正在加载视频...

视频加载失败

"Rasyonel düşünceye göre önce paramız olmalı, sonra refah devleti kurabiliriz. Fakat Medine devletinde Peygamberimiz (s.a.v) önce insanlık sisteminin geldiğini sonra Allah'ın refah verdiğini ispatlamıştır." İmran Khan

149,316 次观看 • 1 年前 •via X (Twitter)

10 条评论

Mehlikâ🌸 的头像
Mehlikâ🌸1 年前

Bizim sorunumuz bu önce çalış diypruz ahlak olmadan sadece paraya odaklanıyor herkes, önce ahlak sonra çalışma olmalı

KadimElifba 的头像
KadimElifba1 年前

1> rasyonel değil aklî, akla dayanan, ölçülü, hesaplı; 2> sistem değil nizam; diyelim ve Türkçe'mize sahip çıkalım. İzahat: 1> Fransızca olan rasyonel kelimesi yerine aklî, akla dayanan, ölçülü, hesaplı kelimelerini kullanalım. Doğru Türkçe Tahsili için:

Kuloğlan 的头像
Kuloğlan1 年前

İslamda ibadethane diye bir şey yoktur. Müslümana tüm yeryüzü mescittir. Camiler tamamen sosyal bir projedir. Fakir kimsesiz insanların hayata tutunma yeri yani Allah'ın evidir. Kimseden izin almadan kalabilir hayata tutunabilirler.

Enesby 的头像
Enesby1 年前

O insanlık sistemini efendimiz kurarken tüm servetini harcadığını niye anlatmıyor… Bir müslümanın ilk önceliği ekonomik gücü eline alması olmalı

Djemal Pasha 的头像
Djemal Pasha1 年前

İspat delile muhtaçtır. Peygamberi Medine’ye davet edip sulh yolu bulmasını isteyenler ve onu koruyacaklarına söz verenler zaten münevver insanlardı.

fuckyeah 的头像
fuckyeah1 年前

Bu adama da yazık ettiler

Ayhan Karaca 的头像
Ayhan Karaca1 年前

Maddi büyüme ve refah çalışma ve çalışma eyleminin sonucu olan hasılanın adil paylaşımının sağlanmasıyla mümkün olur. Hz. Peygamber, bunu örneklemiş ve vaaz etmiştir. Para, virtual wealth dedikleri sanal yanılmalar yaratan 1 nesneye dönüşür yanlış anlaşılıp, kullanıldığında…

RAMAZAN SEZER 的头像
RAMAZAN SEZER1 年前

Kölelik,cariyelik,ganimetlerden olsa gerek!!!

againsthekrs 的头像
againsthekrs1 年前

Bu durumda kafirlerin refah seviyelerini ‘insanlıklarına’ mı bağlayacaksınız ?

Ahmet İbuk 的头像
Ahmet İbuk1 年前

🤲🇹🇷🕋🇹🇷🤲🇪🇭

相关视频

Ben bir terör örgütüysem bir eylem yapmadan önce kendime hedefler belirlerim. Bir amacım olur. Temsil ettiğim ve çıkarlarını önemsediğim halkın faydasına sonuçlanacak bir eylem olmalıdır bu. Eylem tamamlandığında bir kazanımı olmalı. 7 Ekim’den önce Gazze’de bir tane bile ADF askeri yoktu. Elektriği suyu interneti altyapı sistemlerinin tamamı çalışır vaziyetteydi. Günde yaklaşık 50-60 bin Gazzeli her gün İsrail’e iş için geliyor, çalışıp para kazanıyorlardı. İyi kötü bir çatışmasızlık hali vardı. Evet gerginlikler hep oluyordu ama şiddet ve ölümler şimdiki kadar değildi. 7 Ekim günü yaklaşık 1500 İsrailli’yi katledip bir kısmına tecavüz ederek bir kısmını da rehin aldıktan sonra Gazzeliler ne kazandı ? Bu eylemin kazanımı neydi ? Kan şiddet vahşet ölüm bomba acı gözyaşı susuzluk yoksulluk kıtlık ve hamasın yardım kamyonlarını yağmalayarak ele geçirdiği gıda malzemelerini Gazze halkına karaborsada fahiş fiyatla satması dışında ne değişti hayatlarında ? 7 Ekim’den sonra daha mı refah içinde yaşıyorlar ? Filistin bağımsızlığa mı kavuşmuş oldu ? İslam’ın nuruyla aydınlandı mı dünya ? Şimdi Gazzeli çocuklar 7 Ekim’den öncekine göre daha mı mutlu ? Okula gidebiliyorlar mı mesela ? Şimdi Gazzeli kadınlar daha mı özgür yaşıyor ? Daha mı medeni oldu Gazzeliler bu eylem sayesinde ? 7 Ekim katliamı Gazze’yi nereden nereye götürdü ? Ne kazanmış oldular ? Aşağıdaki görüntüler geçtiğimiz gün Gazze’den…

İzzet Murat Güler

33,139 次观看 • 1 年前

9- Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarına fırsat vermemek için paylaşarak gerçekleri haykıralım! MUSUL'U NASIL KAYBETTİK? (8 MADDEDE İNCELEYELİM) 1. İngilizler, Mondros Müterekesi'nin 7. maddesini bahane ederek 10-11 Kasım'da Musul'u işgal etmiştir. ''Lozan'da neden Musul alınmadı?'' sorusundan önce, ''Kurtuluş Savaşı'ndan önce Musul neden kaybedildi?'' sorusu sorulmalıdır. 2. Türkiye Lozan'a giderken Musul Türkiye'nin elinde değil, İngiltere'nin elindedir. 3. Türkiye Musul'u Lozan'da kaybetmemiştir. Lozan Anlaşması'na göre Musul sorununun İngiltere ve Türkiye arasında Lozan'dan sonra görüşülmesine karar verilmiştir. 4. Lozan'dan sonra Musul sorunu çözüm sürecine girdiğinde, İngilterenin doğrudan desteklediği Nasturi isyanı ve sonucunu merakla beklediği Şeyh Said İsyanı patlak vermiştir. Her iki isyan da Türkiye'yi içerde ve dışarda zayıf duruma düşürmüştür. 5. Yeni Türkiye,Musul için en az iki cepheli olacağı anlaşılan yeni bir savaşı göze almayı doğru bulmamıştır. 6. Musul petrolleri, II.Abdülhamid döneminde Abdülhamid'in ''şahsi malı''dır. 7. Abdülhamid'den sonra Musul petrol gelirleri Alman, İngiliz, Fransız şirketleri ve yabancı sermayeli Osmanlı Bankası'nın eline geçmiştir. 8. Türkiye Musul'u Lozan'da alsa bile uzun bir süre Musul petrollerini işleyecek teknolojiye sahip değildir. Atatürk 6 Mart 1923 tarihli Meclis görüşmelerinde Lozan heyetine verilecek yetkilerden söz ederek, ''idari, siyasi, mali, iktisadi'' konularda tam bağımsızlığı sağlamak ve işgallerin sona erdirilmesi ''esas şart eylemek'' gerekir diyerek öncelikle ülkenin tam bağımsızlığına ve kalkınmasına önem verdiğini göstermiştir. Atatürk ''kalıcı barışa'' ve yeni Türkiye'nin ''kalkınmasına'' öncelik verdiği için Musul macerasına atılmamıştır. Yeni Türkiye askeri harcamalara değil, sağlık ve eğitim harcamalarına yönelmeyi gerekli görmüştür. Aslında İlber Ortaylı'nın dediği gibi! ''Yeni Türkiye'nin Musul meselesi için mücadeleye girişecek hali yoktur.'' Atatürk'ün, Musul konusunda adım atmaması, sağlığında bu konudaki şartların olgunlaşmamasıyla açıklanabilir. Peki, Atatürk kendisinden sonra şartlar olgunlaştığında Musul ve Kerkük'ün Misak-ı Milli'ye katılmasını istemiş midir? Bülent Ecevit'in İnönü'den işittiğine göre evet, istemiştir. Lozan Anlaşması'nı Sevr Anlaşması'yla kıyaslarsanız, Lozan Anlaşması'nın sınırlarla ilgili başarısını çok açık bir şekilde görebilirsiniz. Sevr Türkiyesi, Anadolu'nun ortasındaki birkaç ile sıkıştırılmış, Ermenistan, Kürdistan ve Müttefik nüfuz bölgeleriyle çevrili küçük bir kara devleti iken, Lozan Türkiyesi Edirne'den Ardahan'a tek bir bütün halinde uzanan, üç tarafı denizlerle çevrili koca bir deniz ülkesidir. Sinan Meydan'ın Panzehir isimli kitabından derlenmiştir. Sayfa, 486-499.

