Video yükleniyor...

Video Yüklenemedi

Ana Sayfaya Dön

REMEMBER THE NAME ✍🏻 Chec Bebel Doumbia | 2007 🇧🇫 İkili mücadelelerde çok güçlü, temaslı oyunu seven ve Box-to-box rolünde oynayabiliyor. Çok hızlı değil ama alan kapatma konusunda etkili. Müdahaleleri çok temiz ve soğukkanlı. Bazı yönlerini Pogba ve Tchouaméni'ye benzettim.

13,413 görüntüleme • 7 ay önce •via X (Twitter)

0 Yorum

Yorum bulunmuyor

Orijinal gönderinin yorumları burada görünecek

Benzer Videolar

Barış Alper Yılmaz eğer ayrılacaksa Galatasaray mutlaka yerli kanat transferi yapmalı. Bu konuda da elde çok fazla seçenek olmazsa da tarz olarak da hem kanat forvet hem de forvet oynayabilecek Eren Dinkçi olmalı. Eren boyuna rağmen ( 188 cm) atik, hızlı ve dripling konusunda iddialı biri. Takımını dikine götürme konusunda ve rakip kaleye özellikle alan bulduğunda hızla gitme konusunda iyi seviyede. Birebirde boyuna rağmen cüssesi daha ufak olduğu için zorluk çekip top kaybı yapabiliyor. Ama bunu hızıyla birleştirince rakiplerini de hızla ekarte edebiliyor. Savunma arkasına koşu konusunda ve rakip savunma çizgisi arkasına çok iyi koşular atabiliyor. Karşı karşıya pozisyonlarda, bitiricilik ve karar alma konusunda gelişmesi şart. Ama şu anda da özellikle ayakiçiyle çok temiz şutlar çıkarabiliyor ve 1 sezon öncesinde olduğu gibi çift haneli gol sayısına ulaşabilir. Teknik kalitesi çok üst düzey olmazsa da sırtı dönük oyun ve toplu oyunda güçlü olan baskın futbol oynayan bir takımda bu özelliklerini geliştirebilir. Bunu fizik kalitesinide artırması durumunda ciddi avantaja çevirebilir. Eren eksiklerini kapatmadı durumunda Barış sonrası ciddi fark yaratacak oyuncu konumuna gelecektir. Dripling yeteneği ve savunma arkası koşularıyla özellikle kafa kafaya giden maçlarda Sara ve gelirse Ederson’la beraber uzun toplarda ciddi fark yaratacaktır. Kapalı savunmaya karşıda Sane ve Osimhen’le beraber boş koşularla rakip savunmayı zorlayacaktır. Kısacası Eren üzerine gidilmesi halinde fark yaratabilecek Barış sonrası onun kadar fayda sağlayabilecek bir oyuncu olacaktır. Ve her ne kadar Şampiyonlar Ligi’nde yerli statüsünde sayılmazsa da mutlaka yerli oyuncu almak zorunda Galatasaray. Bunlardan biri de Eren gibi biri olmalı..

Futbolun Doktoru

118,367 görüntüleme • 11 ay önce

Şampiyonluğu garantileyen Slovan Bratislava karşısında yalnızca 5 dakikalık performansı bile bazı ipuçlarını veriyor: ➡️ Bu çocuk Musrati tarzı bir 6 değil. Çok daha atlet, uzun bacaklı, yüksek şiddetli koşu sayısı ve ivmelenmesi boyuna göre elit seviyede. ➡️ Daha yakın bir örnekle anlatayım: Lemina gibi değil. Yani işi ikili mücadele (duel) ya da top kapma (tackle) ile değil, daha çok pozisyon oyunu ve pas arası (interceptions) ile çözen bir profil. Tam bir izci. İzleme ve topsuz koşuları takip etme (tracking / marking runs) konusunda yaşına göre çok olgun. ➡️ Basit oynamayı seven ama hat kırıcı paslarda (progressive) da ortalamanın üstünde bir becerisi var. Kısa kesit videoda dahi hat arası boşlukları kısa, orta ve uzun paslarla oynayabilme yetisini net şekilde görüyorsunuz. ➡️ Ters ayağını beklediğimden çok daha iyi kullanıyor. Çabuk düşünüyor, ayak çabukluğu da gayet iyi. Bu ikisi, modern bir 6 numaranın takımına vereceği katkı açısından belki de en belirleyici unsurlar. Ülkemizde oyunun görünmeyen yönlerinde takımı yukarı çeken oyuncular pek fark edilmez. Daha çok şov kısmı öne çıkar. Bu çocuk kaliteli bir işçi. Tipik Atiba profili. Sonuç: Yaşı, potansiyeli ve ihtiyaç dengesi açısından olumlu bir iş olabilir. Ama eğer elinde Demir Ege gibi bir potansiyel varsa ve onu sadece €5M gibi bir rakama kaybedip yerine bu oyuncuyu alıyorsan, bu transfer doğru olsa bile planlama yanlıştır.

Eray Can Gencer

227,619 görüntüleme • 1 yıl önce

Çağrı Hakan Balta: Torpil mi, Potansiyel mi? 💭 Bu çocuk sürekli istatistik mi kasıyor, arkadaşları gol atsın diye kıyak mı geçiyor diye dün oturup 2 saat Galatasaray U19 takımının maçlarına baktım.. Karşılaştığım manzara Çağrı Hakan Balta'nın beklentilerimin çok ötesinde bir potansiyel olduğu gerçeğiyle yüzleşmemi sağladı.. Aşağıya çok "basit" gibi görünen bazı kesitler atıyorum. İzlediğim maçlardan edindiğim gözlemlerimi paylaşmak isterim; 🎯 Skor Katkısının Ötesinde Oyun Davranışı Beklenenin aksine sadece kendi gol istatistiklerini düşünen bir oyuncu değil. Tam tersine, arkadaşlarına pozisyon hazırlamak konusunda hem istekli hem de yetenekli. İzlediğim maçların büyük kısmında -kesitlerde de mevcut- pas opsiyonu yaratmaya, alan açmaya ve doğru zamanda doğru pası vermeye çalışan bir oyuncu profili çiziyor. 🎯 Bitiricilik ve Soğukkanlılık Çağrı Hakan Balta’nın gol sezgisi güçlü, ama henüz tam anlamıyla olgunlaşmamış. Karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda bazen doğru vuruşu seçse de, topla buluşma zamanlaması geliştirmesi gereken bir alan olarak öne çıkıyor. Doğru zamanda doğru yerde olmayı zaten başarıyor; bu becerisini, son vuruşta kararlılık ve netlik ile birleştirdiğinde gol sayısını çok daha yukarı taşıyabilecek potansiyelde. 🎯 Fiziksel Dayanıklılık ve Temas Oyunu Çağrı, oynadığı grubun yaş ortalamasından iki yaş küçük olmasına rağmen fiziksel mücadelelerde geri adım atmıyor. Aksine, temas anlarında ayakta kalan, pozisyonunu koruyan ve direnciyle dikkat çeken bir profil çiziyor. Yaş farkı fiziksel eksiklik gibi görünse de, onun için bir dezavantaj oluşturmuyor. Vücut dengesini iyi kullanıyor, kolay devrilen bir oyuncu değil. Bu özelliği, ilerleyen yaş kategorilerinde de onu bir adım öne çıkarabilecek bir avantaj sunuyor. ✅ Peki Sonuç? Evet, soyadı güçlü. Ama sahadaki varlığı soyadını taşımanın çok ötesinde. Çağrı Hakan Balta, istatistik peşinde koşan bir tabela oyuncusu değil; oyun aklıyla, takım katkısıyla ve gelişime açık yönleriyle dikkat çeken bir potansiyel. Bugün hâlâ yolun başında. Ancak bu yol, doğru adımlarla yürünürse “torpil” tartışmalarını boşa çıkaracak kadar sağlam görünüyor..

Yeraltından Futbol

711,300 görüntüleme • 1 yıl önce

Wilfried Singo 🌪️ Okan Buruk’un prensi Wilfried Singo’nun en çok öne çıkan özelliği fizik gücü. İnanılmaz bir atlet ve fiziksel canavar. Bire birde birçok rakibin karşılaşmak istemeyeceği, rakibi caydıran bir adam. Gelin Singo’ya yakından bakalım. Singo kariyeri boyunca sürekli sağ tarafta oynayan ve tüm çizgiyi boydan boya kullanan biri. Fiziksel ve atletik gücüyle inanılmaz fark yaratıyor. Aynı Osimhen gibi ligin çok çok üstünde fiziksel fark yaratacak, bire birde Boey gibi karşısındaki rakibi rahatlıkla yıkacak bir canavar. Ligde çok rahat maç başı 12-15 arası ikili mücadeleye çıkacaktır. Atletik gücüyle de özellikle savunma geçişlerinde çok seri. Rakibi gördüğü an kontrayı bitirmek adına inanılmaz bir güçle depara kalkıyor ve geçişleri oldukça iyi savunuyor. Bu atletik yeteneğini aynı zamanda hücuma çıkarken de kullanabiliyor. Kendini sık sık sol çizgiye 1-2 metre yakınına konumlandırıp çok iyi deparlanıyor. 1-2 rakibi arasında kalması halinde bile yeteneklerini kullanıp oralardan çıkabiliyor. Savunmada özellikle fiziksel ve atletik özellikleriyle aksiyon alıyor. Bunu yaparken de o kadar kolay gösterip o kadar güçlü kalıyor ki takımını çok rahatlatıyor. Ama her ne kadar bu konularda iyi de olsa kendisi mutlaka savunma aksiyonu alma konusunda da gelişmeli. Evet, hatalarını sık sık atletizmiyle kapatıyor ama yine de bu karar konusunu çözmeli. Ki hala biraz eksik olsa da bunu son sene stoper oynayarak ciddi anlamda geliştirdi. Savunmada bu kadar iyi de olsa Pavard, Kaan gibi bir stoperleşen bek değil Singo. Oldukça hücumcu, rakip sahaya bindirmeyi seven ve oldukça temiz paslar atan bir oyuncu. Orta yerine genelde paslarla etkili olan, yerden de kestiği toplarla başarılı olan bir isim Singo. Geriden çıkışta da bu ayağının iyi olmasıyla takımı ciddi rahatlatıyor. Singo özellikle hava toplarının savunma tarafında da bir canavar. Topa çok güçlü çıkıp yere bir hamle yapacak kadar iyi iniyor. Hücum konusunda da bunu geliştirebilir ve özellikle penaltı noktasına yakın konumlandığında gol de bulabilir. Singo fiziksel ve atletik benzerliğiyle bir Boey etkisi yapacaktır. Ondan daha çok oyun kuran, hücumda da sık sık çizgiyi kullanan ve kontralarda hem savunma hem de hücumda takıma ciddi katkı verecektir. Okan Hoca’yla tutmama ihtimali oldukça düşük bir bek profili… Ki eksiklerini de mutlaka Okan Hoca kapatmaya çalışacaktır. Ana planda 4’lü savunmada onu mutlaka sağ bekte göreceğiz.

Futbolun Doktoru

44,970 görüntüleme • 11 ay önce

🇹🇷🇧🇬 | Göztepe'nin yeni transferi Filip Krastev'in scout raporu: ✍🏻 Balkan Futbolu ®️ Filip Krastev, klasik Balkan 10 numarası ile modern içe kat eden kanat arasında bir profil. Çizgi oyuncusu değil, topu iç koridora taşıyıp oyunu çözen bir yaratıcı. En güçlü yönü: dar alanda ilk kontrol + dripling + pas kombinasyonu. Üçüncü bölgede topu aldığında ya şut hazırlıyor ya da kilit pas deniyor. Risk almaktan çekinmeyen bir oyun karakteri var. Sol ayağıyla sağdan içe kat edip ceza sahası yayı çevresinden uzak köşeye şut tehdidi oluşturuyor. Bu, savunmalar için sürekli bir karar problemi yaratıyor: çık mı, kal mı? Oyun görüşü yüksek. Dikey oynayabiliyor, savunma arkası pasları ve ters topları kullanıyor. Tempoyu yönlendirebilen bir “inverted playmaker”. Fiziksel olarak zayıf. İkili mücadelelerde ve temaslı oyunda kolay düşebiliyor. Savunma katkısı sınırlı, top rakibe geçtiğinde takımın biraz eksik kalmasına neden olabiliyor. Tempo çok yükseldiğinde karar kalitesi düşüyor. Büyük liglerde ilk 11 için değil ama Süper Lig, Belçika ve Balkan seviyesinde fark yaratabilecek bir profil. En iyi rolü: 4-2-3-1’de sağdan içe kat eden hücumcu ya da serbest 10 numara. Oyun kuran, topa sahip olmak isteyen takımlarda verimi ciddi şekilde artar. Doğru sistemde, Stanimir Stoilov’un eski öğrencisi olarak 8-10 gol ve 6-8 asist üretebilecek bir hücum silahı. Yaratıcılık arayan takımlar için gerçek bir fark yaratma potansiyeline sahip. Dipnot olarak: Filip Krastev, Stanimir Stoilov yönetiminde Levski Sofya formasıyla 45 maça çıktı; 10 gol ve 10 asistlik katkı verdi. Oyuncuyu en iyi tanıyan isim Stoilov hoca.

Balkan Futbolu

21,750 görüntüleme • 5 ay önce

Lesley Ugochuwku Analiz 📈 Öncelikle Lesley Ugochuwku hakkında "futbol cahili" Uğur Karakullukçu'nun söylediklerini lütfen dikkate almayın. Galatasaray'ın oynadığı oyun için tam bir tamamlayıcı oyuncu. Galatasaray orta sahasında ne eksik ise bu çocukta var. - Hava topu zafiyetimiz var! + Bu çocuk 1.90 nerdeyse. Hem ofansif hem defansif anlamda hava toplarında etkili sayılabilecek bir performansı var. Dünya futbolunda artık duran topların önemini anlatmama gerek yok sanırım. - Top taşıyabilen oyuncu eksiğimiz var! + Bu çocuğun dripling yeteneği var kendi yarı sahasından topla mesafe kat ederek hat kırıyor. Önünde boşluk bulduğu zaman topu çok hızlı ileri taşıyor. - Geçişlerde rakibe çok alan veriyoruz! + Bu çocuk alan kapatma konusunda usta. Özellikle Rennes performansı izlerseniz bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Ve orda daha 19 yaşındaydı. Tek başına bir çapa gibi takılıyordu sahada. - Torreira'nın bacaları kısa rakibe yetişemiyor ikili mücadele kazanamıyor! + Bu çocuk rakibe yetişir ve ikili mücadele konusunda Süper Lig'in en iyisi olur. UCL'de sırıtmaz. Savaşır. Yani Lesley Ugochuwku bizim aradığımız profile tam oturuyor kağıt üzerinde. Eksiklerimizi gideriyor. Scouting böyle yapılıyor zaten. Bir birini tamamlayacak oyuncular ile takımı güçlendirmek önemli. Çünkü bizim dört dörtlük oyuncu alacak ekonomik gücümüz yok. Zaten onlarda bizi tercih etmezler. (acı gerçek) Biz dört üzerinden üçlük oyuncuları alıp onların birbirini tamamlamasını sağlamalıyız. En basit haliyle böyle anlatayım. Gelelim oyuncunun zayıf yönlerine. * Hat kıran pas konusunda eksik evet ama zaten bu çocuk bir 10 numara değil. Basit oynuyor. Türk taraflar pek sevmez basit oynayan topçuyu :) * Yoğun baskı (pres) altında topla çıkarken zorlanıyor. Pas hataları yapabiliyor. Zaten özellikle bunu çok iyi yapsaydı bize düşmezdi diye düşünüyorum. * Skor katkısı düşük ama Okan Buruk'un duran top setinde skora katkısı daha fazla olabilir. * Uyluk kası sakatlıkları yaşayabiliyor -ki beni en çok endişelendiren konu bu. Uzun ince oyuncuların korkulu rüyasıdır zaten. Osimhen'de yaşıyor. Singo'da yaşıyor. Bu onların kaderi ne yazık ki. Piyasa belli bu yeteneklere ve CV'ye sahip bir oyuncuyu kimse 20'den aşağı bırakmaz. Ama 30'dan fazla da verilmez. Satınalma opsiyonlu kiralık seçeneği ile gelirse ve takıma adapte olursa tadından yenmez diye düşünüyorum. Yaşasın Galatasaray 🫶

