Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

📍Rojava Devrimi ve Enternasyonal Savaşçıların Mirası Rojava Devrimi, 19 Temmuz 2012’de Suriye’nin kuzeyinde, Kürt halkının öncülüğünde başlayan ve kısa sürede evrensel bir mücadele alanına dönüşen bir toplumsal dönüşüm hareketidir. Bu devrim, yalnızca Kürt halkının özgürlük arayışını değil, aynı zamanda emperyalizme, kapitalizme ve her türden baskıya karşı küresel bir direnişin...

20,500 Aufrufe • vor 1 Jahr •via X (Twitter)

2 Kommentare

Profilbild von ramanwer
ramanwervor 1 Jahr

Bu enternasyonallerin propagandasını yapmaktan vazgeçmeyeceksiniz binlerce Kürd kahraman şehid oldu

Profilbild von Trump2024Film
Trump2024Filmvor 2 Jahren

There's only one way to fight back against the Marxists, Socialists, Globalists, and Communists ruining our country...

Ähnliche Videos

İlham Ehmed Beyaz Saray: Kürt kadını, tarih boyunca her alanda gösterdiği başarılarıyla topluma örnek olmuş bir figürdür. Siyasi, ekonomik, askeri, ailevi ve ideolojik alanlarda ortaya koyduğu mücadele, Kürt halkının hak arayışındaki kararlılığını yansıtmaktadır. Özellikle Rojava’daki kadınların mücadelesi, sadece Kürt toplumu için değil, dünya kadınları için de ilham kaynağı olmuştur. Üç Kürt kadın Beyaz Saray’da gerçekleştirdiği konuşma, Kürt halkının haklarını ve taleplerini uluslararası arenada cesurca dile getirdiği önemli bir gelişme olarak kaydedilmiştir. A i ynı zamanda dünya kadınlarının haklarını savunma ve onlara yol gösterme açısından tarihi bir adım olarak değerlendirilmelidir. Kürt kadınının Orta Doğu’daki kadınlara karşı yapılan baskı, şiddet ve vahşete karşı verdiği direniş, mücadele azmi ve ahlaki duruşu, tüm dünyada takdir toplamakta ve örnek gösterilmektedir. Kürt kadınlarının bu başarısı, gelecekte Rojava’nın bağımsızlığına giden yolda önemli bir katkı sağlayacaktır. Beyaz Saray’daki görüşme ve yapılan açıklamalar, sadece Kürt halkının değil, dört parçada yaşayan Kürtlerin haklarının savunulması ve uluslararası alanda Kürt kadınlarının gücünü ortaya koyması bakımından oldukça anlamlıdır. Bu duruş, Kürt kadınlarının dünya kadınlarına rehberlik edecek bir güce sahip olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kürtlere karşı olan sorumluluklarını yerine getireceğine dair inancımız tamdır. Kürtlerin, son dönemde Amerika ve İsrail’in stratejik müttefikleri olduğunu daha iyi anlaması, bölgesel gerçeklikler açısından önemli bir farkındalık yaratmıştır. Bugüne kadar Ortadoğu’da Kürtlere karşı yürütülen savaşlar, baskılar ve zulüm politikalarının arkasında yer alan güçlerin, yanlış söylemler ve yalanlarla halkı manipüle etmeye çalıştığı ortaya çıkmıştır. Ancak bugün Kürt kadınlarının mücadelesiyle bu oyunlar bozulmaktadır. Kürt kadınlarının bu haklı ve kararlı mücadelesinde başarılar diliyor, bu önemli gelişmelere öncülük eden kadın liderlere en derin saygılarımızı sunuyoruz. Bu tarihi süreç, Kürt halkının özgürlük ve bağımsızlık yolundaki azmini güçlendirecektir. Syrian Democratic Council SDC People’s Defense Units - YPG YPJ ROJAVA Mazloum Abdî مظلوم عبدي Saleh Moslem Partiya Yekîtiya Demokrat Ronahi tv DEM Parti X

Hozan Cane

51,017 Aufrufe • vor 1 Jahr

🚨 200’ü aşkın imzayla Kürt birliği için yeni girişim Güney Kürdistan’da farklı kesimlerden 200’den fazla ismin katılımıyla başlatılan ulusal mutabakat projesi, ortak çatı ve ortak hak mücadelesi hedefini öne çıkarıyor. Yayımlanan bildiri şöyle: “‘Tek millet, tek kader’ ulusal projesi, ulusal uzlaşma için başlatılmış bir çalışmadır ve dünyanın dört bir yanındaki karar merkezlerini etkilemeyi hedeflemektedir. Ortadoğu’nun hızlı değişimlerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, Başûr Kürdistan’da Kürtlerin tüm parçalanmış güçlerini bir araya getirmek için öncü bir ulusal proje başlatılmıştır. Proje, bölgede mevcut durum ve Kürdistan’ı işgal eden devletlerin yarattığı istikrarsızlık karşısında Kürtlerin tarihi bir sorumlulukla karşı karşıya olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Rojava’daki savunma deneyiminin, ancak ulusal birlik sayesinde büyük komploların bozulabileceğini ve Kürt meselesinin iç bir sorun olmaktan çıkıp uluslararası diplomasi merkezlerine taşınabileceğini kanıtladığını vurgulamaktadır. Kürtlerin son dönemdeki eylem ve hareketleri, hem içeride hem dışarıda, özellikle Rojhilat Kürdistan’daki yeni umut, tüm siyasi partilere açık bir mesaj vermektedir. Bu mesaj, Kürt toplumunun canlı olduğu ve dünya görüşünün dar çıkarların ötesinde olduğudur. Ulusal çalışmanın sloganı ‘‘Yek e yek e yek e, gelê Kurd yek e’dir. Projenin yol haritası 6 ana maddeden oluşuyor 📍Ulusal ve ortak bir söylem oluşturulmalı; bu söylem halkların haklarına ve ortak yaşama saygı göstermelidir. 📍Siyasi çekişmelerden ve dar ideolojik yaklaşımlardan uzaklaşılmalıdır. 📍Ulusal çıkarlar siyasi çalışmaların merkezine konulmalıdır. 📍Ortadoğu’daki gelişmeleri analiz edecek ortak bir ulusal merkez kurulmalıdır. 📍Diplomasi, siyasi çalışma ve uluslararası ilişkiler için ortak bir ulusal komite oluşturulmalıdır. 📍Siyasi, ekonomik ve güvenlik krizlerine karşı ortak planlama yapılmalıdır. Güney Kürdistan’da başlatılan bu proje, Kürdistan’daki tüm siyasi güçlere ve kültürel çevrelere, zaman kaybedilmeden beklenmeyen değişimler karşısında ortak bir strateji geliştirme çağrısıdır. Bu ulusal proje sadece siyasi bir çağrı değil, aynı zamanda artık tarihin parçalanmışlıkla tekrarlanmasını istemeyen canlı bir ulusal vicdanın haykırışıdır. Bölge yeni bir harita ile karşı karşıyayken Kürtlerin önünde iki seçenek vardır: ya birlik olup haklarını elde etmek ya da tarihi fırsatları kaybetmek." Projenin açık mesajı şudur: Artık tüm yüksek çıkarlar ideolojilerin önüne geçmelidir. Çünkü ‘Bir, bir, bir; Kürt halkı birdir’ ve yalnızca bu birlik hızlı değişimlere karşı durabilir. Tüm Kürtlere açık mesaj Bilindiği üzere Ortadoğu büyük değişimlerin eşiğindedir. Kürdistan’ın parçalandığı tüm devletler siyasi, ekonomik ve toplumsal açıdan karmaşık bir süreçten geçmektedir. Yılın başından itibaren Rojava’daki gelişmeler, hepimizi tarihi, ahlaki ve ulusal bir sorumlulukla karşı karşıya bırakmıştır. Bu sorumluluğun farkına varılması, Kürdistan içinde ve dışında eşi görülmemiş bir ulusal birlik yaratmıştır. Bu birlik, tarihte nadir görülmüştür. Bu birliktelik, özellikle Rojava’da tüm Kürtlere yönelik komploların önüne geçilmesinde büyük rol oynamıştır. Aynı zamanda Kürt meselesinin uluslararası siyasi ve diplomatik çevrelere taşınması için önemli bir fırsat oluşturmuştur. Rojava’ya yönelik saldırılar sırasında Kürdistan’da ve ülke dışında yükselen ‘‘Yeke yeke yeke, gelê Kurd yeke’ sloganı temelinde aynı çağrıyı yineliyoruz. Tüm parti ve ideolojik meseleleri bir kenara bırakarak ortak bir ulusal masa etrafında toplanmayı istiyoruz. Bu masa dar çıkarları aşmalı ve Kürtler için ortak bir ulusal strateji belirlemelidir. Özellikle Rojhilat Kürdistan’daki değişim umutlarının arttığı bu süreçte ulusal birlik, dağınık enerjiyi birleştirmenin yanı sıra Kürt halkının sesinin dünya çapında daha güçlü duyulmasını sağlayacaktır. Bu, büyük bir ulusal ve ahlaki sorumluluk olarak görülmelidir. Değerli Kürdistanlılar, Bugün Kürtler bir millet, Kürdistan ise bir ülke olarak çeşitli gelişmeler ve koşullarla karşı karşıyadır. Tehditler bulunsa da umut ve aydınlık ihtimalleri de mevcuttur. Ancak stratejik ve ahlaki bir yaklaşım, riskleri azaltabilir ve halkımızın meşru haklarını elde etme umudunu güçlendirebilir. Güçlerin birleştirilmesi ve siyasi ile toplumsal aktörler arasında birlik sağlanması yönündeki çabalar; siyasi, toplumsal ve psikolojik alanlarda Kürtler için önemli bir umut kaynağı olabilir. Son aylarda Kürtlerin hem Kürdistan içinde hem de dışında gerçekleştirdiği eylemler, tüm Kürt toplumu ve siyasi partiler için yeni bir deneyim olarak değerlendirilmelidir. Bu deneyim, toplumun ve kamusal alanın dar siyasi çıkarların ötesine geçerek ulusal meseleyi çalışmalarının merkezine alabileceğini göstermektedir. Nitekim son aylarda toplumumuz, hem siyasi güçlere hem de uluslararası karar alıcılara açık bir mesaj vermiştir: Kürtler dinamik bir toplumdur; birlikte hareket ederek dar yaklaşımları aşabilir ve yine birlikte tehditlere karşı durabilir.

B.

13,064 Aufrufe • vor 4 Monaten

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 Aufrufe • vor 5 Monaten

Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanımız Mehmet Kasım Gülpınar'ın Barselona’da düzenlenen UCLG 2025 Retreat toplantısında yaptığı konuşma; "Burada olmak benim için büyük bir onurdur. Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı ve aynı zamanda UCLG MEWA Kültür Elçisi olarak, küresel gündemin yerelleştirilmesi gerekliliği ve bu süreçte kültüre daha fazla dikkat edilmesi gerektiği konusunda söz almış bulunuyorum. UCLG MEWA Kültür Elçisi olarak, kültürümüzü ve mirasımızı uluslararası alanda temsil etme görevim, bu konudaki kararlılığımızın ve inancımızın en önemli göstergelerinden biridir. Bu görev, yalnızca yerel düzeyde değil, aynı zamanda küresel düzeyde de sorumluluk taşımamıza neden olmakta ve kültürümüzü ve değerlerimizi tüm dünyaya taşıyacak yeni projeler ve iş birlikleri geliştirmemiz için bizi sürekli olarak teşvik etmektedir. Değerli Katılımcılar, Hepimiz giderek daha fazla birbirine bağlı bir dünyada yaşıyoruz. Küresel gündem, ekonomik kalkınmadan iklim değişikliğine, eğitimden sağlığa kadar birçok önemli konuyu şekillendiriyor. Ancak, bu geniş perspektifte, yerel kültürlerin, geleneklerin ve toplulukların özel ihtiyaçları çoğu zaman göz ardı edilmektedir. Bu nedenle, küresel gündemin yerelleştirilmesi, sürdürülebilir bir geleceğin inşa edilmesi için kilit öneme sahiptir. Şanlıurfa, tarihi ve kültürü kesişim noktasında yer alan, 12.000 yıllık köklü tarihiyle "İlklerin Şehri" olarak bilinen benzersiz bir şehirdir. Göbeklitepe gibi dünya tarihine ışık tutan arkeolojik alanlara ev sahipliği yapan bu şehir, insanlık için derin mesajlar taşıyan bir mirasa sahiptir. Bu kadim zenginlik, sadece geçmişin bir yansıması değil, aynı zamanda geleceği şekillendiren ve uluslararası alanda fark yaratan paha biçilmez bir mirastır. Değerli Katılımcılar, Küresel gündem, ekonomik büyüme ve teknolojik ilerlemelerle sınırlı olmamalıdır. Özellikle iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma ve insan hakları gibi alanlarda, yerel toplulukların gerçek ihtiyaçlarını dikkate alan özel çözümler geliştirilmesi gerekmektedir. Örneğin, tarımda kuraklık gibi yerel zorluklara yönelik çözümler bu sürecin bir parçası olmalıdır. Şanlıurfa halkı, yerel ekonomik yapısı ve kültürel değerleriyle, küresel çözümlerin yerelleştirilmesinin önemini en iyi şekilde örneklemektedir. Kültür, her topluluğun kimliğini tanımlayan ve hayatın her alanına nüfuz eden temel bir unsurdur. Şanlıurfa'nın mutfağı, müziği, geleneksel el sanatları ve kutsal alanları, sadece birer gurur kaynağı değil, aynı zamanda bu şehri ve burada yaşayan insanları tanımlayan vazgeçilmez unsurlardır. Ayrıca, UNESCO tarafından müzik şehri olarak ilan edilen Şanlıurfa, yerel "Sıra Geceleri" ile zengin müzik kültürünü ve benzersiz geleneklerini ön plana çıkarmaktadır. Kültür, sadece geçmişi korumakla kalmaz, geleceği de şekillendirir. Bu nedenle, kültürel mirasın ve yerel geleneklerin Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDG'ler) gibi küresel çerçevelerde korunması, hepimizin ortak sorumluluğudur. Şanlıurfa’nın kadim mirasını, uluslararası kuruluşlarla sürekli temas halinde olarak, ortak projeler ve deneyim paylaşımı yoluyla dünyaya tanıtmaya devam ediyoruz. Her platformda, insanları, açık hava müzesi gibi sokaklarımızda ve tarihi kalıntılarımızda keşfedilmemiş gizemlerin izinden yürümeye davet ediyoruz. Bu, yerel yönetimlerin ve toplulukların küresel arenada güçlü ve etkili olabileceğinin canlı bir örneğidir. Şanlıurfa, sadece bir şehir değil, aynı zamanda medeniyetin beşiği ve insanlığın ortak mirasının canlı tutulduğu kutsal bir coğrafyadır. Göbeklitepe ve diğer kültürel hazinelerimiz, geçmişimizin en değerli miraslarıdır. Bu mirası sadece korumakla kalmak istemiyoruz, aynı zamanda tüm dünyayla paylaşmayı arzuluyoruz. Şanlıurfa’nın eşsiz atmosferini keşfetmeye ve bu zengin mirası birlikte sıcak sohbetlerle paylaşmaya davet ediyorum sizi. Unutmayalım ki, büyük değişimler küçük adımlarla başlar ve bu adımları atan bizleriz. Teşekkür ederim."