Başkan Öztürk Yılmaz

13,750 次观看 • 1 年前

Kuran, Muhammed Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksa’ya gitti demiyor; ismini söylemediği “bir kulun”, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gittiğini söylüyor (İsrâ 1). Muhammed’in bir gece ve insan bedeniyle Mekke’deki Mescid-i Haram’dan, Kudüsteki Mescid-i Aksa’ya gittiği, oradan da Miraca (göklere, Allah’a) gittiği inancı, uydurmadır! Gerçek şu ki, Hz. Muhammed hayattayken, Kudüste “Mescid-i Aksâ” diye bir mabed yoktu. Müslümanların Mescid-i Aksa dediği mabet, Hz. Muhammed’den sonra, halife Ömer tarafından Süleyman Mabedi’nin yerine yapılmış bir camidir! Hz. Muhammed hayatta iken, Kudüs’te Süleyman Mabedi de yoktu, asırlar önce yıkılmıştı. Sonuç olarak, Hz. Muhammed Süleyman Mabedi’ne de Mescid-i Aksa’ya da gitmiş olamaz. Muhammed, Medine döneminde, bir buçuk yıl kadar, asırlar önce yıkılan Süleyman Mebedi’nin yerine dönerek namaz kıldı! Gerçek şu ki, Muhammed ve Ashâbı, Mekke’de de, Medine’de de Kâbe’ye dönerek namaz kılıyorlardı! Yani Müslümanların ilk kıblesi Kabe idi! Muhammed ve ashâbı, Medine döneminde bir buçuk yıl kadar, yıkılan Süleyman Mâbedi’nin yerine dönerek namaz kıldıktan sonra, oraya dönmekten vazgeçmişler ve tekrar ilk kıbleleri olan Kâbe’ye dönerek namaz kılmaya devam etmişlerdir! Doğrusu, Müslümanların ilk kıblesi de, son kıblesi de Kabedir! Başta hocalar ve siyasetçiler olmak üzere, Müslümanların koro halinde tekrarlayageldiği, “Mescid-i Aksa bizim ilk kıblemizdir, peygamberimiz bir gece Mekke’den Mescid-i Aksa’ya gitmiş, oradan da Mîraca gitmiştir” ezberi, Kudüs ve Mescid-i Aksa’da dînî ve siyasî hak iddia etmek için uydurulmuş, yalan yanlış bir inançtır! Kuran’ın İsrâ suresinde ve hadislerde bahsedilen İsrâ ve Mîraç olayı doğrudur! Ancak, gerçek şu ki Hz. Muhammed, insan bedeni ile Kudüs’e de göklere de gitmemiş; İsra ve Miraç olayını, her peygamber gibi bulunduğu yerde kendi iç dünyasında yaşamıştır! İsrâ ve Mîraç olayı, Muhammed’e özgü bir hal olmadığı için, her peygamberin ve seçilmiş kişilerin, kendi iç dünyasında yaşadığı bireysel bir tecrübe, aydınlanma ve nirvanaya ulaşma hâli olduğu içindir ki, Kuran’daki İsrâ âyetinde Muhammed’in ismi geçmez! İsrâ ve miraç tecrübesi, kişiye özgü bir manevî tecrübe olduğu içindir ki, her peygamberde ve seçilmiş kişide aynı şekilde olmaz, kişinin durumuna ve kendi iç dünyasında yaşayarak bilmesi gerekene göre, farklı şekillerde olur! Mesih, Rûhülkudüs olduğu için ve Tanrı ile iletişimi, diğer peygamberler gibi dolaylı değil, doğrudan olduğu için, Tanrı’yı apaçık bir şekilde görmüş, onunla konuşmuş ve yaşadığı bu ilahi tecrübeyi Müjde kitabında apaçık bir şekilde anlatmıştır! İsteyenler, Mesih’in yaşadığı bu ilâhî tecrübeyi, Müjde kitabından okuyabilirler! Müjde kitabından İsrâ ve Miraç gerçeğini anlattığım bir bölümü burada sizinle paylaşmak istedim! İnşallah yararlanır, “Mecid-i Aksa bizim ilk kıblemizdir, Peygamberimiz Mekke’den Kudüs’e, oradan da Miraca (göklere, Allah’a) gitti gibi, yalan yanlış inanç ve ezberlerden kurtulur, aydınlanırsınız! 👋🥰

MESİH

96,107 次观看 • 2 年前

CİMER’e yapılan ihbarda, ‘yüzlerce bebeği öldüren bir çete var’ şeklinde açıkça yazılmış. Normalde böyle soruşturmaları Organize Şube ve Özel yetkili savcılar yürütür. Ama bakın perde arkasında ne fırıldaklar dönmüş. 2023 Mart ayında, İstanbul emniyetinde daha önce yaşanmamış bir olaya şahit olduk. Zafer Aktaş, artık nasıl bir baskıya maruz kaldıysa, yedi ay önce Mali şubeden kovduğu Serdar Örs’ü, Mali şube müdürlüğüne geri getirdi. Üstelik değişiklik Mart ayında yaşandı, atama ayı olan Ağustos’u bile bekleyemedi. Bu ilginç atamanın perde arkasını ise sağlık bakanı geçen hafta ağzından kaçırdı. CNN canlı yayınında; ‘il sağlık müdürü olduğum dönemde, CİMER ihbarını daha önce de beraber soruşturmalar yaptığım ve yakınen tanıdığım amir arkadaşa gönderdim’ dedi. Sağlık bakanı, işini sağlama almak için İstanbul emniyet müdürü Zafer Aktaş’ın yetkilerini gasp etmiş. Yazışma kurallarını bile hiçe sayıp, ihbarı doğrudan Mali şubeye tayin ettirdiği arkadaşına gönderip, soruşturmayı ona emanet etmiş. Emniyet ayağı ayarlandıktan sonra, sıra ikinci aşamaya geliyor. Mali şubenin çiçeği burnunda müdürü Serdar Örs, ihbarı çete suçlarında yetkisi ve tecrübesi olan Bakırköy Savcılığı yerine, ilçe adliyesine gönderiyor. Büyükçekmece başsavcısı ihbarı çete suçu tecrübesi olmayan Yavuz Engin savcıya gönderiyor. Savcının bu kadar cesur çıkacağını bilse, yine de gönderir miydi bilmiyoruz. Ortam ayarlandıktan sonra soruşturma başlıyor. İlk olarak tanık ifadeleri alınıyor, tanıklardan Dr. Malik Türkan Esin, İfadesinde çeteyle beraber hareket eden hastanelerin isimlerini tek tek sayıyor. Fakat savcılık ve polis, sadece doktor hemşire ve 112 çalışanlarına odaklanıyor. Telefon dinlemelerinde bebeklerin göz göre göre öldürülmesine rağmen, hiç kimse müdahale etmiyor. Aşağıdaki videoda bu konuyu ele aldım, dinlediğinizde kontrollü bebek cinayetinin ne demek olduğunu anlayacaksınız. 18 Ocak 2024 tarihli bir telefon dinlemesinde, kimliği tespit edilemeyen bir doktorun, çete üyelerine rüşvet karşılığında soruşturma bilgisini sızdırdığı anlaşılıyor. Bu tarihten sonra çete tedbir alıyor ve bebek ölümleri de rüşvetçi doktor sayesinde bitiyor. Tam 12 bebek kurban edildikten sonra. Tapelerde bebek ölümlerinin gerçekleştiği hastanelerin Bilal Erdoğan tarafından korunduğuna dair konuşmalar olmasına ve hastanelerin de işin içinde olduğuna dair tanık ifadesi de olmasına rağmen, soruşturma bu yönde genişletilmiyor. Doktorların ambulansın ve hastane sahiplerinin araçlarında ve ofislerinde gizli kamera çalışması ve ortam dinlemesi yapılmıyor. Aksi halde çok farklı şeyler konuşuyor olacaktık. Sağlıklı bebeklerin anlaşmalı hastanelere sevkini sağlamak için, şırınga enjekte edilerek sağlık durumlarının bozulduğu iddia edilmesine rağmen, öldürülen bebeklerden kan numunesi alındığına, ya da adli tıp incelemesi yapıldığına dair şu ana kadar bilgi yok. Siyasi bağlantısı olan hastane sahipleri ve Bilal Erdoğan’ın yanı sıra, Devlet Bahçeli’nin yıllarca koruma müdürlüğünü yapan Murat Mantuş isimli şahsa da torpil geçiliyor. Çete’ye talimat verdiğini gösteren açık tapeler olmasına rağmen sadece ifadesi alınıp serbest bırakılıyor. Savcı iddianamede, bebekleri ölüme terk eden çete üyelerine ‘ihmali davranış nedeniyle ölüme sebebiyet vermek’ suçlaması yöneltiyor. Yani bu bebek katillerine, trafikte kazayla insan öldüren sürücülere uygulanan sevk maddesini uyguluyor. Savcı, kendisini ölümle tehdit eden ve bir çok siyasi bağlantısı olan Mustafa Kemal Zengin ve beraberindeki şahısları, farklı bir örgüt olarak değerlendirip, onlar için ayrı bir dosya hazırlamış. Böylece bebek cinayetlerinden de ceza almalarının önüne geçmiş. Savcı bey cesaret örneği göstererek, ‘bir şarjörüm var gerekirse hepsini üzerinize boşaltırım’ demişti. Gözüken o ki, yeterli atış tecrübesi olmadığı için, mermiler yanlışlıkla bebeklere isabet etmiş.

Mustafa Okumus

138,547 次观看 • 1 年前

"PETROL" sonsuz bir kaynaktır aynı' SU' gibi,Petrol Fosil yakıt değildir. ABD hava kuvvetlerinde albay Leroy Fletcher Prouty Rockfeller 1892 Cenevre Sözleşmesinde kendi bilim adamlarına fosil yakıt dedirtti. İnsanoğlu bu küresel çete tarafından yalanlar ile aldatılmıştır. 1892'de Cenevre sözleşmesine Rockefeller birkaç bilim adamı gönderdi. Bu bilim adamları “petrol, hidrojen, oksijen ve karbon içeriyor” dediler. Bu yüzden “petrol de, daha önce yaşamış olan canlıların bozulmasından oluşmuş olmalı” savını ortaya sundular. Oyunu akıllıca oynayıp Cenevre sözleşmesinin sonunda, petrolü daha önce yaşamış canlıların kalıntısı olarak tanımlattırdılar. Sonrasında petrol, tüm dünyada fosil yakıt olarak bilinmeye başlandı. Leroy, ABD hava kuvvetlerinde albay olarak görev yapmış, ayrıca John F. Kennedy'nin genelkurmay başkanının özel operasyonlar şefliğini de yürütmüştür. Leroy, 1943’de ABD Jeolojik araştırma kuruluşunun petrol araştırmasını yapan ekip ile Suudi Arabistan’a gitmiş. Arabistan, İran ve Mısır gibi ülkelerdeki petrol çalışmalarına da katılan Leroy Fletcher, petrolün fosil olmadığını söylemekteydi Rockefeller ve firması petrolün fiyatını yukarı çekebilmek ve daha fazla kar edebilmek için çok nadir bulunan bir şey olduğu fikrini öne sürerek, sanki birkaç varil daha çıkardıktan sonra muhtemelen bitecekmiş gibi bir algı oluşturmaya başladılar ve bunu da başardılar. 20.yy'ın başında petrol sadece bir yağlayıcı madde olmaktan çıkıp yakıta dönüştü ve bu onu değerli kıldı. Rockefeller iş dünyasında en akıllı iş adamıydı, parasının çoğunu petrolün nakliyatı ve satışıyla kazanmıştı ama, bir şeyin farkına varmışlardı: Petrole fiyat koymak, suya fiyat koymak gibi bir şeydi 1892'de Cenevre'de bilim adamları fosil ve organik maddelerin ne olduğunu belirleme amaçlı bir sözleşme için bir araya geldiler. Bu sözleşmeye göre, bir maddenin organik olabilmesi için hidrojen, oksijen ve karbondan oluşması gerekmekteydi. Ölü bir ağacı analiz ederseniz; hidrojen, karbon ve oksijenden oluşur. Çimler, hayvanlar ve bizler de, hatta yaşayan tüm canlılar da aynı şekilde. Cenevre sözleşmesine Rockefeller birkaç bilim adamı gönderdi. Bu bilim adamları “petrol, hidrojen, oksijen ve karbon içeriyor” dediler. Bu yüzden “petrol de, daha önce yaşamış olan canlıların bozulmasından oluşmuş olmalı” savını ortaya sundular. Oyunu akıllıca oynayıp Cenevre sözleşmesinin sonunda, petrolü daha önce yaşamış canlıların kalıntısı olarak tanımlattırdılar. Sonrasında petrol, tüm dünyada fosil yakıt olarak bilinmeye başlandı. Fosil: uzun yıllar önce yaşamış canlıların kalıntılarıdır. Pek tabi ki, bilmemiz gereken başka bir şey daha var; Dünyada hiçbir zaman 4900 metrenin altında bir fosil kalıntısı bulunamadı. Bunu bilim adamları söylüyor. 4900 metreyi bırakın, bizler 7000 metreden 9000 metreden hatta 10.000 metre’den her gün petrol çıkarıyoruz. İşte bu sebeple, bu maddenin aslında fosil yakıt olmadığını biliyoruz. Petrole; halkın zihninde, “tükenmekte olan değerli bir şey olduğu”nu hissetmesi için “fosil yakıt” denir. Eğer petrolün ne olduğunu biliyorsan, çok uzunca bir süre bitmeyeceğini anlarsın. Sudan sonra, yeryüzünde en yaygın ikinci sıvıdır. Petrolün fiyatını en yüksek fiyata çekme girişimleriydi. Bu onlar için karlı bir iş. Bunu yapabilmek için de, her zaman “elimizde çok az kaldı, en son varildeyiz” diyecekler. Beni rahatsız eden esas konu ise, petrolün jeoloji kitaplarında bile “fosil yakıt” olarak geçiyor olmasıdır. Demek ki, bir şekilde hepsi satın alınmışlar. Petrolde olsun ya da başka şeylerde olsun, neredeyse her şey kategorize edilmiş. Dünyada hammadde fiyatlarını belirleyen bu güçlerin, petrole “fosil yakıt” demeleri de bu sömürü sisteminin bir parçasıdır. Petrol, sudan daha hafif olduğu için, yüzey üzerinde veya yakınında olması gerekmektedir. Sudan önce yer altına nüfuz eden organik, fosil bir yakıt olması mümkün değildir. Mason üstadı "Charles Darwin'in Evrim teorileri yalanları ile çökmüştür.