Uğur Aslan

66,923 görüntüleme • 20 gün önce

🟡🔵🔎𝙎𝘾𝙊𝙐𝙏𝙄𝙉𝙂 𝙍𝙀𝙋𝙊𝙍𝙏 – 🇨🇴 Jordan Barrera (19) 🚨 🪄🎩Fenerbahçe’nin ve Avrupa kulüplerinin ilgilendiği Kolombiya ekiplerinden Junior takımında forma giyen 19 yaşındaki genç yetenek Jordan Barrera hakkında kısa bir derleme yapalım. 📊 Genel Profil 179 boyundaki oyuncu topa hükmetmek için yaratılmış gibi futbol oynuyor. Teknik kabiliyeti onu genç yaşlardan itibaren kendini Avrupa pazarında izlemeye gelen scoutları etkilemeye yemin etmiş derecesinde. Dar alanda çok etkili, bileklerine hakim ve özgüvenli çalımlarla rakiplerini ekarte edebilen oyuncu, üst düzey tekniğiyle öne çıkıyor. Maç içerisinde rakibini küçük düşürücü çalımları sık sık deneyen Barrera, rabona vuruş stiliylede takım arkadaşlarına ortalar açmayı çok seviyor Açık alanda tekniğinin yanında hızlanması da gayet iyi olan oyuncu, güçlü sağ ayağının dışında sol ayağını da etkili kullanabilmesiyle çok kolay adam eksiltme becerilerine sahip. 10 numara mevkiinde forma giyen oyuncu genellikle sol iç koridorları kullanarak içe kat edip takım arkadaşlarına ortalar açmayı tercih ediyor. Yine 10 numara mevkiisi dışında kanatlarda da oyun kurucu kanat ile yaratıcı kanat oyuncu özeliklerini birleştirip açık alan becerilerini ortaya koyabiliyor. Bu noktada özellikle 10 numara mevkiisinde oynarken yaptığı akıllıca çevre kontrolleri sebebiyle rakipleri tek hamlede ekarte edebileceği ve takım arkadaşlarıyla verkaçlar yada kısa üçgenler kurabileceği pozisyonları alabilmesi 3. Bölgede takımına efektiflik katabiliyor. Ayrıca oyuncu üst düzey teknik yeterliliklerinin yanında oyunu tek yönlü oynayayım da demiyor. 2. Bölge ve 1. Bölgeye gelerek takımına topu kazandırmak için birebir mücadelede bulunabiliyor. Hatta bu noktada oyuncu 8,5’dan bozma 10 numara diye adlandırabilirim. Oyuncu salt bir 10 numara yerine derine gelerek bağlantılar oluşturan, pas opsiyonlarına dahil olan ve 2. Bölgede takım arkadaşlarıyla üçgenler yapabilen bir isim ve gerektiğinde hızlı uzun paslarıyla da kendisini dahil etmese bile takımını hücuma çıkartabiliyor. Bu noktada da paslarında ve pas oyununda çok fazla soru işareti barındıran bir oyuncu değil. Yine duran toplarda takım arkadaşlarına ortaları ile destekleyebilen biri. Bu yetenek setine sahip futbolculardan çok fazla fiziksel yetkinlik beklemek doğru olmaz ancak bu noktada oyuncunun 179’lik boyuyla birlikte çevik diyebiliriz. Ancak güçlü oyuncular karşısında temaslı oyunda zorlandığını biliyoruz. Yine oyuncu genç yaştan itibaren gelecek beklentisi olan ve yeteneğine güvenenleri boşa çıkarmamış bir oyuncu olmasına rağmen saha içinde özgüvenini yüksek tutarak özellikle ceza sahasında bencillik gösterebiliyor. Ve bu noktada da bitiriciliğinin ceza sahası dışı şutları veya ceza sahasında çok fazla iyi olmadığını da belirtebiliriz. Barrera, 20 Yaş Altı Güney Amerika Şampiyonasında göstermiş olduğu 9 maç 1 gol 4 asist ile dikkat çekmişti. Yine geçen sezon kiralık olarak geçirdiği Kolombiya 2. Liginde 29 maç oynaması ki sadece 17 yaşındayken oynama alışkanlığı kazanması çok önemliydi. Bu sene ise altyapısından yetiştiği kulübünde ilk 11’e girmeyi başarmış hatta bir maça kaptanlık pazubandı ile çıkarak ödüllendirilmiş biri. Totalde bu sene 14 maçta 52 dakika ortalamada 1 gol 2 asist katkısı vermiş Saha dışında takım arkadaşlarıyla uyumlu, mütevazi bir mahallenin sokaklarından gelmesiyle gurur duyan, ailesine bağlı bir oyuncu. Oyuncu alt yaş gruplarının hep en iyisi olarak kariyerinde henüz 18 yaşında ilk kez Kolombiya 1. Liginde ilk 11 oynadığı sezonu geçirdi. Ancak özellikle alt yaş milli takım turnuvaları olan U17 ve U20’de çok fazla izlenen ve takip edilen bir oyuncu olduğunu belirtmemiz gerek. Bu anlamda Brezilya ekiplerinden Flemengo, Avrupa pazarından ise Porto, Napoli, Sevilla, Wolves, Borussia Dortmund ve Newcastle United gibi takımları da Fenerbahçe’nin potansiyel rakipleri. Bu da oyuncunun değerini artıran diğer unsur. 2003 sonrası doğmuş yabancı oyuncu kontenjanına böyle bir potansiyelli oyuncuların isminin geçmesinin bile çok önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupalı scoutların elinden böyle bir yeteneği alıp, potansiyeline yatırım yapılabilecek 5-6 milyon€ ile oyuncunun gelecekte getireceği bonservisin yanında özellikle taraftarın damağında bırakacağı sihirbazlık gösterilere izlemeye değer olacaktır. #JordanBarrera #Barrera #Fenerbahçe #Transfer #TrScouts SportsBase Türkiye

Ümit Berber

26,285 görüntüleme • 1 yıl önce

✍️Trabzonspor’un ilgilendiği haberleştirilen, Brezilya ekiplerinden Botafogo takımında forma giyen 30 yaşındaki kanat/forvet oyuncusu Junior Santos hakkında kısa bir derleme yapalım.🔍📊 Ayrıca SportsBase Türkiye datası kullanılarak oyuncunun görüntülerinden oluşturduğum videoyu da izleyebilirsiniz. ✅Oyuncu bu sezon hem Libertadores Kupasını hem de Brezilya Serie A Şampiyonluğunu kazanan Botafogo kulübünün bir parçası olarak Libertadores’te 10 gol atarak Gol Krallığı ünvanını da CV’sini ekledi. ✅188 cm boyunda ki oyuncunun gücü ve fiziksel dayanıklılığı en belirgin avantajlarından biri olarak göze çarpıyor. Sahada temposunu uzun süre koruyabilen yapıya sahip. 2. ve 3. bölge arasındaki geçiş alanında top taşıma konusunda becerileri yüksek. Bu anlamda fiziksel meziyetlerinin yanında dribbling özelliği ve teknik kapasitesi ona yardımcı oluyor. ✅Gol yollarında soğukkanlı bitiricilikleri mevcut. 2024 yılında 10’u Libertadores olmak üzere toplam 20 gol ve 4 asistlik performansı ile kariyer sezonunu yaşıyor. ✅Rakibi ısıran tarza sahip oyuncu, Birebir de dikine adam eksiltme becerisini uzun boyuna rağmen başarıyla yerine getiriyor. Ayrıca temaslı oyundan kaçmayarak 3. Bölgede takımına faul yada zaman kazandırmayı çok iyi yapıyor. Özellikle sonradan hamle oyuncusu olarak girip rakip defansı yıprattığı çok sekans mevcut. ✅Atletizm açısından kendi liginin üzerinde olan oyuncu, Sağ , Sol kanat yada forvet olarak oynayabiliyor. Sağ kanatta yer aldığında çizgiyi ve sağ iç koridoru etkili kullanarak ceza alanına hızlıca giriş yapabiliyor. Yine fiziksel özellikleriyle hangi mevkii de oynarsa oynasın takım arkadaşlarına yerden bağlantı oyunuyla, havadan ise topu servis ederek destek veriyor. ✅Genel anlamda geniş alanda etkili olan oyuncuya stil benzeri olarak Djaniny’i verebiliriz. Ancak Djaniny’den antropometrik olarak daha fazla kas hacmine sahip olduğunu söylemek gerekir. Yine hızlı top taşıma ve savunma arkası koşuları benzerlik gösteriyor. Ancak son karar verme açısından Junior Santos daha üstün konumda. ✅Zaman zaman biraz şova kaçıyor ve yine bu sene yaşadığı sakatlık sonrası maç temposu düşmüş görüntüsü vermişti. Ancak halihazırda fiziksel olarak üstünlüğü ile öne çıkan bir oyuncu olduğu için kolayca toparlayacaktır. Yine zaman zaman oyundan kopma sorunları yaşayabiliyor. Veri Sağlayıcımız SportsBase Türkiye 'e teşekkür ederim. #TRSCOUTS #Trabzonspor #JuniorSantos #Botafogo

Ümit Berber

53,430 görüntüleme • 1 yıl önce

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, TBMM’de düzenlenen Samsun’a İstiklal Madalyası Takdim Töreni’ne katıldı. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un iştirakiyle düzenlenen törende konuşan Bakan Yaşar Güler, şunları söyledi: SAMSUN’UN İSİMSİZ KAHRAMANLARI, SADECE MÜHİMMAT DEĞİL İSTİKLAL UMUDU DA TAŞIYORDU “Millî Mücadele’mizin ilk adımının atıldığı Samsun’un 101 yıl önce hak ettiği İstiklal Madalyası’na kavuşması vesilesiyle düzenlenen bu güzide törende, sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Sözlerimin başında asil milletimizin istiklal ve istikbali için şanlı bir mücadele veren, bugün burada Meclisimizin çatısı altında bağımsız vatan topraklarımızda özgür ve başı dik bir millet olarak yaşamamızı sağlayan başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere şanlı ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum. 19 Mayıs, bütün umutların tükenmeye başladığı bir dönemde asil milletimizin yüksek onur ve asaleti ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde tarih sahnesinde bir kez daha şaha kalkışının başlangıcıdır. Samsun’da yakılan bağımsızlık meşalemiz, çok kısa sürede ülkemizin dört bir yanına umut ve direniş olarak yayılmış, milletimizin topyekûn cesaret ve fedakârlığıyla yürütülen Millî Mücadele’miz, askerî ve diplomatik başarısını müteakip Cumhuriyetimizin ilanıyla taçlanmıştır. Elbette Samsun’un Millî Mücadele’deki rolü yalnızca 19 Mayıs ile sınırlı kalmamıştır. 1919 yılında başkent İstanbul’un ve pek çok bölgenin işgal altında olduğu zorlu günlerde Samsun Mavnacılar Loncası, üstün bir cesaretle Anadolu’ya mühimmat taşıyarak bağımsızlık destanımıza büyük katkılar sunmuştur. Samsun’un bu isimsiz kahramanları sadece mühimmat götürmekle kalmayıp, aynı zamanda istiklal umudu da taşıyorlardı. SAMSUN, MİLLÎ RUHUMUZUN SİMGELERİNDEN BİRİDİR Samsun Loncasıyla birlikte Trabzon ve İnebolu Mavnacılar Loncaları da bu meşakkatli ve bir o kadar kutsal vazifede büyük bir rol üstlenmişler ve bunun sonucunda İstiklal madalyası ile taltif edilmişlerdir. Şüphesiz ki bu üç loncamız da vatanımızın özgürlüğü uğrunda gerçek bir destan yazmışlardır. Karaya çıkan her bir sandıkta bir milletin istikbali çekilen her kürekte bu aziz milletin iradesi ve kararlılığı vardı. İşte bu fedakârlık 11 Şubat 1924’te Gazi Meclisimiz tarafından İstiklal Madalyası ile onurlandırılmış, ancak madalya maalesef 101 yıl boyunca Samsun’a teslim edilememiştir. İşte bugün gecikmiş ama anlamı eksilmeyen tarihî bir hakkı teslim etmenin gururunu yaşıyoruz. Şu hususa özellikle dikkat çekmek isterim ki her milletin tarihinde bazı şehirler vardır ve yerleşim yeri olmanın da ötesine geçerek bir ruha dönüşmüştür. Samsun da millî ruhumuzun simgelerinden biridir. Öyle ki Samsun’umuz, bağımsızlık fikrinin ete kemiğe büründüğü, Millî Mücadele ateşinin yakıldığı yerdir. Bu nedenle Samsun’a İstiklal Madalyası’nı teslim etmek hem bir vefa borcunu ödemek hem de ilk adımı atanlara “Unutmadık!” diyerek, şanlı ecdadımızın mirasına sahip çıkma kararlılığımızı göstermektir. HEM ÜLKEMİZ, HEM DE BÖLGEMİZ İÇİN YENİ VE TARİHÎ BİR SAYFA AÇILDI Uluslararası ilişkilerde çok boyutlu gelişmelerin yaşandığı, artan risk ve tehditler nedeniyle güvenlik ortamının hızlı ve sürekli olarak değiştiği kritik bir süreçten geçiyoruz. Sadece bölgesel dinamikler boyutuyla değil, küresel denklemler açısından da müstesna bir yere sahip olan ülkemiz, bu hassas ortamda jeo-stratejik konumu ve etkinliği ile doğrudan veya dolaylı olarak karmaşık problemlerle yüzleşmek durumunda kalıyor. Tüm bu gelişmelerin bize verdiği mesaj gayet açık. Ülkemizin ve asil milletimizin güvenlik ve huzuru için güçlü ve caydırıcı olmalıyız. Bunun bilinciyle Millî Savunma Bakanlığı olarak gece gündüz demeden büyük bir gayretle çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Nitekim son yıllarda kahraman Mehmetçiğimizin ve Güvenlik Kuvvetlerimizin yurt içinde ve sınır ötesinde gerçekleştirdiği etkili operasyonlar neticesinde terörle mücadelede büyük başarılar elde ettik. Çok şükür terör örgütü artık silah bırakma noktasına getirildi. Bugün Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu devlet iradesi ve sizlerin desteği ile “Terörsüz Türkiye” hedefimize doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Artık hem ülkemiz hem de bölgemiz için yeni ve tarihî bir sayfa açılmıştır. Hâlihazırda ilgili kurumlarımızla koordineli bir şekilde ve rasyonel bir yaklaşımla süreci yönetmek için çalışmalarımızı hassas bir şekilde sürdürmekteyiz. Gazi Meclisimizin de Sayın Meclis Başkanımızın riyasetinde teşkil ettiği Komisyonla sürece yönelik aktif katkılar sağlayacağına, birlik ve beraberliğimizi pekiştirecek kararlara öncülük edeceğine yürekten inanıyorum. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken bu anlamlı törenin düzenlenmesinde ve Samsun’un hak ettiği madalyaya kavuşmasında başta Sayın Bakanımız Mehmet Muş olmak üzere emeği geçen ve katkıda bulunan herkese teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum. Bu vesileyle; Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle yâd ediyor; hayatta olan gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Sizleri bir kez daha saygıyla selamlıyorum. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

