Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Sevan Nişanyan: “20. yüzyılın başına kadar Van merkezde Kürtlerin bulunmazdı. Mardin’e ilk gittiğim yıllarda, 1970’lerde, şehirde Kürtlerin esamesi okunmuyor. Diyarbakır’a geldiğin zaman, nüfusun yarısından fazlası Türk; Ermeni nüfus, diğer azınlıklar ve bir miktar da Kürt var.”

63,608 views • 7 months ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

Kürtçüler küçük bir beylik olan Mervaniler üzerinden tüm Anadolu’yu hatta tüm dünyayı Kürt ilan ediyor. İyi dinleyin; 1. Mervanilerin Kürt olduğuna dair kesin bir belge ve bulgu yoktur. Arap, Kürt hatta Ermeni olduğunu söyleyenler vardır. Kürtçüler Mervanilerin Kürt olma ihtimalini mutlak gerçekmiş gibi dayatıyor. İnkar edene faşist diyorlar. Adamların isimleri bile Arap (Mervani). 2. Mervaniler, Abbasilerin otorite boşluğundan güney Doguda ortaya çıkmış ve 100 yıl varlık göstermiş küçük ve tarih açısından önemsiz bir beyliktir. Mervaniler Kürtçülerin iddialarıyla önem kazandı. Zira Kürt tarih tezinin en önemli dayanaklarından biri Mervanilerdir. 3. Diyelim ki Mervaniler bir Kürt hanedanı. Bu o bölge halkını Kürt yapmaz. Türkler 8. yüzyıldan 1952’ye kadar Mısırı yönetti, bu Mısır halkını Türk yapar mı? Yapmaz. Mervanilerin Kürt hanedanı olması bölgeyi Kürt yapmaz. 4. Kürtlerin Anayurdu Zagrostur. En uç noktası Hakkaridir. 11 ve 12. Yüzyıla kadar, Hakkari-Silvan arasındaki Bir kaç küçük Kürt grup dışında Anadolu’da hiç Kürt olmadı. Kürtler Anadolu’ya Türklerin ardılından geldi. 5. Van gölü Civarında Kürt yoktu. Yavuz ve ardılları, Safevi oldukları gerekçesiyle Van gölü civarındaki Türkmenleri sürdü yerlerine Sünni olan Kürt aşiretlerini yerleştirdi. Kürtler Osmanlı sayesinde Van gölü civarına yerleşti. 6. İskitler, Pecenekler, Kumanlar, kıpcaklar 1071den asırlar önce Anadoludaydı. Oğuz Türkleri 1040 ve 1071 den sonra geldi, Oğuz Türkleri Anadolu’ya geldiklerinde, Anadolu’da Ermeniler, Rumlar, Gürcüler, Süryaniler vardı, Kürtler yoktu. Olsa, var deriz. Bakın, Ermeniler yoktu, diyor muyuz? Türkler Anadolu’yu Rumlardan, Ermenilerden savaşarak kanlarıyla aldı. 7. Malazgirt’teki Alpaslanın ordusu tam manasıyla Türk ordusuydu, Ordunun ana omurgası elit Türkmen atlıları oluşturuyordu. Mervaniler gibi Selçuklulara tabi olmuş küçük beylikler asker gönderdi. Lakin bu ordunun %5 i bile değildi. Kaldıki, Roma ordusundan Selçuklu ordusuna geçen ve savaşın kazanılmasında belirleyici rol oynayan Türk Peçeneklerin sayısı Mervani askerlerinin sayısından kar kat fazlaydı. Kısacası: Anadolu, tarihin hiç bir döneminde, Kürt vatanı olmadı. Tarihin hiç bir döneminde Anadolu’da Kürt devleti kurulmadı. Kürtlerin anayurdu İran’dır, Kürtler İranda da tarihin hiç bir döneminde Kürt devleti kuramamışlardır. Kürtçülerin öne sürdüğü Kürt Tarih tezi Rus Minorsky ve Nikitinin Rusya’nın stratejik çıkarları doğrultusunda hazırladığı yapay tezlerdir, hiç bir tarihi değeri yoktur. Dr. Ömer Turan Zaten kendileri de durumun farkında🔽

Sakalar İskitler(Gizlenen Eski Anadolu Halkı)

88,772 views • 11 months ago

🔴Cihat Yaycı : Türklük bir milli kimliktir. Irkla, etnik köken ile, din ile, vs ile alakalı değil, vatandaşlıkla alakalıdır. 📌 Bakın, Türk kelimesi bizim Anayasamızın 66. maddesinde şöyle ifade edilir: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür." Bu kadar basit. Yani, Türk kelimesi bir ırkı değil, bir ulusu, bir millet kimliğini ifade eder. Bu milletin adı da Türk milletidir. 📌TC kimlik kartın var mı? O zaman Türksün. Dün Malatya'da bazı yabancı öğrencilerle karşılaştım. Türkçe biliyorlar, bazıları da burada evlenmiş. İçlerinde siyahi olanlar da vardı. Sordum, "Sen nesin?" dedim. "Ben Türküm." dedi. Siyahi bir vatandaş, "Ben Türküm." diyor. Neden? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş. İşte bu bilinç çok önemli. Dünyanın her yerinde de böyledir. 📌Ancak burada bir tercüme hatası var. Mesela "Türkiyeli" kelimesi doğru bir ifade değildir. Amerikalı denmez, çünkü Amerika'da "Amerikan" vardır. "Amerikalı" diye bir kavram yoktur. Aynı şekilde, "Yunanlı" da yanlıştır. Kendilerine "Yunanlı" demezler, "Yunan" derler. Çinliler de kendilerine "Çinliyim" demez, "Çinliyim" yerine "Çinim" der. Aynı şekilde, Hintliler de "Hintli" demez, "Hindu’yum" der. Bu, Türkçeye yapılan yanlış çevirilerin bir sonucudur. 📌Peki, bu millet bilinci bizde hep vardı da son dönemde mi bozuldu? Eskiden millet bilinci bizde kesinlikle vardı. Şimdi soruyorum: Türkiye’de bir savaş var mı? Kim kiminle savaşıyor? Eğer barıştan bahsediyorsanız, o zaman ortada bir savaş mı var? Türkler ve Kürtler arasında bir savaş var mı? Hayır, yok! O halde "barış" söylemi ne anlama geliyor? "Türk-Kürt halkları" diyerek bu millet parçalanmak mı isteniyor? 📌Daha da önemlisi, bir Kürt kökenli Türk vatandaşının yapamadığı ama bir Türk kökenli vatandaşın yapabildiği ne var? Araba mı alamaz? Seyahat mi edemez? İstanbul’a gelemez mi? Ev satın alamaz mı? Üniversite sınavına girip istediği bölüme yerleşemez mi? Asker olamaz mı? Amiral olamaz mı? Ben Elazığlıyım, babam da mülki idareciydi. Siz doğulusunuz, olamazsınız diye, böyle bir ayrım var mıydı? Hayır! Peki, o zaman bu "ayrımcılık" söylemi nereden çıkıyor? 📌Başka bir konu daha var. Deniliyor ki, "Daha eşitlikçi, daha adil, daha özgürlükçü bir anayasa istiyoruz." Peki, nasıl bir madde ekleyelim? "Din, dil, ırk ayrımı olmadan herkes kanun önünde eşit olsun. Hiç kimse arasında ayrım yapılmasın." desek nasıl olur? Bu en uygun şekil değil mi? Ama zaten Anayasa’nın 10. maddesi bunu söylüyor! Eşitlik ilkesi Anayasa’da var. Anayasa zaten buna garanti veriyor. O halde, mevcut anayasada eksik olan ne? 📌Buradan soruyorum: şimd bu konjonktürde bir savcı çıksa ve "Terörist başına nasıl ‘Sayın’ dersiniz? Diyarbakır’a nasıl ‘Amed’ dersiniz? Bir meydana nasıl ‘Şeyh Said Meydanı’ dersiniz?" diye soruşturma açsa, acaba başına ne gelir? Bunu yapan bir savcıya ne derler? Herhalde, "Süreci baltalıyorsun!" derler. Hangi süreç kardeşim? Ne süreci? 📌 Yani bir savcı çıkıp da "Şeyh Said yazamazsın, Diyarbakır’a Amed diyemezsin!" diye işlem başlatsa, ilk önce o savcıya işlem yaparlar. İşte geldiğimiz nokta budur! 📌Şimdi ben konuşuyorum ya, bana da "süreci baltalıyorsun?" diyecekler. Ne süreciymiş bu?

