz kuvvetli, gücünüz daim olsun. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

68,346 görüntüleme • 1 yıl önce

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,574 görüntüleme • 3 yıl önce

18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 110’uncu yıl dönümü dolayısıyla Millî Savunma Bakanlığı Atatürk Kültür Sitesinde tören düzenlendi. Şehitlerimizin kıymetli ailelerinin yer aldığı törene Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu ve Bakan Yardımcıları Şuay Alpay, Alpaslan Kavaklıoğlu, Bilal Durdalı ve Musa Heybet ile birlikte katıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından başlayan törende şehit eşi Tuğba Bal, şehit aileleri adına bir konuşma yaptı. Daha sonra ise Görsel Yapım ve Foto Film Merkezi tarafından hazırlanan 18 Mart Şehitler Günü klibi davetlilere seyrettirildi. Törende Millî Savunma Bakanlığı Armoni Mızıkası ve Mehteran Birliği de TRT Ses Sanatçısı İlker Gökkaya ve Solist Gökçe Nur Semerci ile birlikte birbirinden güzel kahramanlık marşlarını seslendirdi. Daha sonra Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, bir konuşma yaparak şehitlerimiz kıymetli ailelerine hitaben şunları söyledi: CANINI ORTAYA KOYAN YİĞİTLER SADECE BİR SAVAŞ KAZANMADI, BİR ULUSUN ONURUNU DÜNYAYA GÖSTERDİ Bu anlamlı gün vesileyle vatanımız ve milletimiz, istiklal ve istikbalimiz için canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi şükran ve minnetle yâd ediyorum. Siz değerli misafirlerimizin şahsında, şehitlerimizin ve gazilerimizin fedakâr ailelerine, buradan saygılarımı sunuyor, selamlarımı gönderiyorum. Bugün, aziz şehitlerimizi anarken aynı zamanda 110 yıl önce Çanakkale’de bir milletin kaderinin yazıldığı o muhteşem zaferin gururunu bir kez daha yaşıyoruz. Zira 18 Mart 1915’te, vatan toprağını savunmak için canını ortaya koyan yiğitler, sadece bir savaş kazanmadı; bir ulusun onurunu, direncini ve ruhunu tüm dünyaya gösterdi. O gün, Çanakkale’nin sularında dalga dalga yükselen cesaret toprağa düşen her damla mukaddes şehit ve gazi kanıyla birleşti ve bir milletin esarete direnişinin de sembolünü oluşturdu. Büyük bir adanmışlık duygusuyla cepheye koşan, iman dolu göğsünü kurşunlara siper ederek “Çanakkale geçilmez!” diyen Mehmetçiğin bu sözü, yalnızca bir slogan değil, vatan-millet-bayrak için bir yemin, bir ant oldu. Ezineli Yahya Çavuş, bir avuç yiğidiyle destan yazarken Seyit Onbaşı, omzunda taşıdığı en ağır top mermisiyle düşmana meydan okudu. Anafartalar’da Mustafa Kemal’in “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.” emri, “Bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen asil milletimizin haykırışı oldu. ASİL MİLLETİMİZ, İŞGALE BOYUN EĞMEYECEĞİNİ TÜM DÜNYAYA GÖSTERDİ Gönül coğrafyamızın her köşesinden gelerek millî ve manevi değerlerimiz uğruna şehadet şerbeti içen nice kahramanlar, kutsal vatan toprağına kök saldı. Anaların ve babaların dualarıyla büyüttüğü fidanların vatan savunması için gösterdikleri cesaret, asil milletimizin işgal ve esarete asla boyun eğmeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir. Onların kahramanlık ve fedakârlıkları, milletimizin gönlünde ve hafızasında sonsuza kadar yaşayacaktır. Bu vesileyle Çanakkale’yi Türk tarihine altın harflerle yazdıran başta Anafartalar kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere yaşadığımız toprakları bizlere vatan kılan ecdadımızı rahmet ve şükranla yâd ediyorum. BU RUH, ASİL MİLLETİMİZİN KARAKTERİNDE EBEDİYEN VARLIĞINI SÜRDÜRECEK Ezanımız dinmesin, al bayrağımız inmesin diye vatan ve millet sevdasıyla Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Millî Mücadele’de, Sakarya’da ortaya konan mücadele ruhu; aynı şekilde Kıbrıs’ta, terörle mücadele operasyonlarında ve 15 Temmuz’da da tezahür etmiş, şehit ve gazilerimizin kahramanlıkları tarihe nakşolunmuştur. Kimsenin şüphesi olmasın ki bu ruh, asil milletimizin karakterinde ebediyen varlığını sürdürecektir. ÜLKEMİZ, GÜVENLİK MİMARİSİNİN VAZGEÇİLMEZ BİR ÜYESİ HÂLİNE GELDİ Cumhuriyetimizin ikinci asrına başladığımız bu tarihî dönemde, kahraman ecdadımızdan aldığımız ilhamla, ülkemizi daha güçlü ve aydınlık yarınlara ulaştırmak için çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyoruz. Tüm dünyada jeopolitik gerginliklerin tırmandığı ve çatışmaların arttığı bir süreçte, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde yürütülen etkin diplomasiyle de ülkemiz, müzakere masalarının ve dünya güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir üyesi hâline gelmiştir. Türkiye olarak bölgemiz başta olmak üzere geniş bir coğrafyada barış ve istikrarın hâkim olması için yoğun gayret sarf ediyoruz. Ülkemiz, bölgesel krizleri çözmede büyük bir deneyime sahiptir. Öyle ki Ukrayna’daki savaştan Kafkasya’daki istikrasızlığa, Afrika’daki anlaşmazlıklardan Libya iç savaşının çözümüne kadar üstlendiğimiz yapıcı inisiyatif ve çatışmaları önlenme çabası, Türkiye’nin dünya barış ve istikrarına katkıda bulunma kabiliyetini açıkça ortaya koymuştur. Ülkemizin etki ve ilgi alanının böylesine genişlemesinde ve çok önemli misyonlar üstlenmesinde elbette Türk Silahlı Kuvvetlerimizin de büyük payı vardır. Kahraman ordumuz; ▪️Hudutlarımızda ve terör örgütleriyle