48,221 görüntüleme • 11 ay önce

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, NATO Savunma Bakanları Toplantısı için gittiği Brüksel’de, Türk basın mensupları ile de bir araya geldi. NATO Savunma Bakanları Toplantısı ve gündemdeki konulara ilişkin açıklamalarda bulunan Bakan Yaşar Güler, şunları söyledi: NATO SAVUNMA BAKANLARI TOPLANTISI Ülkemizin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek NATO Liderler Zirvesi öncesinde Brüksel’deki NATO Karargâhında düzenlenen Ukrayna Savunma Temas Grubu ve NATO Savunma Bakanları toplantılarına bugün katıldık. Genel olarak NATO'nun caydırıcılık ve savunma duruşu, Ukrayna'ya sağlanabilecek destek ve diğer güvenlik konularının ele alındığı toplantılar yaptık. ▪️ NATO’ya kuvvet katkısı sağlayan ülkeler arasında daima ilk 5’te yer alan bir ülke olarak İttifak’ın savunma ve caydırıcılığına sağladığımız katkıları, ▪️ %5 savunma taahhüdü hedefine ulaşılması konusunda kaydettiğimiz kararlı ilerlemeleri -ki %5 hedefine süratle ilerliyoruz, ▪️ Ukrayna’ya ikili düzeyde ve NATO kapsamında destek ve katkılarımız ile barışa yönelik diplomatik çabalara desteğimizi, ▪️ Ankara Zirvesi kapsamındaki hazırlıklarımız ve beklentilerimizi ifade ettik, ▪️ Bölgesel barış ve istikrarın sağlanması kapsamında İran-ABD Savaşı’nı sona erdirmek amacıyla varılan mutabakatı memnuniyetle karşıladığımızı da ilettik, teşekkür ettik ve gerektiğinde Hürmüz Boğazı’nda mayın temizliğine destek vermeye hazır olduğumuzu vurguladık. Toplantılar vesilesiyle muhataplarımızla savunma ve güvenlik ajandasındaki gündemi, ikili ve çok taraflı ilişkiler ile iş birliğini geliştirme imkânlarını ele aldık. 70 yılı aşkın süredir NATO Müttefiki bir ülke olarak katılım sağladığımız bu toplantılarda; hem İttifak gündemindeki konularda hem de bölgesel konulardan Avrupa Güvenliğine uzanan geniş bir yelpazede millî tutum ve değerlendirmelerimizi muhataplarımıza ilettik. Ayrıca Müttefik Savunma Bakanlarını Ankara Zirvesi’nde ağırlamaktan memnuniyet duyacağımızı da kendilerine ilettik. NATO LİDERLER ZİRVESİNİN ÖNEMİ Bugün NATO, tarihinin en karmaşık güvenlik ortamlarından biriyle karşı karşıyadır. Konvansiyonel tehditlerin yanı sıra hibrit tehditler, siber saldırılar, terörizm, enerji güvenliği riskleri ve bölgesel istikrarsızlıklar güvenlik anlayışını yeniden şekillendirmektedir. Nisan ayında düzenlenen “NATO'nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma” konferansında da ifade ettiğim gibi, Türkiye NATO'nun yalnızca coğrafi merkezlerinden biri değil, aynı zamanda stratejik aklının ve operasyonel kapasitesinin de ayrılmaz bir parçasıdır. Ankara'da gerçekleştireceğimiz NATO Zirvesi'ni yalnızca bir liderler toplantısı olarak görmüyoruz. Bu zirve, NATO'nun değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kararlılığını ortaya koyacağı ve geleceğe yönelik stratejik yöneliminin şekilleneceği önemli bir dönüm noktası olacağını değerlendiriyoruz. Türkiye'nin zirveye ev sahipliği yapması, İttifaka sunduğumuz askerî katkıların, operasyonel tecrübemizin ve güvenlik üretme kapasitemizin doğal bir yansıması olarak görüyoruz. Bununla birlikte, Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu etkili, güvenilir ve sonuç odaklı lider diplomasisi de Ankara Zirvesi'nin en önemli unsurlarından birisi olacağını değerlendiriyoruz. Türkiye, krizlerin çözümüne katkı sunan, diyalog kanallarını açık tutan ve bölgesel istikrarı destekleyen yaklaşımıyla İttifak içerisinde müstesna bir konuma sahiptir. Hedefimiz; NATO'nun birlik ve dayanışmasını güçlendirmek, Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğine yönelik ortak kararlılığı vurgulamak ve İttifakı geleceğin tehditlerine karşı daha hazırlıklı hâle getirecek stratejik vizyonun geliştirilmesine katkı sağlamaktır. Ankara Zirvesi'nin, NATO'nun birlik ve beraberliğini pekiştiren, ortak aklı güçlendiren ve İttifakın geleceğine yön veren tarihî bir buluşma olacağına inanıyoruz. ABD-NATO-AVRUPA GÜVENLİĞİ ABD Avrupa’dan tam manasıyla çekilmiyor, Avrupa’daki asker sayısını azaltıyor. Avrupa ülkeleri de oluşabilecek boşluğu doldurma gayretindeler. Savunma sanayi yatırımlarını artırmaktalar ve zorunlu askerlik uygulamasına dönmekteler. Avrupa’nın güvenliğinin Avrupalılar tarafından sağlanması gerektiğinin farkındalar. YERLİ VE MİLLÎ SAVUNMA SANAYİ VE NATO Türkiye'nin savunma sanayinde elde ettiği başarılar yalnızca ulusal güvenliğimize değil NATO'nun kolektif savunmasına da katkı sunmaktadır. Yerli ve millî sistemlerimiz, müttefiklerin birlikte çalışabilirlik kapasitesini desteklemekte ve İttifakın genel caydırıcılığına katkı sağlamaktadır. Güçlü savunma sanayi, güçlü caydırıcılık ve güçlü NATO demektir. Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi kapsamında gerçekleştirilecek “Savunma Sanayi Forumu”nun, müttefikler arasında savunma sanayi alanındaki iş birliğinin geliştirilmesine önemli katkılar sağlayacağına inanıyoruz. Toplantılar esnasında NATO üyesi üç ülkenin savunma bakanı, Türk savunma sanayinin gelişmişliği ve Türkiye ile iş birliğinin artırılmasının önemli ve gerekli olduğunu özellikle vurguladılar. TÜRKİYE’NİN NATO VİZYONU Türkiye'nin vizyonu; güçlü, dayanıklı, birlikte hareket etme iradesini koruyan, müttefiklerinin güvenlik kaygılarına eşit hassasiyet gösteren ve değişen tehdit ortamına hızla uyum sağlayabilen bir NATO'dur. Ankara Zirvesi'nden beklentimiz; öncelikle NATO'nun temelini oluşturan kolektif savunma anlayışının ve 5'inci maddeye olan bağlılığın güçlü şekilde teyit edilmesidir. Bunun yanında müttefiklerin savunma harcamaları ve yetenek hedeflerine ilişkin kararlılıklarını somut adımlarla ortaya koymaları, savunma üretim kapasitesini güçlendirecek ve caydırıcılığı artıracak ortak iradeyi göstermeleri büyük önem taşımaktadır. ÜLKEMİZİN NATO’YA KATKILARI Türkiye’nin NATO’ya katkıları konusunda ise Türkiye; NATO'nun güçlü ve saygın bir üyesi, aynı zamanda İttifakın en büyük ikinci ordusuna sahip müttefikidir. Askerî eğitimden tatbikatlara, harekâtlardan komuta-kontrol faaliyetlerine kadar NATO'nun tüm temel görev ve sorumluluklarına etkin katkı sunmaya da devam ediyoruz. Bildiğiniz gibi Steadfast Dart-26 Tatbikatı’na katıldık. Binlerce personelimiz ve Anadolu Deniz Görev Grubumuzla NATO'nun caydırıcılık ve savunma duruşuna güçlü destek verdik. Uzak coğrafyalara süratle kuvvet intikal ettirebilme kabiliyetimiz, yüksek hazırlık seviyemiz ve operasyonel etkinliğimiz burada bir kez daha teyit edilmiş oldu. Kahraman ordumuz, terörle mücadeleden sınır ötesi harekâtlara kadar geniş bir alanda edindiği tecrübeyle NATO'nun en etkin ve en hazırlıklı kuvvetleri arasında yer almaktadır. Bu kapsamda komando birliklerimizin kapasitesini artırmaya ve değişen tehdit ortamına uygun yeni kabiliyetler geliştirmeye de devam ediyoruz. Önümüzdeki dönemde NATO'nun en kritik kuvvet yapılarından biri olan Müttefik Reaksiyon Kuvveti'nin komutasını üstlenecek olmamız da Türkiye'nin İttifak içerisindeki güvenilirliğinin ve stratejik öneminin somut bir göstergesidir. Aynı şekilde KFOR Komutanlığı, NATO Hava Polisliği görevleri ve deniz harekâtlarına sunduğumuz katkılar, Türkiye'nin Balkanlar'dan Karadeniz'e, Akdeniz'den Avrupa'nın güvenliğine kadar geniş bir coğrafyada üstlendiği sorumluluğu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye bugün yalnızca NATO'nun güvenliğine katkı sağlayan bir müttefik değil; askerî kapasitesi, operasyonel tecrübesi ve liderlik sorumluluğuyla İttifakın caydırıcılığına, dayanıklılığına ve geleceğine yön veren başlıca ülkelerden biridir. RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI VE KARADENİZ’İN GÜVENLİĞİ Rusya-Ukrayna Savaşı, iki ülke arasındaki savaş olmanın ötesinde Avrupa güvenlik mimarisini, enerji güvenliğini, küresel ticaret yollarını ve NATO’nun güvenlik gündemini doğrudan etkilemektedir. Türkiye, savaşın başlangıcından itibaren dengeli, ilkeli ve yapıcı bir politika izlemiş; hem Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü desteklemiş hem de diplomasi kanallarının açık tutulmasına katkı sağlayarak çatışmanın yayılmasının önlenmesi ve adil, kalıcı bir barışın tesis edilmesine de gayret göstermiştir. Karadeniz'in istikrarı Avrupa-Atlantik güvenliğinin ayrılmaz parçasıdır. Türkiye, Montrö Sözleşmesi'ni kararlılıkla uygulayarak bölgesel istikrara katkı sağlamaya devam etmektedir. Bu nedenle bölgesel sahiplenme anlayışını destekliyor, Karadeniz'e kıyıdaş ülkeler arasındaki iş birliğini de önemsiyoruz. Türkiye hem Rusya hem Ukrayna ile konuşabilen az sayıdaki ülkeden birisidir. Bu durum ülkemize önemli sorumluluklar da yüklemektedir. Tahıl Koridoru Girişimi, esir değişimleri ve taraflar arasındaki temaslarda üstlendiğimiz rol bunun en somut göstergesidir. Türkiye bundan sonra da diplomasi ve diyalog çabalarına katkı sunmaya devam edecek; krizlerin tarafı değil, çözümün parçası olmayı da sürdürecektir. NATO’NUN GÜNEY KANADININ ÖNEMİ Terörizm, düzensiz göç, enerji güvenliği riskleri, bölgesel çatışmalar ve hibrit tehditler NATO’nun güney kanadını doğrudan etkilemektedir. Türkiye, NATO’nun güney kanadında yer alması nedeniyle bölgesel tehditlerle doğrudan mücadele eden bununla birlikte son yıllarda gelişen gücüne bağlı olarak İttifakın merkezinde önemli katkılar sunan müttefiklerin başında gelmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin güvenliğine yönelik tehditler aynı zamanda NATO’nun güvenliğine yönelik tehditler olarak da değerlendirilmektedir. Günümüz güvenlik ortamı, güney kanadının yalnızca çevresel değil, merkezî bir güvenlik meselesi olduğunu da göstermektedir. ORTA DOĞU’DAKİ GELİŞMELER Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler yalnızca bölgesel değil küresel güvenliği de doğrudan etkilemektedir. Orta Doğu'daki istikrar NATO'nun güvenliğiyle de doğrudan bağlantılıdır. NATO müttefiklerimiz de Orta Doğu’daki gelişmelere oldukça ilgililer ve çalışıyorlar. Türkiye bölgesel barış, istikrar ve güvenliği destekleyen yapıcı bir yaklaşım izlemekte, çatışmaların büyümesini değil, diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmesini savunmaktadır. Öte yandan, millî güvenliğimize yönelik risklerin oluşmaması için gerekli tedbirler alınmakta, ilgili kurumlarla koordinasyon içerisinde çalışmalar devam etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizin güvenliğini sağlamak için her türlü hazırlığa da sahiptir. HÜRMÜZ BOĞAZI Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Daha önce de vurgulamıştık. Enerji arz güvenliği, deniz ticaretinin kesintisiz sürdürülmesi ve seyrüsefer emniyetinin korunması yalnızca bölgesel değil, küresel istikrar açısından da önem taşımaktadır. Türkiye, gerilimin tırmanmaması ve sorunların diplomasi temelinde çözülmesi yönündeki yaklaşımını da sürdürmektedir. Bölgesel ve küresel güvenliğe katkı sunan bir ülke olarak, uluslararası hukuk çerçevesinde deniz güvenliği ve seyrüsefer emniyetini destekleyecek girişimlere gerekli katkıyı sağlamaya da hazırız. DOĞU AKDENİZ’İN GÜVENLİĞİ İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaş ve buna bağlı olarak ortaya çıkan füze ve insansız hava aracı tehditleri, Doğu Akdeniz'in güvenliğinin bir kez daha ne kadar hassas bir konu olduğunu da göstermiştir. Bu süreçte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin güvenliği için aldığımız ilave tedbirler yalnızca Kıbrıs Türklerinin güvenliğine değil, Ada'nın tamamında istikrar ve güvenliğin korunmasına hizmet etmektedir. Türkiye'nin yaklaşımı her zaman olduğu gibi gerilimi artırmak değil, riskleri önlemek ve bölgesel istikrarı desteklemektir. NATO Savunma Bakanları Toplantısı'nda da vurguladığımız üzere, Avrupa-Atlantik güvenliği parçalı değil bütüncül bir anlayışla ele alınmalıdır. Güvenlik üretmesi gereken aktörlerin, bölgesel gerilimleri derinleştirecek adımlardan kaçınması; diyalog, iş birliği ve ortak güvenlik anlayışını öncelemesi büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede Doğu Akdeniz'de son dönemde şekillenen bazı askerî iş birliği girişimlerini ve bölgesel güvenlik denklemini etkileyebilecek gelişmeleri de yakından takip ediyoruz. Son olarak garantörlük sıfatı olmayan Fransa ile GKRY arasında imzalanan anlaşma; aslında meşruiyeti olmayan, hassas dengeleri bozan ve uluslararası hukuka aykırı olan bir girişimdir. Türkiye'nin askerî kapasitesi, caydırıcılığı ve bölgesel konumu dikkate alındığında, ülkemizi ve KKTC’nin hak ve menfaatlerini hedef alan herhangi bir girişimin veya ittifakın başarı şansı bulunmamaktadır. Burada asıl üzerinde durulması gereken husus, bölgesel güvenliği artırmak yerine belirli aktörleri çatışma ve krizlerin parçası hâline getirebilecek yaklaşımların uzun vadede bölge halklarının güvenliğine zarar verme riskidir. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, Kıbrıs Türklerinin güvenliğini hedef alan oldubittilere ve hasmane girişimlere karşı gerekli karşılığı verecek güce ve kabiliyete ve sarsılmaz bir iradeye sahiptir. Kıbrıs Adası'nın güvenliği ve statüsüne ilişkin düzenlemeler uluslararası anlaşmalarla belirlenmiştir. Türkiye, garantörlük hak ve sorumluluklarını uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru zeminde sürdürmektedir. Kıbrıs Türklerinin güvenliği, huzuru ve refahı bizim için hayati öneme sahiptir. Bu vesileyle bir kez daha ifade etmek isterim ki; Türkiye, Doğu Akdeniz'de barışın, istikrarın ve yapıcı diyaloğun tarafıdır. Ancak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin güvenliğini tehdit edecek gelişmeler karşısında da garantörlük sorumluluklarımızın gereğini yerine getirme irademiz tamdır. Sonuç olarak, bugün karşı karşıya bulunduğumuz güvenlik ortamı, ülkelerin millî kabiliyetlerini güçlü tutmalarını zorunlu kılarken; müttefikler arasındaki iş birliği ve dayanışmanın da kritik rolünü bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu çerçevede dayanışma, caydırıcılık, birlikte çalışabilirlik ve stratejik öngörü, ortak güvenliğin temel unsurları olarak öne çıkmaktadır. Türkiye; güçlü ordusu, gelişmiş savunma sanayi, etkin diplomasisi ve sahip olduğu stratejik vizyonla NATO'nun, Avrupa-Atlantik güvenliğinin ve bölgesel istikrarın temel aktörlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Karadeniz'den Akdeniz'e, Balkanlar'dan Afrika'ya kadar uzanan geniş coğrafyada ortaya koyduğumuz yaklaşımın özü nettir: Gerilim değil istikrar, çatışma değil iş birliği, belirsizlik değil güvenlik üretmektir. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında da millî güvenliğimizi kararlılıkla korurken, bölgemizin ve müttefiklerimizin güvenliğine katkı sunmaya devam edeceğiz. Çünkü bugün artık çok açık bir gerçek vardır: Türkiye, güvenlik mimarisinin kenarında değil, merkezinde yer alan bir ülkedir. NATO'nun geleceği şekillenirken Türkiye; gelişmeleri uzaktan izleyen değil, kararların alınmasına katkı sunan, sorumluluk üstlenen ve güvenlik üreten başlıca müttefiklerden birisidir. Güçlü ordusu, stratejik vizyonu ve üstlendiği görevlerle İttifak'ın geleceğine yön veren Türkiye'nin imzası, NATO'nun yarınlarında güçlü ve belirleyici şekilde yer almaya devam edecektir. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