Mehmet Tütüncü

264,580 Aufrufe • vor 1 Jahr

#Futbol, sadece futbol değildir.... #SporDostuSinop 🔹Bir Anadolu şehrinin Kadın A Millî Futbol Takımı için uluslararası bir müsabakaya ev sahipliği yapması, ilk bakışta sadece şehir için bir sportif organizasyon başarısı gibi görülebilir. Ancak biraz yakından bakıldığında bunun, şehrin imajı, şehir markası ve şehre yönelik farklı sektörlerin toplumsal algısı açısından oldukça anlamlı olduğu görülür ve anlaşılır. 🔹2027 FIFA Kadınlar Dünya Kupası Avrupa Elemeleri gibi uluslararası organizasyon kapsamındaki bir müsabakaya ev sahipliği yapmak, bir kentin diğer kentlere kendisini nasıl anlattığının ve nasıl konumlandırdığının bir sahnesidir. Bu tür organizasyonlar aynı zamanda bir şehrin tanıtım vitrinidir. 🔹Karadeniz’in en kuzey ucunda yer alan, tarihi mirası, doğal güzellikleri ve güçlü kültürel birikimiyle öne çıkan Sinop’un uluslararası bir organizasyonla anılması; yalnızca spor alanında değil, turizmden kültüre, gastronomiden şehir yaşamına kadar pek çok başlıkta görünürlük üretecek. 🔹Önce şuradan başlayalım: Bu tür organizasyon başarıları bir “yumuşak güç” meselesidir. 🔹Uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça kullanılan "Soft Power" kavramı şehirler için de geçerlidir. Bazı şehirler ağır sanayisi, mimarisi, doğal güzellikleri,edebiyatı, üniversiteleri, denizciliği, moda, turizm, spor ve sanat aktiviteleri ile öne çıkar. Bu belirgin özellikler zamanla şehrin kimliğini oluşturur. 🔹Sinopumuz; hem Milli Teknoloji Hamlesi kapsamında savunma sanayi alanındaki testlere/ ilklere ev sahipliği yapması hem de turizm ve spor gibi yumuşak güç alanlarında cazibe yaratarak; şehirler liginde kendisini yer bulmaya, konumlandıran bir etki süreci içerisindedir. 🔹Kadın Millî Takımımızın Avrupa Elemeleri müsabakasını Sinop’ta gerçekleştirmesi, şehrin görünürlüğünü artırarak sempati üretir; potansiyel gezgin ve turistlerde “Ben de bu şehri görmeliyim” düşüncesini oluşturabilir. 🔹Müsabaka esnasında tribünlerde yaşanacak heyecan, gelecekte şehrimizi ziyaret edecek yeni misafirlerin ilk adımı olabilir. Televizyon ekranlarında, dijital platformlarda ve sosyal medyada yer alacak her kare; Sinop’umuzun doğal güzelliklerini, sakin yaşam kültürünü ve misafirperverliğini geniş kitlelere anlatma fırsatı sunacaktır. Özellikle futbol gibi küresel bir dil söz konusu olduğunda ve kadın futbolu gibi dünya genelinde hızla yaygınlaşan bir spor dalı işin içine girdiğinde, bu etkinin çok daha geniş kitlelere ulaşması mümkündür. 🔹İkinci boyut, şehrin kimlik inşasıdır. Uluslararası bir futbol müsabakasına şehrimizin ev sahipliği yapması ve Millî Takımın bu şehirde mücadele etmesi; şehrin tüm dinamiklerinin ve halkının desteğiyle ortak bir başarı duygusu oluşturur. Birlikte iş başarma kültürü ve ortak gurur duygusu, içeride “biz” duygusunu güçlendirir. Değişik toplumsal kesimleri aynı hedef ve duyguda buluşturan bu ortak kıvanç; şehir halkını gelecek için ortak bir kader etrafında birleştirir. 🔹Üçüncü olarak, bu sportif organizasyon bir tür kamu diplomasisi işlevi görür. Şehirler de yalnızca resmi kanallarla değil; çoğu zaman kültür, sanat ve spor aracılığıyla daha etkili iletişim kurar. Uluslararası her müsabaka, aslında bir şehrin hikâyesinin yeniden anlatılmasıdır. 🔹Son olarak şunu söylemek gerekir: Mesele sadece futbol değildir. Bu süreç, bir şehrin kendini ülke sathına ve dünyaya nasıl gösterdiğiyle; kurumsal organizasyon becerisiyle nasıl bir birlik duygusu oluşturduğu, nasıl bir algı ürettiğiyle ilgili daha geniş bir hikâyenin parçasıdır. Dr. Osman Aşkın Bak Türkiye #BizimÇocuklar 🇹🇷 Gençlik ve Spor Bakanlığı 🇹🇷 TFF #FIFA2027 #SporDostuSinop #KadınAMilliTakım 🇹🇷

🇹🇷Dr.Mustafa Özarslan

10,104 Aufrufe • vor 3 Monaten

🎵 Dinle Kürtleri Devlet Bahçeli 🎵 Şarkı: Jirnewa Söz-Prompt: Bedel Boseli Hey Bahçeli! Türk milliyetçilerin iktidar lideri. Birkaç sözüm var, hazır mısın? Dün “Kürt kardeşlerim” diyordun… (Valla öyle diyordun) Bugün “hedef Kürtler” diyorsun! (Bu ne yaman çelişki!?) Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Rojava’ya bakıp fısıldıyorsun: (Öyle fısıldama, lawo!) “Özerkliği Kürtlerden alırız,” diyorsun. (Kalpleri böyle mi kazanacaksın?) Kürtler bir bütün, köklü bir ağaç, (Dalları geniş, gövdesi sağlam!) Bir dalı kırarken diğerini sevemezsin… Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Kürtler onurlu bir ulus, unutma bunu, Acılarımızda birleşiriz, umutlarımızda büyürüz. Dallarımızı budasanız da, köklerimizi sökemezsiniz! Kürtler kopmaz birbirinden, bunu öğrenin artık! Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Efrin’in gözyaşları, Kobani’nin direnişi, Halepçe’nin külleri, Roboski’nin çığlığı, Hepsi tarihimize yazılmış ağıtlar. Ama unutma, her ağıt yeni bir umut doğurur. Kürtler yılmaz, bu halk direnir! Selahaddin Eyyubi izinde, Qazî Muhammed’in sesinde! Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Matematiğe meraklısın madem, O halde sana Qazi Muhammed’in, meşhur Kürtlük formülü: Kürtler’de iki çarpı iki, bir eder! (Bu nasıl olur yahu!) Dört parça olsak da, yürek bir! (Aha!) Barışla anılmak mı, savaşla unutulmak mı istersin? Barışla yüksel, (savaşla düşme). Kadın ve erkek birlikte, Kürtler dağ gibi sabırlı, rüzgar gibi güçlü… Kürtlerle birlikte yürürsen tarih barışı yazar! Hadi geli, bir şans ver nihayi barışa! Milyonlarca Kürdü karşısına alacağına, Neden yanına almayasın? (Aklın yolu birdir, değil mi?) Kuro lawo Bahçeli, Kuro lo lo, Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Hey lo, lo lo lo… Wey lê, lê lê lê… Bu şarkı, Devlet Bahçeli’nin son dönemlerdeki çıkışları ve Kürt sorununun çözümü ve Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasına yönelik başlattığı tartışmalara bir yanıt olarak hazırlandı. Türk milliyetçiliği ve Kürt halkının onurlu duruşu arasında meseleleri müzikalleştiren bu eser, Kürtlerin tarihine, acılarına ve umutlarına bir ağıttır. “Hey Bahçeli!” diyerek, çözüm sürecine dair çelişkileri, özerklik ve kardeşlik söylemlerini sorguluyor. Şarkıda, Rojava’dan Kobani’ye, Halepçe’den Roboski’ye Kürt halkının mücadelesi ve direnişi işleniyor. Barışa bir çağrı olarak hazırlanan bu eserde, Kürtlerin birliği ve tarihi mirası güçlü bir şekilde vurgulanıyor. 💡 Bu şarkıyı neden dinlemelisiniz? • Kürt halkının acıları ve umutlarını, birlik ve beraberliğini anlamak için. • Tarih ve siyasetle sanatı birleştiren güçlü bir eseri deneyimlemek için. • Nihai barışa bir şans verilmesi gerektiğini hatırlamak için. 🎶 Dize Dize Anlam Dolu • Rojava’nın direnişi • Efrin’in gözyaşları • Selahaddin Eyyubi ve Qazî Muhammed’in izleri 📌 Etiketler (Tags): #KürtMücadelesi #DevletBahçeli #ÇözümSüreci #Kürtler #Jirnewa #KürtTarihi #BarışŞarkısı #BedelBoseli #Rojava #KürtSanatı #Öcalan #BahçeliKonuşması 🔗 Hazırladığım Kürt tarihi videolarını izleyin: 📢 Nasıl Destek Olabilirsiniz? • Beğenmeyi, yorum yapmayı ve abone olmayı unutmayın! • Bu şarkıyı paylaşarak barış çağrısını daha geniş kitlelere ulaştırabilirsiniz.

Bedel Boseli

87,425 Aufrufe • vor 1 Jahr

Kemalizm ile neden en sert şekilde mücadele edilmesi gerektiği sorusunun cevabını bu aşağıdaki videoyla vermeye çalışacağım. Videodaki özel gereksinimli hanım kardeşimizin ismini bilmiyorum. Kendisi yakın zamanda TİKTOK'a Kürtçe bir şarkı videosu yüklemiş. Zafer Partisi bağlantılı @dailyturkist_ isimli ırkçı paylaşımlar yapan hesap da videoyu alıp kendi takipçileri ile paylaşmış. Bu aslında Daily Türkist hesabının bir rutini. Hesaptan sürekli olarak Kürtçe şarkı söyleyen vatandaşlarımız paylaşılıp Kemalistlerin önüne atılıyor ve ardından yoğun bir küfür ve hakaret bombardımanına maruz bırakılıyorlar. Bu yolla da Kürtler ile Türklerin arasında kavga çıkartılıyor. Ümit Özdağ'ın Terörsüz Türkiye sürecini baltalamak için kullandığı yöntemlerden birisi bu, siz de zaman zaman şahit oluyorsunuzdur. Yaptığım paylaşımlar yüzünden sıklıkla Kemalistlerin hedefi olduğum için istediklerinde ne kadar pisleşebildiklerini defalarca tecrübe etmişliğim var ama Kemalistlerin bile özel gereksinimli bir kadına ırkçılık yapabileceğini, fiziksel engelleri üzerinden ona küfür ve hakaretler yağdıracak kadar alçalabileceğini samimiyetle söylüyorum hiç düşünmemiştim. Fiziksel engeli olan birisine ilk ve son kez hakaret ettiğimde sanırım 7 yaşındaydım ve babamdan hayatım boyunca çok az sayıda yediğim tokatlardan birini o gün bu sebeple yemiştim. Üzerinden bunca yıl geçmesine ve o zaman henüz muaşerete aklı ermeyen bir çocuk olmama rağmen bugün bile yaptığım terbiyesizliği hatırladıkça hem utanır hem de hüzünlenirim. Fiziksel dezavantajı olan kardeşlerimiz toplumumuzun koruması altındadır. Hem devlet hem de millet onlara pozitif ayrımcılık yapar dahası onları bazı sorumluluklardan da muaf tutarız. Kardeşlerimizi savaşlardan, kavgalardan ve hatta tartışmalardan muhafaza ederiz. Özel gereksinimli bireyler ırklar üstüdür. Artık bu kurallar ilkel kabile devletlerince bile kabul görmüş ve toplumsal hayata yerleşmiş durumdadır. Bunun insan topluluklarıyla hayvan kolonileri arasındaki en belirgin farklardan birisi olduğunu söyleyebiliriz. Ben Milliyetçi ve Muhafazakar görüşleri olan bir birey olarak kendi mahallemde bugüne kadar bu evrensel kuralların ihlal edildiğine hiç şahit olmadım. Benim içinde yaşadığım toplulukta bu aynı zamanda Müslüman ve Türk olmanın da gereğidir. Bizim aramızda dezavantajlı bir bireye şiddet uygulayan, küfür ve hakaret eden birisine rastlayamazsınız. Bunun bir kalabalık tarafından alenen gerçekleştirilmesini ise Milliyetçi/Muhafazakar toplum anlayışının iflası olarak görürüz. Yani Müslüman mahallesinde birileri, engelli bir bireyi topluca aşağılayıp ona küfür ve hakaretler savurabiliyorsa bunun bizim için anlamı, toplumsal ahlakın çöktüğü ve korkunç boyutta bir felaketle karşı karşıya olduğumuzdur. İşte Kemalistler artık gündelik hayatlarını, bizim felaket olarak kabul ettiğimiz o ahlak seviyesinde sürdürüyorlar. Onların Türklük anlayışı, özel gereksinimli bir Kürt kızına ırkçılık yapabilmeyi ve bunun üzerinden başka Kürtleri de kin ve düşmanlığa tahrik etmeyi bir kazanım olarak kabul ediyor. Bu bizim mahallemizde vatana ihanet civarlarına isabet eden bir eylemdir. Engelli genç bir kıza Kürt olduğu için küfür edip kahkahalarla gülüyorlar. Bunu yapanlar da öyle çoluk çocuktan oluşan şuursuz bir kalabalık değil, yaşını başını almış adamlar ve kadınlardan oluşan pek çoğu kariyerli ve eğitimli insanlar. Bir insanın böyle bir eylemden keyif alabilmesi için kendisine duyduğu bütün saygıyı yitirmiş olması gerekir. İşte dün yine bir sene boyunca biriktirebildikleri bütün saygıyı harcadılar. Şimdi bir sonraki 10 Kasım'a kadar başta kendileri olmak üzere hiçkimseye ve hiçbir şeye saygı duymadan koskoca bir sene daha geçirecekler.