SİRKECİ

62,109 次观看 • 1 年前

Uzun bir video ama güzel bilgiler yeralıyor Hz. Hüseyin’in vahşi şekilde katledilmesi sürecini anlatan Prof. Dr. Adnan Demircan; -Hicri 60 yılında Muaviye vefat edince Yezid, Medine'deki valiye bir mektup yazdı ve kendisi için biat etmelerini istedi. -Hazreti Hüseyin Mekke'ye gittikten sonra istişarelerde bulunuyor. Aslında tam bir kararı ve planı yok. Ne yapacağı konusunda net bir ajandası yok. Koyduğu ortaya bir strateji yok. Ama en azından biat etmiyor. Biat etmiyor ve Mekke'ye gidiyor. -Abdullah Bin Zübeyr Mekke'ye gidince hareme sığınıyor. Orada yatıp kalkıyor. Ben Allah'ın evine sığındım diyerek her gün ibadete gelen, hac döneminde gelen hacılara konuşmalar yaparak Yezidi eleştiriyor. -Bu arada Kufeliler Hazreti Hüseyin'in Mekke'ye gittiğini öğrenince Hazreti Hüseyin'e mektup yazıyorlar. -Ne olur bizim başımıza gel. Sana biat edelim diyerek Hazreti Hüseyin'i davet ediyorlar. -Hazreti Hüseyin Mekke'ye gittikten takriben bir buçuk ay sonra amcasının oğlu Müslüm Bin Akil'i Kufe'de olup biteni öğrenmek için Kufe'ye gönderiyor. Müslüm Bin Akil Kufe'ye gidiyor. -Müslüm Kufe'ye gidince kısa zaman içerisinde insanlardan biat almaya başlıyor. Ve orada binlerce kişi Hazreti Hüseyin'e biat ediyorlar.12 bin, 18 bin veya 30 bin kişinin biat ettiğine dair rivayetler var. -Müslüm, Hazreti Hüseyin'e bir mektup yazıyor. Hemen çık gel. Bu iş tamam diyor. Fakat Hazreti Hüseyin bu davetleri dikkate alarak gitme kararı veriyor. -Yezid Hazreti Hüseyin ile Küfe'lilerin mektuplaşmalarını öğrenince Kendi adamlarını topluyor ve burada bir kriz var. Küfe'liler itaatten çıkacaklar. Buna ilişki nasıl bir önlem alalım diye istişarede bulunuyor. -İstişare neticesinde kendi adamlarıyla birlikte verdiği karar neticesinde o sırada Basra'da valilik yapan Ubeydullah Bin Ziyad'ı Küfe'ye tayin etmeye karar veriyor -Ubeydullah Küfe'ye gidiyor Küfe'ye gittikten sonra kabile liderlerini çağırıyor. Kardeşim diyor siz maaşlarınızı bizden alıyorsunuz. Bu kadar ilgiye, desteğe rağmen muhaliflerimize mi destek olacaksınız? Kabile liderleri tabii çıkarlarına bakıyorlar. -Böyle durumlarda ilkeler yerine başka şeyler giriyor. Ne münasebet diyorlar bizim devletle bir sıkıntımız yok. Yönetimle bir sıkıntımız yok. -Bunun üzerine Müslüm bin Akil yalnız kalıyor. Kaçmaya başlıyor. Bulup Ubeydullah'ın huzuruna götürüyorlar. Ubeydullah onu sarayın tepesine damına çıkarıp idam ettirme kararı veriyor ve kafasını o şekilde keserek onun cesedini kendisini koruyan kabile liderini de arkasından idam ediyorlar. İkisinin cesedini küfe çarşısında aleme ibret olsun diye asıyorlar. -Hazreti Hüseyin küfeden gelen başkalarından haberi duyuyor, haberi öğreniyor. Artık biat etmiyor küfeyleler. Üstüne Müslüm'ü de öldürmüşler. -Küfeye doğru giderken Ubeydullah Bin Ziyad Hazreti Hüseyin'in bir şekilde küfelere ulaşmasını engellemek için bin kişilik bir süvari birliği görevlendiriyor yol güzergahında. -Orada 72 kişi kaldılar. Yanında hanımları da vardı. Baktılar ki Hazreti Hüseyin kararlı. Nihayet Hazreti Hüseyin onların teklifini reddedince bir süre sonra Ömer Bin Saat saldırı emri veriyor. -Daha sonra ok atışlarıyla başlıyorlar. Hazreti Hüseyin'in yakınları, akrabaları hepsi gözünün önünde tek tek şehit ediliyor. -İşlerinde küçük bir çocuğu da olmak üzere, hatta kucağındayken isabet aldığı bir ok ile şehit olduğu ifade ediliyor ve akabinde kendisine de yapılan saldırılarla kaynaklara göre vücudunda otuzdan fazla kılıç bir o kadar da ok darbesinin isabet ettiği söyleniyor. Peygamber efendimizin torununun da içerisinde olduğu insanlara karşı kelleleri kesilmek suretiyle önce valiye daha sonra kadınlarla birlikte Yezide Şam'a gönderiliyor.

Herodot Diyor Ki

23,439 次观看 • 8 天前

Siyonizm-Kabala-Talmud-BOP Projesi DEĞİŞTİRİLMİŞ TEVRAT'TA, SİYONİZM VE ÜSTÜN IRK İNANCI "Siz Allahın, Rabbin oğullarısınız.. Çünkü sen, Allah'ın, Rabbe mukaddes bir kavmisin ve Rab üzerinde olan bütün kavimlerden üstün olarak, kendine has bir kavim olmak üzere, seni seçti." (Tevrat, Tesniye Bölümü, 14/2) "Ve Allah'ın Rabb'in sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin, gözün onlara acımayacak." (Tevrat, Tesniye Bölümü, 7/16) Hahamlar, kendi görüşleri doğrultusunda tahrif ettikleri Tevrat'a, Yahu­dilerin sahip oldukları üstün ırk inancını da eklemişlerdir. Yahudiler, Tevrat'tan çok daha önceleri, kendilerinin bütün ırklardan üstün olduklarına ve dünyanın gerçek sahibi olduklarına inanmaktaydılar. Yahudi geleneklerinin ve ideolojisinin temel kitabı olan Kabala, Tevrat inmeden çok daha önceleri bu sapkın inançlar üzerine kurularak yazılmıştır. Daha sonra, bütün insanları eşit kılan Tevrat'ı da, Yahudi hahamları değiştirmişler ve bu Kutsal Kitap'a üstün ırk inançlarını eklemişlerdir. Bu sapkın inançlara göre; Yahudiler Allah'ın seçtiği ve üstün kıldığı bir kavimdir ve yeryüzü onlara aittir. Fakat "goyimler" (Yahudi olmayan, insan görünümündeki hayvan dır) Bu sapkın görüşe göre, Rab Yehova yalnız İsrailoğullarını sevmektedirler. "...Ve onlardan nefret ettim. Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras olarak alacaksınız ve ben size onu mülk olarak vereceğim. Ben, sizi milletlerden ayırt eden Allah'ınız Rabbim." (Levililer Bölümü, 20/25) Ve bu inançlara göre Rab Yehova, Yahudileri dünya hakimi kılacaktır. "Ben dedim: Siz ilahlarsınız ve hepiniz yüce olanın oğullarısınız. Kalk ey Allah! Yeryüzüne hükmet, zira milletle­rin hepsine sen varis olacaksın." (Tevrat, Memurlar Bölümü, 82/6-8) Siyonizm ise, bu inançlar uğruna, Yahudilerin insanlara karşı duyduğu nefret ve üstünlük hırsının adıdır. Tevrat, Yahudilerin bu dünya hakimiyetine nasıl ulaşacaklarını da anlatmıştır: "Eğer kendi yüreğinde, "Bu milletler benden çokturlar, nasıl onların mülkünü alabilirim?" dersen, onlardan kork­mayacaksın... Allahın Rab o milletleri önünden azar azar kovacak, onları çabukça bitiremezsin yoksa senin üzerinde kır hayvanları çoğalır." (Tevrat, Tesniye Bölümü, 7/17/,22) Görüldüğü gibi, Tevrat, Yahudilerin diğer milletleri yavaş yavaş yok edeceğini söylemektedir. Siyonizm ise bu taktik doğrultusunda, dünya çapında uyguladığı plânlarda, uzun vadeli hedefler gütmektedir. Diğer mil­letlerin, kademeli bir şekilde Yahudilere boyun eğmesi planlanmaktadır. Yahudiler, kendi eserlerinde de bu üstün ırk inancını sık sık dile geti­rirler. Siyonizmin fikir babası Ahad Ha'am Nietzsche Yahudilerin üstün ırk inancını şöyle ifade ediyor: "Yaratılış merdiveninde farklı basamaklar olduğunu herkes doğal olarak kabul eder: Önce inorganik nesneler, bitkiler ve hayvanlar âlemi sonra konuşan yaratıklar ve hepsinin üstünde Yahudiler.". (Sources de la Pensee Joive Contenporaine, sf. 49) Yahudilerin üstün ırk inançlarını ve diğer milletlere bakış açılarını Tevrat ayetleri açık bir şekilde anlatmaktadır: "Ve aranızda yürüyeceğim ve sizin Allah'ınız olacağım ve siz benim kavmim olacaksınız." (Levililer Bölümü, 26/12) "Ve ecnebiler senin duvarlarını yapacaklar ve kralları sana hizmet edecekler. Kapıların daima açık duracak, milletlerin servetini ve sürgün getirilen krallarını sana getirsinler diye, gece gündüz kapanmayacaklar. Çünkü sana kulluk etmeyen millet harap olacak. Ve seni sıkıştıranların oğulları sana eğilerek gelecekler ve seni hor görenlerin hepsi senin ayaklarının tabanlarında yere kapana­caklar ve sana, Rabb'in şehri Kudüs'ün Sion'u diyecekler. Ve milletlerin sütünü emeceksin." (İşaya Bölümü, 60/10-16) "Saf altında tartılan Sion'un değerli oğulları." (Tevrat, Yeremyanın Mersiyeleri Bölümü, 4/2) "İşte, şimdi bildim ki, bütün dünyada Allah yoktur, ancak İsrail'de yardı." (II. Krallar Bölümü, 5/15)