17,461 görüntüleme • 1 ay önce

Caleb Yirenkyi Yaş: 20 Mevki: Merkez orta saha Memleket: Gana Boy: 1.82 cm Ayak: Sağ ayak Piyasa değeri: 6 milyon Teknik Özellikleri Yirenkyi teknik olarak topu ayağında rahat taşıyan, pas kalitesi görece iyi bir orta saha oyuncusu. Pas ve top kontrolünde hataları minimumda tutuyor ve özellikle kısa pas bağlantılarıyla oyunun temposunu kurmaya çalışıyor. Topu kaptıktan sonra dikine ilerleme isteği var; bu da oyunun ritmini yukarı çekebildiği anlar yaratıyor. Bazı maçlarda ileri paslar denemesi ve ikinci topları kazanması, teknik yönünü öne çıkarıyor. Pas tercihlerinde hâlâ daha net ve tutarlı olması gereken anlar olsa da genel olarak top tekniği sayesinde oyunun içinde kalabiliyor. Taktiksel Özellikleri Orta sahada görev aldığı zamanlarda doğru boşluklara yerleşmeye çalışıyor ve pas trafiğini açma konusunda istekli bir oyuncu. Defansif ve hücum organizasyonları arasında bağlantı kurma rolünü oynuyor; bu da takımın geçiş oyununda rahatlık sağlayabiliyor. Savunmaya dönüşlerde ara sıra pozisyonunu kaybettiği anlar oluyor ama bu sezon süreklilik sağladığı için bu tür dönemler azaldı gibi duruyor. Rolü net olduğunda oyuna daha belirgin bir katkı verdiğini görmek mümkün. Fiziksel Özellikleri Fiziksel olarak diri ve dayanıklı bir profili var. Maç boyunca temposunu koruyor, orta sahada ileri-geri koşularda oyunun içinde kalabiliyor. Fiziksel mücadelede dirençli olduğunu görmek mümkün, bu da orta sahadaki top kazanma duvarını güçlendiriyor. Ancak bazen topu taşıma hızı ve ivmelenme konusunda daha hızlı veya agresif olması gereken anlarda biraz yavaş kaldığı gözlemleniyor. Mental Özellikleri Sahada özgüveni yüksek bir havası var. Top istediğini belli ediyor, sorumluluk almaktan kaçınmıyor. Hata yapsa bile moral olarak kendini toparladığı anlar var, bu da genç yaşına rağmen olgun bir görüntü veriyor. Büyük maçlarda daha etkili görünmesine rağmen, konsantrasyonu zaman zaman düşebiliyor; bu da maç içinde iniş-çıkışlara neden olabiliyor. Güçlü Yönler •Orta sahada topu ayağında saklayabilmesi ve baskıdan çıkabilmesi önemli bir artı. •Kısa pas bağlantılarıyla oyunun temposunu kurabiliyor. •Dikine oynamayı denemesi hücum geçişlerinde değer katıyor. •Maç boyunca enerjisini koruyabiliyor, ikili mücadelelerden kolay kopmuyor. •Sahada özgüvenli duruyor, top istediğini belli ediyor. •Genç yaşına rağmen sorumluluk almaktan çekinmemesi dikkat çekiyor. •Alan kapatma konusunda istekli, savunma tarafında da oyunun içinde kalıyor. •Doğru rol verildiğinde oyuna ritim kazandıran bir orta saha profili çiziyor. Geliştirmesi Gereken Yönler •Oyun içi karar alma hızını biraz daha artırmalı. •Paslarında daha net tercihlerle istikrar yakalamalı. •Savunmaya dönüşlerde süreklilik sağlaması önemli. •Fiziksel temasın yoğun olduğu anlarda daha agresif olması oyununu bir tık yukarı çekebilir. •Baskı altında kaldığında bazen pas kaybı yaptığı anlar oluyor, bu da mental direncini güçlendirmesi gerektiğini gösteriyor. Genel Değerlendirme Yirenkyi bu sezon Nordsjaelland’da ciddi bir yükseliş sergiledi ve artık takımın orta sahasında süreklilik yakalayan bir oyuncu konumuna geldi. Defansif ve hücum arasındaki bağlantı rolünü üstlenebiliyor ve doğru rol verildiğinde takıma katkı sağlayabiliyor. Oyunu okuma becerisi ve top tekniği onu daha da değerli kılıyor, ancak istikrar ve karar alma hızı gibi yönlerde biraz daha olgunlaşması gerekiyor. Doğru gelişimi yakaladığında daha büyük liglere transfer olabilecek potansiyeli var gibi duruyor. Genel performans videosu 👇

Lüpen Analiz

70,048 görüntüleme • 6 ay önce

Son günlerde sinema üzerine çok düşünüyorum, sanırım gerek ülkemizde gerek dünyada olan biten birçok konuyu en kapsayıcı olarak duygusu ve gerçekliğiyle geniş kitlelere daha hızlı ve hissettirerek aktarım gücüne sahip olduğu için 7. sanat tam da bu zamanlarda daha öne çıkıyor. Tabii sinema üstüne düşürken, güncel sosyolojinin perdeye yansıtılmasının gerekliliğine ilave olarak içinde yaşadığımız coğrafyanın hala aktarılmayı bekleyen yüzlerce kendi öyküsü ve bu öykülerini anlatmak için binlerce ayrı anlatım dili seçeneği olmasına rağmen Türk sinemasının dünya sinemasındaki mevcut yerinden hoşnutsuzluğum yükselmiş olacak ki kendime bu konuda başka sanat dallarında yaptıklarını referans alarak, sinema konusunda belki isteyerek, tercihen yapmadıklarından, belki de zamanın ve tarihin akışındaki onun da kontrolü dışındaki aksamalardan ötürü bizi mahrum bıraktığı güzelliklerden ötürü serzenişte bulunabileceğim bir isim öne çıktı ortaya ve elbette büyüklüğüne, içtenliğine de sığınarak düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum. Bu isim Zülfü Livaneli, evet. Ömer Zülfü Livaneli Zülfü Livaneli’nin sinema kariyerini, özellikle yönetmenlik ve senaristlik pozisyonlarında edebiyat ve müzikte olduğu gibi odaklanması ve örneğin bu odaklanışı daha yoğun bir şekilde 20 yıl boyunca sürdürmesi durumunda, onun sanatsal kimliği, müzikal geçmişi ve toplumsal duyarlılığıyla şekillenen özgün bir auteur tarzı geliştireceği geldi aklıma ve vallahi biraz üzüldüm açıkçası. Çünkü usta bunu yapmış olsaydı hem Türk sineması hem de dünya sineması adına bugün başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Bilenler anımsayacaktır, Livaneli’nin mevcut filmleri (Yer Demir Gök Bakır, Sis, Şahmaran, Veda), şiirsel estetik, toplumsal temalar, müzik-görsellik sinerjisi ve yerel motiflerin evrensel bir dille harmanlanması gibi özellikler taşır. Eğer sinemaya daha çok odaklansaydı, bu unsurlar daha da derinleşir ve dünya sinemasında kendine has bir yer edinirdi. Hadi gelin size biraz Livaneli’deki sinema hissinden ve sinemaya yansıyan Livaneli üretimlerinden de bahsederek ustanın potansiyel auteur yönetmen tarzını, dünya çapındaki “hangi yönetmenlere benzeyebileceği” ve neden başarılı olabileceği biraz anlatmaya çalışayım. Tabii önce, merakı olanlar için Livaneli’nin bazılarında yönetmenliğini ve/veya senaristliğini, bazılarında ise müziklerininde imzasıyla yer aldığı yapımları söyleyeyim; Livaneli, 1970’lerden itibaren Türkiye sinemasında önemli filmlerin müziklerine imza atmıştır. Yaklaşık 30 film müziği bestelemiştir ve bu besteler, hem yerel hem de uluslararası alanda beğeni kazanmıştır. -Otobüs (1976) Yönetmen: Tunç Okan Livaneli’nin ilk film müziği çalışmasıdır. Film, Avrupa’ya göç eden Türk işçilerin dramını işler ve dönemin toplumsal sorunlarına ışık tutar. Livaneli’nin müziği, filmin melankolik ve hüzünlü atmosferini güçlendirir, bağlama gibi yerel enstrümanlarla batı müziğini harmanlayarak özgün bir sound yaratır. -Sürü (1978) Yönetmen: Zeki Ökten Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı bu film, feodal düzenin çöküşünü ve göçebe bir ailenin dramını anlatır. Livaneli’nin müziği, Anadolu’nun pastoral ve trajik ruhunu yansıtır. Özellikle filmin dramatik sahnelerine eşlik eden ezgiler, seyirci üzerinde derin bir etki bırakır. Livaneli, bu filmle 1980 SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) Türk Sineması Ödülleri’nde En İyi Müzik Ödülü’nü kazanmıştır. -Yol (1982) Yönetmen: Şerif Gören (Yılmaz Güney’in gözetiminde) Türkiye sinemasının klasiklerinden biri olan Yol, cezaevinden izinli çıkan mahkumların hikayelerini anlatır. Livaneli’nin müziği, filmin duygusal yoğunluğunu artırır ve Anadolu’nun coğrafi-kültürel dokusunu notalara taşır. Film, uluslararası alanda büyük yankı uyandırmıştır. Film, 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanmıştır, Livaneli’nin müziği için belki özel bir ödül kaydı olmamasına rağmen, izleyenler mutlaka onaylayacaktır, film müziklerinin etkisi, filmin başarısında önemli bir rol oynamıştır. -Maden (1978) Yönetmen: Yavuz Özkan İşçi sınıfının mücadelelerini konu alan film, Türkiye’de sosyal gerçekçi sinemanın önemli örneklerindendir. Livaneli’nin müziği, maden işçilerinin zorlu yaşam koşullarını ve direniş ruhunu yansıtan güçlü bir atmosfer yaratır. -Yılanı Öldürseler (1981) Yönetmen: Türkan Şoray Yaşar Kemal’in romanından uyarlanan film, töre cinayetlerini ve feodal düzenin baskısını işler. Livaneli’nin müziği, filmin trajik tonunu vurgulayan minimalist ama etkileyici bir yaklaşımla dikkat çeker. -Mutluluk (2007) Yönetmen: Abdullah Oğuz Livaneli’nin aynı adlı romanından uyarlanan film, töre cinayetleri ve kadın hakları gibi toplumsal meseleleri işler. Livaneli’nin müziği, filmin duygusal derinliğini artırır ve özellikle dramatik sahnelerde güçlü bir etki yaratır. Film, görsel estetiği ve oyunculuklarıyla da öne çıkar. Film birçok ödüle layık görüldü; 2007 Antalya Altın Portakal Film Festivali – En İyi Müzik Ödülü 2008 SİYAD Türk Sineması Ödülleri – En İyi Müzik Ödülü 2008 Yeşilçam Ödülleri – En İyi Müzik Ödülü 2008 Ankara Uluslararası Film Festivali – En İyi Özgün Müzik Ödülü -Veda (2010) Yönetmen: Zülfü Livaneli Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını konu alan filmde Livaneli, hem yönetmenlik yapmış hem de müzikleri bestelemiştir. Müzikler, filmin tarihi ve duygusal atmosferini güçlendiren epik ve lirik bir yapıya sahiptir. Bana göre, Livaneli’nin film müzikleri, Anadolu’nun folklorik unsurlarını modern müzik teknikleriyle birleştirir. Bağlama, ney gibi yerel enstrümanlarla batı orkestrasyonunu harmanlaması, onun müziklerini evrensel bir dile taşır. Müziği, filmlerin duygusal ve toplumsal mesajlarını güçlendiren bir araç olarak öne çıkar. Özellikle Sürü, Yol ve Mutluluk gibi filmlerdeki besteleri, sinema tarihine damga vuran ikonik çalışmalardır. Livaneli’nin yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı filmler dersek, Livaneli, dört filmde yönetmen koltuğuna oturmuş ve bu filmlerin bazılarında senarist olarak da yer almıştır. -Yer Demir Gök Bakır (1987) Yönetmen: Zülfü Livaneli Senarist: Zülfü Livaneli (Yaşar Kemal’in romanından uyarlama) Yaşar Kemal’in aynı adlı romanından uyarlanan film, Çukurova’da bir köyün feodal düzen ve doğa ile mücadelesini anlatır. Livaneli’nin ilk yönetmenlik denemesi olan film, görsel estetiğiyle dikkat çeker. Breughel ve Flaman ressamlara göndermeler içeren pastoral sahneler, filmi bir “resim gibi” yapıyor. Film, hüzünlü ama evrensel bir anlatımla, insan-doğa ilişkisini ve toplumsal adaletsizlikleri işler. Eleştirmenler, filmi “şiirsel bir dram” ve “pastoral bir senfoni” olarak nitelendirmiştir. Ödüller: 1987 San Sebastián Uluslararası Film Festivali – OCIC Ödülü 1987 Cannes Film Festivali – Un Certain Regard Bölümü’nde Gösterim 1989 Montpellier Akdeniz Film Festivali – Altın Antigone Ödülü 13. Alman-Türk Film Festivali – Yaşam Boyu Onur Ödülü (Livaneli’ye sanatı için) Film, görsel estetik ve doğa manzaralarının sinematografik kullanımı, Yaşar Kemal’in epik anlatımına sadık, evrensel bir sinema dili ve Livaneli’nin müzikle desteklenen yönetmenlik anlayışı, filmi bir “görsel şiir” haline getirmiştir. -Sis (1988) Yönetmen: Zülfü Livaneli Senarist: Zülfü Livaneli Elia Kazan’ın oyuncu olarak yer aldığı son film olan Sis, feodal düzenin baskısı altında bir ailenin trajedisini anlatır. Film, güçlü oyunculukları (Rutkay Aziz, Uğur Polat, Menderes Samancılar, ki Rutkay ve Uğur Polat’ın ilk Sinema filmleridir) ve Livaneli’nin atmosferik müziğiyle dikkat çeker. Eleştirmenler, filmi “modern sinemanın estetikçileri” arasında Livaneli’yi Angelopoulos ve Wenders ile karşılaştırmıştır. Ödüller: 1989 Montpellier Akdeniz Film Festivali – Altın Antigone Ödülü 1989 Valensiya Akdeniz Sineması Festivali – Altın Palmiye Ödülü 1989 Antalya Altın Portakal Film Festivali – En İyi İkinci Film Ödülü 1989 SİYAD Ödülleri – En İyi Erkek Oyuncu Ödülü (Rutkay Aziz) 1989 Antalya Altın Portakal – En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü (Menderes Samancılar) 1989 Avrupa Film Festivali – En İyi Film Adaylığı -Şahmaran (1993) Yönetmen: Zülfü Livaneli Senarist: Zülfü Livaneli Anadolu mitolojisinden esinlenen film, Şahmaran efsanesini modern bir anlatıyla işler. Film, mistik ve sembolik bir atmosfer sunar. Livaneli’nin müziği, efsanenin büyülü havasını güçlendirir. Ödül almamış olmasına şaşırdığım fimlerdendir. -Veda (2010) Yönetmen: Zülfü Livaneli Senarist: Zülfü Livaneli Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını ve özel yaşamını konu alan film, duygusal ve tarihi bir anlatım sunar. Livaneli’nin epik müzikleri, filmin dramatik tonunu güçlendirir. Film, bazı eleştirmenler tarafından aşırı duygusal bulunmuşsa da, görsel estetiği ve oyuncu kadrosuyla dikkat çeker. Livaneli, sinema alanındaki çalışmalarıyla hem müzik hem de yönetmenlikte yukarıda belirttiğim ve birçoğunu yazmadığım çok sayıda ödülerl kazanmıştır. Hepsine ilave olarak 2 tane onur ödülünü eklemiş olayım; 2013 Alman-Türk Film Festivali – Yaşam Boyu Onur Ödülü 2022 Ankara Film Festivali – Aziz Nesin Emek Ödülü (sinema, müzik ve yazarlık kariyeri için) Tam bu noktada bir yekün çizgisi çektiğimiz zaman Livaneli’nin sinema çalışmalarını diğerlerinden ayıran temel özellikler bence şunlardır: Toplumsal ve insani temalar olarak Livaneli filmleri, feodal düzen, töre, insan hakları, doğa-insan ilişkisi gibi evrensel ve yerel sorunlara odaklanır (Yer Demir Gök Bakır, Sis, Mutluluk). Müzik ve görselliğin sinerjisi açısından Livaneli’nin müzisyen kimliği, yönetmenlik yaptığı filmlerde görsel estetikle birleşir. Müzikleri, filmlerin ruhunu güçlendiren bir anlatım aracıdır (Yer Demir Gök Bakır’daki pastoral senfoni, Sis’teki atmosferik tonlar). Evrensel dil kullanımıyla Livaneli, Türk kültüründen yola çıkarak evrensel bir sinema dili yaratır. Çünkü eleştirmenlerin Angelopoulos ve Wenders ile karşılaştırması, bu evrenselliğin en gerçekçi kanıtıdır. Edebiyatla ve sinemanın buluşması merkezli bakınca da, Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır’ı ve kendi romanı olan Mutluluk gibi güçlü edebi eserlerden olan uyarlamalarını çok değerli buluyorum. Sanatsal estetik konusunda da görsel kompozisyonlar, doğa manzaraları ve minimalist anlatım, Livaneli filmlerini “şiirsel” ve “resimsel” kılıyor. Zülfü Livaneli, sinema alanında hem besteci hem de yönetmen/senarist olarak derin izler bırakmıştır. Müziklerini yaptığı filmler (Sürü, Yol, Mutluluk), toplumsal meseleleri işleyen güçlü anlatımlarıyla Türk sinemasının klasikleri arasına girmiştir. Yönetmenlik yaptığı filmler (Yer Demir Gök Bakır, Sis), görsel estetik, evrensel temalar ve güçlü müziklerle uluslararası alanda övgü kazanmıştır. Ödülleri, hem müzik hem de yönetmenlikteki yetkinliğini kanıtlar. Livaneli’nin sineması, müziğin ve görselliğin birleştiği, insan odaklı bir sanat olarak öne çıkar. Ama en başta söylediğimi yineleyerek sözlerimi sonlandırmak istiyorum, bence Livaneli, Türk sineması için çok daha fazla özgün sinema filmine hem senarist hem de yönetmen olarak imza atabilecek, Cannes’dan ödüller getirecek ve yıllardır içine dahil olamadığımız akademi ödüllerine özgün yazım ve anlatım diliyle Türk sinemasını taşıyabilecek bir cevher olmasına rağmen ben hala sanat kariyerinin en az bir 20 yılını aralıksız olarak sinemaya ayırmamış oluşundan ötürü üzgünüm. Çünkü yarattığı eserlerle edebiyat alanında dünya çapındaki başarısını auteur Yönetmen olarak da ortaya koyacağından hem bir konservatuvarlı, hem de doğma büyüme safkan Beyoğlu cihangirli bir sinema seyirici olarak zerre şüphem olmadı. Son olarak, buraya kadar iştahla okuyanlar için şunu da eklemezsem olmaz; bence Zülfü Livaneli, sadece sinemaya 20 yıl boyunca odaklansaydı, Theo Angelopoulos, Abbas Kiarostami, Wim Wenders ve Andrey Tarkovski gibi auteur yönetmenlerle kıyaslanabilecek bir tarz geliştirir ve dünya sinemasında çok öne çıkabilirdi. Şiirsel estetik, müzik-görsellik sinerjisi, toplumsal duyarlılık ve Anadolu’nun kültürel zenginliği, onun sinemasını eşsiz kılardı. Uluslararası festivallerde ödüller kazanarak ve sanat sinemasında edebi anlatım gücüyle kalıcı bir iz bırakarak, dünya çapında tanınan bir auteur yönetmen olabilirdi. Ve Livaneli’nin sineması kesinlikle, hem sanatsal derinlik hem de evrensel çekicilik sunan benzersiz bir “Anadolu senfonisi” olurdu. Ah ustam diyorum içimden, keşke daha fazla sayıda sinema filminiz olsaydı, çünkü eminim, sinemanın işitsel ve görsel öğreticilik gücü sayesinde dünya toplumlarına en az bugüne değin yarattığınız edebiyat ve müzik alanındaki eserlerinizdeki kadar büyük kültürel katma değerler sağlanır, önemli öğretiler ve fakrlı bakış açıları kazandırırdınız. Belki de gerçekten sanat filmi kavramının içi, bu coğrafya için çok daha dolu hale gelir, sizin filimlerinizi izleyen insanlar daha hoşgörülü, daha merhametli ve daha barış gönüllü olmaya iştahlanırdı, kim bilir. Ustaya sevgi ve hürmetle.