TÜRK DEGS / TURK MAGS

11,617 views • 1 year ago

Dün İttifak Olan, Bugün Tuzaktır İbrahim Halil Baran 13 Temmuz 2025 Deniyor ki, 2014 yılında Selahattin Demirtaş, “Ver başkanlığı, al özerkliği diyenler kusura bakmasın; biz demokrasi için mücadele ediyoruz” dediğinde ona kızıyor ve neden Tayyip Erdoğan ile AKP arasında bir Kürt ittifakı kurulmadığına öfkeleniyordunuz. Şimdi ise Öcalan, tam da o günlerde savunduğunuz biçimde Erdoğan’la bir ittifak kurmaya çalışıyor ve bu kez yine karşı çıkıyorsunuz. Elbette haklı bir serzeniş gibi görünebilir ama durum aslında böyle değil. Peki ama neden? Çünkü o günün koşulları farklıydı. Erdoğan, o dönem Ergenekon, Ötükenciler ve Fethullahçılara karşı ciddi şekilde zayıflamıştı. Onu ayakta tutabilecek yegâne güç, Kürtlerle kurulacak bir ittifaktı. Karşılığında ise Kürt özerkliğini tanımaya ve Kürtlerle ortak hükümet kurmaya hazırdı. Devlet içindeki klikler arası güç dengesi, Erdoğan ile Kürtler arasında bir ittifakı zaruri hale getirmişti. Ancak o dönemde Kürt siyasetini yönlendiren aktörler bu tarihi fırsatı yeterince kavrayamadı. Bu fırsatı değerlendirmek yerine heba ettiler. Halbuki çözüm sürecinde zaten güçlü bir konumda olan Kürtlerin eli, bu ittifakla daha da güçlenecek, hükümet ortağı haline geleceklerdi. Ama bunu yapmadılar ve ardından çözüm süreci de akamete uğradı. Durumu doğru okuyan Ötüken çizgisi ise Devlet Bahçeli’yi Erdoğan’la buluşturdu. Ergenekoncular da, Fethullahçıların ve Kürtlerin tasfiyesi karşılığında bu yeni güç dengesiyle anlaştı. Selahattin Demirtaş bu yanlışın günah keçisi ilan edildi ve hâlâ Edirne Cezaevinde bu tarihsel hatasının bedelini ödüyor. Öte yandan siyasi manevra kabiliyeti yüksek ve Türkiye içindeki dengeleri okumakta son derece başarılı olan Öcalan, bu gelişmeleri erkenden fark ederek Erdoğan’a destek verdi. Sonuçta Erdoğan, Fethullahçıları tamamen tasfiye etti. Eski Ergenekoncuların bir kısmını, örneğin Doğu Perinçek, Hulki Cevizoğlu, Levent Ergün, Hasan Atilla Uğur, Nedim Şener ve Mehmet Ali Çelebi gibi küçüklü büyüklü isimleri yanına aldı. Daha önce meydanlarda kendisine “ip atan” ve 17-25 olayları çerçevesinde Erdoğan'ı hırsız olarak suçlayan Bahçeli ile de bir araya gelerek, halen de iktidarda bulunan Cumhur İttifakı’nı ilan etti. Sonrası sizin de mâlumunuz; Kürtlerin şehirleri yerle bir edildi, ben de dahil olmak üzere Kürt siyasiler tutuklandı, işkence edildi ve Kürtlerin seçtiği tüm belediyeler ellerinden alındı. Bugün ise tablo çok farklı. Ne Kürtler eski güçlerinde, ne de Erdoğan, Kürtlere özerklik teklif edecek kadar zayıf. Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak zor bir zamandan geçse de bu süreçte Erdoğan, siyasi olarak çok güçlü; Ergenekon ve Ötüken çevresiyle ittifak halinde, muhaliflerini sindirmiş durumda ve ülkenin kurucu partisi CHP’yi bile zayıflatmayı başardığı görülüyor. Yargıyı bir silaha dönüştürmüş olan Erdoğan, CHP'nin kendisinin karşısına dikebileceği en güçlü cumhurbaşkanı adayını bile hapse tıktı ve bununla yetinmeyerek CHP'nin belediyelerine bile el koyuyor. Öcalan ise bu yeni süreçte, İsrail’in bölgesel yükselişini bir fırsat olarak görüyor ve oyunu kendisinin de dahil olabileceği bir noktaya çekmeye çalışıyor. Oysa 2014’te Diyarbakır’da Mahsun Korkmaz’ın heykelini dikebilen PKK, bugün Türk milliyetçiliği açısından sembolik bir öneme sahip olan Cesene Mağaraları önünde silahlarını yakıyor ve fiilen yenilgiyi kabul ediyor. Kürtlere ise bugün, anadilde eğitim dahil olmak üzere hiçbir hak vaat edilmiyor. Ortada kalan tek tasarım, Kürtlerin Türklük içinde eritilmesi projesidir ve buna itiraz eden kimse yok. Sonuç olarak şartlar değişmiştir. O günle bugün aynı değildir. Dün Kürtler adına bir kazanım sağlayabilecek bir ittifak, bugün onları daha derin bir kuşatma altına sokma riski taşımaktadır. Bugün Kürtlerin yapması gereken, yalnızca Türkiye ile diğer bölgesel ve küresel güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmak değil; aynı zamanda Türkiye iç politikasında da Erdoğan’a teslim olmak yerine, onun çevresinde toplanan güç merkezini dağıtmaya yönelik bir siyasi strateji geliştirmektir. Türkiye’de ne zaman bir klik, diğer tüm klikleri tasfiye ederek tek hâkim güç haline gelirse, bu durumun ilk hedefi her zaman Kürtler olur. Bu da genellikle ağır bir yenilgiyle sonuçlanır. Bu nedenle Kürtler açısından Türkiye iç siyasetinde belirleyici olan şey, klikler arasındaki güç çelişkilerini ustalıkla kullanmak ve her birini kendilerine muhtaç hale getirecek dengeli bir pozisyon oluşturmaktır.