SİRKECİ

84,835 次观看 • 2 年前

Bahçeli-Öcalan ikilisi tüm Kürt siyasi parti liderlerinin ruhuna “Türk şamanı” şırıngasını zerk ettiler:) DEM Parti’nin başındaki Arap kadın Tülay Hatimoğulları Londra’da yaptığı bir konuşmada tiyatrocu SS Önder ve Pervin Buldan’ın Irak Kürdistan Bölgesi’ne yaptığı seyahat ve aldıkları önerileri daha sonra İmralı’daki Bahçeli’nin şeyhi Öcalan’a aktaracaklarını söyledi. Tülay Hatimoğulları’na göre de süreç-müreç yok çünkü Erdoğan ve hükümet bu tiyatroya sahip çıkmıyor ama yine de Öcalan Rojava ve Suriye’ye “demokratik anayasa” önerecek. Bu videoda olmasa da Hatimoğulları aynı toplantıda Öcalan’ın sadece Türkiye’yi değil ama İran’ı da “Batılı emperyalistlerin” şerrinden kurtaracağını söylemiş!!! Fesubhanellah:) İmralı’daki Türk devleti hizmetkarı Öcalan kendi köyü olan Urfa’daki Ömerli köyünü bile Türk devletinden kurtaracak güce sahip değil ama bütün Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi, Irak’ı ve Kürdistan’ı “Batılı emperyalistlerin” şerrinden kurtaracak. Erdoğan ve Türk devleti bu palavraya sahip çıkmadığı halde Bahçeli-Öcalan ikilisi DEM Parti ve bu oyuna gelen Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki PDK ve YNK yöneticilerinin desteği ile yapacak:) Tabii ki Kürtler arasında bu palavra ve “rüzgar satma” oyununa açıkça karşı çıkan ben varım:) Kürt siyasi parti liderlerinin içine de “Türk şamanı” kaçmış olmalı ki bu işi ciddiye alıyorlar, tiyatrocu SS Önder ve Pervin Buldan’ı yüksek protokol gösterileri ile karşılıyorlar:) Bitirmeden şunu da eklemek lazım. Öcalan Türkiye/Bakur’daki bir örgütün lideridir. Rojava için karar verme yetkisi de haddi de yoktur. Zaten daha önce SDG komutanı Mazloum Abdî مظلوم عبدي şayet Türkiye kendi tarafındaki Kürtlerle barışmak için bir süreç başlatırsa onlar destek verir ama bunun Rojava ile bir bağlantısı olmamalı çünkü kendileri Rojava için karar verme yetkisine sahiptirler dedi. Aynı şekilde Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki Başkan Mesud Barzani de başka parçalardaki Kürtlerin karar verme işlerine karışmayacaklarını, örneğin Rojava’daki Kürt siyasi partileri ortak bir tutumla neye karar verirlerse onu destekleyeceğini söyledi. Her parçadaki Kürtler sadece kendi bölgeleri için karar verme yetkisine sahiptir. Bir parçadaki Kürtler sadece diğer parçadaki Kürtlerin kararlarına destek vermekle mükelleftirler.

Arif Zêrevan

58,384 次观看 • 1 年前

“Benim inancıma göre bugünkü İsrail devleti Tevrat’a göre meşru değildir. Yahudilerin bugün egemen bir devlet kurup bu topraklar üzerinde hükmetme hakkı yoktur. Filistin toprağının yönetimi Filistinlilere ait olmalıdır; Yahudiler ise orada ancak barış içinde yaşayan insanlar olarak bulunabilir. Ben Yahudilik ile Siyonizmi aynı şey olarak görmüyorum. Tam tersine, Siyonizmin Yahudiliğe zarar verdiğini, insanları Allah’tan uzaklaştırdığını ve dini asli mecrasından çıkardığını düşünüyorum. Bugün birçok insanın Yahudilik diye savunduğu şey, bana göre hakiki Yahudilik değil; siyasallaşmış, sertleşmiş ve ahlaki ölçüsünü kaybetmiş bir ideolojidir. ‘Amalek’ meselesini de bugünün siyasal dilinde gelişi güzel kullanılan bir etiket olarak görmüyorum. Ben bunu, insanları Allah’tan uzaklaştıran, dini yozlaştıran ve hakikati tersyüz eden bir tavır olarak anlıyorum. Bu yüzden, bugün bu kavramı kimin temsil ettiğine bakarken etnik kimliğe değil, ortaya koyduğu fiile ve ahlaki yıkıma bakarım. İsrail’in sürekli dile getirdiği ‘kendini savunma hakkı’ söylemini de bu çerçevede kabul etmiyorum. Siz önce bir toprağı zorla alır, bir halkı yerinden eder, sonra da ‘Ben kendimi savunuyorum’ derseniz, bu bana göre meşru bir savunma değildir. Gerçek çözüm, toprağın sahiplerine iade edilmesi ve adalet temelinde bir birlikte yaşama düzeninin kurulmasıdır. Ben, mevcut yönetimin kendi hedefleri uğruna çok büyük yıkımları göze alabilecek bir zihniyete sahip olduğunu düşünüyorum. Bu konuda söylenenler bazılarına ağır gelebilir; ama ben onların güvenlik adına çok büyük felaketleri bile meşrulaştırabilecek bir çizgide durduklarına inanıyorum. Mesih, kırmızı inek ve Tapınak gibi meselelerde de bugün anlatılan birçok şeyin dini hakikatten ziyade siyasî yorum ve fanatik fantezi olduğunu düşünüyorum. Benim anladığım gerçek Mesih anlayışı; savaş çıkaran, insanları ezen, yıkan bir figür değil, insanları Allah’a yaklaştıran, barışı ve manevî birliği getiren bir hakikat merkezidir. Tarih boyunca Yahudilerle Müslümanların birlikte yaşayabildiğini düşünüyorum. Bana göre bugünkü temel problem dinlerin kendisi değil; işgal, zulüm ve buna dinî meşruiyet kazandırma çabasıdır. Sorun Yahudilik değildir; sorun, dini araçsallaştıran işgalci zihniyettir. Antisemitizm meselesinde de şunu söylüyorum: Siyonizm, Yahudileri korumuyor; aksine Yahudileri dünyanın birçok yerinde daha büyük öfke ve tehlikeyle karşı karşıya bırakıyor. İnsanlar Yahudilik ile Siyonizmi birbirine karıştırdıkça, bunun bedelini sıradan Yahudiler de ödüyor. Holokost gibi büyük bir trajedi de başka bir halkın toprağını almak için gerekçe yapılamaz. Avrupa’da işlenen suçun bedelini Filistinlilere ödetmek ne ahlaken doğrudur ne siyaseten meşrudur. Acı yaşamış olmak, başkasına acı çektirme hakkı vermez. Ben eninde sonunda bu yapının sürdürülemez olduğuna inanıyorum. Bir gün bu düzenin sona ereceğini düşünüyorum. Benim ideal gördüğüm şey, kan dökülmeden, Filistin yönetimi altında Yahudi ve Müslümanların birlikte yaşayabildiği barışçıl bir düzendir.”