Abese İrca

120,270 Aufrufe • vor 8 Monaten

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 Aufrufe • vor 5 Monaten

#SonDakika 🚩Barış ve Demokratik Toplum Grubu: Silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz 📌“Halkımıza ve Kamuoyuna; Demokratik değişim ve dönüşüm sürecine ivme kazandırmak üzere oluşan Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak; burada bulunan ve tarihi demokratik eylemimize tanıklık eden herkesi saygıyla selamlıyoruz. Kürt varlığına yönelik inkar ve imha amaçlı saldırılara karşı savaşmak amacıyla farklı tarihlerde PKK’ye katılmış ve silah kuşanıp farklı bölgelerde mücadele etmiş biz kadın ve erkek özgürlük savaşçıları, bugün buraya Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 19 Haziran 2025 günü açıklamasında dile getirdiği çağrıya cevap olarak buraya geldik. Gelişimiz aynı zamanda Önder Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 günü açıkladığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, 5-7 Mayıs günlerinde yapılan PKK 12. Kongre kararları temelindedir. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz. Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz. Önder Abdullah Öcalan’ın “Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum” ifadesine yürekten katılıyor ve bu tarihi ilkenin gereğini yerine getiriyor olmaktan büyük gurur ve onur duyuyoruz. Biliyoruz şimdiye kadar hiçbir şey kolay, bedelsiz ve mücadelesiz olmadı; tersine her şey her gün ağır bedeller ödeyerek ve dişle-tırnakla mücadele ederek kazanıldı. Elbette bundan sonrası da zorlu bir mücadele ile olacak. Bu gerçeği çok iyi biliyoruz, bu temelde yeni başarılar ve demokratik kazanımlar elde etmek üzere, Önder Abdullah Öcalan’ın fikir ve paradigmasına yürekten inanıyor, kendimize ve yoldaşlar topluluğu olarak kolektif gücümüze güveniyoruz. Dünyada faşist baskı ve sömürünün arttığı, bölgemiz Ortadoğu’nun kan gölüne döndüğü ve halkımızın barış içinde özgür, eşit ve demokratik bir yaşama her zamankinden daha fazla ihtiyacının olduğu bu ortamda attığımız bu tarihi adımın büyük önemini, doğruluğunu ve aciliyetini görüyor ve hissediyoruz. Umuyoruz ki herkes, kadınlar ve gençler, işçi ve emekçiler, sosyalist ve demokratik güçler, tüm halklar ve insanlık da attığımız bu barış ve demokrasi adımının tarihi değerini görür, anlar ve takdir eder. Bunlar temelinde halkımızın yaşadığı acının sorumlusu olan tüm bölgesel ve küresel güçleri, halkımızın son derece meşru ve demokratik ulusal haklarına saygı göstermeye, barış ve demokratik çözüm sürecine destek vermeye davet ediyoruz. Başta kadınlar ve gençler, işçi ve emekçiler olmak üzere tüm halkları, demokratik ve sosyalist güçleri, aydın, yazar, akademisyen, hukukçu, sanatçı ve siyasetçileri attığımız bu tarihi adımı doğru anlayarak, bizimle, halkımızla dayanışmaya çağırıyoruz. Yine Önder Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü ve Kürt sorununun demokratik siyasi çözümü için daha aktif mücadele etmeye, küresel düzeyde demokratik, sosyalist enternasyonal mücadeleyi ve dayanışmayı geliştirip, güçlendirmeye çağırıyoruz. Halkımızı ve tüm siyasi güçlerini, yaşadığımız tarihi sürecin özelliklerini ve Önder Apo’nun geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum sürecini doğru anlayarak, her alandaki eğitsel, örgütsel, eylemsel görevleri başarıyla yerine getirmeye, demokratik yaşamı geliştirmeye çağırıyoruz. Zulüm ve sömürü son bulacak, özgürlük ve dayanışma kazanacaktır. Barış ve Demokratik Toplum süreci mutlaka başarıya ulaşacaktır. 11 Temmuz 2025 Barış ve Demokratik Toplum Grubu” #MedyaHaber #MedyaHaberTv

Medya Haber TV

10,763 Aufrufe • vor 1 Jahr

Hizmet Hareketi’nin eğitim faaliyetleri, özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde hayata geçirilen ücretsiz etüt merkezleri aracılığıyla gençlerin dağa çıkışını engellemişti. Yalçın Küçük, bir toplantıda, “Gülen hareketi Kerkük’te, Musul’da, Diyarbakır’da PKK’nın altını oyuyor.” demişti. Bu ifadenin altında yatan nedenlerden biri, bu eğitim faaliyetleriydi. Hizmet Hareketi, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla iş adamları dernekleri, memurlar ve doktorlar gibi gruplarla bölgeye gidiyor; bayramlaşmalar düzenliyor, hediyeleşiyor ve ihtiyaç sahibi ailelerin gereksinimlerini karşılıyordu. Özellikle Kurban Bayramı ve Ramazan dönemlerinde yürütülen bu çalışmalar, halkın PKK ve Hizbullah gibi yapılardan uzaklaşmasını sağlıyor, Türk Milleti ile bağlarını güçlendiriyordu. Bu durum, BOP projesi planlayıcıları ve uygulayıcıları açısından ciddi bir engel oluşturuyordu. 6–8 Ekim 2014 tarihlerinde, Demirtaş’ın çağrısı sonrası yaşanan olaylar, yurt baskınları, ayaklanmalar ve onlarca ölümle sonuçlandı. Saldırıların hedefi çoğunlukla Hizmet Hareketi yurtları, etüt merkezleri ve okullarıydı. Bir JİTEM mensubunun itirafına göre, “Artık insan öldürmek istemiyorum.” demesine rağmen, 6–8 Ekim tarihlerinde bölgeye gidip çok sayıda kişiyi öldürmüşlerdi. Bu, emirle hareket edenlerin, kendi iradeleri dışında eylem yaptığını gösteriyor. Tarihler 17/25 Aralık ve 01/19 Ocak’tan geriye doğru incelendiğinde, 30 Kasım 2013 tarihinde BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak şunları dile getirmişti: “Eğitim sistemini yerel yönetimlere devredin. Kadrosunu ve bütçesini devredin. Biz talibiz. Bıraksınlar bize; biz tüm Türkiye’de ve Kürdistan’da en demokratik, en güçlü, en başarılı eğitim sistemini hayata geçirelim.” Kışanak, eğitimin BDP için vazgeçilmez bir alan olduğunu vurgulayarak, devletin tekçi zihniyetinden ve sömürgeciliğin asimilasyon politikalarından korunmak için eğitimin önemine dikkat çekti: “Bir halk olarak kendimizi eğiteceğiz. Boynumuzun borcu, kendi halkımızın eğitim sistemini halk eğitimi olarak inşa etmek ve kendi değerlerimizle gelecek nesillerimizi yetiştirmektir. Biz bu kavganın tarafı ve tartışmanın bir tarafı olmayacağız. Bırakın bu kayıkçı kavgasını; eğitim sistemini halka, yerel yönetimlere devredin. İşte o zaman demokratik bir eğitim gerçekleşir. Kadrosunu ve bütçesini devredin, bakın eğitim sorunu kalıyor mu? Biz buna talibiz. Kürt siyaseti olarak, demokratik özerklik projesini savunan bir siyaset olarak ilan ediyoruz: Bıraksınlar bize; biz tüm Türkiye’de ve Kürdistan’da en demokratik, en güçlü, en başarılı eğitim sistemini hayata geçirelim. Bu konuda halkımıza ve kendimize güveniyoruz.” 02 Aralık 2013 tarihinde Diyarbakır’da Gençlik Meclisi toplantısında konuşan BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise şunları ifade etti: “Gençliğin ve toplumun içerisine hangi kanallardan sızıldığını dikkatlice izlemeliyiz. Cemaat yapılarının ve iktidardan beslenen yapıların hangi boşluklardan sızdığını tespit edin. Bu boşlukları biz dolduramazsak, sızma ve gençliği teslim alma, toplumu teslim alma harekâtı kesintisiz sürecektir. Gençlik artık her yerde öncülüğünü yaparak okullar açmalıdır. Kürdistan’ın küllerinden yeniden doğması ve buna tanık olmamız heyecan vericidir. Kürt halkının liderleri bir arada, birlik içerisinde Kürt ulusal demokratik birliğinin gereklerini yerine getirdiği oranda bu mücadele kısa sürecektir. Başkan Apo, halkın özgürlük talepleri doğrultusunda yakın zamanda özgürleşecektir. Bir halk önderini bir çukurda tutarak rehine muamelesi yapmakla müzakere sürdürülemez. Bu, bir halkın kabul edebileceği bir tutum değildir. Önümüzdeki dönem müzakerenin en önemli başlıklarından biri Apo’ya özgürlüktür.” Abdullah Öcalan’ın İmralı Cezaevi’ndeki görüşmelerine ait tutanaklarda, özellikle 2000’li yılların başında, Fethullah Gülen hareketine dair eleştiriler ve endişeler dile getirilmiştir. Öcalan, bu hareketin PKK’ye karşı düşmanlık beslediğini ve örgütü yok etmeye yönelik bir strateji izlediğini ifade etmiştir. Özellikle 2004-2005 yıllarında, Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde bu konuya sıkça değinilmiştir. Öcalan, Cemaat’in devlet içinde güç kazandıkça PKK’ye karşı daha sert bir tutum sergilediğini ve bu durumun örgütün varlığını tehdit ettiğini belirtmiştir. Özellikle 2007 yılında, Cemaat’in devletin çeşitli kademelerinde etkinleşmesiyle birlikte PKK’ye yönelik baskıların arttığını ve bu durumun örgütün stratejik hedeflerini zorlaştırdığını ifade etmiştir. Bütün bu gelişmeler, Oslo’da İngilizler aracılığıyla yürütülen özerklik görüşmeleri, şehirlere silah gömülmesine göz yumulması ve valiler ile kolluğa dokunulmaması için verilen talimatlarla paralel ilerlemişti. (Sonrasında Hendek Olayları olarak tarihe geçen süreçte, kolluk ve sivil olmak üzere yaklaşık 1.200 kişi şehit edilmiş, bu silahlar aracılığıyla kayıplar verilmişti.) Ayrıca Abdullah Öcalan için Diyarbakır–Urfa çıkışında özel korunaklı bir konut inşa edilmiş, Ahmet Türk'ün Bayramlarda gelen STK'lıları CHP'llere bir şikayeti vardı göreceksiniz. Bunlara Mani olun diyordu, Öcalan ile yatlarda rakı-balık yapılmış ve son rötuşlar tamamlanmıştı.