ibrahim halil baran

32,599 views • 1 year ago

Kürtler, 1071’den beri ve hatta daha önceden yani tam 1000 yıldan önce “Türkleri” asimile etmeye başladılar! Orta Asya’dan yani Moğolistan’dan Kürdistan ve Anadolu’ya gelen “Türklerden” eser kalmamış. İzah edelim: ..:: 1. Kürtler, Araplar ve Farslar bu bölgeye gelen “Türklerin” dinlerini değiştirip Müslüman yaptılar. Dinen asimile oldular. O asimilasyon hala olduğu yerde duruyor. ..:: 2. Kürtler ve Farslar bu bölgeye gelen Türklerin dillerini değiştirip Farsçayı hem Selçukluların, hem Anadolu Selçuklularının hem de Osmanlıların resmi dili yaptılar. Osmanlıların son dönemlerde geliştirdikleri Osmanlıca bile Kürtçe, Farsça ve Arapça karışımı bir dil idi. Yani 1923’e kadar da “Türkler” hala dilsel olarak asimilasyon altındaydılar. ..:: 3. Mustafa Kemal’in geliştirdiği günümüzdeki 100 yıllık “Türkçe” ki ona “Atatürkçe” demek lazım mevcut Türk devleti sınırları içindeki 40 milyon Kürdü dilsel olarak da asimile edemedi. Sonuç hüsran! ..:: 4. Kürdistan ve Anadolu’ya gelen “Türkler” kültürel olarak da tamamen asimile oldular. Bu coğrafyadaki müzik Kürt müziği, Fars müziği, Arap müziği ve Rum müziğidir. Türklerin Moğolistan’dan buraya getirdiği bir müzik kültürü yoktur. Kültürel olarak da asimile oldular. ..:: 5. Kürdistan ve Anadolu’daki yemek kültürü, giyim kültürü de Moğolistan/Orta Asya kültürü değil. Buraya gelen “Türkler” hem yemek kültüründe hem de giyim kültüründe tamamen asimile oldular. Peki sorun nerde! Sorun son 100 yılda İngilizlerin Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün eliyle kurdukları adına “Türkiye Cumhuriyeti” denilen devlet yapılanması ve anayasasındadır. Kürdistan ve Anadolu’da etnik aidiyeti Moğolistan/Orta Asya olan insanların nüfus oranı % 10’dan daha fazla değildir. Buna rağmen Osmalının son yıllarında ve Cumhuriyet döneminde Kürtlere, Gürcülere, Araplara, Rumlara, Çerkezlere ve diğer milletlere “Türkçülük”, “Türklük” ve “Türkçecilik” dayatması yapıldı. Gürcüler, Araplar ve başkaları buna fazla itiraz etmeseler de Kürtler şiddetle buna karşı durdular ve “Türkçülüğü” akamete uğrattılar. 100 yıllık Kemalist inkarcı Türkçü devlet bazı Kürtleri sadece “dil” konusunda zaafa uğratmış olsa da bu asimilasyon sadece dilde oldu: dinde, kültürde, müzikte ve yemekte olmadı çünkü bunların hiçbiri gelen “Türklere” ait değil, bilakis gelenler asimile oldular. Kürtler ve “Türklerin” 1000 yıllık tarihine bakarsanız tam 900 yılı “Türklerin” aleyhine oldu ve onlar asimile oldular. Bu da çok doğal çünkü gelenler ya asker olarak geldiler ya da şurda burda vali ve Atabey oldular ama yine de ahaliye intibak etmek zorundaydılar. Gelen insanların nüfusu çok azdır. Alparslan 1071’de arkasında “Türkmen” bir nüfus bırakmadan geri İran tarafına gitti. Van’da bir kaç mezar dışında Türklerin esamesi bile yoktur. Anadolu beyliklerinin tamamına yakını Kürt beylikleridir. Germiyanoğulları, Menteşeoğulları, Candaroğulları gibi. Karamanoğlu bile Kürdistan’ın Serhat bölgesindendir, Türkmen olsa da “Türk” değildir. Türkmen demek “etnik aidiyeti Ariyan olup dili değişerek Turkî olan” insanlar. Anadolu ve Kürdistan’da Türkmen nüfus çok azdır. Netice: Kürtler tam 1000 yıl önce buraya gelen “Türkleri/Moğolları” her açıdan asimile ettiler: dinsel olarak, kültürel olarak, müziksel olarak, yemeksel olarak. “Türkler” ise son 100 yılda, o da sadece dilsel açıdan bir kısım Kürtleri asimile ettiler. Ankara’daki mevcut “Türkçü” meclis başkanı Numan Kurtulmuş (Numan Kurtulmuş) kurduğu komisyon ile Kürtlerin dil talebini, yani Kürtçenin de resmi dil olması, Kürtçenin de eğitim dili olması ve Kürtlerin de anayasal kabulü meselelerini, anayasayı değiştirerek çözebilirse sorun kalmaz. “Türkçülüğe” devam ederlerse bu sorun çözülmez, ayrılığa doğru gider!