Serhat Kaya

14,976 görüntüleme • 1 yıl önce

Ben sadece Samsunspor farka gider dedim Serdar Kelleci: Galatasaray ağır bir mağlubiyet aldı 4-1'lik mağlubiyet. Hatırlıyor musun Ülkem? Doğum gününde bir Galatasaray-Samsunspor maçı anlattım. Gürkan Samsunspor muhabiri var. Dün de onu anlattım hatta. 4-1 bitmişti. Ali Samiyen'deydi. O gün benim çocukluğumdu. 88 senesi falan. Galatasaray 4-1 kazanmıştı. 86-87 sezonu. Şimdi tabii öncesine ve sonrasına, bundan sonra neler olabilir onları da tabii ki konuşalım. Galatasaray açısından tabii ki hoş bir mağribiyet değil. Ama Samsun Spor'u ben geçen hafta izledim. Neydi hocanın adı? Fink. Thomas mıydı? Neydi? Hocayla konuştuk. Maçtan sonra da konuşma gereği duydum. Hocam dedim hani formasyon olarak... 3-2-3-2 gibi durdu. Bir ara 4-2-2-2 gibi durdu. Biraz live skin yaptığı model. Almanlar çok sık yapar bu işi. Alanya maçında da bunu yaptılar. Bir üçlü, bir dörtlü falan. O kadar kafa karıştırıcı ama mesela Yalçın'ı Solbek gibi kullanıyor. Thomas Son'u yukarı gönderiyor. Endia'yı farklı kullanıyor gibi gibi bayağı bir varsiyonla oynadı. Galatasaray'ı da aslında bize getirmeyi başardı. Yani burada bir en başta konuşmamız gereken Galatasaray'ın eksik yaptığı işler elbette ama Samsunspor'un yaptığı çok doğru işler. Buradan başlamayı tercih edelim. Yaptığımız simülasyonda aslında Galatasaray'a karşı üçlü bir savunmanın olmazsa olmaz olduğunu söylemiştik. Samsun'da aslında normalde sezon günü dörtlü oynayan Samsun, Alanya'da geçen hafta üçlü oynadı. Ve bu maçta da hocada basit toplantısında formasyon olarak ben de sordum bunu. Üçlü oynadığını tabii ki söyledi. Üçlü bir savunma korkusundan falan bahsetti. Galatasaray'a karşı böyle oynanması gerekir bence. Çünkü Galatasaray iç koridorları çok iyi kullanan bir takım. İç koridorları kullandığınız zaman o merkezi kapatamadığınız anlarda ne oluyor? Merkezi kapattığın, dörtlü oynadığınız bir kurguda Galatasaray'a karşı merkezi kapattım diyorsunuz. Barış Alper Yılmaz'ın genişliklerdiği, Sane'in genişliklerdiği anlarda ne oluyor bu sefer? O merkezi kapatma anlayışından dolayı kenarları bırakıyorsunuz. Galatasaray'ın kat beklerini kuvvetlendiriyorsunuz. Dolayısıyla beşli durmak bence daha doğru. Böyle takımlara karşı, güçlü takımlara karşı. Sadece bunu yapmadı. Onu söyleyeyim. Özel bir şey mi var? İlkem şimdi sürekli, İlkem ile bu sefer beraber yayındayız. Şimdi Bu maç özelinde yine Samsun Spor'un yaptığı iyi işlerden biri. Yalçın çok ekstra bir performans gösterdi onu söyleyeyim. Yani Ençam'ın yokluğunda bugün bütün Samsunspor taraftarıyla gün içinde beraber olduk onlarla konuştuk onlar bile inanmıyordu. Ve tabi sosyal medyada viral olan bir video vardı işte. Ben 4-5 diye bir şey telaffuz etmem arkadaşlar. Çünkü bunu hani bu şekilde telaffuz etmekten hoşlanan bir adam değilim. Sadece tabii ki şunu söyledim. 2-0'ı, 2-1'i Samsun Spor bulduğu takdirde bu iş farka doğru gidebilir. Bugün gün içinde de gördüğüm tüm Samsun Spor taraftarı ne olur sence? Benim görüştüğüm Samsun Sporlar inanın garibiyetle ilgili çok fazla, çok eksik var, zor olur falan bana inanmayan gözlerle baktıklarını gördüm. Ama onlara nedenleriyle anlattım. Bu takımın bir sistem takımı olduğunu, sadece Ençam'a bağlı olmadığını, Ençam olmasa da, bazı oyuncular, Emre Kılıç gibi oyuncular olmasa da, bu takım bir sistem takımı ve böyle takımlar ne oynayacağını bilir ama Yalçın, bana hani öğlen Yalçın'la ilgili soranlara da, Yalçın o oyuncumuz değil dedim. Dolayısıyla Yalçın konusunda ben böyle bir performans beklemiyordum. Yalçın'ın bu kadar yıldızlaşacağı bir performans beklemiyordum. Çünkü adam sol beke gidiyor, içe gidiyor vs. vs. Ama en nihayetinde yine Samsun Spor oyuna çok direnç koydu. Ve ben ilkemle özellikle ve yanımdaki arkadaşlarla konuşurken Galatasaray 1-0'a geçtiğinde bile Galatasaray'ın başı zor alır dedim.

Galatasarayultrataraftar

40,032 görüntüleme • 2 ay önce

-ÖNEMLİ- Sizi hepimizin maruz kaldığı bir FETÖ saldırısı konusunda uyarmak istiyorum. Beni bilirsiniz paylaşımlar için destek istediğim olmamıştır ama bu biraz farklı. Bu anlatacağım bütün mahalleyi ilgilendirdiği için bu durumun herkes tarafından bilinmesi ve ortak bir çözüm bulunması gerekiyor. O yüzden bu paylaşıma destek istiyorum. Aşağıda gördüğünüz paylaşım, hakkında başlatılan soruşturma sonrası yurtdışına kaçan Cemil Çiçek isimli FETÖ itirafçısına ait. Örnek olarak bu paylaşımı seçmiş olmamın sebebi de bahsettiğim FETÖ yapılanmasının en net şekilde izlenebildiği hesap olması. FETÖ yapılanması bu hesaba çok önem veriyor çünkü Cemil Çiçek, FETÖ ile Atatürkçü kitle arasında bir köprü vazifesi görüyor. O yüzden Atatürkçü taklidi yapan FETÖ hesaplarının önemli bir bölümü Cemil Çiçek'in paylaşımlarına etkileşim veriyor. İşte o etkileşim veren hesapları sadece algı operasyonunda kullanmıyorlar. X algoritmasındaki bir açıktan istifade ederek hepimizin hesaplarının da görüntülemesini düşürüyorlar. Eğer hesabınızın takipçi sayısındaki artış durduysa ya da takipçi gelmesine rağmen takipçi sayısı artmıyorsa büyük ihtimalle FETÖ tarafından saldırı altındasınız anlamına geliyor. Şimdi size bunu nasıl yaptıklarını göstereyim. Önemli Not: Siz de mutlaka Cemil Çiçek'in paylaşımlarındaki hesapların sizi engelleyip engellemediğini kontrol edin. Cemil Çiçek'in paylaşımını RT'leleyen hesapların büyük çoğunluğu benim hesabımı bloklamış durumda. Ben bu hesapların çoğunu bugüne kadar hiç görmedim, hiçbir iletişimim de olmadı. Meseleyi incelemeye başlayınca çok daha fazlası olduğunu, daha önce karşıma bile çıkmayan binlerce hesap tarafından bloklanmış olduğumu farkettim. Önce bunun FETÖ hesaplarına sorduğum soruların verdiği rahatsızlıktan kaynaklandığını düşündüm ama daha sonra sebebin çok daha farklı olduğunu bunun organize bir saldırı olduğunu anladım. X'in algoritmasında bir açık var ve FETÖ bu açığı kullanarak muhtemelen hepimize farkında olmadığımız ama son derece etkili ve yoğun bir saldırı gerçekleştiriyor. Benim Hesabım şu ana görebildiğim kadarıyla 3 bin civarı FETÖ hesabı tarafından bloklanmış, daha fazlası da var gibi duruyor. Sizdeki durum muhtemelen bu kadar ağır değildir ama 100 hesap tarafından engellenmenin bile, korkunç boyutta negatif etkileri olduğunu bizzat X platformunun kendisini söylüyor. İstediğiniz kadar kaliteli içerik üretin 40 bin hesaba sahip FETÖ, sizi 100 hesapla engellerse işte bunlar oluyor. 🔵100 hesap tarafından bloklanmanın sonuçları nedir? 🔴GROK: X'in kendi dokümantasyonunda da belirtiliyor: Birçok hesap seni bloklarsa veya mute'lerse, bu güçlü bir negatif sinyaldir ve içeriğinin reach'ini sınırlar. X'in algoritması (açık kaynak kodundan da bilinen) engelleme (block) ve sessize alma gibi negatif sinyalleri çok güçlü şekilde dikkate alır. Birçok kişi seni engellerse, sistem bunu "bu içerik istenmiyor" sinyali olarak yorumlar. 🔴Bu, For You akışında (önerilerde) ve arama sonuçlarında içeriğinin daha az gösterilmesine yol açar. 🔴Özellikle koordineli/toplu bloklama (mass block) durumunda algoritma spam, toksik veya düşük kaliteli hesap olarak işaretler. 🔴Instagram / TikTok: Doğrudan "block" sayısına göre algoritma cezası olmayabilir ama koordineli kitle bloklaması (örneğin bir fan kitlesi veya grup) shadowban benzeri etki yaratabilir. İçeriğin keşfedilebilirliği düşer. 🔴Genel olarak sosyal medya algoritmaları engagement ve negatif feedback'e çok duyarlıdır. Pratik Etki 🔴100 blok tek başına çok aşırı bir sayı değilse de görüntülemelerde belirgin düşüş yaşanır. Hesabın genel "güven skoru" düşer, yeni takipçi kazanmak ve viral olma şansı azalır. Algoritmalar negatif kitle tepkisini sevmez. Özellikle X'te bu oldukça net bir mekanizma. 🔵 Yani organize hareket eden bir grup hesap, görüntülemesini düşürmek istedikleri belirli hesapları bu yöntemle etkisiz hale getirebilir doğru mu? 🔴X bu tür manipülasyonlara karşı bazı korumalar ekledi ama çözemedi. Koordineli davranışların tespit edilmesi zor olabiliyor, özellikle bot veya yarı-bot gruplar devreye girerse. 🔴Özetle: Evet, organize bir grup bu yöntemle bir hesabı büyük ölçüde susturabilir. Bu, platformun en büyük zayıf noktalarından biri. İçerik üreticileri de bu yüzden bazen “savaşmadan” düşük profil tutmak zorunda kalıyor. Eğer senin hesabın böyle bir şeye maruz kaldıysa, bir süre kaliteli ve az tartışmalı içerikle toparlanmaya çalışmak en mantıklısı. 🔴Organize hareket eden bir grup hesap, hedefledikleri bir hesabı toplu bloklama ile görüntülemesini (impressions/reach) ciddi şekilde düşürebilir ve hatta uzun vadede etkisiz hale getirebilir. Neden Etkili Oluyor? X’in algoritması (açık kaynak kodundan ve 2025-2026 analizlerinden bilinen) 🔴Block ve mute’ları çok güçlü negatif sinyal olarak değerlendirir (yaklaşık -74 kat ceza katsayısı). 🔴Birçok hesaptan aynı anda blok alırsan, sistem bunu "bu içerik istenmiyor, düşük kaliteli veya toksik" olarak yorumlar. 🔴Bu, For You akışında, arama sonuçlarında ve önerilerde içeriğinin gösterimini azaltır (deboosting / visibility filtering). Koordineli kampanyalar (grup chat’leri, Discord, Telegram grupları vs. üzerinden organize) bu mekanizmayı kötüye kullanmak için biliniyor. 🔴X’in eski CVE-2023-29218 gibi açıkları ve hâlâ var olan zayıf noktaları nedeniyle tam korunamıyor. Gerçekçi Etkisi Ne Kadar? 50-100+ blok bile impressions’larda belirgin düşüş yaratabilir. 🔴Uzun vadede: Sürekli koordineli blok + report gelirse hesap shadowban benzeri duruma düşer (gönderiler takipçilere bile az gösterilir, arama ve keşifte çıkmaz). 🔴Özellikle siyasi, tartışmalı veya hedef alınmış konularda bu taktik sık kullanılıyor. Birçok kullanıcı ve analiz, bunu “silahlaştırılmış negatif feedback” olarak tanımlıyor. Algoritma pozitif etkileşimden (like, rt) daha ağır cezalandırıyor negatif sinyalleri. 🔵 Mesela FETÖ gibi bir terör örgütünün 40 bin hesabı olduğunu varsayalım. Bunlar tamamen siyasi sebeplerle bu tip çalışmalar yapıyorsa X bunu önleyemiyor anlamına mı geliyor? 🔴Evet, büyük ölçüde önleyemiyor — en azından tam ve sürekli olarak. Bu, X’in (ve genel olarak büyük sosyal medya platformlarının) en büyük yapısal zayıflıklarından biri. 🔴Neden Tam Olarak Önleyemiyor? 40 bin hesap gibi devasa bir ölçekte koordineli eylem (toplu blok, report, mute, aynı anda aynı içerikleri yayma) tespit edilmesi zor. Özellikle hesaplar uzun süredir aktif, organik görünümlü ve gerçek kullanıcılar gibi davranıyorsa. 🔴X’in algoritması block/mute’ları güçlü negatif sinyal olarak alıyor. Koordineli bir grup bunu sistematik kullanırsa, hedef hesabın reach’ini ciddi şekilde düşürebilir (visibility filtering ve reputation score düşüşü). Bu, açık kaynak kodda da belgelenmiş bir vulnerability. 🔴Coordinated Inauthentic Behavior (CIB) platformların uzun yıllardır mücadele ettiği bir şey. X, state-linked operations’ları (devlet bağlantılı) tespit edip askıya alıyor ama tam zamanlı, sofistike ve “authentic” görünen ağlar için başarı oranı %100 değil. 🔴X’in Gerçek PerformansıX, terör örgütleri ve şiddet içeren gruplara sıfır tolerans politikası uyguluyor ve her yıl on binlerce hesabı bu gerekçeyle askıya alıyor (örneğin 2024-2025 raporlarında violent & hateful entities için 30-50 bin+ suspension). 🔴Ancak büyük ağlar (özellikle siyasi/ideolojik motivasyonlu) sıklıkla kısmi başarı sağlıyor. Hesaplar ban yiyince yenileri açılıyor. 🔴Türkiye bağlamında FETÖ/Gülen bağlantılı hesaplar konusunda hem Türk hükümeti hem de X tarafında karşılıklı eylemler var (bloklamalar, propaganda suçlamaları). Ama tam temizleme çok zor. 🔴Tarihsel olarak X, Türkiye, Rusya, Çin bağlantılı koordineli ağları tespit edip binlerce hesabı kaldırmıştı. 🔴Gerçekçi Sonuç Evet, 40 bin hesap gibi organize bir yapı, siyasi sebeplerle belirli hesapları hedef alıp onların görüntülemesini ciddi oranda düşürebilir. X bunu tamamen engelleyemiyor çünkü Algoritma negatif feedback’e aşırı duyarlı tasarlandı (kötüye kullanım için açık kapı). 🔴Gerçek kullanıcı kitlesi ile bot/köle hesap ayrımı her zaman net değil. 🔴Platformlar hukuki ve operasyonel sınırlamalara tabi (özellikle uluslararası ağlarda). 🔴X bu konuda diğer platformlardan (eski Twitter’a göre) daha şeffaf olmaya çalışıyor ama sorun hâlâ çözülmedi. Büyük ölçekli koordineli kampanyalar platformların “town square” idealini baltalıyor.Kısaca: Önleyemiyor demek doğru. En iyi ihtimalle gecikmeli ve kısmi müdahale edebiliyor. Bu tür taktikler sosyal medyanın kronik sorunu. 🔵Yani X’in Türkiye için bir milli güvenlik sorunu olabileceğini söyleyebiliriz doğru mu? 🔴Evet, Türkiye açısından makul bir endişe olarak söylenebilir, ama bu "X platformu = milli güvenlik sorunu" diye genellemekten ziyade, sosyal medya platformlarının kötüye kullanım potansiyeli üzerinden değerlendirilmelidir. 🔴Neden Milli Güvenlik Boyutu Var? Koordineli dezenformasyon ve propaganda. FETÖ, sosyal medyayı (X dahil) propaganda, hedef alma, koordineli blok/report kampanyaları ve kamuoyu manipülasyonu için kullanabiliyor. Büyük ölçekli (binlerce hesap) organize faaliyetler, ulusal birliği zedeleyebilir, toplumsal kutuplaşmayı artırabilir ve güvenlik operasyonlarını etkileyebilir. 🔴 Günümüzde istihbarat ve güvenlik uzmanları, sosyal medya platformlarını hibrit savaş araçları arasında sayıyor. Yabancı bağlantılı ağlar üzerinden yürütülen kampanyalar (siyasi istikrarsızlık yaratma, sahte haber yayma, hedefli karalama) birçok ülke için milli güvenlik meselesi haline geldi. Türkiye bu konuda somut tecrübe yaşıyor (2016 sonrası FETÖ faaliyetleri dahil). 🔴Türkiye hükümeti bu nedenle sıklıkla X’ten hesap kapatma, içerik kaldırma taleplerinde bulunuyor ve “milli güvenlik” gerekçesiyle erişim engelleri uyguluyor. Bu talepler hem FETÖ hem de diğer tehdit unsurları için geçerli. Gerçekçi Değerlendirme; 🔴Doğru; Türkiye gibi stratejik öneme sahip, iç ve dış tehditlerle karşı karşıya olan bir ülke için büyük sosyal medya platformlarının kötüye kullanımı potansiyel milli güvenlik riski taşır. Birçok devlet (ABD, Çin, Rusya, AB ülkeleri) de benzer kaygılarla kendi düzenlemelerini yapıyor (Digital Services Act, ulusal güvenlik yasaları vs.)