Rauf Atilla Polat

21,031 次观看 • 3 个月前

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 次观看 • 10 个月前

Şemdin Sakık’ı kim, hangi amaçla Ergenekon’un gizli tanığı yaptı. OdaTv yıllar sonra konuyu neden gündeme taşıdı. Bahçeli’nin 17-25 takvimi ile Soner Yalçın ve Tuncay Özkan provakasyonları ne alaka…. Zamanlama manidar, ama ilk önce gizli tanık ve PKK tanık, TSK sanık yapıldı konusu. Şemdin Sakık 1993’te sözde Diyarbakır komutanıyken, İlker Başbuğ da Diyarbakır 8. Kolordu’da Albaydı. Jandarma komutanı Bahtiiyar Aydın’ın da şehit olduğu Lice katliamı ile 33 askerin şehit olduğu PKK saldırısı bu ikili döneminde yaşandı. Sis perdesi kalkmadı, halen soru işaretleri ve tuhaflıklar konuşuluyor. 1998 yılında PKK eylem planını sızdırdığı gerekçesiyle Abdullah Öcalan tarafından infaz emri verildi. Irak’a kaçan Sakık, Barzani tarafından Türkiye’ye teslim edildi. 28 Şubat sürecinin başladığı günlerdi. Sakık ifadesinde, Refah partisi, Milli Gazete ve Akit gazetesi PKK ile anlaştı diyordu. 7. Kolorduda alınan ifade gazete ve televizyonlara servis edildi, çarşaf çarşaf yayınlandı. Şemdin Sakık, Refahyol hükümeti devrilip 28 Şubat tamamlandıktan sonra yargılandığı davada, kurum isimlerini ifademe askerler ekledi dedi, Genel Kurmay da ifadenin andıç olduğunu doğruladı. Yedi yıl sonra İstanbul’da Ergenekon soruşturmaları başladı. Şemdin Sakık cezaevinden gazetelere bir çok mektup yazdı. Tanık olup, Ergenekon-PKK-Öcalan ilişkilerini anlatacaktı!. Soruşturma makamlarının açıktan yaptığı çağrılara karşılık vermemesi üzerine 4 Haziran 2008 yılında dilekçe yazarak avukatı aracılığıyla Ergenekon dosyasına gönderdi. Bu şekilde zorlamayla gizli tanık olmayı başardı. Gizli tanık olduktan sonra farklı tarihlerde ‘Deniz’ kod ismiyle bir çok ifade verdi. Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Doğu Perinçek ve Tuncay Özkan’ın Ergenekon ile bağlantılı olduğunu söyledi ama somut hiç bir bilgi paylaşmadı. İlker Başbuğ’dan ise hiç bahsetmedi, ismini bir sefer bile ağzına almadı. 2012 yılındaki duruşmada gizli tanık olarak ifade verirken, artık ülkede konjonktür değişti ve kimliğimi saklamama gerek kalmadı deyip, sürpriz bir şekilde ismini açıkladı. İlker Başbuğ’un avukatı İlkay Sezer duruşma salonundaydı ama kendisi katılmamıştı. Avukat İlkay duruşmada İlker Başbuğ’un mesajını okudu (ikinci video). Başbuğ kısaca, teröriste soru sormam diyordu. O esnada cezaevinde olan Başbuğ, gizli tanık Deniz’in duruşmada kimliğini açıklayacağını ve isminin Şemdin Sakık olduğunu ne şekilde öğrendi, notu avukatına nasıl gönderdi, halen bilinmiyor. Şemdin Sakık, kendisine terörist diyen İlker Başbuğ’a iki gün sonraki duruşmada cevap verdi. ‘Benim yaptığım hizmetleri ya bilmiyor ya da vicdansızca inkar ediyor’, dedi. Kısacası Sakık’ın beyanları, somut bilgi olmadığı için soruşturma makamlarına hiçbir katkı sağlamadı. Fakat PKK tanık TSK sanık sloganını ve ‘KUMPAS’ algısını, gizli tanık Deniz’e borçluyuz. Şemdin Sakık’ın gizli tanık oluşu, mahkumiyet kararına itiraz etmek için de kullanıldı ve işe yaradı. Sonuç olarak Başbuğ 2014 yılı Mart ayında tahliye oldu. Zamanlamaya dair; PKK’nın iki numarası Şemdin Sakık gizli tanık yapılmış, Devlet Bahçeli de duruma sert tepki göstermişti. Bahçeli o dönem ki açıklamalarında; ‘Nitekim ‘Parmaksız Zeki’ kod dağda yapamadıklarını duruşma salonlarında, karanlık odalarda iftiralarıyla yerine getirmişlerdir’ demişti. Bugünlerde de OdaTv Bahçeli’ye sahip çıkıyor. Soner Yalçın çeşitli tarihlerde yazdığı yazılarda; ‘Sinan Ateş cinayeti MHP’yi bitirmeye yönelik bir komplodur, Sinan Ateş‘i öldüren kurşunun kimden çıktığı belli değil’ şeklinde açıklamalar yapmıştı. Devlet Bahçelii’nin 17-25 takvimini makam odasına koymasıyla, Soner Yalçın’ın PKK tanık TSK sanık çıkışı da aynı tarihe denk geldi. Bugünkü gündemimiz de, Ergenekon sanığı Tuncay Özkan’ın Tayyip Erdoğan’ın yaptığı hakarete, aynı tonda cevap vermesi oldu. AKP cenahından da, Tuncay Özkan’a yönelik çok sert açıklamalar var. Tuncay Özkan, AKP tabanı ile CHP tabanı arasındaki çukura çok sert bir kazma daha vurmuş oldu. Saflar netleşiyor.

Mustafa Okumus

13,918 次观看 • 1 年前

Nureddin Yıldız hocamızın Husiler üzerinden yaptığı Zeydi değerlendirmesini ilmi açıdan sorunlu buluyorum. Nureddin Hoca, "Zeydilerin Hıriatiyanlıktaki İsa kavramı gibi Hz. Ali üzerinden bir kavram üretmek" olduğunu iddia ediyor. Şiilik içerisinde Hz. Ali'ye Hıriatiyanların Hz. İsa'ya yükledikleri anlama benzer anlam yükleyen gulat fırkalar mevcuttur. Ancak Zeydilikte hem gelişme sürecinde hem de etkilenme dönemlerinde böyle bir eğilim olmamıştır. Bir diğer nokta; Nureddin hocamız, "Zeydilerin Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer efendilerimizi tehlikeli ve yanlış şahsiyetler olarak gördüğüne" dair iddiası var. Hakikat ise Muhterem Nureddin hocamızın söylediğinin tam aksidir. Şöyle ki, İmam Zeyd Bin Ali, kıyamı sırasında Hz. Ebû Bekir ile Ömer hakkındaki görüşlerini soran bazı mensuplarına her ikisi için iyilikten başka bir şey söyleyemeyeceğini, atalarından da onlar hakkında iyilikten başka bir şey duymadığını belirtti. Yine İmam Zeyd, en faziletli (efdal) varken daha az faziletli (mefdul) olanın imameti caizdir. Yani hilafette veraset değil fazilet önemlidir ve Ali Bin Ebu Talib’den daha az faziletli olan Ebu Bekir ile Ömer’in hilafeti de meşrudur. Zeydiyye’nin görüşlerini ilk defa düzenleyen kişi ise Kasım Bin İbrahim Er Ressi’dir. Er Ressi'nin de konuya yaklaşımı bu şekildedir ve bu yaklaşım günümüze kadar gelmiştir. Nureddin Hocamızın, "Husilerin Müslümanların kalesinde dahil kastı olan bir grup" ifadesi maalesef bir iftiradır. Yine Nureddin hocamızın, "Zeydilerin kuranda eksiklikler ve tahrif olduğunu iddia ettiğini" söylemesi, Zeydileri tanımadığı, konu hakkında en ufak bir okuma bile yapmadığı, kısaca Zeydilik meselesinden bihaber olduğunu ortaya koymuştur. Zeydilerin tarih boyunca kimine göre kıyam, kimine göre isyan denilen başkaldırıları her zaman olmuştur. İlk başkaldırı İmam Zeyd tarafından Irak'ta olmuştur. Sonrasında Abbasilere ve daha sonra Osmanlılara başkaldırmışlardır. Osmanlılarla yapılan anlaşma sonrası güzel ilişkiler kurulmuştur. Bu ilişki Şerif Hüseyin isyanında Osmanlı'nın yararına olmuştur. Bilinenin aksine Zeydilerin ilk devleti Yemen'de kurulmadı. İlk Zeydi devleti, Taberistan'da kuruldu. Taberistan, bugün İran topraklarında bulunan Mazenderan, Gülistan ve Gilan eyaletlerini içine almaktadır. İran'ın kuzey kesiminde ciddi bir Zeydi nüfus vardı. Fakat Şah İsmail döneminden başlayarak İran'ın asimilasyon politikası ile tüm Zeydi nüfus Caferi/İsnaaşere yapıldı. Bu İran İslam Devriminden asırlar önce gerçekleşti. İran'ın Ensarullah ile ilişkisi ise ele alınması gereken başka bir konudur. Fakat şu kadarını söylemek isterim; Lübnan Hizbullah hareketinin İran ile ilişkisi ile, Yemen Ensarullah Hareketinin (Husiler) İran ile ilişkisi aynı değildir. Yine İran'ın Zeydileri caferi/isnaaşere yapmaya çalıştığı, Sa'da medreselerinin müfredatına müdahale ettiği ve bu çalışmalar sonucu bazı Zeydilerin Caferi Şiiliğe geçtiği gibi iddialar tartışılacak diğer konulardır. Lakin Nureddin hocamızın konuya vakıf olmadan, kulaktan dolma bile sayılamayacak bir takım iddialar ile Mezhepler tarihi gibi çok hassas bir alanda böyle rahat, umursamaz, kaygısız konuşabilmesi beni hem üzmüş hem de şaşırtmıştır. Kendi iç alemimde bir kez daha, fetvası ile araştırmadan amel edeceğimiz, değerlendirmesi ile siyasi pozisyon belirleyeceğimiz, sorunlarımızda müracaat edeceğimiz, hikmetinden istifade edeceğimiz ilim, tasavvuf ve siyaset insanının olmadığı bir dönemde hayat sürdüğünüz hakikati teyit olmuş oldu.

Ramazan Bursa

32,726 次观看 • 1 年前

ALLAHU TEALA'NIN MÜSLÜMAN OLMADIĞINI İDDİA EDEN GAYRİ MÜSLİM ALTAY CEM MERİÇ'E NOT: Videoyu izleyin ki apartman çocuğu Altay Cem Meriç iki kitap sattı diye nasıl faizci oluyor onu görün; Forex işiyle de uğraşıyormuş:) Allah'ın kanunları, yasakları ve emirlerine göre faiz harammış ama artık bugüne uygulanamıyormuş:) Uygulanamayan fetva da nas da olmazmış. Küçük Meriç ticaretle tanışınca Allah'tan dünyayı ve İslâm'ı daha iyi bildiğini iddia etmeye başlar ve hikâye böyle devam eder. Neymiş şarap dışında içecek bir şey olmazsa şarap içmek helalmiş yani diyor ki İsrail'i boykot filan diye yolumuza bakalım ama finans kapitali yöneten Siyonistlerin faizini de yiyelim:) Sen çok cahil bir çocuksun ne diyordun bana altta ; "20.asrın hatırat ve siyaset tarihinde iyisin. Cidden yakın siyaset tarihinde iyi bilgin var. Ancak bilmediğin konularda rastgele sallıyorsun" Madem öyle Cem Sultan; bilgili olduğumu söylediğin konular üzerinden 20. asırdan vereceğim bilgilerle senin dinden çıktığını ispatlayayım yani Yalancı Peygamberliğin İspatı olsun benim bu küçük eser tweetim Senle yaptığımız videoları izleyenler hatırlar özel de de çok söyledim sana kendim de hep bahsederim İtibari para İslam'da haramdır. İtibari para olmayan örneğin mal para kullanılan bir ekonomide sadece arz krizi çıkarsa enflasyon olur Yani senin de videoda kabul ettiğin üzere faiz kesinlikle Allah'a göre haramdır. Lakin: Bilmediğin konularda rastgele salladığın için ve her konuda da yüzeysel bilgini sırtını güçlülere dayayarak retorikle kapattığın için bugün senin tüm meşruiyetini bitiriyorum Bak bak 20. yüzyıldan bilgiler bunlar ha; 1912'den önce dünyada itibari para yoktu modern anlamda merkez bankası yoktu. 1946'dan sonra ancak merkez bankası sistemi Bretton Wooda ile dünyaya hakim oldu. Dolayısıyla İslamiyette faiz haram olduğu için yoktur ve aynı şekilde fiktif olduğundan itibari para da haramdır. Yani faizi meşrulaştırmak için kullanılan talep enflasyonu 1912'den sonra faizi meşrulaştırmak için Wilson ve çevresince FED sistemini kurmak için bir aparat olarak kullanılmıştır Stagflasyon da OPEC krizi ile çıkacak Nixon shock ile bitecektir. Yani İslamiyette itibari para olmadığı için de Milton Friedman'ın dediği gibi karşılıksız para basılarak enflasyona sebebiyet vermemiştir Afet, savaş gibi hele ki peygamber efendimiz hazreti Muhammed (sav) zamanındaki gibi ateşli silahların ve topyekûn savaşların olmadığı dönemlerde arz kısıtı çok kısa süreli enflasyona sebebiyet verir ki bunlar da istisnai anomalilerdir Yani Allah katında faiz olmadığı gibi itibari yani sağlam olmayan para (bak bunlar teknik tabir ha terim yani:)) yani karşılıksız basılabilen para da olmaz ve yok hükmündedir haramdır Bak bizim dinimizde hazreti Ömer deriden banknot yapmayalım diye istişare yapmıştır hani senin Ebu Hureyre için iftira attığın ve beni (kendinin de bugün kabul ettiğin üzere) sırf bu konu yüzünden sana düşman ettiğin Emirûl Mümin böyle bir halifedir işte Hazreti Ömer için milyon tane Altay Cem Meriç'in madara etmek namus borcudur benim gibi gerçek Sünniler için Dahası İslamiyet böyle mukaddes ve her şeye hakim; eskimeyen, zamana göre uyarlanması gerekmeyen bir dindir. Peygamber efendimiz hazreti Muhammed (sav) başta olmak üzere pek çok İslam büyüğü Tağşişe değinmiş ve bunun devalüasyon yani fiktif yani sahte ve sahtekarlık olduğunu enflasyona sebebiyet verdiğini söylemiştir. Ezcümle İslamiyette hem faiz hem arz dışı enflasyon hem de itibari para haramdır. Merkez Bankaları 1912'den beri dünyanın en büyük sinagoglarıdır. İki kitap satıp forexte iyi paralar kazanınca (bak videoya) cebin para görünce Allah mı olmaya karar verdin münafık? Haram de ama ye kimse bir şey demez zira günahtır. Ha ama modernist ve reformist hatta pozitivist bir yaklaşımla (ki bu ifadeyi öğlen sen kullandın) İslamiyet'i reforme etmeye çalışan bir Protestan Martin Luther sanarsan kendini Uğur ağabeyin seni madara eder. Siyonizme hizmet etme Merkez Bankası kapanırsa faizsiz iktisat mümkündür!