Muhammed S.ARSLAN

40,896 Aufrufe • vor 10 Monaten

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 Aufrufe • vor 1 Jahr

Türkiye, AKP dönemi olan son 23 yılda "eğitim reformu" diyerek çok fazla sayıda sistem değiştirdi. Bunun asıl amacını eski bakan ve YÖK denetleme kurulu başkanı itiraf ediyor: Bilimsel eğitim almış bir nesil felsefe, mantık, matematik, metodoloji vb. sayesinde eleştirel düşünceye sahip olur ve yönetimi sorgular. Bu da din ve cehaleti araç edinen siyasetçilerin halktan çalarak zenginleşmesi önündeki en büyük engeldir. Bu engeli kaldırmak için de içi boşaltılmış bir eğitim sistemiyle hiçbir işe yaramayan diploma verilir. Liyakat yerine akrabalar kayırılır. Öğretmenler ve bilim insanları düşük ücretlere mahkum edilerek aşağılanır. Böylece bilim değersizleştirilir. Niteliksiz insanlar çok para kazandığını lüks yaşantısıyla sosyal medyada öne çıkarır ve herkes için rol model olur. Toplumda çürüme başlar. Herkes belli bir oranda suç ve ahlaksızlıktan pay alarak zenginleşmeye çalışır. Bu da bir yolsuzluk hiyerarşisi yaratır. İşte bu şekilde siyaset, hukuk, ekonomi ve toplum ilişkisiyle ortaya koyulan bir çürüme yaşanır. Bugün Türkiye'de yeniden lise eğitim sisteminde değişiklik gündeme getirildi. Ancak, bütün bunların basit bir açıklamayla liyakatsizlik veya beceriksizlik olarak görülmemesi gerekir. Çünkü ilkokul mezunu ama aklı selim ve vatansever bir kişi 23 yıl çabalasaydı yine mevcut koşullardan daha iyi bir "sistem" sağlayabilirdi. Zaten bunun için ülkede "eğitim yönetimi" alanında doktoralı çok sayıda "uzman" var! Ancak, tüm bunlara rağmen yine de bu kadar kötü tablo ortadaysa bunun tek nedeni yukarıda açıklandığı gibi bile iste, kasten ve kötü niyetli bir iradedir. Bütün bunların sonucunda da iş dünyasında, kamu kurumlarında, üniversitelerde veya bürokraside son derece büyük sorunlara yol açan liyakatsizlik ve daha da önemlisi biat kültürü yani sorgulamadan, düşünmeden, hukuk ve toplumsal ortak menfaatler gözetilmeden körü körüne partizanlık ve itaat davranışları görülmektedir. Bu davranışlar teşvik edilmektedir. Bu davranışlar 23 yılda bir kültür haline gelerek lise seviyesine kadar inmiştir. Bu, başarılı olmuş sistematik bir projedir! Bugün ergen öğrenciler mevcut yöneticilerin bir kopyası olarak aynı davranışları sergileyecekler; tıpkı siyasetçilerin babadan oğula görevi devretmesi gibi... Bir kez daha söylüyorum ki bilimsel dayanakları olan görüşüme göre, Türkiye'nin yalnızca %3-8 kadar düşük bir orana sahip toplumsal kurtuluşu olabilecek. Bunun için de hayatın her alanında yani devlet, şirket ve birey için bilimsel yönetim danışmanlığı gerekecektir. Bunun önemini ve değerini anlayabilen gerçekten nitelikli temel eğitim alabilmiş kişiler rasyonel düşünce, bilim ve teknik, teknokrasi ve toplumsal adalet çerçevesinde sürdürülebilirlik biliminin dört ana boyutunda refaha kavuşabilecekler. Bunun dışındakiler biat kültürü altında yolsuzlukla zengin olabilir veya örgütlü suçlarla aynı başarıyı (!) kazanabilir. Bunun dışında aileden gelen büyük bir servet olsa dahi bunun garanti görülmemesini önemle hatırlatırım. Çünkü aynı siyasi anlayış "harami" yaklaşımıyla kendilerine göre "kafir" ilan ettikleri kişilerin mallarını yağmalamayı helal kabul ettikleri bir fetva yayımlıyorlar. Bu şekilde herkes ama herkes bir gecede terörist ilan edilerek şirketlerine kayyım atanabilir. Sabah ezanı sırasında PÖH evine baskın yapabilir. Ailesini bir daha göremez ve tüm servetini kaybeder. Türkiye'nin son yıllarda yurt dışından gayrimenkul alımında rekor kırmasının kök nedeni budur. Bazı büyük holdinglerin yönetimi devretmesinin nedeni de budur. Bazı şirketlerin halka arz olmasının nedeni de budur. Bazıları benim böyle paylaşımlara "Ben sizin kadar karamsar düşünmüyorum" şeklinde yanıt veriyor. Bunlar "Fenerbahçe şampiyon olacak." şeklinde bir "fikir" değildir. Benim biyografimde dahi yazmadığım çok fazla detay var. Bunların hepsinin özet açıklaması "finansal yönetim danışmanı" olarak geçer ama ülkemizde unvanların hiçbir önemi yok çünkü herkes serbestçe kullanabiliyor. Ancak, benim için esas olan bilimsel bilgiden ziyade ABD ve İngiltere merkezli dünyanın en büyük yatırım bankacılığı şirketlerinin ortaklarıyla 10 yıldır çalıştığımdan her türlü finans ve istihbarat bilgisini aylık toplantılarda istişare ediyoruz. Milyarlarca dolarlık yatırım kararları bu şekilde alınıyor. ABD, İngiltere, Katar ve Dubai ve daha geniş ölçekte MENA ve bu merkezlerden yönetilen AB veya Çin gibi küresel ölçekte bankalar, borsalar, özel şirketler veya yatırım projeleriyle her türlü bilgiye sahip olabiliyorum. Ayrıca, rekor ölçekli ve çok özel adli bilirkişilik, kayyımlık veya uluslararası tahkim hakemliği gibi hukuk süreçlerinde de aynı dosyaları somut olarak görebiliyorum. Bu nedenle burada "özet" açıklamalarım kimilerine göre "uzun" ama yine de bedava sunulmuş hayat kadar değerlidir. Bütün bunlara dayanarak ben gerçekçi bir yaklaşım ortaya koyuyorum ama kimilerine göre kötümser bulunabilir. 25 yıllık küresel mesleki deneyimlerimde bunlarla çok karşılaştım ama yanıldığım bir stratejik analizim olmadı çünkü tamamının somut dayanakları var. Yalnızca "bilgi asimetrisi" ve "bilişsel önyargı" olarak açıkladığımız gerekçelerle insanlar görüşlerime katılmayabilir. Bunda benim için bir menfaat olmadığı için benim için hiçbir önemi de yok. Ancak, 6 ay sonra "İbrahim Bey, siz söylemiştiniz. Başıma bunlar geldi. Şimdi beni sadece siz kurtarırsınız." gibi çok fazla talep alıyorum. Bunu söylemek için de araya hatırlı dostlar koyuyorlar ama milyon dolar da sunsalar ilgilenmiyorum. Bir kadın ve bir erkek birbirlerinden hoşlanıp seks yaparken bana mı soruyor da 9. aya erişmiş hamilelikte bu çocuğu istemiyoruz aldıralım diye bana geliyorlar. Herkes kararlarının sonuçlarına kendisi katlanır. Bilimsel yönetim danışmanlığı çok boyutlu katma değer yaratır ama mucizeler yaratamaz. Bu ancak şarlatanların bir iddiası olabilir.

Dr. İbrahim Can, CPA

20,199 Aufrufe • vor 1 Jahr

Engelliler Komisyonumuz, 23 Eylül Uluslararası İşaret Dilleri Günü vesilesiyle, işitme engellilerin ve sağır toplumunun sorunları, talepleri ve çözüm önerilerine ilişkin bir rapor hazırladı. İşaret diliyle de anlatılan raporun sunuşunda şu ifadeler yer aldı: Kapitalist modern yaşamın itibar ve değer atfettiği ‘’Normal’’ bedenlerin, yeti farklılıkları olan insan çeşitliliğinden, kendini üstün gören bir hakim kültürde yaşamaktayız. “Normalin” farklılıklar üzerindeki hakaret, dışlama, görmezden gelme, nefret, ortak yaşam alanlarından kovma, duygusal ve fiziksel şiddete varan pratiklerinin tümü, Sağlamcılık İdeolojisinin yansımalarıdır. Bedensel yeti farklılıkları olan engelli bireyler, görünür oldukları için sağlamcılığın tüm ayrımcı tutum ve söylemlerine direkt olarak maruz kalırken, bazı engel grupları görünmez olan yeti farklılıkları nedeniyle, fark edildikleri an itibariyle daha yakıcı bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadırlar. Sağırlar ve İşitme Engelliler bu grupların en büyük çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Sağır ve İşitme Engellilerin, görünmez olan engellilik durumları, eşit yurttaşlık gereği sağlanması gereken kamusal ve toplumsal destekleri de adeta görünmez kılmaktadır. Bununla birlikte, Sağırlar ve İşitme Engelliler, özgürlük ve eşit yurttaşlık mücadelelerini kendi içlerinde yalnız bırakıldıkları bir alanda vermek zorunda kalmaktadırlar. Erişilebilirlik dediğimiz konu da tüm bu ezber alışkanlıklar ve yargılar nedeniyle sadece bir rampa konusuna indirgenirken, Sağır ve İşitme Engelliler açısından Erişilebilirliğin çok daha farklı bir anlama karşılık geldiğinin farkında dahi değiliz. ‘’Normal’’ insanın sözlü iletişiminin değerli kılındığı ve yüceltildiği toplumumuzda, tüm sosyal ve kamusal organizasyonlar, bu kabulden hareketle düzenlenmektedir. Milyonlarca sağır ve işitme engelli yurttaşı görmezden gelen ve dışarıda bırakan bu ayrımcı yaklaşım, aynı zamanda eğitim, sağlık, istihdam, adalet, sosyal ve kültürel yaşama katılım noktasındaki tüm eşit yurttaşlık haklarının ihlalini de beraberinde getirmektedir. Birleşmiş Milletler, 23 Eylül’ü, dünyada yaşayan milyonlarca sağır ve işitme engellinin varlığına dikkat çekmek için “Uluslararası İşaret Dilleri Günü’’ olarak ilan etmiştir. Ayrıca Eylül ayının son haftası dünya genelinde işitme engeline ve bu alana yönelik yasal düzenlemelere dikkat çekmek ve konu hakkında gerekli kamuoyunu oluşturmak amacıyla “Uluslararası İşitme Engelliler Haftası” olarak kabul edilmiştir. Şüphesiz aşağıdaki videodan milyonlarca işiten birey, hiçbir şey anlamayacaktır. Her gün işitenlerin sözlü iletişiminden, hiçbir şey anlamayan sağır ve işitme engelli bireyin yaşadığı gibi. Sözlü iletişimi, işaret dilinden daha değerli ve üstün kılan nedir? Dünyada var olan milyonlarca anadili gibi, İşaret dillerinin de tüm dünyada ve ülkemizde ana dili olarak kabul edilmesi, sosyal ve kamusal tüm alanlarda İşaret Dili Tercümanı istihdamı bir lütuf değil, eşit yurttaşlık hakkıdır. DEM Parti olarak, bu sessiz dünyanın sesi ve sözü, verdikleri değerli ve haklı mücadelelerinin ise yanında olmaya devam edeceğiz. Uluslararası İşaret Dilleri Günü vesilesiyle İşitme Engellilerin ve Sağır Toplumunun Sorunları, Talepleri ve Çözüm Önerileri Raporunu kamuoyuna sunuyoruz."

DEM Parti

24,586 Aufrufe • vor 1 Jahr

İçişleri Bakanımız Sayın Ali Yerlikaya: Bugün, yalnızca Göç İdaresi Başkanlığımızın değil; “Vicdanın ve merhametin kurumsallaştığı, insanlık onurunu merkeze alan bir anlayışın da” yıl dönümünü kutluyoruz. Zat-ı Devletlerinizin vizyonuyla, 12 yıl önce temelleri atılan Göç İdaresi Başkanlığımız: Devletimizin, göç alanındaki çalışmalarında; bir milattır! Zirâ, Bu vizyonla Türkiye; “Kurumsal anlamda, göçü yöneten bir ülke haline gelmiştir.” Ve bugün, bu Başkanlığımız; “Düzenli göç yönetimi’’, düzensiz göç ve göçmen kaçakçılığı organizatörleriyle mücadele”, “entegre sınır yönetimi’’, ‘’uluslararası koruma’’, “geçici koruma”, “gönüllü geri dönüş ve göç yönetimiyle ilgili tüm alanlarda, dünyaya örnek olan, yepyeni uygulamalara imza atıyor. Sayın Cumhurbaşkanım, Ülkemiz, tarih boyunca; yurdundan koparılan, yuvasından edilen… Umudu elinden alınan insanlar için güvenli bir liman ve sığınak oldu. Bugün de ülkemiz, Yine Zat-ı Devletlerinizin liderliğinde; adaleti, şefkati ve kadîm misafirperverlik geleneğini temsil ederek, insanlığın ortak vicdanı olmaya devam ediyor… Çünkü bizler; Göçe, yalnızca bir “güvenlik” meselesi olarak değil; aynı zamanda insani, sosyolojik ve uluslararası boyutları olan, çok yönlü bir olgu olarak yaklaşıyoruz. Zirâ, her adımımızı; hukukun, merhametin, vicdanın ve medeniyet değerlerimizin rehberliğinde atıyoruz. Bunu yaparken de; kamu düzeninden asla ödün vermeyen bir dengeyi titizlikle koruyoruz. Bugün, bu salonu dolduran her bir kardeşim de şahittir ki: Kimi ülkeler; Göç krizlerine karşı: kör, sağır ve nobran davranırken… Göçmenlerin ‘’insan’’ olduğunu unutup; Onları sadece nitelikli-niteliksiz iş gücü olarak değerlendirirken…Yüreğimize batan mızraklar misali, botları batırırken… Nice cansız bedenlerin, sahillere vurmasına sessiz kalırken… Zat-ı Devletleriniz; Tüm dünyaya vicdan çağrısı yaptınız! “Dünya 5’ten büyüktür” dediniz! “İnsanlığın, daha adil bir dünyada yaşama umutları, birer birer ölüyor” dediniz! “Minik bedeni sahile vuran Aylan Bebek, modern dünyanın utanç vesikasıdır” dediniz! Bizler, bu anlayışla, hiçbir zaman: “Zulmün, açlığın ve savaşın kıyısında olanlara, gönül coğrafyamıza, asla sırtımızı dönmedik!” “O çığlıkları asla duymamazlıktan gelmedik!” Çünkü ecdadımızdan aldığımız mirasla; Kavurucu güneşin yaktığı bedenlere, bir çınar serinliği olduk. Yağan yağmurda siper, dondurucu soğukta yürekleri ısıtan birer “kardeş” olduk. Çünkü Anadolu irfanının mayası; “Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” diyerek yoğrulmuştur. Ali Yerlikaya 📍İstanbul