Arif Zêrevan

158,614 views • 10 months ago

Kadir İnanır'ın Rumluğu Türkiye sinemasının devlerinden birini bugün uğurluyoruz. Bu dünyadan bir Kadir İnanır geçti. Filmlerinde işçilerin, ezilenlerin ve halkların yanında duran bir sanatçıydı. Kürt halkının taleplerine destek vermekten de geri durmadı. Ancak geriye şu soru kaldı: Kadir İnanır kimdi? Ordu'nun Fatsa ilçesinde doğmuştu; ailesi ise Trabzon'un Sürmene ilçesindendi. Ne kendisinden ne de ailesinden bugüne kadar Rum kökenine ilişkin bize yansıyan açık bir beyan duymadık. Hayat arkadaşı Jülide Kural ise cenaze töreninde şu ifadeleri kullandı: "O aslında halktır, Anadolu'dur ve bütün halkların dostudur. O yüzden Rum'dur, Türk'tür, Çerkes'tir, Ermeni'dir, Boşnak'tır, Arap'tır ve tabii Kürt'tür." Bir tiyatrocu olan Jülide Kural'ın özellikle "Rum" ifadesini ilk sıraya yerleştirmesi ve oraya özel vurgu yapması, metin okuma geleneğine aşina olanlar açısından çeşitli yorumlara açık bir tercih olarak görülebilir. Ben de bu tercihin, Kadir İnanır'ın Rum kökenine işaret eden bilinçli bir vurgu olabileceğini düşünüyorum. Kadir İnanır'ın, yaşamı boyunca bize bir Rum olarak görünmemesi, Rumca konuşmaması ya da bu kimliğini kamusal alanda ifade etmemesi ise üzerinde düşünülmesi gereken başka bir meseledir. Çünkü yıllarca insanların ana dillerini kamusal alanda kullanmalarını yasaklayan ya da baskı altına alan devlet politikaları, birçok insanı kendi diliyle ve kimliğiyle arasına mesafe koymaya zorladı. Eğer gerçekten böyle bir geçmiş söz konusuysa, bunu ancak cenaze törenindeki bir konuşmadan hareketle tartışıyor olmamız bile başlı başına düşündürücüdür. Bizim için Kadir İnanır'ın Rum, Ermeni, Türk, Kürt ya da Çerkes olması hiçbir zaman onu sevmemizin ölçütü olmadı. Ancak insanların kendi kimliklerini ve ana dillerini özgürce ifade edebilecekleri bir toplumu kuramamış olmamız, ortak eksikliktir. Herkesin kendi özgül kimliğiyle var olabildiği ve bunu özgürce ifade edebildiği bir toplumdan hâlâ uzağız ve böylesi toplum ve onun devrimini Kadir İnanır'a borçluyuz.

Vartan Halis

154,661 views • 1 month ago

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 views • 6 months ago

🔴Cihat Yaycı : Ben bunu gerçekten, binlerce yıllık Türk devlet tarihinde ilk defa yaşanan bir olay olarak görüyorum. Devlete başkaldırmış, devlete isyan etmiş, 55.600 kişinin katledilmesi emrini vermiş birinden bahsediyoruz. Onun verdiği emirler ve kurduğu örgüt neticesinde 55.600 vatandaşımız şu veya bu şekilde hayatını kaybetti. Bunun yanı sıra, bu caninin kurduğu örgütle mücadele için trilyonlarca dolar harcandı. 📌Bu örgüt tamamen Siyonist bir örgüttür, bunu çok net bir şekilde ifade etmek gerekir. Bugün PKK, bu caninin ve terörist elebaşının kurduğu bir Siyonist örgüttür. Bunu yalnızca laf olsun diye söylemiyorum. Yurt dışında gerçekleştirdikleri tüm mitinglerde bu örgütün İsrail bayrağı bulunuyor. Daha dün İsrail Başbakanı Netanyahu, Güney Suriye’de bir Dürzi-Kürt otonom yönetimi kuracaklarını ve burayı kendi kontrollerine alacaklarını açıkladı. Suriye'nin güneyinin askerden arındırılarak kendilerine teslim edilmesi gerektiğini, bunun garantörünün de İsrail olacağını belirtti. 📌Bu açıklamalar gösteriyor ki, sözde "Büyük Kürdistan Projesi" aslında "Büyük İsrail Projesi"nin bir parçasıdır. Halkımızın bu gerçeği çok iyi bilmesi gerekiyor. Bu örgütün dinle, imanla hiçbir ilgisi yoktur. Marksist-Leninist ideolojiye sahip bir yapılanmadır. Ne Kur’an’la, ne Müslümanlıkla, ne de başka bir inançla alakası vardır. Tamamen Siyonizme hizmet eden, İslam düşmanı, Türk düşmanı, Türkiye Cumhuriyeti düşmanı ve Osmanlı Devleti’ne de geçmişte düşmanlık etmiş bir yapıdır. 📌Osmanlı’nın son 150 yılında, sözde "Kürt isyanları" adı altında bu tür kalkışmalar zaten vardı. Amaç, devleti bölmekti. 250 yıldır, adı Osmanlı olsun ya da Türkiye Cumhuriyeti olsun, bu toprakları parçalamak için aynı oyunlar oynanıyor. Önceki dönemlerde bu örgütlerin yerinde şeyhler, şıhlar, eşkiyalar ve çeşitli unsurlar vardı. Bunlar, İngiliz ve Siyonist oyunlarının bir parçasıydı. Osmanlı’nın parçalanmasını istediler ki İsrail devleti kurulabilsin, Türkiye Cumhuriyeti parçalanabilsin ki "Büyük İsrail" hayali gerçekleştirilebilsin. Olayın özü budur. 📌Türkiye Cumhuriyeti, bu süreçte binlerce can verdi, kan döktü, trilyonlarca para harcadı. Ancak tüm bunlara rağmen terörle mücadelede büyük bir başarı sağladı. ❗️Bugün “terörsüz bir Türkiye” zaten var. O zaman "Terörsüz Türkiye" sloganı ise yanlış bir ifadedir. İktidar, terörü bitirdiğini ifade ederken neden "Terörsüz Türkiye" diye bir slogan kullanılıyor? Eğer terör bitti deniliyorsa, bu söylem kendi kendini inkâr etmektir. 📌Daha dün Malatya’daydım. Ne terör var, ne başka bir şey. Elazığlıyım, Diyarbakır’a gitmek artık sorun değil. Türkiye’nin her yerinde devlet otoritesi tam anlamıyla sağlanmış durumda. Peki, bu durumda 26 yıldır hapiste tutulan, millet düşmanı, devlet düşmanı ve Siyonist örgüt lideri olan birine neden hala bir anlam atfediliyor? Onunla neden görüşmeler yapılıyor? 📌Bugün onun için Van ve Diyarbakır’da dev ekranlar kurulacağı, paylaşımlar yapılacağı söyleniyor. Bu çok üzücü bir durumdur. Gerçekten akıl tutulması yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, terör örgütü liderine muhtaç olur mu? Ondan medet umulur mu? 📌Dem Parti gibi yapılar, Türkiye’de ayrıştırıcı bir dil kullanıyor. Mesela "Amed" gibi ifadelerle Diyarbakır’ın adını değiştirme çabasına giriyorlar. Osmanlı döneminde bile buranın adı Diyarbakır’dı, bugün de Diyarbakır’dır. "Amed" nereden çıktı? 📌Daha da vahimi, bu terörist elebaşına "Sayın" denilmesi, onun sözlerinin "Asrın Çağrısı" olarak lanse edilmesi. Türk milleti bunu nasıl kabul edebilir? Şehitlerimizin aileleri, gazilerimiz bunu nasıl kabul edebilir? Türk tarihi bunu nasıl kabul edebilir? 📌Bu, devletin tarihinde hiç olmadığı kadar küçük düşürüldüğü bir durumdur. Osmanlı Devleti bile bu kadar küçük düşürülmemiştir. Bir milletin bağımsızlığı, şehitlerinin kanıyla ve gazilerinin fedakarlıklarıyla korunur. Ancak bugün, bu kadar mücadele verilmiş bir konuda yapılanlar, milletimizin ve devletimizin onurunu zedelemektedir. 📌Yayının tamamının linki aşağıdadır; 👇👇👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