mücadelede, ▪️Denizlerimizde ve semalarımızda, ▪️ Uluslararası güvenlik, barış ve istikrarın sağlanmasında, ▪️Ayrıca, geniş çaplı tatbikatların icrasında tüm vazifeleri layıkıyla yerine getirmekte, büyük başarılar elde etmektedir. Gazi ve muzaffer Türk ordusunun bu şekilde güçlü, etkin ve caydırıcı varlığı milletçe vatan topraklarımızda huzur ve güvenlik içerisinde yaşamamızı sağlamaktadır. Şu hususu özellikle vurgulamak isterim: Ordumuzun sahip olduğu yüksek operasyonel tecrübe, muharebe kabiliyeti ve modern teçhizat kapasitesi pek çok ülke tarafından gıpta ile takip edilmektedir. Bu da şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerimizi pek çok coğrafyada güvenlik ve istikrar için vazgeçilmez bir aktör hâline getirmektedir. TERÖR ÖRGÜTÜ VE UZANTILARI, SİLAHLARINI TESLİM ETMELİ Sizlerin de bildiği üzere uzun yıllar gündemimizin ilk sırasında hep terörle mücadele olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, tarih boyunca olduğu gibi ülkemizin birlik ve bütünlüğüne yönelen her türlü tehdide karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etmiş; kendisine verilen her türlü vazifeyi başarıyla yerine getirmiştir. Güvenlik güçlerimizin topyekûn ortaya koyduğu bu mücadele ve operasyonlar sayesinde terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılarak kritik bir aşamaya getirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olduğunu itiraf eden örgütün; terörle bir yere varılamayacağını, ömrünü tamamladığını ve kendisini feshetmekten başka çaresinin olmadığını geç de olsa anlaması kayda değerdir. Ancak, terör örgütü PKK ve farklı coğrafyalarda ve isimler altında faaliyet gösteren tüm uzantıları -nerede olduklarından bağımsız olarak- bir an önce fesih kararını almalı, derhâl ve koşulsuz olarak silahlarını teslim etmelidirler. Aksi yöndeki hiçbir açıklama ve eylemin bir karşılığı yoktur ve olmayacaktır. ATEŞKES ASLA SÖZ KONUSU DEĞİL Bu kapsamda ateşkes gibi metinde yer almayan hususlar gündeme getirilmemelidir. Zira böyle bir şey asla ve asla söz konusu değildir. Nihai hedefimiz; 85 milyon vatandaşımızın ortak temennisi olan terörün sona ermesi, terör örgütlerinin tamamen tasfiye edilmesi ve ülkemize yönelik her türlü tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yüzden sürecin sabote ve suistimal edilmesine veya uzatılmasına müsaade edilmeyecek, temkinli ve rasyonel bir yaklaşım esas alınacaktır. Devletimizin engin tecrübesi ve basiretine hepiniz güvenin ve müsterih olun. ŞEHİT AİLELERİMİZ VE GAZİLERİMİZ MİLLETİMİZİN BAŞ TACI OLDU Malumunuz olduğu üzere ülkemizin enerjisini ve kaynaklarını tüketen terör, hepimize büyük acılar yaşattı. Bu süreçte hiçbir zaman yılmadık, asla pes etmedik. Çanakkale’de yedi düvele karşı nasıl kahramanca mücadele verdiysek arkasında birçok karanlık odağın olduğu terör örgütlerine karşı da aynı kararlılıkla mücadele verdik. Bu mücadelenin kahramanı olan her bir şehidimiz, milletimizin kalbinde sonsuza dek yaşayacak birer destan, her bir gazimiz ise cesaret ve fedakârlığın timsalidir. Nitekim bugün önemli bir süreç yaşanıyorsa ve tarihî bir adım atılacaksa, anlaşmazlıkların çözümü, aldatılmış olanların kazanılması, terörü türlü bahanelerle kendi amaçları doğrultusunda kullananların emellerine bir son verilmesi durumuna gelinmişse bu ağır bir bedel karşılığında olmuştur. Bu ağır bedelin yükünü üstlenen şehit ve gazilerimiz ile yaşananların en yakın tanığı olan siz şehit ve gazi ailelerimiz de fedakârlığınız, sabrınız ve vakur duruşunuzla milletimizin baş tacı oldunuz. Acılarınızı yüreğinizde taşırken bile dimdik ayakta duran sizler, hepimize metanetin ne demek olduğunu bir kez daha gösterdiniz. Devlet ve millet olarak her zaman yanınızda olmak boynumuzun borcudur. Sizlerin ve kahraman gazilerimizin hayatını kolaylaştırmak, yaşam standartlarınızı yükseltmek için Sayın Cumhurbaşkanı’mızın ortaya koyduğu vizyon çerçevesinde devletimiz, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın koordinatörlüğünde yoğun bir gayret sarf etmektedir. Bundan sonra da devletimizin tüm kurumlarıyla yakın bir iş birliği içerisinde, sizlerin yanında olmaya devam edeceğiz. DAHA GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE’Yİ HEP BİRLİKTE İNŞA EDECEĞİZ Bölgemizde haritaları değiştirmek isteyenlerin emellerini boşa çıkarmak için her zamankinden çok daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacımızın olduğu bir dönemden geçtiğimizi unutmamalıyız. Kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi daha da güçlendirmek için elimizden gelen gayreti gösterecek, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında daha güçlü bir Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz. Türkiye; özellikle son yıllarda, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın engin vizyonu sayesinde çok daha gelişmiş; çok daha güçlü ve gıpta edilen bir ülke konumuna ulaşmıştır. Ülkemizin her alanda elde ettiği bu başarıların korunması ve daha yüksek seviyelere çıkartılması temel önceliğimizdir. Bir kez daha ifade etmek isterim ki başarıya ulaşma yolunda en büyük ilham kaynağımız; vatanı ve milleti için canını seve seve feda eden aziz şehitlerimiz ve bu uğurda gazilik mertebesine ulaşan