Göç İdaresi Başkanlığı

25,694 Aufrufe • vor 1 Jahr

Güney Asya’da Bir Kıvılcım, Kürdistan’da Bir Yangın İbrahim Halil Baran 29 Nisan 2025 Hindistan ile Pakistan arasında son günlerde tırmanan gerilim, sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmanın çok ötesinde. Nükleer silah kapasiteleri, Keşmir ihtilafı ve küresel güç dengeleri nedeniyle, bu kriz tüm dünya için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Gelişmeler, Hint-Pasifik bölgesinde zaten kırılgan olan dengeyi daha da sarsıyor. Son olaylar zinciri, Keşmir’de bir turizm bölgesinde 26 erkeğin öldürülmesiyle başladı. Bu saldırı, Hindistan’ın Pakistan’a karşı sert diplomatik ve ekonomik adımlar atmasına yol açtı. Hindistan, Pakistan'la diplomatik ilişkileri düşürme kararı aldı, İndus Suları Anlaşması'nın askıya alınabileceğini duyurdu ve iki ülke arasındaki tüm ticari ilişkileri sonlandıracağını ilan etti. İndus sularının kontrolünün Hindistan’da olması, Pakistan için hayati bir tehdit oluşturuyor. Pakistan ise misilleme olarak Hindistan’a ait sivil ve askeri uçaklar için hava sahasını kapattı, Hindistan'ın diplomatik personel sayısına sınırlama getirdi ve Wagah Sınır Kapısı'nı kapattı. Ayrıca, İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınmasını açıkça "savaş ilanı" olarak göreceğini belirtti. Uluslararası toplum, iki nükleer gücün çatışmasının yaratabileceği yıkım nedeniyle büyük endişe duyuyor. Çin her iki tarafa da itidal çağrısında bulunurken, Rusya, geçmişte sunduğu arabuluculuk girişimlerine rağmen şu anda sürece aktif bir şekilde dahil değil. ABD ve Avrupa Birliği ise sessiz diplomasi yürütüyor. Ancak sahada gerçek dengeler daha belirgin: Çin Pakistan’ın arkasında, ABD ise Hindistan’ın yanında duruyor. Keşmir meselesi, 1947'den bu yana Hindistan ve Pakistan arasında çözülememiş tarihi bir anlaşmazlık. Bu bölge, bugüne kadar üç savaşa (1947-48, 1965, 1971) ve yüzlerce sınır çatışmasına sahne oldu. 2019'da Hindistan’ın Cammu Keşmir’in özerk statüsünü kaldırması, bugünkü krizin temelini oluşturdu. Gerilimi tehlikeli kılan en büyük unsur ise iki ülkenin nükleer silah kapasiteleri. Hindistan’ın Agni-5 füzeleri 5.000 km menzile sahipken, Pakistan’ın Shaheen-III füzeleri 2.750 km'ye ulaşabiliyor. Bu, Güney Asya'da patlak verecek bir çatışmanın kısa sürede küresel bir krize dönüşebileceği anlamına geliyor. Bölgesel dinamikler de bu krizi büyütüyor. Hindistan, ABD'nin Çin’e karşı geliştirdiği Hint-Pasifik stratejisinde kritik bir müttefikken; Pakistan, Çin'in "demir kardeşi" olarak görülüyor. Dolayısıyla Hindistan ile Pakistan arasında çıkacak bir savaş, sadece Güney Asya’yı değil, küresel stratejik düzeni de sarsabilir. ABD, Hint-Pasifik bölgesine büyük yatırım yapıyor. Ancak Hindistan’ın Pakistan’la bir savaşa sürüklenmesi, Washington’un dikkatini Çin cephesinden uzaklaştırabilir. Bu da Çin’e, Güney Çin Denizi ve Tayvan üzerindeki hamleleri için daha fazla alan açar. Öte yandan, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pekin için hayati önemde. Bu koridor, Çin’in küresel ticaret ağı OBOR’un (Bir Kuşak Bir Yol) ana damarı konumunda. Hindistan, ABD ve Avrupa ülkeleri ise buna alternatif olarak Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesini geliştirmeye çalışıyor. Bir Hindistan-Pakistan savaşı, Çin’in Pakistan’daki çıkarlarını tehdit ederek Pekin’in doğrudan müdahil olma ihtimalini artırıyor. Ayrıca İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınması ihtimali, Güney Asya’da su savaşları riskini ciddi şekilde gündeme taşıyor. Pakistan'ın tarım ve içme suyu kaynaklarının %80'den fazlası İndus Nehri sistemine bağlı. Bir su krizi, gıda güvenliğini ve enerji arzını tehlikeye atarak dünya genelinde istikrarı bozabilir. 300 milyon insanı barındıran İndus havzasındaki büyük bir göç dalgası, küresel bir felaketi tetikleyebilir. Bu gerilim aynı zamanda Çin-ABD rekabetinin Güney Asya'ya taşınmasına zemin hazırlıyor. Bir yanda CPEC, diğer yanda IMEC gibi dev projeler doğrudan risk altında. Bu da Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupa'nın meselelere daha aktif şekilde müdahil olmasına yol açabilir. Nitekim Hindistan, Fransa’dan 26 Rafale-M savaş uçağı almak üzere 7,3 milyar dolarlık bir anlaşmaya hazırlanıyor. Ayrıca ABD, İsrail, Yunanistan, Fransa, Katar, BAE ve Hindistan'ın katılımıyla Yunanistan ev sahipliğinde büyük bir hava tatbikatı gerçekleştiriliyor. Krizin derinleşme riski, sadece Hindistan ve Pakistan'la da sınırlı değil. İran’ın Belucistan bölgesindeki bağımsızlıkçı hareketler, Afganistan’daki Taliban yönetiminin istikrarsızlığı ve Ortadoğu’daki mevcut kaos ortamı, Güney Asya'da başlayacak bir yangının çok daha geniş bir coğrafyaya sıçrama ihtimalini artırıyor. Bugün itibarıyla gerilim, diplomatik, ekonomik ve sınırlı askeri adımlarla sürüyor. Ancak nükleer güçler arasındaki her yeni tırmanma, öngörülemez riskler barındırıyor. Bu nedenle itidal çağrıları ve etkin kriz yönetimi girişimleri, hiç olmadığı kadar büyük önem taşıyor. Sonuç olarak, Hindistan-Pakistan gerilimi, yalnızca Keşmir ihtilafı veya Güney Asya dengeleri üzerinden okunabilecek bir kriz değil. Nükleer risk, su ve enerji güvenliği, küresel ticaret koridorları ve Çin-ABD rekabeti üzerinden tüm dünya sistemini etkileyebilecek bir tehdide dönüşmüş durumda. Şimdilik ne alakası var denilse de Hindistan ile Pakistan arasındaki kriz, Kürtler açısından doğrudan bir taraf seçimi meselesidir. Çünkü Kürtlerin Ortadoğu’daki geleceği, doğrudan ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarına bağlı bir evrim geçirmektedir. Özellikle Suriye, Irak ve İran üçgeninde Kürtler, ABD ile fiili, İsrail ile ise stratejik bir ittifak ilişkisine sahiptir. Yakın bir zamanda Suriye'de Kürtler doğrudan ABD'nin askeri ve siyasi desteğiyle özgürleştiler. İsrai’in operasyonlarıyla Suriye’de İran’ın etkisi azaltıldı ve sonuçta Kürtler artık federe bölge kurmaktan bahseder hale geldiler ve buradaki kaderimiz de İsrail’in bölgedeki güç dengesini elinde tutmasıyla mümkün. Irak'ta 1991 Körfez Savaşı sonrası kurulan güvenli bölge ve ardından Kürdistan için oluşturulan federal statü süreci doğrudan ABD etkisiyle gerçekleşti. Irak’ın bir karşıtı olarak İsrail, bu statünün korunmasında oldukça stratejik bir role sahip. Bugün İran’da da Kürtlerin özgürleşmesi, doğrudan ABD’nin ve İsrail’in İran’a yönelik tutumuyla kesinlikle yakından ilgilidir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bu stratejik ittifak ilişkileri göz önüne alındığında, Kürtler açısından Pakistan ve Çin ekseninin desteklenmesi siyasi bir intihar anlamına gelir. Çünkü Pakistan ve Çin, İran rejimiyle dostane ilişkilere sahiptir ve Türkiye bu üçü ile ayrıca ittifaka sahiptir. Nitekim bu krizde Çin, Türkiye ve İran, doğrudan Pakistan’dan taraf olmuşlardır. Özellikle Türkiye’nin Pakistan’a verdiği destek, yalnızca dini ve siyasi yakınlıkla açıklanamaz. Asıl mesele, 20. yüzyılın başında İngilizler tarafından kurulan bölgesel statükoyu koruma amacıdır. İngilizler, Sovyetlerin sıcak denizlere inmesini engellemek üzere Yunanistan, Türkiye, İran, Afganistan, Hindistan ve daha sonra da Pakistan’ı bir set olarak inşa etmişti. Bugün de bu strateji hala değişmiş değildir. Türkiye, İran ve Pakistan gibi devletler, İngilizlerin çizdiği sınırları, özellikle Kürtsüz sınırları koruma refleksiyle hareket etmektedir. 1955 yılında kurulan ve Sento olarak bilinen Bağdat Paktı'nın temel amacı da budur: Kürtlerin statü talebini bastırmak ve bölgeyi Batıya entegre bir tampon kuşak halinde tutmak. Bugün Pakistan, İran rejimiyle askeri teknoloji işbirliği yapıyor, Taliban yönetimiyle ilişkilerini güçlendiriyor ve Türkiye’nin Kürt karşıtı politikalarını destekliyor. Türkiye ise hem Pakistan üzerinden Asya’ya üzerinde bir etki üretiyor hem de Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Örgütü gibi platformlarda Kürtlerin uluslararası tanınırlığını bu güç birliği ile engelliyor. Sonuç olarak, Kürtler açısından Hindistan, Kürdistan özgürlük mücadelesinin dolaylı müttefiki konumundadır. ABD’nin Hindistan’a verdiği destek ve Hindistan’ın Çin-Pakistan-İran-Türkiye bloğuna ve elbette İngilizlerin bölgesel statükosuna karşı duruşu, Kürtler için stratejik bir fırsat alanı yaratmaktadır. Bu nedenle Hindistan'ın güçlenmesi, Pakistan’ın zayıflaması ve ABD ile Hindistan ekseninin bölgesel ağırlık kazanması, Kürt ulusal çıkarlarıyla uyumludur. Kürtlerin bölgesel siyasette doğru tarafı belirlerken bu tarihsel ve jeopolitik gerçekleri göz önünde bulundurması kritik önemdedir.

ibrahim halil baran

38,705 Aufrufe • vor 1 Jahr

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI YAŞAR GÜLER, İFTARI BAYBURT’TA MEHMETÇİKLERİMİZ, ŞEHİTLERİMİZİN AİLELERİ VE GAZİLERİMİZLE BİRLİKTE YAPTI Bayburt’ta bulunan Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, iftarı 17’nci Komando Tugay Komutan Yardımcılığımızda Mehmetçiklerimiz, şehitlerimizin kıymetli aileleri, kahraman gazilerimiz ve onların değerli aileleriyle yaptı. Bakan Yaşar Güler, beraberinde Bakan Yardımcısı Salih Ayhan ile birlikte katıldığı iftarda konuşma yaparak şunları söyledi: TARİHİ ZAFER GÜNÜMÜZÜ BÜYÜK BİR GURURLA YÂD ETTİK Mübarek Ramazan ayının bereketini ve huzurunu paylaştığımız bu anlamlı iftar sofrasında, baba ocağım Bayburt’ta sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu güzide iftar programında birlik ve dayanışma ruhuyla sizlerle aynı sofrada buluşurken aynı zamanda can Bayburtumuzun düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümünü de idrak etmenin heyecanını yaşıyoruz. Nitekim gün içinde icra edilen görkemli etkinliklerle bu tarihî zafer günümüzü büyük bir gururla yâd ettik. Bayburt’umuzun şanlı tarihinde müstesna bir yere sahip olan Kop savunmasında yazılan kahramanlık destanları, bu topraklarda yetişen her vatan evladı için büyük bir ilham kaynağıdır. Tarihten bugüne her daim vatanına bağlılığıyla, devletine sadakatiyle ve milletine hizmet etme azmiyle öne çıkan güzel Bayburtumuz, bu yönüyle Anadolu’nun vicdanı ve milletimizin ortak değerlerinin güçlü bir yansımasıdır. ŞEHİTLERİMİZ VE GAZİLERİMİZ MİLLETİMİZİN ONUR VE HAYSİYETİNİ TEMSİL EDİYOR İşte bu mirasın en vakur ve güçlü temsilcileri de şüphesiz ki siz şehit ve gazi ailelerimiz ile kahraman gazilerimizdir. Bu yüzden sizlerle aynı sofrayı paylaşmanın anlamı bizler için çok büyüktür. Çok iyi biliyoruz ki aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimiz milletimizin onur ve haysiyetini temsil etmektedirler. Aziz şehitlerimiz ve siz kahraman gazilerimiz aynı zamanda Türk kahramanlığının ve fedakârlığının gurur timsali mazisi şan ve şerefle dolu Türk ordusunun da ilham kaynağıdırlar. Bugün bu aziz vatanda huzur içinde yaşayabiliyorsak bu sizlerin fedakârlıkları sayesindedir; hakkınızı hiçbir zaman ödeyemeyiz. Ancak başımızın tacı olan sizlerin hayatlarını kolaylaştırmak ve yaşam standartlarını yükseltmek için ilgili tüm kurumlarımızla birlikte yoğun bir gayret içindeyiz. Şanlı atalarımızdan ve aziz şehitlerimizden bizlere yadigâr olan kutsal vatanımızı daha güçlü, daha müreffeh ve daha güvenli bir geleceğe taşımak hepimizin ortak sorumluluğudur. Bu bilinçle Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de ülkemizin güvenliği ve asil milletimizin huzuru için azim ve kararlılıkla görev yapmaktadır. Özellikle vurgulamak isterim ki aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin silah arkadaşları yani kahraman Mehmetçikler, onların bıraktığı kutsal mirası ve şanlı sancağı gururla taşımaktadırlar. Bugün sınır ötesinde icra edilen operasyonlardan hudut güvenliğinin sağlanmasına, Mavi ve Gök Vatanımızın korunmasından uluslararası görevlere kadar başarıyla yürütülen çok yönlü faaliyetlerimiz, bu yüksek vazife şuurunun en açık göstergesidir. Bayburtumuzun medarıiftiharlarından biri olan 17’nci Komando Tugayımız bu faaliyetlerde şanlı ordumuzun önemli birliklerinden biri olarak önemli görevler üstlenmektedir. DEVLETİMİZİN DURUŞU NETTİR Kahraman ordumuz son yıllarda icra ettiği başarılı operasyonlarla terör örgütüne büyük darbeler vurmuş ve terörü bitirme noktasına getirmiştir. İçinde bulunduğumuz kaotik ortam dikkate alındığında terörün tamamen ortadan kaldırılması yalnızca güvenlik meselesi değil, tarihî bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır. Bu tablo karşısında yürüttüğümüz mücadeledeki kararlılıkla birlikte toplumsal dayanışmamızı ve kardeşliğimizi tahkim edecek güçlü bir iradenin ortaya konulması da her zamankinden daha önemli hâle gelmiştir. Bu çerçevede devletimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde terörle mücadelede kaydedilen ciddi aşamayı dikkate alarak, millî birlik ve kardeşliğimizi güçlendirmek ve terörü tamamıyla sona erdirmek için “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatmıştır. Özellikle belirtmeliyim ki başta aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimizin emsalsiz fedakârları sayesinde terörle mücadelede elde edilen başarılar “Terörsüz Türkiye” yolculuğunu daha gerçekçi ve ulaşılabilir bir hedef kılmıştır. Bu sürecin kalıcı başarıya ulaşması ise ancak terör örgütünün silahlarını bir an önce teslim ederek tüm uzantılarıyla birlikte taahhütlere eksiksiz biçimde uymasına bağlıdır. Bu konuda devletimizin duruşu nettir ve hiçbir tereddüde yer yoktur. Bizler de bu süreci ilk günden itibaren devletimizin ve ülkemizin bekası ve çıkarları doğrultusunda samimiyetle destekledik ve desteklemeye devam ediyoruz. Ancak tüm gelişmelere karşı planlı faaliyetlerimizi sürdürüyor, tedbirlerimizi her zamanki kararlılığımızla alıyoruz ve almaya da devam edeceğiz. STEADFAST DART 2026 TATBİKATI'NDA TSK’NIN GÜCÜNÜ GÖSTERDİK Türk Silahlı Kuvvetleri olarak NATO’nun en büyük tatbikatı olan STEADFAST DART 2026 tatbikatına katıldık. Ülkemizi ve asil milletimizi en üst seviyede temsil ettik. Bir kez daha Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücünü ve kuvvetini, yerli ve millî silah sistemlerimizin kalitesini gösterdik. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin muharebeye ne denli hazır olduğunu da gözler önüne serdik. O nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri olarak asil milletimize layık olabilmek adına var gücümüzle çalışmalarımıza devam ediyoruz. BU YOLDA TAVİZ VE PAZARLIK YOK Bu tarihî süreç bir yandan birlik ve beraberliğimizi daha da pekiştirmeyi amaçlarken aynı zamanda gelecek nesillerin güvenlik ve huzuru içindir. Şüphesiz bu süreçte atılan ve atılacak tüm adımlar şehitlerimizin aziz hatırasına kesinlikle leke düşürmeyecek, gazilerimizin onuruna ve emeklerine asla zarar vermeyecek niteliktedir. Bu yolda hiçbir taviz ve pazarlık yoktur, olmamıştır. Milletimizin birliğini, kardeşliğini ve güvenliğini zedeleyecek hiçbir adım atılmamıştır, bundan sonra da atılmayacaktır. Yegâne amacımız artık evlatlarımızı yitirmediğimiz, kanın ve gözyaşının sona erdiği, ayrılık tohumlarının kökünden söküldüğü, çocuklarımızın sadece barış ve kardeşlik ortamında büyüdüğü bir geleceği inşa etmektir. Çok şükür ülkemizin her bölgesinin kalkındığı bu güvenlik ve huzur ikliminde Bayburtumuz da yeni ve kapsamlı bir atılım dönemine girmiştir. Özellikle son yıllarda her alanda yapılan birbirinden değerli yatırımlarla Bayburtumuz, Türkiye’nin yükselen yıldızlarından biri durumundadır. Bayburtumuz artık; -Gurur kaynağı olan Üniversitesiyle, -Sayısı 12 binlere ulaşan aynı zamanda dünya ve Türkiye şampiyonlukları elde eden lisanslı sporcularıyla, -Yapılan yatırımlar ve verilen desteklerle tarımsal gelişimin ve kırsal kalkınmanın önde gelen merkezlerinden biri olmasıyla, -Her geçen gün gerçek potansiyelini ortaya koyan kültür ve turizm zenginliğiyle, -Aynı zamanda ulaştırma alanında büyük yatırımlara sahne olmasıyla anılmaktadır. İnanıyorum ki önümüzdeki yıllarda şehrimiz çok daha büyük ilerlemeler kaydedecektir. Unutmayalım ki güçlü bir toplum ancak birlik ve dayanışma ile ayakta kalır. Bayburtumuzun da en büyük gücü, birbirine kenetlenmiş insanlarıdır. Bu dayanışma ruhu geçmişte olduğu gibi bugün de en büyük güvencelerimizden biridir. Sizlerin de desteğiyle bir ve beraber olarak geleceğe emin adımlarla yürüyecek ve ülkemizin gücüne güç katacağız. Kahraman silah ve mesai arkadaşlarımın da Türkiye Yüzyılı vizyonumuz doğrultusunda kendilerine tevdi edilen görevleri en iyi şekilde, büyük bir şevk ve gayretle yerine getirmeye devam edeceğine inancım tamdır. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken; Bayburtumuzun düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümünü, bir kez daha kutluyor, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Şehitlerimizin siz kıymetli ailelerine ve yiğit gazilerimize sağlıklı ve huzurlu bir ömür temenni ediyorum. Bu vesileyle Ramazan ayının hayırlı ve bereketli geçmesini niyaz ediyor, kahraman silah ve mesai arkadaşlarıma görevlerinde üstün başarılar diliyor, sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