288,622 views • 1 year ago

Güney Asya’da Bir Kıvılcım, Kürdistan’da Bir Yangın İbrahim Halil Baran 29 Nisan 2025 Hindistan ile Pakistan arasında son günlerde tırmanan gerilim, sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmanın çok ötesinde. Nükleer silah kapasiteleri, Keşmir ihtilafı ve küresel güç dengeleri nedeniyle, bu kriz tüm dünya için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Gelişmeler, Hint-Pasifik bölgesinde zaten kırılgan olan dengeyi daha da sarsıyor. Son olaylar zinciri, Keşmir’de bir turizm bölgesinde 26 erkeğin öldürülmesiyle başladı. Bu saldırı, Hindistan’ın Pakistan’a karşı sert diplomatik ve ekonomik adımlar atmasına yol açtı. Hindistan, Pakistan'la diplomatik ilişkileri düşürme kararı aldı, İndus Suları Anlaşması'nın askıya alınabileceğini duyurdu ve iki ülke arasındaki tüm ticari ilişkileri sonlandıracağını ilan etti. İndus sularının kontrolünün Hindistan’da olması, Pakistan için hayati bir tehdit oluşturuyor. Pakistan ise misilleme olarak Hindistan’a ait sivil ve askeri uçaklar için hava sahasını kapattı, Hindistan'ın diplomatik personel sayısına sınırlama getirdi ve Wagah Sınır Kapısı'nı kapattı. Ayrıca, İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınmasını açıkça "savaş ilanı" olarak göreceğini belirtti. Uluslararası toplum, iki nükleer gücün çatışmasının yaratabileceği yıkım nedeniyle büyük endişe duyuyor. Çin her iki tarafa da itidal çağrısında bulunurken, Rusya, geçmişte sunduğu arabuluculuk girişimlerine rağmen şu anda sürece aktif bir şekilde dahil değil. ABD ve Avrupa Birliği ise sessiz diplomasi yürütüyor. Ancak sahada gerçek dengeler daha belirgin: Çin Pakistan’ın arkasında, ABD ise Hindistan’ın yanında duruyor. Keşmir meselesi, 1947'den bu yana Hindistan ve Pakistan arasında çözülememiş tarihi bir anlaşmazlık. Bu bölge, bugüne kadar üç savaşa (1947-48, 1965, 1971) ve yüzlerce sınır çatışmasına sahne oldu. 2019'da Hindistan’ın Cammu Keşmir’in özerk statüsünü kaldırması, bugünkü krizin temelini oluşturdu. Gerilimi tehlikeli kılan en büyük unsur ise iki ülkenin nükleer silah kapasiteleri. Hindistan’ın Agni-5 füzeleri 5.000 km menzile sahipken, Pakistan’ın Shaheen-III füzeleri 2.750 km'ye ulaşabiliyor. Bu, Güney Asya'da patlak verecek bir çatışmanın kısa sürede küresel bir krize dönüşebileceği anlamına geliyor. Bölgesel dinamikler de bu krizi büyütüyor. Hindistan, ABD'nin Çin’e karşı geliştirdiği Hint-Pasifik stratejisinde kritik bir müttefikken; Pakistan, Çin'in "demir kardeşi" olarak görülüyor. Dolayısıyla Hindistan ile Pakistan arasında çıkacak bir savaş, sadece Güney Asya’yı değil, küresel stratejik düzeni de sarsabilir. ABD, Hint-Pasifik bölgesine büyük yatırım yapıyor. Ancak Hindistan’ın Pakistan’la bir savaşa sürüklenmesi, Washington’un dikkatini Çin cephesinden uzaklaştırabilir. Bu da Çin’e, Güney Çin Denizi ve Tayvan üzerindeki hamleleri için daha fazla alan açar. Öte yandan, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pekin için hayati önemde. Bu koridor, Çin’in küresel ticaret ağı OBOR’un (Bir Kuşak Bir Yol) ana damarı konumunda. Hindistan, ABD ve Avrupa ülkeleri ise buna alternatif olarak Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesini geliştirmeye çalışıyor. Bir Hindistan-Pakistan savaşı, Çin’in Pakistan’daki çıkarlarını tehdit ederek Pekin’in doğrudan müdahil olma ihtimalini artırıyor. Ayrıca İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınması ihtimali, Güney Asya’da su savaşları riskini ciddi şekilde gündeme taşıyor. Pakistan'ın tarım ve içme suyu kaynaklarının %80'den fazlası İndus Nehri sistemine bağlı. Bir su krizi, gıda güvenliğini ve enerji arzını tehlikeye atarak dünya genelinde istikrarı bozabilir. 