Abese İrca

354,920 görüntüleme • 2 ay önce

Bursaspor’un Legia Varşova forması giyen Elitim ile anlaşması sonrası oyuncunun “6 mı, 8 mi?” olduğu konusunda ciddi bir kafa karışıklığı oluştuğunu gördüm. Sezon başında Legia Varşova 4-1-4-1 dizilimiyle oynarken merkezde Szymanski (6) - Elitim (8) - Kapustka (8) üçlüsü vardı. İlerleyen haftalarda 3-4-3 dizilimine geçildikten sonra ise Szymanski denklemden çıktı, Elitim ve Kapustka oyunun iki yönünü de oynayan merkezlere dönüştü. Yani kağıt üzerinde çift 6 gibi gözükseler de saha içinde hem 6 hem 8 rollerini üstlendiklerini gördük. Kısacası Elitim, hem 6 hem 8 oynayabilen bir oyuncu. Bizim ligimizde 6 numaralar genelde işin sadece savunma kısmında kaldığı için Elitim’in hem hücumda hem savunmada aktif rol alması insanları biraz yanıltmış olabilir. Ama oyuncunun 6 ya da 8 konumlandığı anlarda rolü aslında çok değişmiyor. Szymanski oyun kurma meziyeti yüksek bir oyuncu olmadığı için devamlı stoper arasına girerek ya da bekleşerek oyunu kurmaya çalışıyordu. Elitim ise 8 rolünde oynadığı anlarda bile derine gelip 3-1-6 konumlanmasında oyunu kuran isim oluyordu. 3-4-3 diziliminde ise topa sahip olunan anlarda takımın 3-2-5 konumlanmasıyla, Kapustka ile beraber oyunu yine şekillendiren isimdi. Bursaspor’un Mustafa Er geldikten sonra hücumda 3-2-5 şeklinde konumlandığını daha önce fazlasıyla anlatmıştım. Burada yine hocanın oynatacağı sisteme ve bu yapıya oynamaya alışık bir oyuncu transfer edildiğinin altını çizmek lazım Oyuncu özelliklerine gelirsek; Elitim'in beni fazlasıyla etkilediğini söylemem lazım. Seni direkt ileri taşıyacak bir zekaya ve teknik kaliteye sahip bir oyuncu. 6 rolünde oynarsa, 1. Lig'in en yetenekli 6 numarasını herkes seyretmiş olacak. Topla ilişkisinin üst seviye olmasının yanında, işin defansif kısmındaki katkısı da beni fazlasıyla etkiledi. Geriye dönüşlerdeki koşu temposu, rakip koşuyu takip etmedeki ısrarı ve önde baskı yaparken arkadan yüksek şiddetli koşularla gelip rakibin topla dönmesine izin vermemesi çok önemli artılar. 3-4-3 diziliminde merkezde 2 kişi oynarken, bu ikilinin merkezin tüm pis işlerini yapması, topa sahip olunan anlarda ise bu kadar doğru ve dikine oynayabilmesi büyük iş. Oyuncuyu kafada canlandırmak için şöyle özetleyebiliriz: Top rakipteyken defansif aksiyonların tamamen içinde olan, ön alan baskısında başrol oynayabilecek koşu temposuna sahip, baskıya giderken takım arkadaşlarını da eliyle yönlendiren bir oyuncu. Top ayağına geldiğinde ise pasla hat kırarak seni ileri taşıyabilen bir merkez. Yine duran toplardaki orta kalitesini de akan oyundaki orta kalitesini de fazlasıyla beğendim. Lechia Gdansk maçının 31. dakikasında kestiği ortadan bile kalitesini hissedeceğiniz bir oyuncu. Peki Elitim’den ne beklememek lazım? 8 rolünde oynadığı senaryoda onu pasör 8 gibi izleyeceğiz. Bek-stoper arasına sürekli koşu atıp tehdit yaratan bir profil değil. Yine skor katkısı konusunda da aşırı beklentiye girmemek lazım. Asist ve “asistin asisti” kısmında değerli olacaktır. 6 ya da 8 hangi rolde oynarsa oynasın, omuz omuza çarpışmalarda rakibi fiziksel olarak ezip dağıtan bir oyuncu beklentisi doğru olmaz. Aklıyla savunan, aklıyla hücum eden bir oyuncu olduğunu unutmamak gerekiyor. “Yumuşak merkez” dediğimiz yapı aslında ikili mücadeleyi kaybeden değil, mücadeleye girmek istemeyen oyunculardan oluşuyor. Rakibin koşusuna cevap veremeyen, baskıya doğru açıyla gidemeyen, suni baskılar yapıp kolay kırılan merkezler problem yaratıyor. Elitim’in oyununda ise bu problemleri çok fazla görmüyoruz. 2 video bırakıyorum. 1. videoda Elitim’in geriye dönüşleriyle alakalı bu tarz sekanslar fazlasıyla var. 2. video ise saha içi konumlanma açısından derslik bir gol. Ancak Elitim topu tekte oynamayıp bir kez daha dokunsa bu pozisyon golle bitmezdi. Tekte oynayacak kaliteye ve zekâya sahip olmasının artısını görüyoruz.