47,275 Aufrufe • vor 4 Monaten

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde TSK komuta Kademesi ile gittiği Samsun’da 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı dolayısıyla Tütün İskelesi'nde düzenlenen törene katıldı. TCG ANADOLU gemisi ile Samsun’a çıkan gençlerin karşılandığı törene, Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak da katıldı. Törende konuşan Bakan Yaşar Güler gençlere hitaben şunları söyledi: 19 MAYIS, BİR KEZ DAHA ŞAHA KALKIŞIN BAŞLANGICIDIR 19 Mayıs gibi tarihî bir günde donanmamızın gözbebeği TCG ANADOLU ile kutlu bir yolculuk yapan siz kıymetli gençlerimizle Millî Mücadele’mizin ilk adımının atıldığı Samsun’da birlikte bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyduğumu özellikle ifade etmek istiyorum. Sözlerimin başında asil milletimizin bağımsızlık aşkıyla verdiği mücadelenin sembolü olan 19 Mayıs’ın 106’ncı yıl dönümünde Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nızı en içten dileklerimle kutluyorum. 19 Mayıs, asil milletimizin yüksek onur ve asaleti ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde tarih sahnesinde bir kez daha şaha kalkışının başlangıcıdır. Öyle ki bütün umutların tükenmeye başladığı bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk “Türk milleti için esaretle yaşamaktansa ölmek daha iyidir.” diyerek ülkemizin bu güzide şehri Samsun’a çıkmış, bağımsızlık ve özgürlük mücadelemizin meşalesini de burada yakmıştır. Bu kutlu meşalenin ışığında kısa sürede ülkemizin dört bir yanında milletimizin topyekûn direnişi ortaya çıkmış, cesaret ve fedakârlıkla yürütülen Millî Mücadele’miz, Cumhuriyetimizin ilanıyla taçlanmıştır. ÇOK ANLAMLI VE MÜSTESNA BİR FAALİYET Böylesine eşsiz bir fedakârlığı ortaya koyan atalarımızın torunları olan siz gençlerimizin 19 Mayıs gibi kutlu bir günün yıl dönümünde İstanbul’dan Samsun’a gelmeniz de çok anlamlı ve müstesna bir faaliyettir. Zira 19 Mayıs “Bütün ümidim gençliktedir.” diyen Atatürk’ün aydınlık geleceğimiz ile Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatı olan genç nesillere duyduğu güven ve inancın da simgesidir. Bugün bizler Samsun’da ortaya konan azim ve kararlılıktan ilham alıyor, yarınlarımızın güvencesi olan siz gençlerimizle birlikte “Türkiye Yüzyılı” hedeflerimize ulaşmak için sarsılmaz bir iradeyle yolumuza devam ediyoruz. Küresel sorunların ve devletlerarası gerginliklerin had safhaya çıktığı günümüzde, her alanda büyük değişim ve dönüşümler yaşanmaktadır. Risk ve tehditlerin öngörülemez olduğu bu kaotik süreçte, özellikle savunma ve güvenlik teknolojilerinin yerli ve millî imkânlarla elde edilmesi ve geliştirilmesi, bekamız açısından bir zorunluluk hâlini almıştır. Bu stratejik yaklaşım ile ülkemiz Sayın Cumhurbaşkanı’mızın kararlı tutumu ve liderliğinde savunma sanayinde yaptığı yatırımlarla büyük bir sıçrama yakalamış, sahip olduğu imkân ve kabiliyetleriyle dünya çapında övgü ve gıptayla takip edilen bir seviyeye ulaşmıştır. SİLAH SİSTEMLERİMİZ PEK ÇOK ÜLKE TARAFINDAN TAKDİR GÖRÜYOR Nitekim bugün sizler; 19 Mayıs’ın izinde yerli ve millî savunma sanayimizin en güçlü sembollerinden biri ve millî gururumuz olan TCG ANADOLU gemisiyle bir seyahat gerçekleştirdiniz. TCG ANADOLU gibi kendi klasmanının lideri bu gemimizin yanı sıra karada, denizde ve havada ihtiyacımız olan silah sistemlerimiz operasyonel başarılarıyla pek çok ülke tarafından takdir görmekte ve satın alınmaktadır. Bu sistemlerimiz, terörle mücadele başta olmak üzere çok boyutlu tehditler karşısında ülkemizin güvenliğinin korunmasında ve ordumuzun caydırıcı gücünde çarpan etkisi sağlamaktadır. EN BÜYÜK PAY ŞEHİTLERİMİZİN VE GAZİLERİMİZİNDİR Terörle mücadelede elde ettiğimiz başarılarda ve “Terörsüz Türkiye” hedefimize doğru ilerlememizde şüphesiz en büyük pay vatan, millet ve bayrak uğruna canları pahasına mücadele eden aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimiz ile onların fedakâr ve cefakâr ailelerine aittir. Bu vesileyle kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizin tüm seçkin personeline kahraman jandarma ve polis teşkilatımıza, gözü pek güvenlik korucularımıza, ülkemizin birliği ve dirliği için gösterdikleri gayretlerden dolayı teşekkür ediyorum. Aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor, gazilerimize sağlık ve esenlikler diliyor kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımızı sunuyorum. Elbette ki gençlerimize de önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, gençliğe hitaben söylediği “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” sözünden ilham alan siz gençlerimiz bilmelisiniz ki; birliğimizin özgürlüğümüzün ve geleceğimizin teminatı sizlerin bu ülkeye olan inancı ve gayretiyle mümkündür. Şurası muhakkaktır ki ülke olarak sahip olduğumuz eşsiz mirası ayrım gözetmeden, hep birlikte yaşatmak zorundayız. Sevgi, saygı, hoşgörü ve uzlaşma ortamı içinde üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir sorunumuz yoktur. Dolayısıyla artık birlik ruhuna, kardeşliğe ve aydınlık dolu ortak bir geleceğe doğru güçlü bir adım atıyoruz. Bu yolculukta siz değerli gençlerimizi ve ülkemizin her köşesinde yaşayan vatandaşlarımızı, bizi biz yapan değerler etrafında daha sıkı kenetlenmeye ve ülkemizi daha güçlü yarınlarına hep birlikte taşımaya davet ediyorum. TÜRK SAVUNMA SANAYİSİNİ DAİMA ÖNDE TUTMAYI HEDEFLİYORUZ Ülkemizin başta savunma güvenlik olmak üzere her alanda elde ettiği birbirinden kıymetli başarıların daha da geliştirilmesi ve geleceğin ihtiyaçlarına göre bu alandaki üretim imkânlarımızın en üst seviyelere çıkarılmasına yönelik çalışmalarımızı büyük bir gayretle sürdürüyoruz. Bugün ve gelecek için; uzay tabanlı teknolojilerden yapay zekâ sistemlerine sürü algoritmalarından otonom platformlara kadar pek çok alanda kapasitemizi geliştirerek ve derinleştirerek Türk savunma sanayisini daima bir adım önde tutmayı hedefliyoruz. Biliyoruz ki tüm bu çalışmaların merkezinde artık sizler varsınız ve sizler olacaksınız. Bunun için de kabiliyetlerinizi, ilgi alanlarınızı ve potansiyelinizi keşfedin. Başarıya ulaşmanızın ilk ve en önemli adımı bu olacaktır. Eğitim, sizi istediğiniz hedeflere ulaştıracak en önemli unsurdur. Çalışmak ise başarmanın yarısıdır. Çünkü başarı; her gün uygulanan birkaç basit disiplinden başka bir şey değildir. Sabırlı olun ve uzun vadeli başarı için sürekli çaba gösterin. Unutmayınız ki taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir. Size şunu da hatırlatmak isterim ki; Türkiye’nin hayalleri, sizin hayallerinizle örtüştüğü zaman ülkemiz daha da güçlü olacaktır. BİRLİKTE YÜRÜDÜĞÜNÜZDE GÜÇLÜSÜNÜZ Her birinizin farklı bir disiplinden geliyor olması, işte bu yüzden çok kıymetli. Çünkü teknoloji dediğimiz şey artık tek bir alana ait değil. Yani siz sadece alanınızda değil, birbirinizle birlikte yürüdüğünüzde güçlüsünüz. Bu yüzden farklı bakış açılarını büyük bir merakla takip edin. Şu bir gerçek ki bilim ve teknoloji ile ilgilenen ve yeni proje ve buluşlara imza atan siz gençlerimiz, her şeyin baş döndürücü bir hızla değiştiği bu teknoloji çağında, ülkemizin geleceğinin de teminatısınız. Elde edeceğiniz bilgi birikimi, enginlere ulaşacağına inandığım ufkunuz ve yeteneklerinizi birleştirdiğinizde ortaya çıkacak proje ve ürünlerin, ülkemize ve ordumuza müstesna katkılar sağlayacağından asla şüphem yok. CUMHURİYETİMİZİ DAHA DA YÜKSELTECEKSİNİZ Geçmişle gelecek arasında kurduğumuz bir hatıra mahiyetindeki bu yolculuk sırasında “ben yokum, biz varız” diyen kahraman atalarımızın fedakârlığını ve 19 Mayıs ruhunu bir kez daha anladığınıza inanıyorum. Bakın, bugün sizler ülkemizin 81 şehrinden geldiniz, ama şu anda aynı gemidesiniz ve ortak bir ülküyle hareket ediyorsunuz. Yakın bir gelecekte de ülkemizin yönetiminde söz sahibi olacak ve Cumhuriyetimizi daha da yükselteceksiniz. Asla unutmayın ki binlerce şehit ve gazi vererek türlü sıkıntı ve yokluklar içinde büyük özveriyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti sizlere emanettir. Bu değerli emaneti yaşatarak sonsuza kadar korumak ve gelecek nesillere en iyi şekilde aktarmak en önemli görev ve sorumluluğumuzdur. Dolayısıyla bu yolculuktan sadece anılarla değil ifade etmiş olduğum esaslar çerçevesinde büyük bir sorumluluk duygusuyla döneceğinize yürekten inanıyorum. Bu vesileyle başta Millî Mücadele’mizin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere şanlı ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi bir kez daha rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum. Bu güzide projenin hayata geçirilmesi ve farklı branşlardan siz gençlerimizin bir araya getirilmesinde emeği geçen başta Sayın Gençlik ve Spor Bakanımız olmak üzere katkıda bulunan herkese teşekkür ediyor; siz kıymetli gençlerimize de sağlık, başarı ve esenlikler diliyorum. TCG ANADOLU’nun kahraman personeline de diyorum ki “Denizleriniz sakin, pruvanız neta, yolunuz ve bahtınız açık olsun.” Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