300 milyon insanı barındıran İndus havzasındaki büyük bir göç dalgası, küresel bir felaketi tetikleyebilir. Bu gerilim aynı zamanda Çin-ABD rekabetinin Güney Asya'ya taşınmasına zemin hazırlıyor. Bir yanda CPEC, diğer yanda IMEC gibi dev projeler doğrudan risk altında. Bu da Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupa'nın meselelere daha aktif şekilde müdahil olmasına yol açabilir. Nitekim Hindistan, Fransa’dan 26 Rafale-M savaş uçağı almak üzere 7,3 milyar dolarlık bir anlaşmaya hazırlanıyor. Ayrıca ABD, İsrail, Yunanistan, Fransa, Katar, BAE ve Hindistan'ın katılımıyla Yunanistan ev sahipliğinde büyük bir hava tatbikatı gerçekleştiriliyor. Krizin derinleşme riski, sadece Hindistan ve Pakistan'la da sınırlı değil. İran’ın Belucistan bölgesindeki bağımsızlıkçı hareketler, Afganistan’daki Taliban yönetiminin istikrarsızlığı ve Ortadoğu’daki mevcut kaos ortamı, Güney Asya'da başlayacak bir yangının çok daha geniş bir coğrafyaya sıçrama ihtimalini artırıyor. Bugün itibarıyla gerilim, diplomatik, ekonomik ve sınırlı askeri adımlarla sürüyor. Ancak nükleer güçler arasındaki her yeni tırmanma, öngörülemez riskler barındırıyor. Bu nedenle itidal çağrıları ve etkin kriz yönetimi girişimleri, hiç olmadığı kadar büyük önem taşıyor. Sonuç olarak, Hindistan-Pakistan gerilimi, yalnızca Keşmir ihtilafı veya Güney Asya dengeleri üzerinden okunabilecek bir kriz değil. Nükleer risk, su ve enerji güvenliği, küresel ticaret koridorları ve Çin-ABD rekabeti üzerinden tüm dünya sistemini etkileyebilecek bir tehdide dönüşmüş durumda. Şimdilik ne alakası var denilse de Hindistan ile Pakistan arasındaki kriz, Kürtler açısından doğrudan bir taraf seçimi meselesidir. Çünkü Kürtlerin Ortadoğu’daki geleceği, doğrudan ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarına bağlı bir evrim geçirmektedir. Özellikle Suriye, Irak ve İran üçgeninde Kürtler, ABD ile fiili, İsrail ile ise stratejik bir ittifak ilişkisine sahiptir. Yakın bir zamanda Suriye'de Kürtler doğrudan ABD'nin askeri ve siyasi desteğiyle özgürleştiler. İsrai’in operasyonlarıyla Suriye’de İran’ın etkisi azaltıldı ve sonuçta Kürtler artık federe bölge kurmaktan bahseder hale geldiler ve buradaki kaderimiz de İsrail’in bölgedeki güç dengesini elinde tutmasıyla mümkün. Irak'ta 1991 Körfez Savaşı sonrası kurulan güvenli bölge ve ardından Kürdistan için oluşturulan federal statü süreci doğrudan ABD etkisiyle gerçekleşti. Irak’ın bir karşıtı olarak İsrail, bu statünün korunmasında oldukça stratejik bir role sahip. Bugün İran’da da Kürtlerin özgürleşmesi, doğrudan ABD’nin ve İsrail’in İran’a yönelik tutumuyla kesinlikle yakından ilgilidir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bu stratejik ittifak ilişkileri göz önüne alındığında, Kürtler açısından Pakistan ve Çin ekseninin desteklenmesi siyasi bir intihar anlamına gelir. Çünkü Pakistan ve Çin, İran rejimiyle dostane ilişkilere sahiptir ve Türkiye bu üçü ile ayrıca ittifaka sahiptir. Nitekim bu krizde Çin, Türkiye ve İran, doğrudan Pakistan’dan taraf olmuşlardır. Özellikle Türkiye’nin Pakistan’a verdiği destek, yalnızca dini ve siyasi yakınlıkla açıklanamaz. Asıl mesele, 20. yüzyılın başında İngilizler tarafından kurulan bölgesel statükoyu koruma amacıdır. İngilizler, Sovyetlerin sıcak denizlere inmesini engellemek üzere Yunanistan, Türkiye, İran, Afganistan, Hindistan ve daha sonra da Pakistan’ı bir set olarak inşa etmişti. Bugün de bu strateji hala değişmiş değildir. Türkiye, İran ve Pakistan gibi devletler, İngilizlerin çizdiği sınırları, özellikle Kürtsüz sınırları koruma refleksiyle hareket etmektedir. 1955 yılında kurulan ve Sento olarak bilinen Bağdat Paktı'nın temel amacı da budur: Kürtlerin statü talebini bastırmak ve bölgeyi Batıya entegre bir tampon kuşak halinde tutmak. Bugün Pakistan, İran rejimiyle askeri teknoloji işbirliği yapıyor, Taliban yönetimiyle ilişkilerini güçlendiriyor ve Türkiye’nin Kürt karşıtı politikalarını destekliyor. Türkiye ise hem Pakistan üzerinden Asya’ya üzerinde bir etki üretiyor hem de Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Örgütü gibi platformlarda Kürtlerin uluslararası tanınırlığını bu güç birliği ile engelliyor. Sonuç olarak, Kürtler açısından Hindistan, Kürdistan özgürlük mücadelesinin dolaylı müttefiki konumundadır. ABD’nin Hindistan’a verdiği destek ve Hindistan’ın Çin-Pakistan-İran-Türkiye bloğuna ve elbette İngilizlerin bölgesel statükosuna karşı duruşu, Kürtler için stratejik bir fırsat alanı yaratmaktadır. Bu nedenle Hindistan'ın güçlenmesi, Pakistan’ın zayıflaması ve ABD ile Hindistan ekseninin bölgesel ağırlık kazanması, Kürt ulusal çıkarlarıyla uyumludur. Kürtlerin bölgesel siyasette doğru tarafı belirlerken bu tarihsel ve jeopolitik gerçekleri göz önünde bulundurması kritik önemdedir.