kahraman gazilerimizdir. Asil milletimizin, söz konusu vatanı olduğunda her şeyden geçmeyi göze alabilen cesur ve yiğit evlatları var oldukça mukaddes vatanımız, ebediyen Türk yurdu olarak kalmaya devam edecektir. Bu vesileyle; ▪️Türk milletinin kutlu yürüyüşünde ordumuzun temellerini atan Mete Han’dan Malazgirt’te Anadolu’nun fetih kapısını açan Sultan Alparslan’a, ▪️Çağ kapatıp yeni bir çağı başlatan Fatih Sultan Mehmet’ten Millî Mücadele’mizin önderi ve Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadar ülkemizin, ordumuzun gücüne güç katan tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. Onların emaneti olan şanlı ordumuz; mazisinden aldığı ilhamla, ebediyete kadar bu toprakların teminatı olmaya devam edecektir. Sözlerime son verirken aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor; gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu duygu ve düşüncelerle gerek törenin düzenlenmesinde gerekse sahne gösterisinin icrasında başta Millî Savunma Bakanlığı Armoni Mızıkamız ve Mehteran Birliğimiz ile katkılarından dolayı değerli solistlerimize ve emeği geçenlere teşekkür ediyor; sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

79,465 görüntüleme • 1 yıl önce

Fitne : Mustafa Kemal Kur'an için "Arapoğlunun Yaveleri", Peygamber için de "Arapoğlu" diyerek aşağılıyormuş..! Çakma tarihçi Ahmet Anapalı Kazım Karabekir’in hatıralarına dayandığını iddia ettiği hikâyeyi aynen şöyle anlatıyor: Birgün Mustafa Kemal ile oturuyorduk. Elmalılı Hamdi Hoca içeri girdi. Dedi ki ona: "Gel Hamdi Hoca gel. Hele şu kitabı Türkçe'ye çevir de Atatürk, bizimliler hangi Arap saçmalıklarına (Arapoğlunun yavelerine) iman etmişler görsünler”. Bunlar güya Karabekir’in hatıralarında aynen bu şekilde yazıyormuş. Hadi lan oradan! * Amaçları belli: “Türkiye’yi din düşmanı biri kurdu” yalanını aşılamak, Türkiye’yi bir “küfür devleti” gibi göstermek! Adamların gözünde Atatürk dinsiz, laiklik küfür, cumhuriyet sapkınlık… * Bu videoyu anlatırken fark ettiyseniz hep aynı taktiği uyguluyorlar. Atatürk’ü savunsun diye karşısına tarih bilgisi olmayan, dini savunamayacak bir ateist çıkartıyorlar. Bu bir tesadüf değil, tamamen bilinçli bir tercih. Çünkü Atatürk’ü savunacak bilgili bir Müslüman çıkarsalar ne olur? O kişi hem Atatürk’ü savunur hem de Atatürk’ün dine saygılı olduğunu açıklar. Ama tarih bilmeyen, dini savunamayan birini çıkardıklarında Atatürk’ü savunmak, laiklikle “dinsizlik” arasında bir bağlantı kurmaya çalışırlar. Yani hem Atatürk’ü hem de laikliği hedef alırlar. Bu, onların eski ama hâlâ işe yaradığını düşündükleri bir oyundur. * Bu hikâye ilk kez Uğur Mumcu tarafından 10-19 Haziran 1990’da Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlandı. "Kaynak ne?" diye sorarsanız, Kazım Karabekir’in hatıraları deniyor. Ama burada işler garipleşiyor: Bu hatıralar, Karabekir’in kızının damadı (faruk özerengin) tarafından servis edildi. Yani, aile muhabbetinden tarih yazılmış gibi bir durum var. Yetmedi, Ateist olduğu bilinen Uğur Mumcu bu hikâyeyi Karabekir Anlatıyor kitabına da almış. Bu da yetmedi mi? 1991’de dıdısının dıdısı aynı damat, Paşaların Kavgası adlı kitapta hikâyeyi bir kez daha ısıtıp sunmuş. İşin asıl komedisi şu: Bu olayın geçtiği söylenen dönemde Atatürk ve Kazım Karabekir’in yanında Ruşen Eşref Ünaydın, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve birkaç kişi daha varmış. Ama nedense bu isimlerden hiçbiri, anılarında ya da notlarında bu olaya dair tek kelime etmemiş. Ortada ne bir belge var ne de bir tanık. Daha da tuhafı, bu hikâye tüm tanıklar öldükten sonra gün yüzüne çıkıyor. Zaten bu tür masalların en büyük numarası bu: Kimse sağ değil, doğrulama şansı sıfır. “Yok artık” dedirtecek sözleri ekle, Atatürk’ü kötüle, sonra da "Kaynak güvenilir, Karabekir’in hatıraları" de. Bu kadar basit. * Gelelim şu anlatılan hikâyeye. Bu olayın doğruluğu baştan sona şüpheli. Kazım Karabekir’in hatıralarında böyle bir konuşmadan bahsedildiği iddia ediliyor ama dikkat edin: Olayın geçtiği söylenen tarih 14 Ağustos 1925. Karabekir, her şeyi günlüğüne yazan, Atatürk hakkında duyduğu en küçük dedikoduyu bile not eden biri. Ama ne hikmetse, bu olayı hiç yazmamış! İşin en garip tarafı ne biliyor musunuz? Bu hikâyede Elmalılı Hamdi’nin adı bile geçmiyor! Hatta hikâyeyi bir kenara bırakın, Kazım Karabekir’in kitabının hiçbir yerinde Elmalılı’nın adı geçmiyor! Ama çakma tarihçi Ahmet Anapalı ne yapmış? Hikâyeyi süslemek için Elmalılı’yı da ekleyivermiş. Yetmemiş, uydurduğu bu masalı bir de Karabekir’in ağzından anlatmış. Hani Müslüman yalan söylemezdi? Ama bunların dinine göre iftira serbest, fitne caiz! Zaten dertleri gerçekleri anlatmak değil, hikâyeyi daha inandırıcı hale getirip, Atatürk’e çamur atmak, insanları kandırmak, memlekete fitne sokmak! * Kazım Karabekir’in hatıralarını “tarihin en güvenilir kaynağı” diye önümüze koyanlara küçük bir hatırlatma yapalım. Karabekir, Abdülhamid için ne demiş biliyor musunuz? “Zorba, diktatör ve felaketlerin baş sorumlusu.” Yetmedi mi? Vahdettin için de “Açıkça hain” ifadelerini kullanmış. Ama ne hikmetse bu sözler hiç dillendirilmez. Neden? Çünkü işlerine gelmez! İşlerine gelen kısmı alır, gelmeyen kısmı yok