nonpaper

95,587 次观看 • 6 个月前

Ruhun Şad Olsun Paşam! 10 Kasım Özel: Milli Ekonomi, Cumhuriyetin Milli Yemindir! Ekonomik bağımsızlık, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş amaçları arasında en önemli yeri kaplar. Youtube kanalımızdan dinleyin: Mustafa Kemal Paşa Mart 1922’de bakın durumu nasıl anlatıyor : “ ... Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi kapitülasyon zincirleri ile bağladı. Gerek örgütleri gerek bireysel ekonomik girişimleriyle bizden çok daha kuvvetli olanlar, memleketimizde en imtiyazlı mevkilerde bulunuyorlardı. Temettü vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartta memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat şubelerimize bu sayede hâkim olmuşlardı. “ Efendiler! Bize karşı yaptıkları rekabet hakikaten çok gayr-ı meşru, hakikaten çok acımasızdı. Rakiplerimiz bu yolla gelişmekte olan sanayiimizi de mahvettiler. Ziraatımızı da yok ettiler, ekonomik gelişmemizi durdurdular.” 1 Kasım 1937… Vefatından tam bir yıl önce ve cumhuriyetin 14. Yılında Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyor: “Endüstrileşmek en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. En başta vatan müdafaası olmak üzere, ÜRÜNLERİMİZİ kıymetlendirebilmek ve en kısa yoldan, en ileri ve refah Türkiye idealine ulaşabilmek için bu bir zarurettir. Beş yıllık ilk sanayi planının geri kalan kısmını hayata geçireceğiz ve bütün hazırlıkları bitirilmiş olan birkaç fabrikayı da acilen üretime açacağız.” “ ... Bundan sonrası için, bütün tayyarelerimizin ve motorlarının memleketimizde yapılması ve harp hava sanayiimizin de bu esasa göre geliştirilmesi gerekir..” O, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Müdafaa-i Hukuk ruhuna uygun olarak, yabancı sermayeye karşı tam bağımsız bir ekonomiden, sanayileşmeden yana tutumunu böyle dile getirmiş ve hayata geçirmişti. Sahte bir demokrasi döneminin getirdiği ‘hürriyet’le birlikte yabancı sermayeyi teşvik kanununa, petrol kanununa, Amerika ile ikili anlaşmalara kapılarımız açtık ve Osmanlı’nın sömürü sistemini yeniden yarattık! Demokrasi kendine göre bazı özgürlükler getiriyor gibi göründü ama cumhuriyetin milli yemini olan MİLLİ EKONOMİ gümbürdedi gitti. Gözümüzü bir açtık ki yeniden yarı sömürgeyiz! Bu yıl 20. ölüm yılında andığımız Attila İlhan şöyle yol gösteriyor: “Kıssadan hisse; bir ülkenin özgürlüğü, tam bağımsızlığı sadece demokratik düzeyde serbestlikler sağlamakla olmaz. Bu işi sağlama bağlamak, ekonomik düzeyde bu bağımsızlık ve serbestliğin üzerine oturacağı temelleri atmak lâzımdır. O temeller ise, besbelli endüstrileşmeyle atılacaktır. O halde; Türkiye Cumhuriyeti devletinin ölüm kalım sorunu, demokratikleşmeyi ve sanayileşmeyi aynı zamanda, uyumlu ve düzenli bir biçimde yapabilme sorunudur. Peki, buna karşı partilerimizin tavrı ne?” İşte hepimizin buna bakması gerekiyor! Attila abi diyor ki: “Ortalıkta Atatürkçülük dendi mi, herkes aslan kesiliyor ama, Mustafa Kemal’in ekonomik bağımsızlık, sanayileşme, bağımsızlık ve özgürlük konularında söylemiş oldukları kimsenin kafasını kurcalamıyor. Halbuki ekonomik bağımsızlık bu devletin kuruluş amaçları arasında en önemli yeri kaplar.” Nutuk'ta, ‘istiklâl’ üzerine unutulmayacak sözlerin birkaçını okuyalım: “Ben, yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence hayat meselesidir.” “Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsız olmayan bir millet, insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yükseğe çıkamaz.” “Milletimizin kurduğu yeni devletin kaderine işleyişine ,bağımsızlığına unvanı ne olursa olsun hiç kimseyi müdahale ettirmeyiz! Millet, kurduğu devleti ve onun Bağımsızlığını ilelebet muhafaza edecektir!” Böyle demiştir 87 yıl önce kaybettiğimiz Gazi Paşamız! Geride kalan politika esnafı hatta çok sahip çıkar görünen zevat, burada alıntıladıklarımızın tam tersini söylemiş ve yapmışlardır! Türk Milleti “Atatürkçüyüm” diye bangır bangır bağırarak, topraklarımızda yabancılara üs verenleri, ikili anlaşmalar yaparak bölünmez bütünlüğümüzü parçalara bölenleri, milli ordumuzu yabancıların iradesine bırakanları, ekonomimizi yabancı ekonomilerin sömürüsüne mahkum edenleri unutmayacaktır. Türk milleti, Kürt Teali ve İslam Teali’yi yeniden canlandıranlara, İngiliz,İsrail ve Amerikan Muhiplerine gereken cevabı verecektir! Türk milleti gerçek anlamda Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi yapanları anında hissedecek ve sahiplenecektir! Ruhun şad olsun paşam!