44,797 Aufrufe • vor 1 Jahr

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve beraberindeki TSK Komuta Kademesi, Ramazan ayının son iftarını Hatay’da şehitlerimizin kıymetli aileleri, kahraman gazilerimiz ve onların değerli aileleri ile yaptı. Hataylı kanaat önderlerinin, sporcuların, öksüz ve yetim evlatlarımızın, yaşlı vatandaşlarımız ile engelli vatandaşlarımızın da yer aldığı iftarda bir konuşma yapan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINIZI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLUYORUM Medeniyetlerin buluşma noktası, hoşgörünün, sevginin ve saygının şehri Hatay’ımızda huzur ve bereketle geçen mübarek Ramazan ayının bu son iftarında sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Sözlerimin başında yarın idrak edeceğimiz mübarek Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyor, bu vesileyle Sayın Cumhurbaşkanımızın selamlarını da sizlere iletmek istiyorum. Hatay’ımız tarih boyunca kardeşlik ikliminin egemen olduğu, çeşitli inanç ve kültürler ile toplumsal unsurların yan yana ve huzur içinde yaşadığı müstesna bir ilimizdir. Bu yönüyle Hatay’ımız Türkiye’nin mozaiğini en zarif biçimde yansıtan şehirlerimizin başında gelmektedir. Hatay’ımız Anavatan’a katılma mücadelesinde de devletiyle ve milletiyle kader birliği yaparak millî bütünlüğümüzün tamamlandığı bir yer olmuştur. HATAY, 6 ŞUBAT DEPREMLERİNDE AĞIR BİR İMTİHANDAN GEÇTİ Ne yazık ki Hatay’ımız yaklaşık 3 yıl önce, 6 Şubat’ta meydana gelen büyük deprem felaketinde ağır bir imtihandan geçmiştir. Hatay’ımız tarifsiz acılar yaşasa da mayasındaki birlik ve beraberlik ruhuyla ve Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde devletimizin tüm imkânlarının seferber edilmesiyle, yaralarını hızlı bir şekilde sarmaya başlamıştır. Şehrin sahip olduğu eşsiz mirası çok iyi bilen devletimiz, bir dünya şehri olan Hatay’ımızı tarihî ve kültürel zenginliklerine yakışır şekilde yeniden inşa etmiştir. Bu kapsamda başta Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımız ile Kültür ve Turizm Bakanlığımız olmak üzere Valiliğimiz, Büyükşehir Belediyemiz, ilçe belediyelerimiz ve ilgili kamu kurum ve kuruluşlarımız şehrin imarı ve ihyası için emsalsiz gayretler ortaya koymuşlardır. Hatay’ımızın ayrılmaz parçası olan değerli kanaat önderlerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımız da Hatay’ın kadim ruhunun korunması, yaraların sarılması ve sağduyu içinde zorlukların üstesinden gelinmesi için büyük bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Bu vesileyle Hatay’ın yeniden mamur hâle gelmesi için gayret gösteren Bakanlıklarımıza, Valiliğimize, Belediyelerimize, sivil toplum kuruluşlarımıza, kanaat önderlerimize ve tüm Hataylı kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum. MİLLET OLMANIN GEREKLİLİĞİNİ EN GÜÇLÜ ŞEKİLDE ORTAYA KOYDUK Bugün geldiğimiz noktada Hatay’ın; hafızası olan tarihî mimarisinin ayağa kalktığını ve eskisinden daha güvenli ve modern bir yerleşim merkezi hüviyetiyle geleceğe emin adımlarla ilerlediğini, memnuniyetle takip ediyoruz. Esasen bu zorlu süreçte Hataylı kardeşlerimizin sergilediği yüksek dirayet, devletine olan inanç ve dayanışma ruhu, milletimizin en zor zamanlarda dahi nasıl kenetlenebildiğinin en güçlü göstergelerinden biridir. Bir olmanın ne demek olduğunu ve millet olmanın gerekliliğini en güçlü şekilde ortaya koyduk. Hataylı kardeşlerim şundan emin olmalıdır ki Hatay asla yalnız değildir ve olmayacaktır. Yılmadan, pes etmeden hep birlikte Hatay’ımızı daha güzel günlere kavuşturacağız. Attığımız tüm bu adımlar ve yapılan çalışmalar da bunu temin etmek içindir. Bizler; Hatay’ın kardeşliği esas alan manevi iklimine, siz değerli Hataylı kardeşlerimin yüksek ferasetine ve çalışkanlığına inanıyoruz, güveniyoruz. ŞEHİTLERİMİZİN VE GAZİLERİMİZİN HAKKINI ÖDEYEMEYİZ Çok kıymetli şehit ve gazi ailelerimiz, kahraman gazilerimiz; bugün burada sizlerle aynı sofrayı paylaşmanın anlamı bizim için çok büyüktür. Aziz şehitlerimiz, canlarını vatan uğruna feda ederek kahraman gazilerimiz, cesaret ve fedakârlıklarıyla bizlere bağımsız bir ülke, onurlu bir istikbal, şerefli bir bayrak bırakmışlardır. Onlar yiğitliğin ve vazife aşkının yaşayan nişaneleri olarak milletimizin gönlünde her daim müstesna bir yere sahip olacaklardır. Şair Mithat Cemal Kuntay’ın dediği gibi; “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Şehitlerimizin aziz hatırası, gazilerimizin fedakârlığı bizim için sadece bir minnet konusu değil aynı zamanda büyük bir emanet ve sorumluluktur. Siz değerli ailelerimiz de yaşadığınız acılara rağmen metanetin ve vakur duruşun en güzel örneğini gösterdiniz. Sizler başımızın tacısınız ve asil milletimizin ortak vicdanında ve gönlünde çok özel bir yere sahipsiniz. Dolayısıyla ne yaparsak yapalım aziz şehitlerimizin, kahraman gazilerimizin ve siz değerli ailelerimizin fedakârlıklarının karşılığını ve haklarınızı asla ödeyemeyiz. Ancak yine de sizlerin hayatını kolaylaştırmak, yaşam standartlarını yükseltmek için ilgili tüm kurumlarımızla birlikte yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Her daim yanınızda durmaya ve sizlere destek olmaya devam edeceğiz. TERÖR TEHDİDİ SINIRLARIMIZDAN UZAKLAŞTIRILDI Aziz şehitlerimizin kutsal emanetinin ve kahraman gazilerimizin onurlu hatırasının sarsılmaz taşıyıcısı olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; hudutlarımızın korunmasından terörle mücadeleye, Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin muhafazasından uluslararası görevlerin icrasına kadar çok geniş bir alanda büyük bir başarıyla vazifesini sürdürmektedir. Özellikle terörle mücadelede son yıllarda yurt içinde ve sınır ötesinde icra edilen operasyonlarla terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılmış, terör tehdidi sınırlarımızdan uzaklaştırılmıştır. Bu destansı başarının arkasında aziz şehitlerimizin fedakârlığı, kahraman gazilerimizin cesareti, yiğit Mehmetçiğimizin azim ve kararlılığı, kahraman güvenlik güçlerimizin ve kahraman güvenlik korucularımızın gayretleri ve elbette aziz milletimizin desteği vardır. Bugün gelinen noktada terörle mücadelede sağlanan bu önemli seviye, ülkemiz için yeni bir fırsat penceresi oluşturmuştur. İşte Terörsüz Türkiye süreci, tam da bu tarihî zeminde yükselmektedir. “TERÖRSÜZ TÜRKİYE”, İÇ CEPHEMİZİN TAHKİMİ ANLAMINA GELİYOR Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürütülen bu süreç güvenliğin kalıcı hâle gelmesiyle birlikte iç cephemizin tahkimi, kardeşliğimizin güçlenmesi ve çocuklarımızın terörün gölgesinden uzak bir geleceğe kavuşması anlamına da gelmektedir. Son dönemde bölgemizde yaşanan kaotik gelişmeler de bu hedefin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Çevremizde krizler büyüyüp çatışma alanları genişlerken Türkiye’nin içeride birliğini sağlam tutması, kardeşliğini daha da güçlendirmesi bir tercih değil, tarihî bir sorumluluktur. Bu meselede devletimizin duruşu açıktır ve herhangi bir tereddüde yer yoktur. Şüphesiz bu süreçte atılan ve atılacak tüm adımlar şehitlerimizin aziz hatırasına kesinlikle leke düşürmeyecek, gazilerimizin onuruna ve emeklerine asla zarar vermeyecek niteliktedir. Hedefimiz açık ve nettir; artık tek bir evladımızı kaybetmediğimiz, huzurun kalıcı, kardeşliğin ve iç cephenin güçlü olduğu bir Türkiye. TÜRKİYE, SAVAŞIN GENİŞLEMEMESİ İÇİN YOĞUN VE YAPICI ÇABALARINI SÜRDÜRÜYOR Yakın coğrafyamız, gerçekten hassas bir dönemden geçmektedir. İran ile İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan şiddetli çatışmalar ve bölge ülkelerine sirayet eden saldırılar, Orta Doğu’daki kırılganlığı daha da artırmıştır. Türkiye, böylesine ateş çemberine dönen bu ortamda savaşın genişlememesi ve diplomasinin yeniden işletilmesi için yoğun ve yapıcı çabalarını sürdürmektedir. Bununla birlikte her ihtimale karşı hazırlıklı hareket ediyor, tüm risk ve tehditleri bertaraf edebilecek tedbirleri, büyük bir azim ve kararlılıkla alıyoruz. Bu konuda en büyük dayanağımız olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, sahip olduğu nitelikli ve disiplinli personeli, modern silah ve teçhizatı, etkin sevk ve idare kabiliyetiyle bu coğrafyanın en güçlü ordularından biridir ve ülkemizin ve milletimizin güvenliği için üstlendiği görevleri başarıyla yerine getirmektedir. Özellikle belirtmeliyim ki ülkemiz; jeopolitik konumunun getirdiği sorumluluğun farkında olan, barışın yanında duran, ancak kendi güvenliği söz konusu olduğunda da gerekli tüm adımları atmaktan asla tereddüt etmeyen güçlü bir devlettir. Bundan sonra da köklü ve güçlü devlet geleneğimiz etkin, caydırıcı ve saygın ordumuz ve sarsılmaz millî birlik-beraberliğimizle bu coğrafyada barışın teminatı, güvenliğin de en sağlam dayanaklarından biri olmaya devam edeceğiz. GENÇLERİMİZİN SPORLA BULUŞMASINI SAĞLAYACAK YATIRIMLARI KIYMETLİ GÖRÜYORUZ Şüphesiz güçlü bir devlet yalnızca güvenliğini sağlamaz; aynı zamanda geleceğini de inşa eder. Geleceğin en sağlam temeli ise iyi yetişmiş, sağlıklı ve yarınlara umutla bakan gençlerdir. Bu nedenle şehirlerimizi yeniden ayağa kaldırırken gençlerimizin sporla buluşmasını sağlayacak yatırımlara da büyük önem veriyoruz. Bugün Hatay’ımız yaralarını sarmış, daha güvenli, daha dirençli bir şehir olarak geleceğe yürürken bu inşa sürecinde gençlerimizin sporla buluşmasını sağlayacak yatırımları da son derece kıymetli görüyoruz. Başta Gençlik ve Spor Bakanlığımızın güzide çalışmalarıyla yapılan spor yatırımları, Hatay’ın yalnızca konutlarla değil sosyal ve sportif altyapısıyla da yeniden ayağa kalktığını göstermektedir. Bu çalışmalar aynı zamanda gençlerimizin sporla daha fazla buluşmasına, sağlıklı bir hayat sürmesine ve şehir hayatının yeniden canlanmasına önemli katkılar sağlayacak olması bakımından bizleri ziyadesiyle mutlu etmektedir. Bir kısmı aramızda bulunan Hataylı gençlerimizin de son dönemde elde ettiği sportif başarılar da hepimiz için ayrı bir gurur vesilesidir. Bu noktada anne ve babasını kaybetmiş kıymetli evlatlarımız başta olmak üzere bütün çocuklarımızın ve gençlerimizin en iyi şekilde yetişmesini, eğitimle, kültürle, sporla geleceğe hazırlanmasını oldukça önemli görüyoruz. Gençlerimizin olduğu gibi başımızın tacı olan yaşlılarımız, engelli veya bakıma ihtiyaç duyan vatandaşlarımızın da yanındayız. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın bu konuda yürüttüğü çalışmalarla vatandaşlarımızın hayatını kolaylaştıran hizmetler sunulması da sosyal devlet anlayışımızın güçlü bir yansımasıdır. NİCE GURUR VERİCİ HİZMETLERE İMZA ATACAĞIZ Türkiye Yüzyılı vizyonumuz doğrultusunda attığımız tüm bu adımlar ve yaptığımız çok yönlü çalışmalar; hem ülkemizi, hem de Hatay’ımızı çok daha güçlü ve çok daha gelişmiş kılmak içindir. İnşallah hep birlikte geleceğe güvenle yürüyecek, ülkemizin yükselişine imkân tanıyacak nice gurur verici hizmetlere imza atacağız. Bu konuda Hatay’ımızın kardeşliği esas alan manevi iklimi, siz değerli Hataylı kardeşlerimin yüksek feraseti ve çalışkanlığı, bu kutlu yolculuktaki en önemli güvencelerimizden biridir. Bu duygu ve düşüncelerle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden gazilerimizi, şükran ve minnetle yâd ediyor, depremde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza da bir kez daha Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabırlar diliyorum. Şehitlerimizin ve gazilerimizin siz kıymetli ailelerine ve yiğit gazilerimize de sağlıklı ve huzurlu bir ömür temennisiyle her birinizin mübarek Ramazan Bayramı’nızı bir kez daha kutluyor; sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Afiyet olsun. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