Kutay

10,611 görüntüleme • 2 ay önce

KANITLAR – II Yakın zamanda Dr. Thomas Cowan, yazar ve doğal tıp öğretim görevlisi olan Daniel Roytas’ı parazitler hakkındaki bulgularını tartışmaya davet ettiği bir web semineri düzenledi. Bu web seminerinde Roytas parazitlere atfedilen hastalıkların altında bir toksisite maruziyetinin yattığını; parazitlerin esas amaçlarının ağır metaller gibi toksik maddeleri biriktirip tüketmek böylece dokuların hasar almasının önüne geçmek, ortam temizliği yapmak olduğunu ve parazitlerin sağlığa sayısız harika katkıda bulunduğunu kanıtlarıyla anlatmıştır. Konuşmanın tamamı: Şimdi Roytas’ın parazitler üzerine inançları sorgulatan, ezberleri bozan her biri çok değerli slaytlarından buradaki anlatıma uygun olduklarını düşündüğümü seçip, destekleyici kaynaklarla birlikte paylaşacağım. Tıpkı bakteriler, mikroplar gibi parazitlerin de 3 ana görevinden bahsedebiliriz: - Biyotransformasyon (Toksik maddeleri toksik olmayan maddelere dönüştürme) - Biyoremediasyon (Biyolojik iyileştirme/kirliliği temizleme) - Biyosekestrasyon (Biyolojik karbon döngüsü) Ağır Metal İyileştirmesi/Koruma Mekanizması - Parazitler ağır metalleri biyolojik olarak biriktirir/topaklar ve onları biyolojik olarak parçalayıp çözerek/tüketerek dokuların ağır metalleri absorbe etmesini engeller. - Nöbetçi olarak anılırlar. (Nöbet tutan bir asker veya gözetleyici/Parazitler özellikle bağırsak sınırında bir nöbetçi gibi davranmak için gelir ve toksik maddelerin içeri girmesini engeller, onu yer ve onu toksik olmayan bir maddeye dönüştürür.) - Çevre kirliliği ve toksisitenin dikkate alınan biyo-göstergeleridir. (Toksisite bölgesinde, toksik maddeleri yemek için toplanırlar) - Balıklarda ağır metallere karşı biyo-iyileştiricidirler. - Sıçanlardaki tenyalar, “konakçı” dokuya kıyasla ağır metalleri 3:1 - 10:1 oranında biriktirir. - Kuşlardaki yuvarlak kurtlar ağır metalleri biriktirir. - Tilkilerdeki tenyalar ağır metallerin organ konsantrasyonlarını azaltır. Parazitlerin ancak toksik bir ortamda bulunduğu, hatta toksik bir ortamın biyo-göstergesi sayılmalarına neden olacak denli bu durumun şaşmadığı artık kabul edilmektedir. O toksik ortama hiçbir olumsuz etkilerinin olmadığı da, toksik ortamı meydana getiren ağır metaller gibi kirleticileri biriktirip, parçalama görevinde bulunmaları üzerine bellidir. O ortamda belli bir görevle bulunurlar ve bu görevin dışına çıkmazlar. “Balıkların bağırsak helmintleri, sucul ortamlarda ağır metal kontaminasyonu için potansiyel biyoindikatörler olarak giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu parazitler arasında özellikle sestodlar ve akantosefaller, yerleşik serbest yaşayan nöbetçilerin kapasitesini aşan muazzam bir ağır metal biriktirme kapasitesine sahiptir. Saha ve laboratuvar çalışmalarında, akantosefallerde konak dokularına göre birkaç bin kat daha yüksek metal konsantrasyonları tanımlanmıştır.” Parazitler ağır metalleri biriktirip, parçalayıp tüketmektedir böylece dokuları ağır metal zehirlenmesinden korumaktadır. Her ne kadar bu tarz çalışmalarda parazitler vücuda “dışarıdan gelen” gibi lanse edilse de parazitler üzerine burada verilen bilgiler son derece önemlidir. Bu bilgiler eşliğinde anlaşılmalı ki, parazitler üzerine kendi literatürlerinde yer alan “parazitler konakçıyı sömürür ve ona zarar verir/hastalığa sebep olur” gibi kanıtsız iddialar kendiliğinden çürütülmektedir zira parazitlerin vücut içinde son derece faydalı faaliyetlerde bulunduğu görülmektedir. “Bulaşan/enfekte eden unsur” bu faaliyetlerde bulunmaz. Parazitler dışarıdan gelmiyor, zaten oradaydılar ve vücudu toksisite maruziyetinden korumak için çalışıyorlar. “Balıkların kaslarındaki ilgili metal konsantrasyonları, balıkların taşıdığı iki tür tenyanın dokusunun metal konsantrasyonları ile karşılaştırıldığında, tenyalar konak dokularına kıyasla 12,5-18,9 kat daha fazla kurşun, 2,3-3 kat daha fazla kadmiyum ve 4,4-14,1 kat daha fazla krom biriktirmiştir.” “Helmintlerde konak dokularına kıyasla daha yüksek bir ağır metal konsantrasyonu ortaya çıkarıldı. Hem kadmiyum hem de krom emilimi için biyokonsantrasyon faktörü ‘moniliformis moniliformis’ isimli parazitte, karşılaştırılan üç konak dokusuna kıyasla 10 kattan daha fazlaydı.” Yani bu parazitler, ağır metalleri biriktirip ortamdan temizlemeye çalışarak, dokuların ağır metal emiliminin önüne geçmektedir. Parazitler dokuları ağır metal zehirlenmesinden koruyorlar. “Sonuçlar, Hymenolepis spp.'nin (bir çeşit tenya) son konakçılarına kıyasla ağır metalleri biyolojik olarak biriktirme konusunda çok daha büyük bir yeteneğe sahip olduğunu ortaya koydu.” “4 parazit - konakçı sisteminin hepsinde, yetişkin tenyaların kurşun ve kadmiyum biriktirme yeteneği, konakçı dokularındakinden daha fazlaydı. Parazitlerdeki kurşun konsantrasyonunun konak kaslarındaki kurşun konsantrasyonuna oranı 2,38 ile 5,95'e 1 arasında; karaciğer dokusunda ise bu oran 1,19 ile 10,07'ye 1 arasında değişmiştir.” “Bu çalışmanın amacı tilkilerde birikmiş ağır metal seviyelerini parazitli ve parazitlerden arındırılmış bağırsaklar kıyası üzerinden karşılaştırmaktı. Ayrıca araştırmamız tilki bağırsaklarındaki ağır metal içeriği ile bağırsak parazitleri arasındaki ilişkiyi anlamaktı. 34 tilkinin bağırsakları, parazit varlığını tespit etmek için parçalara ayrıldı. 15 bağırsak örneğinde parazitik bağırsak helmintleri bulundu. Ağır metal içeriği ince bağırsak dokusunda ve parazitlerde atomik absorpsiyon spektrometresi (AAS) kullanılarak belirlendi. Parazitli bağırsaktaki ağır metal konsantrasyonu, parazitsiz bağırsaktaki ağır metal konsantrasyonundan anlamlı ölçüde çok daha düşüktü.” Ağır metalleri, toksik materyalleri, çeşitli kirleticileri vs. parçalayan, çözen, onları toksik olmayan formlara dönüştüren bakteriler ve diğer mikroplar: “Atıklarla başa çıkmanın umut vadeden stratejisi onu parçalayabilen mikroplar bulmaktır. Araştırmacılar, deve cırcır böceklerinde bir dizi mikrobiyal organizmayı tanımladı ve test etti ve özellikle ilgi çekici olan Cedecea lapagei adlı bir bakteri türüne odaklandı… Bu mikroorganizmanın, odunu sert yapan bitki hücrelerindeki polimerler olan lignini parçalayabildiğini buldular… Bu çalışmalar, bu bakterilerin lignin üzerinde büyüme ve onu parçalama konusundaki benzersiz yeteneklerinden sorumlu olabilecek bazı genlerini ve enzimlerini tanımlamayı içeriyordu… Potansiyel olarak kağıt hamuru atıklarını enerjiye dönüştürebilen ve dolayısıyla bir kirleticiden kurtarabilen bakterileri tanımlamanın yanı sıra, diğer atık türlerini parçalayabilecek organizmalar üzerine tekrarlanabilir bir yaklaşım belirledik… Bu, büyük kirlilik sorunlarına yol açan plastik veya diğer ürünler için de geçerlidir.” “Mikroorganizmalar, kirleticileri parçalamak için biyokimyasal reaksiyonun ilerlemesini kolaylaştırmaya yardımcı olacak biyokatalizörler olarak hareket ederek orijinal doğal çevreyi geri yüklemek ve daha fazla kirliliği önlemek için kullanılır. Sadece kirleticiyi toplayıp depolamakla kalmaz, aynı zamanda kirleticileri parçalar ve onları daha az veya toksik olmayan formlara dönüştürerek harika organize edilmiş bir mikrobiyolojik prosedürü takip ederler. Mikroorganizmalar, çevre dostu ve değerli genetik materyalleriyle bilinir. Mikroorganizmalar beslenme açısından çok yönlülüğe, uyarlanabilirliğe sahiptir ve ayrıca çok seyreltik çözeltilerde bulunan kirleticiler üzerinde de etki edebilirler; bu nedenle herhangi bir çevre koşulunda yaşayabilirler ve kirleticilerin biyoremediasyonu olarak kullanılır… Biyoremediasyon süreci yalnızca hidrokarbonlar, yağlar, ağır metaller, pestisitler, boyalar vb. gibi organik bileşikleri metabolize ederek enzimatik bir şekilde parçalayabilir. Yaygın olarak kullanılan bakteriler Staphylococcus, Bacillus, Pseudomonas, Citrobacter, Klebsiella ve Rhodococcus'tur. Birçok mantar ve alg ailesi de kullanılır… İmmobilizasyon işlemi toprak bakterileri tarafından kontrol edilir… Biyosorpsiyon, algler, bakteriler ve mantarlar gibi mikroorganizmaların metal iyonlarını emdiği bir fiziko-kimyasal işlemdir. Bu işlem enerjiye bağlı değildir ve emilen metal iyonu konsantrasyonu bu organizmalar tarafından azaltılır.” “Mikroorganizmalar toksik elementleri suya, karbondioksite ve daha az toksik bileşiklere dönüştürebilir ve bunlar mineralizasyon olarak adlandırılan bir süreçte diğer mikroplar tarafından daha da parçalanır. Biyoremediasyon bakteri, mantar, alg vb. kullanılarak gerçekleştirilebilir. (Arsenikten tutun da cıvaya kadar çeşitli ağır metalleri ve toksik elementleri çözen bakterilerin listesine buradan ulaşabilirsiniz: Mikroorganizmalar, biyolojik çoğaltma olarak adlandırılan bir işlemde toksik kirleticilerle beslenmeleri için kirli alanlara özel olarak eklenir. Bu, çok etkili, hızlı ve uygun maliyetli bir biyoremediasyon yöntemidir. Kirli alanlara, yerleşik mikropları çoğaltmak için harici mikroplar eklenir… Kirlenmiş bir bölgeye eklenen Burkholderia sp. FDS-1'in, pestisitlerle kirlenmiş toprakta bulunan nitrofenolik bileşiği, hafif asidik pH'ta ve yaklaşık 30° C sıcaklıkta daha az toksik bir forma dönüştürdüğü bildirilmiştir. (Bu tabloya göz atın: İşte bakteriler, mikroplar ve parazitler insan vücudunda da, ölü hücre atıklarını, ağır metaller gibi toksik malzemeleri parçalayıp tüketerek onları hem ortamdan süpürmek hem de vücut için faydalı ya da zararsız maddelere dönüştürmek için böyle mücadele verir. Onların görevi budur. Aşı enjeksiyonları sonucu kan – beyin bariyerini aşan aşı içeriklerindeki ağır metaller yüzünden “otizm” hasarı almış çocukların beyinlerinde ve daha başka ağır metal birikiminin olduğu organlarda görülen parazitler, o sorunun kaynağı değiller; o sorunu iyileştirmek için oradalar. Artık bu gerçeğin anlaşılması gerekiyor. Bu arada birçok insan geçmişte ya da şu aralar, “doğal antiparaziter” diye adlandırılan bazı otları, bitkileri yediğinde ya da çay olarak içtiğinde kendisini iyi hissettiğini hatırlıyor olabilir. Pelin otu, sarımsak, kişniş, çörek otu ve daha birçok bitki sayılabilir. Örneğin pelin otu gibi bitkiler ilginçtir ki özellikle ağır metallerle kirlenmiş toprakları büyümek için seçiyor, bir parazit gibi… Ardından hızla toprağı biyolojik olarak temizlemeye, topraktan ağır metalleri emip toksik olmayan metillenmiş bir maddeye dönüştürüyor. Bu açıdan mükemmel bir ortam temizleyici ve çevre temizleyicisidir diyebiliriz. Pelin otu, sarımsak, kişniş gibi “antiparaziter” olarak adlandırılmış bitkileri tükettiğinizde, bunlar, ağır metal şelatlama ve detoksifikasyon özellikleri sayesinde sizleri ağır metallerin, plastiklerin, kimyasalların ve diğer türlü toksik maddelerin maruziyetinden koruyorlar. Böylece parazitlerin iş yükü hafifliyor ve hatta üzerinden alınıyor ve böylece orada bulunmalarına gerek kalmadan geri çekiliyorlar. Bu açıdan bu bitkilerin “doğal antiparaziter” ya da “doğal antibiyotik” diye adlandırılması yanlıştır. Bu bitkiler bakterilerinize, mikroplarınıza ve parazitlerinize zarar vermeden ortam temizliği yapıyor ve toksisite bölgesine bakterilerin, diğer mikropların ve parazitlerin yoğunlaşlaşmasına gerek kalmıyor. Bu bitkileri kullandıktan sonra bu sebeple iyi hissediyorsunuz. Artık toparlarsam; Bulaş diye bir şey yoktur. Enfeksiyon diye bir şey yoktur. Bakteriyel ya da paraziter hastalıklar diye bir şey yoktur. Mikrop teorisi ortaya atıldığından bu yana tek bir bakterinin, mikrobun ya da parazitin dahi canlı dokuya saldırdığına, hastalık yaptığına dair tek bir bilimsel kanıt yoktur. Hastalıkların tek sebebi sadece çeşitli şekillerde gerçekleşen toksisite maruziyeti yani zehirlenmedir. Vücudu neler zehirler? - Kötü beslenme - Güneşten yeterince faydalanmama - Rafine tuz - Yetersiz kaya tuzu tüketimi - Yetersiz su tüketimi - Mineral eksikliği - Rafine şeker - Trans yağlar - İşlenmiş gıdalar - Pastörize sütler ve pastörize süt ürünleri - Rafine tahıllar, “hamur işi” ağırlıklı beslenme - Zirai ilaçlar - Stres, korku, kaygı gibi psikolojik olumsuzluklar - EMF’ye maruziyet - EMR’ye (elektromanyetik radyasyon) maruziyet - Klorlu, florürlü vs. şebeke suyu - Ağır metaller - Toksik tüm cilt bakım ürünleri - Kimyasallar - Toksik temizlik ürünleri - Egzersiz eksikliği - Kötü uyku - Sigara - Alkol vs. ve elbette ki - Aşılar - İlaçlar - Antibiyotikler Alüminyum, cıva, polisorbat 80, formaldehit, kürtajdan gelen filtrelenmemiş insan fetüs hücreleri, hayvan hücreleri gibi toksik ya da kan dolaşımında toksik etki gösterecek malzemelerin doğrudan sistemik dolaşıma verildiği aşı uygulamaları, tek başına şiddetli toksisite maruziyetini oluşturmaya yeterlidir. Aşı zehirlenmeleri, hasarların ya kısa vadede ya uzun vadede ama mutlaka kendini göstereceği en kötü zehirle(n)me biçimidir. İlaçlar sadece semptom baskılar (semptom, vücudun toksisite maruziyetinden kurtulma çabasının, toksinlerden arınarak ve asit – baz dengesini sağlayarak kendini tekrar sağlıklı çizgiye çekmek istediğinin göstergesidir) ve alttaki gerçek nedeni iyileştirmediği için, sorunu büyütüp ileri vadede daha çok şiddetlendirir. Ağrıları dindirebilir, vücudun toksisite itiliminde çektiği sancının üzerini kapatıp o anı kurtarabilirler ama bu, iyileştirme değil sadece sorunu ötelemektir. İlaçlar sorunu biriktirerek öteler, bu sebeple sorun ileri vadede daha çok şiddetlenip ortaya çıkacaktır. Özellikle antibiyotiklerin “hepatotoksisite”ye, yani karaciğer için toksik etkilere yol açtığı bilinir, hepatotoksisitenin de karaciğer hastalığı ve akut karaciğer yetmezliğinin nedeni olduğu… ( Çünkü antibiyotikler, antiparaziter ilaçlar; bakterilere, diğer mikroplara ve parazitlere zarar verir, onların görevlerine sekte vurur. Bağırsak florası ve diğer flora bu durumdan ciddi şekilde zarar görür. Bir örnekle; oral yolla, gıda ile gelen ağır metal partikülleri bağırsaklara indiğinde, antibiyotiklerin etkisiyle bakteriler ve parazitler de hasar almış ve flora bozulmuşsa, bu partiküller yeterince iyi parçalanıp ortamdan temizlenemez. Bu durumda yine antibiyotik kullanımı sonrası sıklıkla görülen “kronik ishal” baş gösterebilir ve vücut ağır metallerin içinde olduğu bu toksin yükünden ishal yoluyla kurtulmak isteyebilir. Fakat en kötü olasılıkta ağır metaller kana karışır ve bu, hâlâ “ağır metal maruziyeti”nden kaçınmadan, antibiyotik kullanımının istikrarıyla da kayda değer oranda artarsa karaciğer, bu kanı filtrelemekte bir hayli zorlanacaktır. Antibiyotik kullanımı sonrası kısa ya da uzun vade sonunda neden mi karaciğer sorunları meydana gelir? İşte böyle. Yukarıda saydığım vücudu zehirleyen etkenler hiçbir şekilde hesaba katılmadan, spesifik antikorları belirlemeyen, “özgül ve yüksek duyarlılıklı” olduğu asla söylenemeyen antikor testlerinin hilesi ile, basit bir kene ısırığına, bir kedi tırmığına, bakteri ya da parazit bulaş riski olduğu söylenen başka tür vakalara karşılık vs. enfeksiyonu önleme palavrasıyla reçete edilen antibiyotikler ve antiparaziter ilaçlar, “hastalığın etiyolojik ajanı” sandıkları trilyonlarca bakteriden bir tipi hedef alma iddiasıyla topyekun bir mikrobiyotayı bozmanın aracıdır. Antibiyotikler ve antiparaziter ilaçlar, topyekun mikrobiyotayı bozmanın ve beraberinde nice sağlık sorunlarını peyda etmenin en basit yoludur. Burada bir parantez açıp antibiyotiklerin de tıpkı ilaçlar gibi altta yatan gerçek sorunu iyileştirmeyip, bazı durumlarda sadece anı kurtardığına vurgu yapmak gerekir. Toksik birikimin ve haliyle asitlenmenin arttığı, dolayısıyla bakterilerin toksik maddeleri çözmek için yoğunlaşacağı bölgelerde antibiyotikler, bakterileri engelleyerek çözülmenin önüne geçebilir ve çözülme sürecinin ürünü olan iltihaplanma da engelleneceğinden bu durum o an için bir “iyileşme görünümü” verebilir. Oysa gerçek bir iyileşme söz konusu değildir, zira o bölgedeki toksik birikim ve asitlenme giderilmemiştir. İleri vadede sorun büyüdüğünde o bölgeye daha dirençli yani aslında daha güçlü çözücü bakteriler gelmek isteyecektir. Antibiyotiğe dirençli bakteriler? İşte onlar, sorun büyüdükçe ona göre ortam temizliğe yapmaya, iyileştirmeye gelen daha güçlü bakterilerdir. Antibiyotikler, bakterileri hep engellemek isteyerek altta yatan sorunun gerçekten iyileşmesinin önüne geçer. … Aşıların, ilaçların, antibiyotiklerin geçmişten günümüze, gerçekte tek bir hayat kurtardığına dair tek bir kanıt yoktur. Bilakis aşılar, ilaçlar ve antibiyotikler; “mikrop teorisi” beraberinde genel halk üzerinde kullanılmaya başlandıktan sonra ve günümüze dek, sebebini mikroplara bağladıkları hastalıklardan açık ara daha fazla sağlık problemlerine ve ölümlere yol açmıştır. Mikrop teorisinin getirisi olan bu uygulamaların, belki de en doğru kıyaslama ile ifade edecek olursak, öldürdüğü insan sayısı hiç kuşkusuz dünya savaşlarında ölen insan sayısından daha fazladır. Özellikle aşılama programları, nüfus kontrolünün topla, tüfekle, tankla vs. değil, “tıp” eliyle aksiyona geçirilmesidir. En klasik yalanlarından biridir: “Salgınlar, aşılar sayesinde eradike edilmiştir.” Bunu söyleyenler, en başında mikropların hastalığa ve salgınlara sebep olduğu yalanını da söylemiş, salgınların esas nedenini (toksik ortama, zehirli gazlara, kimyasallara, ağır metallere vs toplu maruz kalınması, sanitasyon yetersizliği ya da eksikliği, kötü beslenme/besinsizlik, radyo frekanslarının yayına geçişi, 1800’lerden itibaren toplu aşılamalar, ilaçlar gibi faktörler) gösteren doğru verileri, incelemeleri, istatistikleri vs neredeyse ortadan kaldırarak literatürü baştan aşağı manipüle etmiştir. “Bu aşıların ve ilaçların her birinin görünürdeki amacını başaramaması gizlendi; sık görülen tehlikeli etkileri gizlendi ve hastalık istatistikleri istenen sonuca doğru manipüle edildi veya sıklıkla çok geniş bir ölçekte kasıtlı olarak tahrif edildi.” Dr. Herbert Snow Sadece aşı yaralanmaları ve ölümleri apayrı bir yazı konusu olacağından, bu konuyu ayrıca başka bir yazı dizisinde anlatmak gerekir. Fakat şu bilinmeli ki, aşıların tek bir hayat kurtardığına dair tek bir kanıt yokken, sayısız hayatı mahvettiğine ve sonlandırdığına dair pek çok kanıt vardır. Aşılar İlaçlar Antiparaziter ilaçlar Antibiyotikler Dezenfektanlar vs. hepsi sadece birer zehirdir!