sayarlar. Eğer bu hatıralar bu kadar kutsal ve tartışılmazsa, hadi bakalım, Abdülhamid ve Vahdettin için söylediklerini de kabul edin! Ama yok. Çünkü oyun belli: “Seç, al, işine geleni kullan. Gelmeyeni unutmuş gibi yap.” Vallahi bu kadar bariz ikiyüzlülük için özel ödül verilmeli. * Şimdi gelelim diğer bir meseleye: Atatürk düşmanları, Karabekir’i hep “dindar, muhafazakâr bir alternatif lider” diye parlatır. Tamam, diyelim ki Karabekir dindar. Ama laiklik ve Cumhuriyet konusundaki tutumunu neden es geçiyorsunuz? Mesela Karabekir, Atatürk’ün Balıkesir'de cuma hutbesinde vaaz vermesini eleştirmiştir. Din ve Devlet işlerinin birbirine sokulmasını asla istemezdi. Hatta aynı Karabekir, “Ezan Türkçe okutuldu, Kur’an toplatıldı” diye ağlaşılan İnönü döneminde Meclis Başkanlığı yapmıştır. Hadi buyurun, bu uygulamalara neden tek bir kez bile karşı çıkmadı? Demek ki neymiş? Bu uygulamalar, “Atatürk’ün dine düşmanlık politikası” falan değil, dönemin genel anlayışının bir sonucuymuş. Karabekir de bu anlayışın parçasıymış. Ama bunları söylemek işlerine gelmez tabii. * Aslında bu arkadaşlar ne yapıyor biliyor musunuz? Karabekir’in hatıralarını cımbızla seçiyorlar. “Bu bana uyar, bunu alayım. Bu işime gelmedi, yokmuş gibi davranayım.” Mantık tamamen bu. Ve sonra da utanmadan “Karabekir şöyle dedi, böyle yaptı” diye masallar anlatıyorlar. Ama iş biraz derinleşince foyaları ortaya çıkıyor. Çünkü tarih, seç-beğen-al yapacağınız bir oyuncak değil. * Dincilerin sıkça servis ettiği bu hikâyeyi doğru kabul edelim ve analiz edelim. Hatıratta geçen konuşma şu şekilde: Mustafa Kemal, Kur’an’ı Türkçeye çevirtmek istediğini söylüyor. Kazım Karabekir ise “Şimdi zamanı değil, zaten Kur’an’ın TEFSİRLERİ var” diyerek karşı çıkıyor. Bunun üzerine Mustafa Kemal, “Arapoğlu’nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim” diyor. * Şimdi bu “Arapoğlu” ifadesine takılıp, peygambere hakaret edildiği iddia ediliyor. Ancak Mustafa Kemal’in burada kimi kastettiği açık değil. Olay basit: Karabekir Kuran'ı çevirmeye gerek yok, TEFSİRLER var diyor, Mustafa Kemal de tefsirlerdeki saçmalıkları kastediyor. O dönemin en popüler tefsirleri İbn Arabi’ye ait. İbn Arabi’nin adı Türkçeye çevrilince ne oluyor? Bingo: Arapoğlu! Yani, peygambere laf atmak falan yok, tefsirlere yapılan bir gönderme var. Ama yok, bunu böyle anlatmak işlerine gelmez. Atatürk’ü peygambere laf etmiş gibi göstermek daha kolaylarına geliyor. Üstelik, Mustafa Kemal gibi bir liderin, çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, hele ki Karabekir'in önünde, peygambere laf edecek kadar vizyonsuz biri olmadığını akıllarına bile getirmiyorlar. Çünkü herkesi kendi sığ düşünce dünyalarına göre değerlendiriyorlar. * İbn Arabi yani Arapoğlu, İslam tarihinde tartışmalı bir isimdir. Tefsirlerinde Kur’an’ın özüne aykırı birçok yaveler bulunur. Örneğin: - Ali İmran Suresi’nin 103-105. ayetlerini yorumlarken, “Mezheplere bölünmeyin” diyen bu ayetleri tarikatlara bağlamış. Şeyhlere bağlı kalmanın Allah’a ulaşmanın yolu olduğunu söylemiştir. Halbuki Kur’an, aracıları değil, doğrudan Allah’a yönelmeyi öğütler. - Yusuf Suresi’nde, Hz. Yusuf’un zindandaki arkadaşlarının rüyalarını cinsellikle ilişkilendirmiştir. Kur’an ise bu rüyaların anlamını açıkça ifade eder: Biri görevine dönecek, diğeri ise idam edilecektir. Ama İbn Arabi, bu net ifadeleri kendi hayal gücüyle bambaşka anlamlara çekmiştir. - “Kul Rabb olur” gibi ifadeler kullanmıştır. Bu ifade İslam inancına tamamen aykırıdır. İslam’a göre Rab sadece Allah’tır ve bu sıfat insana atfedilemez. * Mustafa Kemal, halkın dinini anlaması gerektiğine inanıyordu. Osmanlı döneminde halk, Kur’an’ı Arapça okuyordu ama anlamıyordu. Bu boşluk, şeyhler, tarikat liderleri ve din tüccarları tarafından kullanılarak halkı yanlış yönlendirme aracı hâline gelmişti. Mustafa Kemal, bu düzeni bozmak için Kur’an’ı Türkçeye çevirtti. Böylece halk, Allah’ın kelamını doğrudan anlamaya başladı ve din üzerinden kurulan sahte otoriteler çökmeye başladı. Ama Atatürk burada durmadı. Hadislerin de Türkçeye çevrilmesini sağladı. Çünkü uydurma hadislerle halkın kafasını karıştıran düzenbazların maskesini düşürmek gerekiyordu. Halk, hadisleri okuyunca, uydurma olanlarla gerçek olanları ayırt etmeye başladı. Bu da tarikatların ve sahte din adamlarının güç kaybetmesine neden oldu. * Bugün hâlâ en doğru Kur’an meali, Atatürk’ün Elmalılı Hamdi’ye yaptırdığı mealdir. Günümüz çevirileriyle arasında bir fark yoktur. Bu durumda, Atatürk düşmanlarının iddiaları kendi içinde çelişiyor. Çünkü halk Kur’an’ı Türkçe okuyunca dinden çıktığını iddia ediyorsanız, ya Kur’an’da bir sorun olduğunu kabul ediyorsunuz (hâşâ!) ya da yıllarca halkı kandırdığınızı itiraf ediyorsunuz. Atatürk’ün Kur’an’ı ve hadisleri Türkçeye çevirtmesi, halkın dini doğru anlamasını istiyordu. Halkın İbn Arabi gibi tefsircilerin saçma yorumlarını, uydurma hadisleri ve din üzerinden çıkar sağlayan düzenbazları bu sayede fark etmesine olanak sağladı. Atatürk’ün bu adımı, tarikatların, şeyhlerin ve din tüccarlarının otoritesini sarstı. İşte bu yüzden Atatürk düşmanları hâlâ bu kadar öfkeli. Çünkü Atatürk, onların din üzerinden kurdukları sömürü düzenini yıktı.