30,501 Aufrufe • vor 3 Monaten

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in beraberinde; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Bakan Yardımcısı Musa Heybet, Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu ve MSB Personel Genel Müdürü Tümgeneral Orhan Gürdal ile gittiği Balıkesir’de Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) Kara Astsubay Meslek Yüksekokulunda “Astsubay Temel Askerlik ve Astsubaylık Anlayışı Kazandırma (ASTTASAK) Eğitimi” mezuniyet törenine katıldı. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan da Bakan Yaşar Güler’in telefonundan mezun olan Astsubaylarımıza seslendi. "Şüphesiz ki annelerin babaların en mutlu günü, evlatlarının böyle bir mutlu ocaktan mezuniyetini görmeleridir." diyen Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, şöyle konuştu: "Şu anda da 1200'ü aşkın astsubayımızın mezuniyet töreninde bu mutluluğu yaşamak gerçekten anne ve babalar için hele hele Türk ordusuna gönderecekleri evlatları için farklı bir mutluluk tablosudur. Bu mutluluğunuzu ben de şimdi komutanlarımla birlikte yaşıyorum. Sizleri tebrik ediyorum. Hayırlı, uğurlu olsun. Ordumuzun yeni bir güç kaynağını elde ettiği bugünde sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum." Bakan Yaşar Güler de törende Astsubaylarımıza özetle şunları söyledi: RİSK VE TEHDİTLERİN ARTTIĞI KARMAŞIK BİR DÖNEMİN İÇİNDEYİZ Türk Silahlı Kuvvetlerimize Astsubaylar yetiştiren, bu güzide ilim ve irfan yuvasında, sizlerle birlikte bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Sözlerimin başında, burada aldıkları eğitimleri başarıyla tamamlayarak mezun olan kahraman Astsubaylarımızı yürekten kutluyor; mezuniyetlerinin kendilerine, ailelerine ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyorum. Yakın bölgemiz başta olmak üzere birçok coğrafyada hassas gelişmelerin yaşandığı risk ve tehditlerin arttığı karmaşık bir dönemin içindeyiz. Bu kaotik ortamda süregelen çatışmalar, terörizm, siber saldırılar ve çok boyutlu tehlikeler; orduların yalnızca güçlü bir teknolojik altyapıya değil aynı zamanda iyi eğitimli personele olan ihtiyacını da artırmaktadır. Askerî sistemde bilgi ve teknoloji ne kadar önemliyse bunu bilinçli ve etkili şekilde kullanacak nitelikli personel de bir o kadar hayatidir. Bir başka ifadeyle; sürekli olarak kendini yenileyen, öğrenen, adaptasyon yeteneği yüksek, teknolojiyi etkin ve doğru şekilde kullanabilecek personelin varlığı askerî gücü belirleyen en kritik faktördür. İşte bu yüzden, eğitim faaliyetlerimizi çok yönlü ve titiz bir şekilde sürdürüyor; sizler gibi seçilmiş yeni personelimizin katılımıyla ordumuzu güçlendiriyoruz. Bu kapsamda Kara Kuvvetlerimize değerli astsubaylar yetiştiren bu köklü eğitim kurumumuz da; sizleri akademik, teknik, taktik ve fiziksel yönlerden donatıp mesleki değerler kazandırarak göreve en iyi şekilde hazırlamaktadır. Burada aldığınız eğitimlerle bireysel ve mesleki gelişimini artıran siz genç astsubaylarımızın üstleneceği görevler Türk Silahlı Kuvvetlerimizin faaliyetlerinin etkinliğine büyük katkılar sağlayacaktır. EN GÜVENİLİR ORTAK OLARAK HEP TÜRKİYE’NİN ADI ZİKREDİLİYOR Millî güvenliğimizi ve varlığımızı tehdit eden gelişmelerin ortaya çıktığı bu kaotik süreçte Türkiye, alışılmış metotlarla tedbir almak yerine, etkili ve önleyici politikalar ortaya koymaktadır. Ülkemiz, bu güçlü duruşuyla pek çok coğrafyada etkin ve yapıcı bir rol üstlenerek müzakere masalarının ve uluslararası güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir üyesi hâline gelmiştir. Dünyanın başat aktörleri dahi, Türkiye’nin güçlü temaslarını ve hayata geçirdiği etkin inisiyatifi, açıkça dile getirmektedirler. - Bugün Afrika’daki güvenlik ve refahın paydaşlığında, - Kafkasya’daki istikrar ve barışın sürekliliğinde, - Karadeniz’de savaşın sona erdirilmesi çabalarında, - Orta Doğu’da barış ve huzurun tesis edilmesinde, - Hatta Avrupa güvenlik mimarisinin korunmasında en güvenilir ortak olarak hep Türkiye’nin adı zikredilmektedir. Ülkemizin etki ve ilgi alanının böylesine genişlediği bir dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; Uluslararası güvenlik, barış ve istikrarın desteklenmesi için Azerbaycan’da, Libya’da, Somali’de, Katar’da, Kosova’da, Bosna-Hersek’te ve daha pek çok coğrafyada engin tecrübesiyle önemli vazifeler ifa etmektedir. Tüm bunların yanı sıra Silahlı Kuvvetlerimiz; - Sınır ötesinden başlayarak hudutlarımızın güvenliğinin sağlanması, - Tüm terör örgütleriyle etkin bir şekilde mücadele edilmesi, - Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin korunması, Geniş ölçekli tatbikatların icrasından yerli ve millî savunma sanayimizin geliştirilmesine kadar üstlendiği tüm vazifeleri büyük bir başarıyla yerine getirerek İstiklal Harbi’mizden bu yana en kapsamlı ve en etkin faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu dönemde, Kara Kuvvetlerimiz de aynı etkinlik ve yoğunlukta sorumluluklarını yerine getirmektedir. KARA KUVVETLERİMİZ ÜLKEMİZİN İFTİHAR KAYNAĞIDIR Gururla ifade etmeliyim ki Kara Kuvvetlerimiz; köklü tarihi yetenekli personeli, üstün teknolojisi ve büyük başarılarıyla ülkemizin iftihar kaynağıdır. Kara Kuvvetlerimizin bulunduğu mümtaz konumunu devam ettirebilmesi için; - Bir yandan sizler gibi vatan, millet ve bayrak aşığı yiğit evlatlarımızı ordumuzun saflarına katıyor; - Diğer yandan da çağımızın en büyük kuvvet çarpanlarından biri olan teknolojik yenilikleri vakit kaybetmeksizin personelimizin kullanımına sunarak, imkân ve kabiliyetlerimizi sürekli geliştiriyoruz. Nitekim, Sayın Cumhurbaşkanımızın stratejik vizyonu ve liderliğinde yerli, millî ve modern savunma sanayimizin ürettiği harp araç gereçleri Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü artırırken ülkemiz bu ürünlerin ihracatında da büyük bir sıçrama yaşıyor. Bundan sonra da en büyük gayemiz, ordumuzu; personeliyle teknolojisiyle ve harekât yetenekleriyle, dünyanın en kuvvetli kara güçlerinden biri hâline getirmektir. TERÖR ÖRGÜTÜ DERHÂL VE KOŞULSUZ OLARAK SİLAHLARI TESLİM ETMELİDİR Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; tarih boyunca olduğu gibi, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne yönelen her türlü tehdide karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etmiş, kendisine verilen görevleri başarıyla yerine getirmiştir. Bugün, ülkemizin huzurunu, güvenliğini ve geleceğini 40 yılı aşkın süredir tehdit eden, terörle mücadelede önemli bir dönüm noktasına ulaşılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, aynı şekilde jandarma ve emniyet teşkilatımızın ve güvenlik korucularımızın büyük fedakârlık ve üstün gayretle yürüttüğü mücadele ve operasyonlar sayesinde terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılarak kritik bir aşamaya gelinmiştir. Elbette ki terörle mücadele, yalnızca silahlı bir mücadele değildir. Bu, aynı zamanda milletimizin iradesini, devletimizin kararlılığını ve güvenlik güçlerimizin fedakârlığını ortaya koyan bir millî duruşun göstergesidir. Bu süreçte, gazi ve muzaffer ordumuz; gece gündüz demeden, en zorlu coğrafyalarda, en çetin şartlarda, her türlü fedakârlığı göze alarak, vatanı için canını ortaya koymuş, gerektiğinde şehit olmuş, gerektiğinde gazilik mertebesine ulaşmıştır. Başta Şehit ve Gazilerimiz olmak üzere kahraman Mehmetçiğin azmi, cesareti ve kararlılığı sayesinde ülkemizi terör belasından arındırma noktasında büyük bir mesafe katedilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olduğunu itiraf eden örgütün; terörle bir yere varılamayacağını, ömrünü tamamladığını ve kendisini feshetmekten başka çaresinin olmadığını geç de olsa anlaması kayda değerdir. Ancak, terör örgütü PKK ve farklı coğrafyalarda ve isimler altında faaliyet gösteren tüm uzantıları (nerede olduklarından bağımsız olarak) bir an önce fesih kararını almalı, derhâl ve koşulsuz olarak silahları teslim etmelidir. Aksi yöndeki hiçbir açıklama ve eylemin bir karşılığı yoktur ve olmayacaktır. Bu kapsamda ateşkes gibi metinde yer almayan hususlar gündeme getirilmemelidir. Zira böyle bir şey asla söz konusu değildir. Nihai hedefimiz; 85 milyon vatandaşımızın ortak temennisi olan terörün sona ermesi, terör örgütlerinin tamamen tasfiye edilmesi ve ülkemize yönelik her türlü tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yüzden sürecin sabote ve suistimal edilmesine veya uzatılmasına müsaade edilmeyecek; temkinli ve rasyonel bir yaklaşım esas alınacaktır. Devletimizin engin tecrübesi ve basiretine herkes güvensin ve vatandaşlarımız bu konuda müsterih olsun. TÜRK ASKERİNİN EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ YÜKSEK DİSİPLİN ANLAYIŞIDIR Türk Silahlı Kuvvetleri, stratejik özellikleri nedeniyle tarih boyunca hâkim güçlerin ilgi ve etki odağındaki bu coğrafyanın en güçlü ordusudur. İşte sizler de böylesine köklü, güçlü ve etkin bir ordunun parçası olarak meslek hayatınız boyunca hayati sorumluluklar taşıyacaksınız. Mazisi şan, şeref ve kahramanlıklarla dolu Silahlı Kuvvetlerimizin, sizlerden beklentileri büyüktür. Sizler, ordumuzun bel kemiğini oluşturan Astsubaylar olarak, komuta kademesi ile Mehmetçik arasında kritik roller üstleneceksiniz. Bu kapsamda, siz değerli Astsubaylarıma bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum: - Öncelikle tüm vazifelerinizi; kural ve kaideler çerçevesinde akıl ve sağduyu ile yerine getiriniz. - Bu anlamda ferdi eğitiminiz, mesleki teknik ve taktik bilginiz ile kondisyonunuz, her daim üst düzeyde olmalıdır. - Diğer yandan yapacağınız işlerde, takım çalışmasına önem verin, iş birliği ve dayanışmayı geliştirin, farklı bakış açılarından faydalanın. - Yeri ve zamanı geldiğinde, aziz vatanımız için büyük fedakârlıklar yapmanız isteneceğinin bilincinde olun. - Hiçbir engel veya imkânsızlık, vazifenizi yapmaktan sizi alıkoymamalıdır. - Tüm bunlar için de çalışmak, hayatınızın ana felsefesi sabır ve disiplin ise bu yolda asla vazgeçmeyeceğiniz iki meziyet olmalıdır. Unutmayınız ki kahraman Türk askerinin en büyük özelliği; fedakârlık, azim ve inancının yanı sıra sahip olduğu yüksek disiplin anlayışıdır. Nitekim muzaffer ordumuz; binlerce yıllık şanlı tarihimizden süzülüp gelen ve askerliğin temeli olan kurallardan yani disiplinden ve mutlak itaat anlayışından asla taviz vermeden millî, manevi ve mesleki değerlerimiz doğrultusunda, asil milletimizin güvenine layık bir şekilde görevlerini sürdürmektedir. Bu esaslar doğrultusunda sizlerin de görevlerinizi büyük bir şevk ve heyecanla ve üstün bir disiplinle yerine getirerek Kara Kuvvetlerimize ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize önemli katkılar sağlayacağınıza yürekten inanıyorum. Kara Astsubay Meslek Yüksekokulumuzun Değerli Komutanları, Seçkin Öğretim Üyeleri ve Kıymetli Personeli; sizlerin tecrübesi, engin bilgi ve birikimiyle icra edilen eğitim-öğretim faaliyetleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu yüksek donanımlı personelin yetişmesi açısından kritik öneme sahiptir. Yoğun gayretleriniz, heyecan ve motivasyonunuz; burada eğitim alan her bir Astsubayımıza, ordumuza en iyi katkıları vermesi ve kendi başarı hikâyesini yazabilmesi bakımından örnek teşkil etmektedir. Bu sorumluluğun bilincinde olarak sizlerin, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Astsubaylarımızı, en iyi şekilde yetiştirmenizi beklediğimi, özellikle ifade etmek istiyorum. Çabalarınız için her birinize teşekkür ediyorum. Kahraman Astsubaylarımızın Çok Kıymetli Aileleri; en değerli hazineleriniz olan evlatlarınız, büyük bir emekle sürdürdükleri eğitimlerini başarıyla tamamlayarak mezun olmanın gururunu yaşıyorlar. Bu özel ve anlamlı günde, onların mutluluğunu paylaşırken, onlara daima rehber olan siz kıymetli ailelerimizin de bu başarıda büyük bir payı olduğunu özellikle ifade etmek isterim. Bu vesileyle, tüm annelerimizin ve kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü’nü de bir kez daha içtenlikle kutluyorum. Sevgileri, şefkatleri ve fedakârlıklarıyla hayatı güzelleştiren kadınlarımız, nice yiğit vatan evladını yetiştirerek, nice zorluklara göğüs gerip büyük başarılar elde ederek ülkemize güzide katkılar sunmaktadırlar. Varlıkları ve emekleri için hepsine minnettarız. Sonuç olarak “Türkiye Yüzyılı”nda daha büyük, daha güçlü bir Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri için çalışmalarımızı artan bir şevk ve gayretle sürdürmeye devam edeceğiz. Sözlerime son verirken; - Mete Han’dan Sultan Alparslan’a Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadar ki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. - Aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, - Gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu duygu ve düşüncelerle, mezun olan kıymetli Astsubaylarımızı başarılarından dolayı bir kez daha kutluyor, gözlerinden öpüyor; değerli misafirlerimizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Kahraman Astsubaylarım, yolunuz ve bahtınız açık, bileğiniz kuvvetli, gücünüz daim olsun. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

68,346 Aufrufe • vor 1 Jahr