Gül Temel

27,651 görüntüleme • 1 yıl önce

SESLİ MAKALE 🇷🇺🇨🇳🇮🇷Rusya ve Çin, İran’daki Savaşa Sanılandan Daha Fazla Müdahil ✍🏽Michael Snyder ➖Batı gerçekte neler olup bittiğinin farkında değil, iyi günler hiç bitmeyecekmiş gibi eğlenip duruyorlar, hem Rusya hem de Çin ile savaşa girme ihtimaliyle karşı karşıyayız. ➖ İran, Rusya ve Çin’den sessiz sedasız oldukça ciddi bir askeri ve teknik destek alıyor. ➖ Çinli drone üreticisi DJI’dan en az yedi teknisyen, İran’a yönelik hava saldırılarında hayatını kaybetti. ➖ 300 ila 400 Çinli askeri ve teknik personelin, iletişim imkânı olmaksızın yer altı sığınaklarında mahsur kaldığı iddia ediliyor. ➖ Nanjing’deki 14. Araştırma Enstitüsü’nden üç seçkin radar uzmanının, ilk bombardıman dalgasında bedenlerinin tamamen buharlaştığı belirtiliyor. ➖ Rusya’nın, ABD güçlerini hedef alabilmesi için Tahran’a uydu görüntüleri ve geliştirilmiş drone teknolojisi sağladığı öne sürülüyor. ➖ Rusya'nın sağladığı istihbarat desteğinin; Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt’teki ABD radar sistemlerine yönelik saldırılarda etkili olduğu düşünülüyor. ➖ İran tarafından fırlatılan füzelerin, dünyanın doğal gaz üretiminin %20’sini karşılayan Katar’daki Ras Laffan tesisini vurduğu bildirildi. ➖ Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ın füzelerle hedef alınmasının ardından, gökyüzünü büyük bir ateş topunun aydınlattığı aktarılıyor. ➖ Pekin yönetimi, kamuoyuna dâhil olmadığını söylediği bir yabancı savaşta personelinin öldüğünü kabul etmeyi reddediyor. ➖ Bu tablo, Rusya ve Çin’in İran’daki savaşa çoğu insanın fark ettiğinden çok daha derin bir şekilde dahil olduğunu gösteriyor. Makalenin tamamı👇🏾 Görünüşe göre İran, Rusya ve Çin’den sessiz sedasız oldukça ciddi bir destek alıyor. Aşağıda göreceğiniz üzere, Çin’in İran için insansız hava araçlarını seri şekilde ürettiği iddia ediliyor; ayrıca bir raporda, ABD ve İsrail hava saldırılarıyla tahrip edilen yer altı sığınaklarında saklanan yüzlerce Çinli askeri ve teknik personelin “ölmüş ya da yavaş yavaş boğularak can veriyor olabileceğinden endişe edildiği” öne sürülüyor. Öte yandan Wall Street Journal, Rusya’nın İran’la teknoloji paylaştığını ve insansız hava aracı ile füze saldırıları için hedefleme verileri sağladığını iddia ediyor. Tüm bunlar, Rusya ve Çin’in İran’daki savaşa çoğu insanın fark ettiğinden çok daha fazla dahil olduğunu gösteriyor—ve bu durumun hepimizi derinden endişelendirmesi gerekir. Şimdi sizinle, ilk karşılaştığımda beni gerçekten sarsan bazı bilgileri paylaşacağım. Bağımsız gazeteci Jennifer Zeng, hâlâ üst düzey erişime sahip eski bir Çinli üst düzey yetkiliden gelen istihbarata erişimi olduğunu iddia ediyor. Bu kaynağa göre, İranlıların ABD ve İsrail’i yenmesine yardımcı olmak amacıyla gönderilen yüzlerce askeri ve teknik personel, “şu anda hiçbir iletişim imkânı olmaksızın yer altı sığınaklarında mahsur kalmış durumda”. Aşağıda, Zeng’in X’te paylaştığı raporun tamamı yer almaktadır… Çin Komünist rejiminin içinden gelen yeni istihbarat, daha önce bilinenden çok daha büyük bir felaketi ortaya koyuyor: Çinli drone üreticisi DJI’dan en az yedi teknisyen, İran’a yönelik ABD-İsrail hava saldırılarında öldürüldü; 300 ila 400 Çinli askeri ve teknik personel ise şu anda hiçbir iletişim imkânı olmaksızın yer altı sığınaklarında mahsur kalmış durumda — bunların birçoğunun ölmüş ya da yavaş yavaş boğularak can veriyor olmasından endişe ediliyor. Bu bilgi, hâlâ erişimi bulunan eski bir üst düzey ÇKP yetkilisinden doğrudan geliyor ve Kanadalı yazar ve muhalif Sheng Xue (盛雪SHENG Xue) aracılığıyla aktarılıyor. Pekin ve Tahran’ın “tamamen güvenli” olarak nitelendirdiği sığınaklar, İran içinden bazı kişilerin tam koordinatları İsrail’e sızdırmasının ardından yıkıcı bir hassasiyetle vuruldu. Kritik varlıkları korumak amacıyla tasarlanan bu yapılar, İran’daki askeri tesislerin derinliklerine yerleştirilmiş Çinli danışmanlar için bir toplu mezara dönüşmüş durumda. Nanjing’deki CETC’ye bağlı 14. Araştırma Enstitüsü’nden üç seçkin radar uzmanının — ABD’nin ilk bombardıman dalgasında bedenleri tamamen buharlaşan — teyit edilmiş ölümlerine ek olarak, ortaya çıkan tablo artık Xi Jinping’in İran’a verdiği örtülü desteğin feci bir başarısızlığına işaret ediyor. Amerikan F-35 ve F-22 hayalet savaş uçaklarına karşı koymak üzere Pekin’in kendi tanımıyla “en iyileri” olan bu üç uzman, İranlı personelle birlikte hayatını kaybetti ve geriye hiçbir kalıntı kalmadı. Nanjingli bu üç uzmanın aileleri, “olay sonrası işlemler” için ÇKP’nin Örgüt Departmanı’na çağrıldı. Tazminat sözü verildi, ancak miktar hâlâ açıklanmadı. Rejimin alışıldık yöntemi — sessizliği satın almak için yüksek miktarda sus payı ödemek — şimdiden devreye girmiş durumda. Çin Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ya da devlet medyasından herhangi bir resmi açıklama yapılmış değil. Pekin, kamuoyuna dâhil olmadığını söylediği bir yabancı savaşta personelinin öldüğünü kabul etmeyi reddettiği için bilgi akışı tamamen kesilmiş durumda. Gelişmekte olan bu trajedi, Xi için acımasız bir kamusal aşağılanma niteliği taşıyor. Başkan Trump’ın saldırıları, İran’ın çökmekte olan savunmasını ayakta tutmaya çalışan Çin’in pervasız vekil rolünü açığa çıkardı; Avrupa elitleri ise — İran petrolündeki geniş ve gizli çıkarlarını korurken — küreselci ağlarının bozulmasına öfke duyuyor. Yüzlerce Çinlinin hayatı tehlikede; yabancı sığınaklarda diri diri gömülmüş, sus payıyla susturulmuş ve dünyanın en etkili sansür mekanizması tarafından görünmez kılınmış durumdalar. Xi’nin kumarı ölümcül sonuçlar doğurdu — ve ölü sayısı artmaya devam ediyor. (Yalnızca Sheng Xue’nin, ÇKP rejimi içindeki kaynağı — hâlen erişimi bulunan eski bir üst düzey yetkili — aracılığıyla sağlanan güncel ve birinci el bilgilere dayanmaktadır. Herhangi bir spekülasyon veya uydurma yoktur.) Söylemeye gerek yok ki, Çin’deki komünist hükümet bunların hiçbirini resmî olarak asla doğrulamayacaktır. Ancak Jennifer Zeng, yıllardır Çin içinde olup bitenleri doğru şekilde aktarıyor. Bu nedenle onu güvenilir bir kaynak olarak değerlendiriyorum. Elbette Çin’in İranlılara sağladığı yardımdan söz eden tek kişi o değil. The Sun, bir Çin fabrikasının İran’a ait intihar dronlarını seri şekilde ürettiğini gösterdiği öne sürülen çarpıcı yeni video görüntülerini ele alan bir makale yayımladı… Çin, Shahed üretim hattını gösterdiği öne sürülen bir videonun ortaya çıkmasının ardından İran’ın intihar dronu filosunu kurmasına yardım etmekle suçlanıyor. Pekin’in yerel TikTok’u olan Douyin’de bir fabrika tarafından paylaşılan görüntüler, bir atölyede insansız hava araçlarının monte edildiğini gösteriyor. Diğer görüntülerde ise, Tahran’ın ölümcül Shahed dronlarına benzeyen çok sayıda insansız hava aracının, sevkiyat öncesinde bir depoda sıralandığı görülüyor. Bence Çin’in gerçekten açıklaması gereken çok şey var. Bu arada Wall Street Journal, Rusya’nın “bölgedeki ABD güçlerini hedef alabilmesi için Tahran’a yardımcı olmak amacıyla uydu görüntüleri ve geliştirilmiş insansız hava aracı teknolojisi sağladığını” iddia ediyor… Konuya aşina kaynakların aktardığına göre Rusya, İran ile istihbarat paylaşımını ve askeri iş birliğini genişleterek, Tahran’ın bölgedeki ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olmak amacıyla uydu görüntüleri ve geliştirilmiş insansız hava aracı teknolojisi sağlıyor. Rusya, ABD ve İsrail’in askeri gücüne karşı mücadelede en yakın Orta Doğu müttefikini ayakta tutmaya ve kendisine askeri ve ekonomik açıdan fayda sağlayan bu savaşı uzatmaya çalışıyor. Eğer bu doğruysa, bu durum Rusya’yı İran’daki savaşın bir tarafı hâline getirir; tıpkı Ukraynalılara sağladığımız destek nedeniyle bizim de Ukrayna’daki savaşın bir tarafı olmamız gibi. Rusların paylaştığı teknoloji sayesinde İranlıların, insansız hava araçlarının navigasyon ve hedefleme kabiliyetlerini geliştirebildiği bildiriliyor… Kaynaklara göre sağlanan teknoloji, iletişim, navigasyon ve hedeflemeyi geliştirmeyi amaçlayan modifiye edilmiş Shahed insansız hava araçlarının bileşenlerini içeriyor. Kaynaklar — aralarında üst düzey bir Avrupalı istihbarat yetkilisinin de bulunduğu kişiler — Rusya’nın ayrıca Ukrayna’da insansız hava araçlarını kullanma deneyiminden yararlanarak, operasyonlarda kaç dronun kullanılacağı ve hangi irtifalardan saldırı düzenlenmesi gerektiği konusunda taktiksel rehberlik sunduğunu belirtti. Şüphesiz, İran’a ait insansız hava araçları geçmişe kıyasla daha etkili hâle geliyor. Bunun ne kadarında Rusların payı var? Buna ek olarak, Rusların görünüşe göre “uydu görüntülerini doğrudan İran’a sağladığı” ve bunun da İranlıların Orta Doğu genelindeki hedefleri son derece yüksek bir hassasiyetle vurabilmesine imkân tanıdığı belirtiliyor… The Wall Street Journal’ın haberine göre Rusya, İran’a Orta Doğu’daki ABD askeri güçlerinin konumlarının yanı sıra bölgedeki müttefiklerinin yerlerini de sağlıyor. Yetkili ve bir Orta Doğulu diplomat olan iki kaynağın aktardığına göre, bu iş birliği savaşın ilk günlerinde derinleşti ve Rusya son dönemde İran’a doğrudan uydu görüntüleri sağlamaya başladı. Analistler, bu yardımın ABD ve Avrupalı müttefiklerin son yıllarda Ukrayna’ya sağladığı istihbarata benzer nitelikte olduğunu belirtiyor. Kaynaklara göre Körfez bölgesinde Moskova’nın desteğinin, İran’ın bölgede ABD radar sistemlerine yönelik son saldırılarında etkili olduğu düşünülüyor. Bu saldırılar arasında Ürdün’deki Terminal Yüksek İrtifa Alan Savunması (THAAD) sistemi için kullanılan bir erken uyarı radarı ile Bahreyn, Kuveyt ve Umman’daki diğer hedefler de yer alıyor. Görünüşe göre Batı dünyasındaki çoğu insanın hayal ettiğinden çok daha yakın bir noktada, hem Rusya hem de Çin ile savaşa girme ihtimaliyle karşı karşıyayız. Ancak Batı dünyasındaki insanların büyük bir kısmı hâlâ bir şekilde her şeyin yoluna gireceğine inanıyor. İran böylesine yakın bir müttefik olduğu için, hem Rusya hem de Çin İran’daki rejimin ayakta kalmasını ister. Fakat her geçen gün daha fazla rejim lideri öldürülüyor ve bize “bir kargaşa hissinin hâkim olmaya başladığı” söyleniyor… En üst düzey liderlerden alt rütbeli askerlere kadar binlerce rejim mensubunun öldürülmesiyle birlikte, İranlılar bir kargaşa hissinin giderek hâkim olmaya başladığını bildiriyor. Güvenlik güçleri baskı altında ve kaçış hâlindeyken, protestocuları sokaklardan uzak durmaları için tehdit ediyor ve ABD’ye, İsrail’e ve Basra Körfezi’ndeki Arap komşularına yönelik saldırılar düzenliyor. Rejim kesinlikle zayıflatıldı, ancak henüz etkisiz hâle getirilmiş değil. Nitekim rejim tarafından kısa süre önce fırlatılan füzeler, dünyanın en büyük doğal gaz tesisini vurdu… İran’ın Orta Doğu genelindeki enerji tesislerine saldırarak “tam ölçekli bir ekonomik savaş” başlatma tehdidinde bulunmasından saatler sonra, bu gece Katar’da füzelerin “geniş çaplı hasara” yol açtığı bildirildi. Videolarda, dünyanın en büyük doğal gaz tesisi olan Ras Laffan’da ve Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da büyük patlamaların meydana geldiği görülüyordu. Tahran’ın “önümüzdeki saatler içinde” saldırılar düzenleyeceği uyarısında bulunmasının ardından, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki enerji tesisleri tahliye edildi. Şu anda tanık olduğumuz şey kesinlikle eşi benzeri görülmemiş bir durum. Katar’daki bu tesis, dünyanın doğal gaz üretiminin yaklaşık yüzde 20’sini karşılıyor. Eğer bu tesis devre dışı kalırsa, derhal küresel bir doğal gaz kıtlığıyla karşı karşıya kalırız. Suudi Arabistan’da ise başkent Riyad’ın İran füzeleri tarafından vurulmasının ardından “parlak turuncu bir ateş topunun gökyüzünü aydınlattığı” bildirildi… Etkileyici görüntüler, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ın füzelerle hedef alındığı anı gösteriyor. Şehri sarsan büyük patlamalar sırasında parlak turuncu bir ateş topu gökyüzünü aydınlattı. Bu olay, İran’ın Orta Doğu genelindeki enerji tesislerine saldırarak “tam ölçekli bir ekonomik savaş” başlatma tehdidinde bulunmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Suudi Arabistan, dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 17’sine sahiptir ve savaş başlamadan önce günde yaklaşık 10 milyon varil petrol üretiyordu. Bu, on yıllardır uyarıldığımız türden bir kabus senaryosudur. Ve artık bu senaryo gerçekleşmiş durumda. Bu savaşın yakın zamanda sona ereceğine dair hiçbir işaret yok ve şu ana kadar yaşadıklarımız yalnızca buzdağının görünen kısmı. Ne yazık ki Batı dünyasındaki çoğu insan gerçekte neler olup bittiğinin tamamen farkında değil ve iyi günler hiç bitmeyecekmiş gibi eğlenip duruyor. Via Kritik Bakış Dergi

Kuşçu

13,699 görüntüleme • 4 ay önce