ibrahim halil baran

38,705 views • 1 year ago

İRAN'A Siyonist Saldırı ve BATI'NIN KUKLA KÜRDİSTAN HAYALİ! Suriye ve Irak'ı kan gölüne çeviren küresel çetenin 'böl ve yut' şablonu şimdi İran için devrede! Asıl tehlike şu: Nihai hedef, Türkiye'nin güneydoğusunu da yutacak 4 parçalı bir 'kukla Kürdistan devleti' kurmaktır. Unutmayalım; Avrasya'nın kapısı İran düşerse Türkiye üşür, sıradaki felaket bizim olur! Youtube kanalımızdan izleyin : “Türkiye’ye Kar Yağsa Biz Burada Üşürüz” Öncelikle, şu Epstein çetesinin İran’ı bombardımanı sürerken molla rejimini demokrasi terazisine oturtanların manasızlığının altını çizmek istiyorum. Bu konuşmalar Amerikan/İsrail Siyonist saldırısını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Ortadoğu yangın yerine dönmüşken önceliğimiz, dört parçalı Kürdistan projesine odaklanmaktır. Bu çerçevede 22 Şubat’ta açıklanan ittifakı bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum. Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren durum budur. İran’a saldırıdan 6 gün önce 22 Şubat günü bir haber yer aldı. Haber başlığı şöyleydi: “Irak'ta faaliyet gösteren İranlı Kürt örgütler, Tahran yönetimine karşı ittifak kurdu.” Bu ittifakın adı : "İran Kürdistan’ı siyasi güçler koalisyonu" PKK’nın İran kolu PJAK önderliğinde 4 Kürtçü parti daha bu koalisyonda yer almış ve bir ortak açıklama yayınlamışlar ana hedefleri ise: "İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ve Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesini sağlamak." Malum benzer cümleler Irak’ta Suriye’de de aynen bu şekliyle söylenmiş ve hayata geçirilmiştir. Şimdi küresel çete İran’ı hedefe koyarken aynı anda özerk bir İran Kürdistan’ı yaratmak için de adımlarını hızlandırmış görünüyor. İran’a hava saldırısından birkaç gün önce ırak’ta kurulan bu Amerikan yapımı İran Kürtçü koalisyonu saldırı paketinin önemli bir parçası. Çünkü bu haberin hemen akabinde Amerikan basınında Trump’ın İran içindeki rejim karşıtı silahlı grupları kara gücü olarak kullanacağı bu yönde adımlar atıldığına ilişkin haberler yer almaya başladı. Aynı anda İranlı Kürt grupların askeri operasyonda destek almak amacıyla Washington ile görüşme yaptıkları haberleri basına düştü. Aslında şablon bayat bir şablon! Biz bunları yakın zamanda birçok ülkede yaşadık. Önce hedef ülkeye Amerikan, İngiliz ve İsrail istihbaratı sızıyor. Medya mensubu kılığında ajanlar istihbarat topluyor. Uluslararası Kriz Grubu gibi şer odaklarının sözüm ona uzmanları içerdeki Kürtçü grupları bir araya getiriyor. Wladimir van Wilderburg bunlardan biri. Bu çağdaş Lawrence 15 -20 yıldır Suriye, Irak, İran içinde PKK türevi partilerle çalışma sürdürüyor. Ve bu onlarca isimden sadece biri… Kriz Grubunun muhbiri van Wilgenburg geçen yıl “Suriye’deki Kürt milli konseyi İran’daki baskıcı rejimi kınıyor, haberini yapmış ve – buraya dikkat- Uluslararası Toplum’a İran’a müdahale için çağrıda bulunduklarını yazmıştı. Bunlara bir ülkede ayaklanmanın ‘iklim yaratıcıları ‘ ‘kolaylaştırıcılar’ da deniyor. Suriye’deki Kürtçülerle İran ve Irak’takileri entegre etme görevini de yürütüyorlar. Çeşitli provokasyonları hazırlayanlar var. Terör gruplarıyla temasta olan onların Pentagon ve Black Waters gibi terör şirketleriyle temasını sağlayanlar var. Siyasi kadroyla ilişkileri yürütenler var. Suriye iyi bir örnek... Suriye’de 2004 itibariyle Amerikan büyükelçisi eliyle Sünni, Alevi, Şii, Kürt, Dürzî, Hıristiyan ayrılıkçılığı körüklenmişti. Bunun için Irak’ta da uygulandığı gibi farklı gruplardan insanlar katledildi. Suç, diğer grupların üzerine atıldı. Kaos yayıldı. Önce Humus’ta selefi örgütler hazırlandı. Amerikan özel kuvvetleri, Suriye’den, Irak’tan, Lübnan ve Ürdün’den ‘iş’e alınan adamlarla ölüm mangaları oluşturdu. Bir tarafta IŞİD bir tarafta ÖSO bir tarafta YPG’ye para dağıtıldı. Hepsi aynı kasaya bağlıydı. Ordudan medyaya, işadamlarından politikacılara kadar her alanda önemli isimler satın alındı. Bir gecede Esad’ın ordusu ellerinde dolar dolu bavullarla ortadan kayboldu. Özetle, Irak ve Suriye örneği çok önemli örneklerdir. İşte bunların bir benzeri İran için hazırlanıyor. Amerika ve İsrail, İran’ı parçalama ve kara savaşına öncülük edecek güç olarak Kürt koalisyonunu görevlendirmiş görünüyor. İran’daki PJAK, Suriye’de SDG ve Irak’taki PKK birlikte hareket edecek. Son hedef ise ortada kalan Türkiye’nin güneydoğusu olacak. Bu dört parçanın birleşimi kukla bir Kürdistan devleti oluşturacak ve enerji kaynakları ve yollarının ortasında yerini alacak. Hayalleri bu! Biz bu hayal doğrultusunda yayınlanmış birçok kaynağı yıllardır açıklıyoruz. Amerikan istihbaratının yayınladığı çok sayıda belge, kitap, raporu deşifre ediyoruz. Freedman’ın Fuller’in kitap ve raporlarında adımlar açık seçik ortaya konulmuştu: Milli meclislere Kürt ayrılıkçı partilerin sokulması, açılım ve çözüm süreçleriyle halkın bölünmeye hazırlanması, komisyonlar kurularak bölücülere meşruiyet kazandırılması CIA’nin önerileri arasındadır. (Graham Fuller, Hanri Barkey kitabı Türkiye’nin Kürt Meselesi) Her ülke için yol haritaları var ama Avrasya’nın kapısı İran kolay lokma değil. Bölgedeki en güçlü imparatorluk geleneği olan 3 devletten biri İran. Diğerleri Rusya ve Türkiye… Bu devletler ve genetik hafızaları oldukça derin tarihsel tecrübeleri taşır. İran Avrasya’nın kapısı, Rusya ve Çin’in müttefiki bu ülkedeki bir çöküş Türkiye başta olmak üzere tüm Avrasya’yı felakete sürükler. O nedenle Asgar Fardi’nin sözünü tekrarlayarak bitirelim: “Türkiye’ye kar yağsa biz burada üşürüz” demişti. Bunun tersi de geçerli… Bu coğrafyada Epstein çetesinin çöktüğü her ülkenin felaketi bizim de felaketimiz olur. İran’da bizim kendimizi yakın hissetmediğimiz bir sistem olabilir. Atatürk Irak, İran ve Afganistan’la ittifaka girerken bu ülkelerin krallıkla mı şahlıkla mı yönetildiklerine bakmamıştı. Bölgesel çıkarları öne almıştı. Banu AVAR, 4 Mart 2026