AHMET ÖZCAN

22,579 görüntüleme • 1 yıl önce

🔴MİT Başkanı TR-326 ''İbrahim Kalın'' kimdir? ✅Prof.Dr. Necmettin ERBAKAN: ''Siyonizm bir timsaha benzer: Bu timsahın üst çenesi Amerika'dır, alt çenesi AB'dir, kuyruğu İsrail'dir, gövdesi müslüman ülkelerdeki işbirlikçilerdir.'' 🔹Bir zamanlar Washington’da Fethullahçı kurumlardan çıkmıyordu… 🔹FETÖ’nün para aktardığı Georgetown Üniversitesi’nin 2009 yılında hazırladığı “en etkili 500 Müslüman” listesine Fethullah Gülen’i 13. sıradan sokan oydu… 🔹FETÖ’nün Today’s Zaman’ının yazarıydı… 🔹Taraf’a en çok demeç verenlerden biriydi… 🔹Merve Kavakçı ile “kanka” gibiydi. Merve’nin babası Yusuf Ziya Kavakçı da Fethullah Gülen’e övgüler düzerdi… 🔹Yabancı medyada çalışan Türkleri fişleyen Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı’nın (SETA) kurucu başkanıydı… 🔹ABD'de eğitim almıştı… 🔹“Gölge CIA” diye bilinen Stratfor’un Türkiye’deki istihbarat kaynaklarından biriydi… 🔹Bir zamanlar “Amerika’nın Kalın Sesi” diye manşet atanların şimdi neredeyse “Kuvay-ı Milliyeci” ilan edecekleri Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan söz ediyoruz. 🔹İbrahim Kalın, İstanbul Üniversitesi Tarih bölümünü bitirdikten sonra Malezya’daki İslâm Üniversitesinde yüksek lisans, ABD’deki George Washington Üniversitesi’nde doktora yaptı. Amerika’da Katolik Cizvit tarikatının okulu College of the Holy Cross’ta ders verdi. 🔹Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun yazdıkları “Sızıntı” (Kırmızı Kedi Yayınları, 8. Basım, Ağustos 2019) ve “Mahrem” de (Kırmızı Kedi Yayınları 8. Basım, Mart 2020) İbrahim Kalın’dan ayrıntılı söz edildiğini belirtelim. 🔹Kalın’ın Stratfor’a gönderdiği bir e-posta arşivlerde duruyor. Kalın, Türkiye’de “gölge CIA” lehine yaptırdığı haberi “patronlarına” şöyle bildiriyor: 🔹“Sevgili George ve Kamran, bazı medya kuruluşlarına Stratfor’un Türkiye ve Balkanlar hakkındaki raporunu haber yapmalarını söyledim ve ürettikleri haberlerin linklerini aşağıda gönderiyorum. İbrahim.” ASSANGE SIRLARI ORTAYA DÖKTÜ 🔹Julian Assange, bir bilgisayar programcısı. WikiLeaks’in kurucusu, sözcüsü ve editörü. 2010 yılında ABD’nin askeri sırlarını açıkladı. Ülkesinden kaçmak zorunda kaldı. Assange bir yazısında, “bilgi sızdırılması sayesinde, bilgiyi gizli tutarak hükmünü sürdüren ve halkını temsil etmeyen yönetimlerin nasıl yıkılabileceğini” anlattığını söylüyordu. 🔹Merkezi Teksas’ta bulunan özel istihbarat kuruluşu Stratfor, ABD Savunma Bakanlığı birimleriyle birlikte özel kuruluşlara kritik istihbarat satan bir kurum olarak tanınıyor. “Gölge CIA” olarak adlandırılıyor. Bu kuruluş Hindistan Bhopal’daki Dow Chemical ile savaş uçağı üreticileri Lockheed Martin, Northrop Grumman ve Raytheon gibi büyük şirketlerin yanı sıra, İç Güvenlik Bakanlığı, Deniz Piyadeleri Komutanlığı ve Askeri İstihbarat Örgütü gibi ABD devletinin kurumlarına da gizli istihbarat sağlıyor. Stratfor, parçalanmış Türkiye haritasını ilk yayımlayan “düşünce kuruluşu.” 🔹WikiLeaks belgeleri ortaya saçıldığında görüldü ki, İbrahim Kalın ve CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu gibi farklı eğilimlerdeki politikacılar Stratfor’un haber kaynakları arasındaydı. 🔹Stratfor’un Türkiye uzmanı Reva Bhalla’nın 10 Mart 2010’da Başbakanlık ofisinde İbrahim Kalın’la görüştüğü belgelerde var. Stratfor Direktörü George Friedman’ın Kalın’a, “Gülen hareketi ile aramızı düzeltmemize yardım et” ricasını Kalın’ın yerine getirmesi de. “BU ADAM BÜYÜK KAYNAK” 🔹31 Mayıs 2010’da Friedman eşiyle Türkiye’ye geldiğinde altlarına araba ve şoför ayarlayan Kalın oluyor. Friedman, 14 Eylül 2010 tarihli e-postasında Kalın’dan şöyle söz ediyor: 🔹“Bu adam büyük bir kaynak... Bu adamla kurduğum ilişki ve yaptığım görüşme kesinlikle gizli kalmalıdır.” CUMHURBAŞKANLIĞI SÖZCÜSÜ OLUYOR 🔹Ocak 2010'da kurulan Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü'nün ilk koordinatörü. 2012 yılında başbakanlık müsteşar yardımcılığı görevinde. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte cumhurbaşkanlığı genel sekreter yardımcılığı görevine getirildi. 11 Aralık 2014 günü Saray'a taşındı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü oldu. 🔹Atamayı duyuran Cumhurbaşkanlığı Basın Başdanışmanı Lütfullah Göktaş, "Genel Sekreter Yardımcısı Büyükelçi İbrahim Kalın, Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından sözcü olarak görevlendirildi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Sayın Cumhurbaşkanımız adına açıklama yapabileceği gibi, gerekli hallerde gündeme ilişkin değerlendirmelerde de bulunabilecek" diyordu. 🔹'Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü' yeni bir makamdı. Bu görev, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Görev Yetki ve Sorumlulukları Yönetmeliği'nde daha önce yer almıyordu. AMANPOUR YAYINDAN ÇIKARMIŞTI 🔹İbrahim Kalın, Gezi direnişi sırasında CNN International'da Christiane Amanpour tarafından "Devam etmeme izin verin" demesine rağmen canlı yayından çıkarılmıştı. Kalın, Gezi Parkı'na polisin saldırmadığını öne sürmüştü. SETA AĞI 🔹Türk dış politikası çerçevesini kimler belirliyor: SETA ve İbrahim Kalın... 🔹Kalın, 2005-2009 yılları arasında SETA’nın kurucu başkanlığını sürdürdü. 2009 yılından sonra da Ahmet Davutoğlu'nun Dışişleri Bakanı olmasıyla boşalan dış politikadan sorumlu başbakan başdanışmanlığı görevine getirildi. 🔹İbrahim Kalın SETA’nın kurucu başkan iken, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Burhanettin Duran da SETA’nın Genel Koordinatörüydü. 🔹SETA Vakfı’nın Türk dış politikasının ABD ile uyumlu hale getirilme çabaları dikkat çekiyor. 🔹SETA, yabancı basın kuruluşlarının Türkçe servislerini konu alan bir fişleme çalışması hazırlamış, yayımlanan bu "andıç"la da uzun süre tartışma konusu olmuştu. 