Banu AVAR

49,592 次观看 • 8 个月前

Sene 1920... Ocak ayı... Mustafa Kemal Paşa, milli mücadelenin ilk stratejik hedefine ulaşmış ve Osmanlı meclisinin açılmasını sağlamıştı. Meclis, Aralık 1918'de kapatılmıştı. Çünkü İngilizler, meclisin ayak bağı olmasını istemiyordu. Sevr süreci, Vahdettin-Damat Ferit'le yürütülecek, Anadolu'daki tüm direniş girişimleri yok edilecek, anlaşma imzalanacak, ardından güdümlü bir meclis açılacak ve anlaşma onaylanarak yürürlüğe girecekti. O yüzden bu geçiş sürecinde meclis olmamalıydı. Anayasaya göre meclisin feshi mümkündü. Ama bunun süresi vardı. Belirli bir süre içerisinde seçim kararı almak ve meclisi toplamak gerekiyordu. İşte, Vahdettin-Damat Ferit bu noktada anayasayı ihlal etmeye karar vermişti. İşgal dönemi olağanüstü süreç kabul edilecek ve seçimler ertelenecekti. Ta ki Sevr imzalanıncaya ve direniş oluşumları temizleninceye kadar. Aralık 1918'de meclis feshedildikten sonra İttihatçı kalıntılarının üzerine gidildi. İngilizlerin oluşturduğu tutuklama listesi yürürlüğe kondu. Dönemin sadrazamı bu ağır hamleyi yapmakta tereddüt edince Damat Ferit sadrazamlığa geçti ve kıyıma başladı. Şubat 1919'dan itibaren pek çok potansiyel direnişçi, İttihatçı ve vatansever ya hapsedildi ya gözetim altına alındı ya da susturuldu. Mustafa Kemal Paşa o dönemde izolasyon politikası uyguluyordu. İttihatçılarla bir süredir bozuk olması, Alman ittifakına karşı çıkması ve Kasım 1918'den beri açıktan anti-İngiliz politikası gütmemesi onun kamufle olmasına yetmişti. Ama dahasına ihtiyacı vardı. Direnişi örgütlemek için Anadolu'ya geçmeliydi. Örtülü stratejileri sayesinde Samsun görevini kapınca ve Anadolu'ya geçince direnişi örgütlemeye başladı. İzolasyon politikasını terk etti, askerlikten ayrıldı ve fert olarak işe koyuldu. İlk hedefi direnişi örgütlemekti. Yani sivil toplum örgütlerini, işgal karşıtı askeri ve bürokratik çevreleri etrafında toplamak ve İngilizlerin uygulayıcısı Damat Ferit'i görevden aldırmaktı. Ancak bu sayede meclisin açılmasını sağlardı. Mustafa Kemal için meclisin açılması ilk hedefti. Çünkü meclis açılırsa, millet adına meşru kararlar alınırdı. Bunlar direniş kararlarıydı. Örneğin Misak-ı Milli... Kongreler dönemi sivil-askeri-bürokratik çevreleri direniş adına bir araya getirme-hazırlama dönemiydi. Bu işi yapmadan Damat Ferit'e yüklenmesi zordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri'ni başarıyla topladıktan ve direnişi Anadolu'ya yaydıktan sonra Damat Ferit'i hedef aldı. Hamlesi şuydu: Hiçbir şehir, valiler, komutanlar, devlet kuruluşları İstanbul'la yani Damat Ferit'le irtibat kurmayacaktı. Eylül ayında bu hamleyi yaptı ve Damat Ferit'i iş göremez hale getirdi. Damat Ferit'in düşüşüyle daha ılımlı bir hükümet kuruldu. Seçim kararı alındı. Meclisin açılması için hazırlıklar başladı. İşte bu nokta Mustafa Kemal'in en zorlu süreçlerinden biriydi. Meclis İstanbul'da yani İngilizlerin avucunda açılacaktı. Oraya gitmek istemiyordu. Ama meclisten geri kalmak da istemiyordu. Haliyle meclisin Anadolu'da açılmasını istedi. Fakat mücadelenin öncüleri, Karabekir ve Rauf gibi isimler de dahil, meclisin İstanbul'da açılmasını istediler. Böylece güç merkezi yeniden İstanbul'a kaydı. Zayıf yürekli mebuslar tehlikenin artık geçtiğini düşünüyordu. Mustafa Kemal asiliği durdurmalı ve ipleri meclise bırakmalıydı. Zaten Mustafa Kemal, çok sivrilmişti. Onun ismi, hanedanla çatışma yaratıyordu. Meclis açıldığına göre onu çevresinde bulunmak çok da lüzumlu görülmüyordu. Öyle ki, Mustafa Kemal'in İstanbul'a geçmeden önce Eskişehir'de toplantı yapmak fikrine çoğu mebus katılmamıştı. Onunla görüşmeyi bile lüzumlu bulmadılar. Meclis açıldıktan sonra İngilizler ve Vahdettin, Kuvayi Milliye'nin kendini feshetmesini talep etti. Çünkü meclis açıktı ve Kuvayi Milliye gibi illegal bir teşkilata lüzum yoktu. İngilizlerin ve Vahdettin'in baskıları, ılımlı hükümeti de tesiri altına aldı. Ankara'ya yazıp Kuvayi Milliye'nin feshini talep ettiler. Meclisteki azımsanmayacak bir grup da bu düşünceye yakınlaşmıştı. Öyle ki Mustafa Kemal'i meclis başkanı seçmek istemediler. İstanbul'a bile gelemeyen biri meclis başkanı olur muydu? Onun asiliği ve keskinliği İngilizlerle kurulacak dengeyi bozardı. Onun saltanata karşı dik duruşu sarayla aralarını açabilirdi. Özetle, meclis açılmıştı. Sistem çalışmaya başlamıştı. Mücadele amacına ulaşmıştı. Artık Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye'si kenara çekilmeli ve işi meclise bırakmalıydı. O esnada İstanbul'da bulunan ve meclisin nabzını tutan Mazhar Müfit, Mustafa Kemal'e yazdığı uzun bir mektupta direniş motivasyonunun dağılma noktasına geldiğini anlatır. Bahsettiğine göre sadrazam meclise gelmiş ve Kuvayi Milliye'nin artık dağıtılması gerektiğinden bahsetmiştir. Üstelik sadrazama esaslı şekilde karşı çıkan da olmamıştır. Meclise göre, mücadelenin kalanını artık meclis yapabilirdi. Hem de üstelik İstanbul'da, İngilizlerin avucunda. Bu kapsamda Misak-ı Milli kararları kabul edildi. Meclis, İstanbul'da İngilizlere göz dağı verdi. Böylece meydan okuma başladı. İngilizlerin ilk hamlesi saraya oldu. "Bağımsızlık türküsünü" beğenmemişlerdi. Hükümeti baskı altına aldılar ve ağır talepler sundular. Hükümet çaresiz kaldı ve düşürüldü. Yerine gelen hükümet de çaresizdi. Meclis, göz dağını vermişti ama gerisini getirecek teşkilatı ve organizasyonu yoktu. Peki ne oldu? Potansiyel direnişçiler İstanbul'da İngilizler için kolay av oldu. 16 Mart günü İstanbul fiilen işgal edildi ve mücadelede yer alabilecek pek çok isim ele geçirildi. Tutsak edildi ve Malta'ya sürüldü. Vahdettin, Damat Ferit'i yeniden hükümetin başına geçirdi. Böylece, önceki yıl güçlükle elde edilen ilk stratejik hedef kolayca kaybedildi. Mustafa Kemal'e burun kıvıranlar, onu asi ve tehlikeli bir tip olarak görenler, ondan uzak durmaya gayret edenler, onu meclis başkanı seçmeyenler, Kuvayi Milliye'nin dağıtılmasını isteyenler, ne yaptılar? Kurtulmayı başaranlar, Mustafa Kemal'in yamacına sığınmak için Ankara'ya kaçtılar. Mustafa Kemal, İstanbul'a gitseydi oyun biterdi. Mustafa Kemal, Kuvayi Milliye'yi dağıtsaydı oyun biterdi. Mustafa Kemal, bir kenara çekilseydi, oyun biterdi. Ama hiç birini yapmadı. Onun yerine hesap yaptı. Meclisin basılacağını, başkentin işgal edileceğini hesaplamıştı. İşte Kuvayi Milliye'nin o vakit iş göreceğinin bilincindeydi. Süreç “kaçınılmaz” değildi. Ciddi dağılma, teslimiyet ve yanlış hesap ihtimalleri vardı ve Mustafa Kemal’in stratejik ısrarı belirleyici oldu. Milli Mücadele bir destandı. Ama el ele, her daim birlik ve beraberlik içinde yürüyen bir destan değildi. Yolu çok defa cehennemin içinden geçmiş, türlü tehlikeler atlatmıştı. Milli Mücadele'yi düze çıkaran ise çoğu vakit Mustafa Kemal'in hesaplarıydı.

Con Sinov

49,197 次观看 • 1 个月前

Zengezur Koridoru açılıyor: Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan lojistik hattı açılıyor. 14 Ocak'ta, Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan'ın Washington'da ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmesinden bir gün sonra, Ermenistan ve Amerika Birleşik Devletleri, TRIPP Uygulama Çerçevesi'ni duyuran ortak bir bildiri yayınladı. Belgeye göre Zengezur Koridorunu işletecek şirkette ABD %74 hisseye sahip olacak, kalan %26'lık hisse ise Ermenistan'a ait olacak. Bu, Azerbaycan'ı Ermenistan üzerinden Nahçıvan özerk bölgesine bağlayacak güzergahın nasıl işleyeceği konusunda ayrıntılı bilgi veren ilk kamuya açık belgedir. Ermenistan, Azerbaycan ve Amerika Birleşik Devletleri liderlerinin 8 Ağustos'ta imzaladığı ortak bildiriden beş ay sonra, TRIPP kapsamındaki hak ve yükümlülüklerinin kapsamını belirlendi. TRIPP Geliştirme Şirketi ve Sahiplik Yapısı Belgeye göre TRIPP Kalkınma Şirketi'ne ilk etapta 49 yıllık bir süre için münhasır geliştirme hakları verilecekti. Bu süre zarfında Amerika Birleşik Devletleri %74'lük kontrol hissesini elinde bulundururken, Ermenistan %26'lık hissesini koruyacaktı. Ermenistan'ın şirketin görev süresini 50 yıl daha uzatması bekleniyor. Bu süre zarfında Ermenistan'ın payı yüzde 49'a yükselecek. Şirketin sahipliğinde, yapısında veya hissedarlarında yapılacak herhangi bir değişiklik, hem Ermenistan hem de ABD hükümetlerinin önceden onayını gerektirecektir. Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan, Çarşamba günü düzenlediği basın toplantısında, hisse dağıtımını "çok adil" olarak nitelendirerek, Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük ölçekli finansal yatırımlar yapacağını, Ermenistan'ın ana katkısının ise kalkınma (arazi kullanımı) hakları tanımak olacağını belirtti. Mirzoyan, "Hissedarlık oranından bağımsız olarak, Ermenistan Cumhuriyeti'nin onayı olmadan hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceği durumlar olacaktır" dedi. Mirzoyan ayrıca, projeye Türkiye veya Rusya'nın dahil edilmesinin görüşülmediğini belirtti. Bununla birlikte Mirzoyan, ilgili alanlarda Moskova ile gelecekteki işbirliğini de dışlamadı. Devlet haber ajansı Armenpress'e göre "TRIPP'in kendisinde hayır, ancak Rusya Federasyonu için TRIPP ile ilgili diğer faaliyetler, bağlantılar ve işbirlikleri de kurulabilir" dedi. Anlaşma, Ermenistan'ın egemenlik alanı içindeki tüm TRIPP bölgelerinde tam yasama, düzenleme ve yargı yetkisini elinde tuttuğunu vurgulamaktadır. Ermenistan ayrıca ulusal güvenlik ve kolluk kuvvetlerinin yanı sıra sınır kontrolü, gümrük, vergiler ve diğer zorunlu ücretler üzerindeki yetkisini de koruyacaktır. Bu yetkiler, “ön büro - arka büro” işletim modeli aracılığıyla kullanılacaktır. Bu sistem kapsamında Azerbaycan'dan Ermenistan'a transit geçişi kolaylaştırmayı amaçlayan ön büro işlemleri, TRIPP Kalkınma Şirketi tarafından sözleşme imzalanan özel operatörler tarafından yürütülecektir. Sorumlulukları arasında belge toplama, ücret tahsilatı, ödeme işlemleri ve idari destek yer alacaktır. Ancak belgede açıkça belirtildiği üzere ön büro çalışanları "kolaylaştırıcıdır; karar vermezler." Güvenlik taraması, denetimler, göç kontrolü, izinler, yetkilendirmeler ve uygulama ile ilgili tüm kararlar, tüm sınır ve gümrük tesislerinde daimi fiziksel varlıklarını sürdürecek olan Ermenistan devlet yetkililerine ait kalacaktır. Mirzoyan, "Bu sistem hiçbir egemenlik işlevini dışarıya devretmiyor," diyerek, Ermeni yetkililerin ilgili tüm noktalarda hazır bulunacağını ve tüm alanların Ermeni yetkililer için erişilebilir kalacağını vurguladı. Bu düzenleme Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in daha önce Azerbaycan vatandaşlarının Ermeni sınır muhafızlarının "yüzünü görmemesi" gerektiği yönündeki talebine yönelik bir uzlaşma gibi görünüyor. Bugünkü hükümet oturumunun başında Başbakan, Ermenistan'ın TRIPP anlaşması kapsamında Syunik üzerinden Azerbaycan'a engelsiz geçiş sağlamaya hazır olduğunu açıkladı. Başbakan, “Hazırlıklıyım ve daha önce defalarca görüştüğümüz ilkeler doğrultusunda, Azerbaycan anakarası ile Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti arasında engelsiz iletişimi sağlamak da dahil olmak üzere, bu konuda kararlı bir şekilde ilerleyeceğiz. Bizim görüşümüz, burada da çatışma mantığının ötesine geçip normal, barış odaklı bir atmosfere ve yaklaşıma ulaşmamız gerektiğidir” dedi. Güvenlik, Veri ve Altyapı TRIPP Uygulama Çerçevesine göre Ermenistan tüm güzergah boyunca güvenliğin sağlanmasından sorumlu olacaktır. Özel operasyonel güvenlik personeli istihdam edilebilir ancak bu, Ermenistan'ın lisansına tabi olacaktır ve tüm acil durum ve uygulama durumlarında Ermeni makamları öncelikli yetkiye sahip olacaktır. Veri koruması konusunda belgede, tüm devlet veri sistemlerinin Ermenistan'ın egemen kontrolü altında kalacağı ve yabancı yetkililerle veri paylaşımının uygun yasal çerçeveler gerektireceği belirtiliyor. Syunik'te planlanan altyapı projeleri arasında demiryolları, otoyollar, yollar, köprüler, tüneller, elektrik iletim sistemleri, petrol boru hatları, doğalgaz boru hatları ve dijital altyapı yer alıyor, ancak henüz kesin bir inşaat takvimi açıklanmadı. Mirzoyan, inşaatın yaz sonu veya sonbahar başlarında başlayabileceğini söyledi. Türkiye ve Azerbaycan, TRIPP Uygulama Çerçevesi Hakkındaki Görüşlerini Açıkladı Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Perşembe günü İstanbul'da düzenlediği basın toplantısında, "Zengezur Koridoru'nun Azerbaycan'ın beklentilerine uygun olarak hayata geçirileceğine inanıyoruz. Azerbaycan anakarasını Nahçıvan'a bağlayacak bu koridor, hem Orta Koridor hem de Türkiye'nin Türk dünyasına erişimi açısından büyük önem taşıyor" dedi. Fidan, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki barış sürecine değinerek, Türkiye'nin iki ülke tarafından başlatılan barış anlaşmasının imzalanmasını ve uygulanmasını beklediğini belirtti. Fidan, “Dün Washington'da, Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası (TRIPP) girişiminin başlatılması konusunda Ermenistan ile bazı anlaşmalara varıldı. Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ile bu belge ve hükümleri hakkında iki saatlik bir görüşme gerçekleştirdik. Ayrıca Türkiye Devlet Başkanı'na da çerçeve anlaşması hakkında bilgi verdim” dedi. Fidan ayrıca, barış anlaşmasının tam olarak uygulanabilmesi için Ermenistan'ın yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini vurgulayarak, Türkiye'nin Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan'ın sergilediği yapıcı yaklaşımı desteklediğini sözlerine ekledi. Fidan, Azerbaycan ile yapılan görüşmelerin TRIPP çerçeve belgesini de kapsadığını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konu hakkında tam olarak bilgilendirildiğini sözlerine ekledi. Fidan, hem Azerbaycan hem de Türkiye'nin ve Ermenistan'ın barış sürecini ve bölgesel bağlantıyı ilerletmek için gerekli siyasi iradeye sahip olduğunu vurguladı. Zengezur Koridoru'nun açılmasına dair Türk şirketleri, kara ve demir yolu için projelere başladığı ve 2026 yılında inşaatın hızlı biçimde tamamlanması bekleniyor. Ayrıca bu koridordan doğalgaz ve diğer enerji hatlarının geçmesi konusunda da fikir birliği olduğu belirtiliyor. Zengezur Koridoru’nun önemli bir parçası olan Kars- Iğdır- Aralık- Dilucu Demiryolu Hattı’nın temeli Iğdır’da 2025 yılında düzenlenen törenle atıldı.