🔹Barış Terkoğlu, SETA'nın faaliyetlerine ilişkin geçtiğimiz yıl kaleme aldığı bir yazısında, kuruma ilişkin dikkat çeken şu bilgileri vermişti: 🔹"Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan üniversitelere, devletin kritik kurumlarından (başta Sabah olmak üzere) medyaya uzanan garip bir 'SETA ağı' var. 🔹Hatice Karahan’ın Cumhurbaşkanı’nın ekonomiden sorumlu danışmanı olduğunu okuyorsunuz. Özgeçmişine bakınca SETA’da ekonomi araştırmaları yaptığını görüyorsunuz. 🔹15 Temmuz gecesi saat 22.10’da kendisini arayan gazeteci Hande Fırat’a 'Neler olduğundan haberim yok' diyen MİT Basın Müşaviri Nuh Yılmaz’a bakıyorsunuz. Özgeçmişini okuyunca SETA’nın Washington Koordinatörü olduğunu ve Sabah-ATV geçmişini görüyorsunuz. 🔹Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı’na atanan Muhammet Mücahit Küçükyılmaz’a bakıyorsunuz. 'SETA Vakfı’nda iletişim koordinatörü' olduğunu görüyorsunuz." 🔹Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun da bu göreve gelmeden önce SETA İstanbul Genel Koordinatörü ve SETA Genel Koordinatör Yardımcısıydı. İSTİHBARAT AJANLARI 🔹Melih Aşık, Milliyet’te 10 Mart 2012 günlü “İstihbarat ajanları” başlıklı yazısında şöyle diyor: 🔹“Wikileaks, ele geçirdiği Amerikan özel istihbarat kuruluşu Stratfor belgelerini yayımlamaya devam ediyor... Başbakan Danışmanı İbrahim Kalın’ın Stratfor’la kurduğu yakın ilişki dikkati çekiyor... Kalın gizli ilişkiyi reddetse ve olağan bilgiler gönderdiğini söylese de geniş bir hizmet alanı dikkati çekiyor. Örneğin Stratfor yöneticileri Türkiye’ye geldiklerinde İbrahim Kalın onlara araç temin ediyor. Stratfor Başkanı Friedman, İbralim Kalın için “Bu adam büyük bir kaynak... Bu adamla kurduğum ilişki ve yaptığım görüşme kesinlikle gizli kalmalıdır” diye söz ediyor. İbrahim Bey, Stratfor’un Türkiye’de yayımlanmasını istediği konularda aracılık ediyor… Sayın Kalın herhalde Stratfor’un bir gayri resmi istihbarat kuruluşu olduğundan habersiz değil. Bu ilişki herhalde bu bilginin ışığında sürüyor...” 🔹Stratfor belgelerinde CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’na TR 705 kod adı verilmişti. 20 bin dolar maaşlı bir istihbarat kaynağı olarak görülen Faruk Demir’in kod adı ise TR 325’ti. Gazeteci- Yazar Banu Avar, Facebook’ta Stratfor belgelerinde İbrahim Kalın’ın kod adının TR 326 olduğunu yazdı! Hikmet Çiçek - Odatv #İbrahimKalın #MİT #ABD #CIA #İsrail #Suriye #BOP #Stratfor #FETÖ

İslami Vahdet

411,038 görüntüleme • 5 ay önce

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Millî Savunma Üniversitesinde gerçekleşen 14'üncü Dönem Müşterek Komuta ve Kurmay Eğitimi ile Kuvvet Harp Enstitüleri 7'nci Dönem Komuta ve Kurmay Eğitimi Mezuniyet Töreni'ne teşrif ederek bir konuşma yaptı. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in de beraberinde TSK Komuta Kademesi ve Bakan Yardımcıları ile katıldığı törende konuşan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, Kurmaylık Eğitimlerini başarıyla tamamlayan subayları tebrik etti. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, bugün 80'i dost ve kardeş ülkelerden gelen askerî misafir personel olmak üzere toplam 241 subayın mezuniyet heyecanına şahitlik ettiklerini kaydederek 14'üncü Dönem Müşterek Komuta ve Kurmay Eğitimi ile 7'nci Dönem Kuvvet Harp Enstitüleri Komuta ve Kurmay Eğitimlerini alınlarının akıyla nihayete erdiren her bir subayı yürekten tebrik etti. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Ordumuzun farklı kademelerinde kurmay unvanıyla üstlenecekleri yeni vazifelerinde kendilerine şimdiden başarılar diliyorum. Peygamber ocağı olarak gördüğümüz silahlı kuvvetlerimizin istisnasız her bir ferdi milletimizin göz bebeği, umudu, kıvanç kaynağı ve iftihar beratıdır. Rabb'im sizleri her türlü tehlikeden, beladan, musibetten korusun, yolunuzu da bahtınızı da açık eylesin diyorum." ifadelerini kullandı. HER İHTİYACINDA ÜNİVERSİTEMİZİN YANINDA OLDUK Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan; Azerbaycan, Bosna Hersek, Endonezya, Gambiya, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs, Kuzey Makedonya, Mali, Moğolistan, Pakistan, Somali, Suudi Arabistan ve Ürdün'den gelerek burada eğitim alan misafir subayları da yürekten tebrik ettiğini belirtti. Sahip oldukları mesleki donanımı, yüksek bir vazife şuuruyla perçinleyen subayları eğiten komutanlara ve hocalara da milleti adına teşekkür eden Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, emekleri ve gayretleri için takdirlerini iletti. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, 2016'da kurdukları Millî Savunma Üniversitesinin kendi alanında dünyanın önde gelen eğitim kurumlarından biri olma özelliğini sürdürdüğünü belirterek "Silahlı Kuvvetlerimizin geleceğini şekillendirecek, savunma stratejimize yön verecek, kahraman ordumuzu daha ileri noktalara taşıyacak kurmay kadrolarımız bu ocakta yetişiyor. Üniversitemiz bilhassa güvenlik, strateji ve savunma gibi disiplinlerde yüksek düzeyli eğitim, yayın ve araştırma faaliyetleriyle askerî çalışmalar noktasında dünya çapında ses getiren işlere imza atıyor. Üstlendiği misyon ve sahip olduğu vizyonla sivil asker iş birliğine çok kıymetli katkılar yapan üniversitemiz, başarı çıtasını her geçen gün daha yükseğe taşıyor." değerlendirmesinde bulundu. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bünyesindeki harp enstitüleri, harp okulları ve meslek yüksek okulları ile ordumuza bilgili, ahlaklı, vatanına, milletine, millî iradeye bağlı subay ve astsubaylar kazandıran üniversitemize Sayın Rektör ve yöneticilerimize, üniversitemizin sivil asker eğitimci kadrosuna teşekkür ediyorum. Kuruluşundan itibaren Millî Savunma Üniversitemize daima destek verdik. Her ihtiyacında üniversitemizin yanında olduk. İnşallah bundan sonra da tüm imkânlarımızla bu güzide kurumun yanında olmaya devam edeceğiz. Değerli arkadaşlarım şu hakikati burada evvel emirde ifade etmek durumundayım. İkinci Cihan Harbi'nden sonra tesis edilen uluslararası sistemin askerî, siyasi ve iktisadi kırılmalar yaşadığı zorlu bir dönemden geçiyoruz. Ticaret, teknoloji, enerji ve kültür savaşları, askerî ve siyasi rekabetin dozunu günden güne artırıyor." KÜRESEL PLANDA ADINDAN SÖZ ETTİREN ÜLKELER ARASINDAYIZ Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan; yapay zeka, insansız teknolojiler, yarı iletkenler ve nadir toprak elementleri gibi yeni değişkenlerin, konvansiyonel stratejilerin dönüşümünü de zaruri hâle getirdiğini söyledi. Geçmişin siper savaşlarının yerini bugün artık siber savaşlarını aldığını ifade eden Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, hem bölgede hem dünyada yeni denklemler kurulurken jeopolitik dinamiklerin de büyük oranda değişim ve dönüşüme uğradığını belirtti. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, post liberal dönem olarak da adlandırılan bu yeni gerçeklikte, Türkiye'nin güçlü bir şekilde var olması ve yeni sistemde kutup başı olarak yerini alması için ellerinden gelen her türlü çabayı gösterdiklerini vurgulayarak şunları söyledi: "Bilhassa yerli ve millî yüksek teknoloji yatırımlarımızla, savunma sanayisindeki hamlelerimizle küresel planda adından söz ettiren ülkeler arasındayız. Millî Savunma Üniversitemiz burada da hayati sorumluluk üstlenmektedir. Bir yandan ülkemizin caydırıcı gücünü oluşturan kahraman askerlerimizi yetiştirirken diğer yandan stratejik imkân ve kabiliyetlerimizin tekâmülü noktasında önemli adımlar atıyoruz. Buradan yetişen vatan evlatları bölgemizde ve dünyanın farklı ülkelerinde üstlendiği misyonlarla, küresel barış ve güvenliğin tesisine çok mühim katkılar yapıyor. Bu vesileyle tüm komutanlarımıza, tüm hocalarımıza, milletimizin istiklal ve istikbali, devletimizin bekası için fedakârca görev yapan tüm askerlerimize ve elbette Türk Silahlı Kuvvetlerimizin komuta kademesine bir kez daha tebriklerimi iletiyorum." SAVAŞ HUKUKUNUN, SAVAŞ AHLAKININ TEMEL İLKELERİNE HER ŞARTTA RİAYET ETTİK Mezuniyet töreninin yanı sıra bugün Millî Savunma Üniversitesi ve bağlı birimlerinde yapımı tamamlanan 6 yeni caminin ibadete açıldığını anımsatan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, rektörlük camisiyle birlikte açılışı yapılan diğer camilerin de üniversiteye hayırlı olması temennisinde bulundu. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, geçmişi şanla, şerefle, sayısız zaferlerle dolu bir ordu millet olarak, tıpkı diğer alanlar gibi dünya askerî müktesebatına da çok önemli katkılarda bulunulduğuna dikkati çekerek şöyle devam etti: "Kurmaylık zekamızı yalnızca harp sahalarında değil, cephe gerisindeki çalışmalarımızda da dost, düşman herkese gösterdik. Tarih boyunca atalarımız, bir yandan yeryüzünde iyiliği, adaleti, huzur ve emniyeti hakim kılmak için çabalarken diğer yandan dünya tarihine geçen önemli başarılara imza attılar. Savaş hukukunun, savaş ahlakının temel ilkelerine her şartta riayet ettik. Bu noktadaki hassasiyetimizi her seferinde vurguladık. Akıncılarımızın 'Allah Allah' nidaları cenk meydanlarından hiç eksik olmadı. Sayıca bizden katbekat nice orduyla karşı karşıya geldik. Ancak tarihimizin hiçbir döneminde en kanlı muharebe koşullarında dahi kadınlara çocuklara, yaşlılara, masum ve sivillere dokunmadık." Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: "Farklı kıtalara nizam veren idari ve siyasi teşkilatlanma kabiliyetimizi askerî taktik ve stratejilerimizle besledik, zenginleştirdik. İlk düzenli ve disiplinli ordumuzu bundan tam 2 bin 234 yıl evvel milattan önce 209'da kurduk. Modern ordularla uygulanan 10'lu sistemi dünya askerî literatürüne 2 bin yıl önce biz hediye ettik. Alplerimizle, erenlerimizle, gazilerimizle, fetih ve gaza ruhunu gönül coğrafyamızın dört bir yanına yayarken istimalet anlayışımızla aynı zamanda kalpleri de fethettik. Bugün sert ve yumuşak gücün mükemmel terkibini ifade eden akil güç, ecdadımız tarafından istimalet politikası olarak yıllarca uygulandı. Sultan Fatih'in liderliğinde 1453'te topları etkin bir şekilde kullanarak yalnızca İstanbul'u fethetmekle kalmadık, aynı zamanda savaş konseptini de baştan aşağı değiştirdik. Lojistik yapılanmadan sefer planlamasına, haritacılıktan haber alma operasyonlarına harp sahasına yeni bir ufuk kazandırdık." BÜYÜK VE GÜÇLÜ TÜRKİYE’Yİ İNŞA ETMEK BİZİM EN TEMEL VAZİFEMİZDİR Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, muharip unsurların sevk ve idaresinde, taktik ve manevra kabiliyetinin geliştirilmesinde dünyada eşi benzeri olmayan yeniliklere imza atıldığını dile getirerek şöyle konuştu: "Bakınız şu örneği özellikle sizlerle paylaşmak istiyorum; Hadimü'l Harameyn-i Şerifeyn Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferi sırasında geçilmez denilen Sina Çölü'nü sadece 13 günde geçti. Kendisinden üç asır sonra Napolyon ordularının dahi geçemediği bu çölü üstün bir askerî zekayla, tasarladığı ikmal ve su tedarik sistemiyle neredeyse hiçbir zayiat vermeden aşmayı başarmıştır. Aynı şekilde Malazgirt Savaşı'nda Sultan Alparslan Türk askerî dehasının bir başka örneği olan hilal taktiğini son derece başarılı şekilde uygulayarak Anadolu'nun kapılarını ardına kadar açmıştır. Hayat ve haysiyetimiz için çarpıştığımız yedi düvele meydan okuduğumuz İstiklal Mücadelesi de hiç şüphesiz milletimizin iman ve cesaretinin yanı sıra subaylarımızın feraset ve dehasıyla zafere ulaşmıştır." Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, bu zaferlerden birinin de 26 Ağustos 1922'de Gazi Mustafa Kemal'in büyük taarruzla başlayan ve 30 Ağustos'ta Başkomutan Meydan Muharebesi'yle taçlanan harekâtı olduğunu vurgulayarak şunları kaydetti: "Subaylarımızı 'ordunun ruhu' olarak tanımlayan Gazi Mustafa Kemal, bu harekâta ilişkin şu değerlendirmeyi yapmıştır: 'Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât; Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.' Her sayfasını zaferle, erdemle hakkaniyetle süslediğimiz köklü tarihimiz, askerî deha ve kabiliyet anlamında daha nice başarılarla doludur. Şehit ve gazilerimizden emanet aldığımız bu toprakları çok daha güçlü bir şekilde geleceğe taşımak büyük ve güçlü Türkiye'yi inşa etmek bizim en temel vazifemizdir. Çalışmalarımızı şanlı mazimizden aldığımız güç ve cesaretle milletimize duyduğumuz sarsılmaz güvenle işte bu istikamette sürdürüyoruz." BUGÜNÜN SAVAŞ KONSEPTİNİ DE YİNE BİZ BELİRLİYORUZ Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "İHA'larımızla, SİHA'larımızla, son teknoloji ürünü kara, hava, deniz ve haberleşme araçlarımızla bugünün savaş konseptini de yine biz belirliyoruz. Diğer taraftan iç cephemizi de tahkim ediyor; birliğimizi, dirliğimizi, kavlimizi güçlendirmek için tarihî nitelikte adımlar atıyoruz. Bu adımlarla 'Terörsüz Türkiye' ve terörsüz bölge hedeflerimize doğru kararlı, ümitli ve dikkatli bir şekilde ilerliyoruz. Bu menzile vardığımızda inşallah çok daha güçlü, çok daha müessir, çok daha muteber bir Türkiye'yi hep birlikte hayata geçirmiş olacağız." ifadelerini kullandı. Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin "Söz tirendazın çektiği oka benzer." sözünü anımsatan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Tüm dünya bilsin ki bizim birlik ve kardeşliğimiz de gerilmiş bir yay gibidir. Bu yaydan çıkan her ok, milletimizin bekasına kasteden düşman her kimse ona yönelmiştir. Okun er ya da geç hedefi tam isabetle vuracağına, kirli kuşatmaları yarıp geçeceğine, Allah'ın izniyle emperyalist planları yırtıp atacağına biz tüm kalbimizle inanıyoruz. Bundan hiçbir şüphe duymuyoruz." diye konuştu. ZÜMRÜDÜANKA GİBİ HER SEFERİNDE KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞDUK Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan; tüm dost, kardeş ve soydaşlarına seslendiğini belirterek şöyle devam etti: "Gazze ve Suriye başta olmak üzere bölgemizdeki kardeşlerimizin yaşadığı ağır imtihanlar kimseyi endişeye sevk etmesin. Coğrafyamızı kana, katliama, vahşete ve gözyaşına boğmak isteyenlerin pervasızlıkları kimseyi karamsarlığa sürüklemesin. Bin yıldır yaşadığımız bu topraklarda biz nice imtihanlarla karşılaştık, nice badireler atlattık, nice musibetlere göğüs gerdik. İçeriden ve dışarıdan nice ihanete muhatap olduk. Hepsinin de üstesinden gelmeyi hamdolsun başardık. Zümrüdüanka gibi her seferinde küllerinden yeniden doğduk. Zalimler karşısında diz çökmedik, müstevliler karşısında boyun eğmedik, zorbalar karşısında teslim olmadık. Can verdik, canımızdan aziz bildiklerimizi kara toprağa verdik fakat istiklal ve istikbal sevdamızdan asla taviz vermedik." Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, Türk milletinin mücadele azmine işaret ederek "Bize ömür biçenler oldu. Bize kefen biçenler oldu. 'Hasta adam.' dediler, 'Bu sefer tamam.' dediler. 'Türkler yok olacak, esir olacak.' dediler. Her defasında Türk'ün sarsılmaz imanına ve çelikten iradesine çarptılar. Her defasında Türk milletinin mücadele azmi, sabrı, cesareti karşısında kaybettiler. Bize ömür biçenlerin çoğu tarih oldu, çoğu unutulup gitti, şimdi onları kimse hatırlamıyor ama Türk milleti olarak biz hamdolsun dimdik ayaktayız, tarih yazmaya devam ediyoruz. Değerli kardeşlerim, dün vardık, bugün varız. İnşallah kıyamete kadar da var olacağız." dedi. Her karışı şehit kanlarıyla mühürlenmiş kutsal vatan topraklarında özgürce yaşamaya, zalime kabus, mazlum ve mahzun gönüllere umut ışığı olmaya ebediyen devam edeceklerini kaydeden Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Unutulmasın ki karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığın en yakın olduğu andır. Etrafımızdaki karanlık kimseyi ürkütmesin, kimsenin umutlarını kırmasın. Allah'ın izniyle bölgemizin üzerine barış güneşinin doğmasına kimse engel olamayacak. Coğrafyamızın her köşesinde, huzurun hâkim olmasına kimse set çekemeyecek." diye konuştu. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, "Karanlıktan beslenenler, kandan ve kaostan beslenenler eninde sonunda kaybedecek. Kazanan kardeşlik olacak, insanlık olacak. Türk'üyle, Kürt'üyle, Arap'ıyla geniş coğrafyamızda merkezinde zulmün ve çatışmanın değil, inşallah istikrarın, adaletin, özgürlüğün ve işbirliğinin olduğu yepyeni bir sayfa açacağız. Bu coğrafyanın ebedi sakinleri olarak sırt sırta verecek, kenetlenecek, fitne tüccarlarına aldanmayacak, kurulan tuzaklara düşmeyecek, hep beraber bölgemize yönelik kirli senaryoları inşallah yırtıp atacağız." ifadelerini kullandı. Kurmaylık eğitimlerini tamamlayan 241 subayı tebrik eden Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin farklı kademelerinde üstlenecekleri vazifelerde her bir subaya üstün başarılar diledi. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan; misafir subayların da ülkeleri, orduları ve milletleri için hayırlı görevler icra etmelerini, alacakları yeni vazifelerle aradaki gönül bağını daha da güçlendirmelerini temenni etti. Vatan, bayrak, milletin istiklal ve istikbali için toprağa düşen tüm şehitleri rahmetle yâd eden Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, gazilere de hayırlı ve bereketli ömür diledi. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

54,033 görüntüleme • 1 yıl önce