RUSEN || Press

23,371 次观看 • 6 个月前

Chery Omoda 5 aracıyla büyük sorunlar yaşayan takipçimiz: ''Kasım 2023’te Chery Omoda 5 marka aracımı Samsun BLF Otomotiv’den satın aldım. Memleketim Tokat’a dönerken, tamamen dolu olan yakıt deposunun yarısının tükendiğini fark ettim. Bu durum, şehirler arası yolda 100 kilometrede yaklaşık 10 litre yakıt tükettiğini gösteriyordu. Aracı kullanmaya devam ettikçe bu tüketim oranlarının değişmediğini gözlemledim. Aynı aracı kullanan kişilerle WhatsApp gruplarında görüştüğümde, bu tüketim değerlerinin yüksek olduğu ve bu rakamlara ancak şehir içi kullanımda ulaşıldığı yönünde ortak görüşler olduğunu öğrendim. Benim şehir içi kullanım verilerime göre, aracın gösterdiği tüketim 12.5 litre iken, kendi kilometre ve yakıt hesaplamalarıma göre bu değer 14 litreyi buluyordu. Bu anormalliğin nedenini anlamaya çalışarak aracı kullanmaya devam ettim. Ağustos 2024’te Bursa’ya yapacağım seyahat için yola çıktığımda, daha Tokat’tan çıkmadan aracın gaz yemediğini fark ettim. Aracı durdurup yeniden çalıştırarak yola devam ettim; ancak sollama yaparken aracın hızlanmadığını, depar atmadığını ve bu nedenle ciddi bir kaza riski atlattığımı deneyimledim. Tokat’ta yetkili servis bulunmadığından, Bursa’ya vardığımda sorun yeniden ortaya çıktı ve aracı Nilüfer Chery yetkili servisine götürdüm. Yapılan test sürüşünde ve bilgisayarlı kontrollerde herhangi bir sorun tespit edilemediği bildirildi. Ancak dönüş yolunda tekrar gaz kesme problemi yaşandı. Bu durumu telefonda ustayla paylaştığımda video kaydı almamı istedi. Videoyu çekip ertesi gün tekrar servise gittim. Aynı şekilde test sürüşü yapıldı ve yine bir sorun tespit edilemediği belirtildi. Usta, kendi inisiyatifiyle fren müşürünü temizleyip yeniden taktı. Gaz yememe problemi ise belirli bir düzende tekrar etmediğinden, sorun bir süre gözlenmedi. Ancak dönüşümden yaklaşık bir hafta sonra tekrar etmeye başladı. Bu süreçte, Chery Yol Yardım Hattı’nı ve farklı bayileri arayarak bilgi almaya çalıştım. Sonunda, araç çok kısa bir mesafede (1–2 km) defalarca aynı arızayı verince ve kullanılamaz hale gelince, tekrar Chery Yol Yardım Hattı’nı arayıp durumu bildirdim. Bu kez motor arıza lambası da yanmaktaydı. En yakın yetkili servis olan Sivas Oflazlar Bayisine yönlendirildim. Telefon görüşmemizde, yapılan testlerde ve bilgisayarlı kontrollerde yine herhangi bir sorun bulunmadığı, motor arıza lambasının da kendiliğinden söndüğü tarafıma bildirildi. Ancak hata kodu silinse dahi sistemde kayıtlı olması gerektiğini düşündüğümden bu açıklama bana tatmin edici gelmedi. Yetkililere, aracımda mevcut problemi tespit etmeleri gerektiğini, çözüm odaklı olduğumu ancak mağdur edilmek istemediğimi belirttim. Aracın gerekirse 2–3 ay serviste kalabileceğini, ancak bu süreçte ikame araç temin edilmesi gerektiğini ifade ettim. Fakat, mevzuata göre ikame araç verilmesi gereken günde "arızaya rastlanmadığı" gerekçesiyle aracın bana teslim edilmesi gerektiği söylendi. Birkaç ay sonra aynı sorun tekrar etti. Araç yine çekiciyle servise götürüldü. Bu sefer, mühendislik birimiyle görüşülerek fren müşürünün değiştirileceği bilgisi verildi. Aracı teslim almak için yeniden Sivas’a gitmek zorunda kaldım. İkinci kez, günlük yaşantımda oldukça ihtiyaç duyduğum aracı birer hafta süreyle kullanamadım; Sivas’a gidiş geliş masraflarını karşılamak zorunda kaldım ve dönüşte yine yakıt ve zaman kaybı yaşadım. Ne yazık ki bu işlemlerin ardından da sorun çözülmedi. Yaklaşık bir ay sonra gaz yememe problemi tekrar başladı. Mart ayından itibaren yaşadığım sorunları video ile belgelemeye başladım. Aracın bu ana problemi dışında, yeni arızalar da ortaya çıkmaya başladı. Bu süreçte hem kaza riskiyle karşı karşıya kaldım hem de araçta farklı arızalar oluşabileceği endişesiyle aracımı kullanmak zorunda kaldım. Özellikle uzun yollarda ciddi riskler yaşadım. Hız sabitleyiciyi kullanarak gaz pedalına mümkün olduğunca az bastığımda, yakıt tüketiminin belirgin şekilde azaldığını fark ettim. Bu durum, yaşadığım problemin yakıt tüketimini de doğrudan etkilediğini açıkça ortaya koydu. Aracın üçüncü kez Sivas'a servise götürülmesi ise, tüm arıza lambalarının yanması, el freninin devreden çıkmaması ve aracın tamamen hareket edemez hale gelmesi üzerine gerçekleşti. Bu kez sol arka tekerdeki ABS sisteminin değiştirildiği bilgisi verildi. Daha önce de belirttiğim gibi, gaz yememe probleminin yanı sıra aracın kendi kendine fren yaptığı hissine de kapılıyordum. Gaz vermeden düz yolda giderken araç hızla yavaşlıyor, vitesi boşa aldığımda ise yavaşlama gerçekleşmiyordu. Yine bir şehirler arası yolculuk sırasında, arkadaşlarımla birlikte 90–100 km/s hızla ilerlerken aracın titrediğini ve fren yapmadığım halde fren disklerinin aşırı ısındığını tespit ettik. Sonuç olarak, araç toplamda dört kez, bir kez Bursa’da, üç kez Sivas’ta olmak üzere servise götürüldü. Ancak her seferinde aynı ya da benzer şikâyetler üzerine yapılan kontrollerde sorun tespit edilemediği iddia edildi ve çözüm üretilemedi. Mağduriyetim giderilmedi. Aracın ayıplı mal niteliği taşıdığı açık olmasına rağmen, çözüm için yeterli teknik ve kurumsal inisiyatif alınmadı. Sadece hata kodu alınamaması gerekçe gösterilerek sorunlar göz ardı edildi, alternatif çözüm yolları denenmedi ve araç her defasında olduğu gibi tarafıma teslim edildi. ÖTV muafiyetiyle ve garantili olduğu düşüncesiyle satın aldığım bu aracı, farklı yollardan tamir ettiremediğim ve ikinci elde satamadığım için, tüm maddi imkânlarımı harcadığım bu araç nedeniyle ciddi bir şekilde mağdur edildim.''

denetle!

65,973 次观看 • 11 个月前