Banu AVAR

198,463 views • 5 months ago

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,073 views • 2 years ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, HAVELSAN Sancar Silahlı İnsansız Deniz Aracı Hizmete Alma, Tesisler Temel Atma ve Açılış Töreni’nde konuştu. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in beraberinde TSK Komuta Kademesi ile katıldığı törende Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan şunları söyledi: RABBİM AYAĞINIZA TAŞ DEĞDİRMESİN Türk Silahlı Kuvvetlerimizin değerli mensupları, HAVELSAN'ınımızın değerli yöneticileri ve çalışanları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değerli temsilcileri, kıymetli misafirler; sizleri en kalbi duygularımla, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum. Öncelikle her birinizin Ramazan-ı Şerifini ayrı ayrı tebrik ediyorum. Bu mübarek günlerin ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Sizlerin şahsında HAVELSAN’ımızın, savunma sanayi sektörümüzün ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin tüm mensuplarına buradan selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum. Ay yıldızlı al bayrağımızın gökte gururla dalgalanması için, devletimizin bekası, milletimizin yarınları, vatanımızın bağımsızlığı için canlarını feda eden tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Aynı şekilde bin yıldır kendimize yurt kıldığımız, etrafımıza barış ve güven yaydığımız bu topraklar için bedel ödeyen tüm gazilerimize şahsım ve milletim adına şükranlarımı sunuyorum. Son olarak savunma sanayiinde gecesini gündüzüne katarak bugünlere gelmemizi sağlayan tüm mühendislerimize, teknisyenlerimize, yazılımcılarımıza, akademisyenlerimiz ve tabii ki sahada kahramanca görev yapan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin mensuplarını gönülden tebrik ediyorum. Bu çalışmaları etkin bir koordinasyon içinde yürüten Savunma Sanayii Başkanlığımızı ve sektördeki 3 bin 500’ü aşkın firmamızı başarılarından ötürü yürekten kutluyorum. Rabbim ayağınıza taş değdirmesin. Sizlerin bu emeğini, bu gayretini daha güçlü bir geleceğin, daha müreffeh yarınların teminatı eylesin diyorum. DENİZLERDEKİ İNSANSIZ KABİLİYETLERİMİZİ GÜÇLENDİRİYORUZ Bugün Türkiye’nin mühendislik aklına, savunma alanındaki imkân ve kabiliyetlerine, yerli ve milli teknolojiyle şekillenen istikbal yürüyüşüne bir kez daha şahitlik edeceğiz. Birazdan inşallah Sancar Silahlı İnsansız Deniz Aracımızı hizmete alacak, Simülatör Üretim ve Entegrasyon tesisinin temellerini atacak, Kaan Teknoloji Tesisi ile Deniz Savaş Yönetim Sistem Merkezinin de açılışını yapacağız. Envanterimize katacağımız Sancar SİDA ile denizlerdeki insansız kabiliyetlerimizi güçlendiriyor, güvenliğimizi, etkinliğimizi ve gözetim kapasitemizi arttırıyoruz. Simülatör üretim ve entegrasyon tesisiyle eğitim, hazırlık ve sürdürülebilir operasyon altyapımızı büyütüyor, insan kaynağımızı daha nitelikli hâle getiriyoruz. Bu kompleks tamamlandığında simülasyon teknolojilerinde Avrupa’nın en büyük üretim ve entegrasyon tesisi olacak. Kaan Teknoloji Tesisi ve Deniz Savaş Yönetim Sistem Merkezi ile hava ve deniz platformlarımızın kritik teknoloji omurgasını inşallah daha da sağlamlaştırıyoruz. Bu gurur verici sistem, tesis ve platformları bizlere kazandıran HAVELSAN’ımızı yürekten tebrik ediyor, kendilerine şahsım ve milletim adına şükranlarımı iletiyorum. Türkiye’nin hem Gök Vatan'da hem de Mavi Vatan'daki savunma gücünü, kapasitesini, caydırıcılığını bir üst seviyeye taşıyacak bu eserlerin ülkemiz ve milletimiz için hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. TÜM DÜNYAYA PARMAK ISIRTAN SEVİYEYE ULAŞTIK Şunu evvelemirde açık açık ifade etmek isterim: Caydırıcılık yalnızca sahip olduğumuz sistem ve platformların sayısıyla ölçülemez. Günümüzde caydırıcılığın belirleyici faktörleri, platformlara akıl veren yazılım, güvenli veri akışı, kesintisiz haberleşme ve siber dayanıklılıktır. Bunun için Türkiye olarak savunma alanında dijital egemenliği millî güvenliğimizin ayrılmaz bir parçası olarak görüyoruz. Bugün hizmete alacağımız, açılışını gerçekleştireceğimiz ve temellerini atacağımız bu yatırımlar, savunma ekosistemimizin bütüncül kapasitesini ve tesirini artıracak stratejik hamlelerin devamıdır. Bu tesis ve platformlarla birlikte mühendislik süreçlerimiz daha da hızlanacak. Test ve doğrulama disiplinimiz güçlenecek. Eğitim ve simülasyon kabiliyetlerimiz genişleyecek. Deniz ve hava unsurlarımızın yazılım temelli yetenekleri inşallah daha da yukarılara taşınacak. Şu hakikati en iyi sizler biliyorsunuz: Güvenlik ve savunma asla tek boyutlu değildir. Güçlü bir savunma mimarisi denizin derinliklerinden uzaya, karadan siber güvenliğe kadar her alanı kapsamak mecburiyetindedir. Biz hamdolsun özellikle insansız teknolojilerde son 23 yılda yaptığımız atılımla bugün artık tüm dünyaya parmak ısırtan bir seviyeye eriştik. Bu seviyeye dost ve müttefik bildiklerimizin önümüze çıkardığı engellere rağmen sabırla ulaştık, azimle ulaştık. Her hamlemizi en ince ayrıntısına kadar titizlikle planlayarak ulaştık. Bir zamanlar yüzde 80 düzeyinde olan dışa bağımlılık seviyesini yüzde 20'ye indirdik. Mühendislerimiz, teknisyenlerimiz, firmalarımız, tersanelerimiz havada, karada ve denizde tarihi bir başarı hikâyesi yazdı. Cenab-ı Allah'a hamdolsun ki artık kendi teknolojisini tasarlayan, kendi yazılımını üreten ve ürettiklerini tüm dünyaya ihraç eden bir Türkiye var. Artık yalnızca kendi ordusunun değil, talep edilmesi hâlinde dost, kardeş ve müttefiklerinin de güvenlik ihtiyaçlarını karşılayan bir Türkiye var. Artık 3T modelini, yani tespit, teşhis ve taarruz süreçlerini yerli ve millî teknolojisiyle tatbik eden, dünyada yıldızı giderek yükselen bir Türkiye var. Büyük bir gururla ifade etmek isterim ki, bugün Türkiye dünyada kendi savaş gemisini geliştirip denize indiren 10 ülkeden biridir. HER GEÇEN YIL YENİ REKORLAR KIRIYORUZ Savunma ve havacılık ihracatında her geçen yıl yeni rekorlar kırıyoruz. Bakınız sadece geçtiğimiz sene savunma ihracatımız bir önceki yıla kıyasla yüzde 48 oranında artarak 10 milyar doları geride bıraktı. Bu rakam -dikkatinizi çekerim- 2002'de yalnızca 248 milyon dolardı. Hâlihazırda savunma ihracatında dünyanın en büyük 11. ülkesiyiz. 2028'de 11 milyar dolarlık ihracat hedefimize ulaşarak savunma ve havacılık ihracatında inşallah dünyada ilk 10 ülke arasına gireceğiz. 2025 sonu itibariyle savunma sanayindeki proje hacmimiz 100 milyar doların, proje sayımız ise 1.400'ün üzerine çıktı. Değerli kardeşlerim; peki, biz bu başarıları nasıl elde ettik? Her şeyden önce kendimize inandık. Aziz milletimize güvendik. Bu ülkenin gençlerine yatırım yaptık ve onların önünü açtık. Diğerleri yapabiliyorsa biz neden yapamayalım diyerek bu yola çıktık. Tam bağımsız Türkiye idealini savunma alanında kararlı bir devlet politikası olarak benimsedik ve uyguladık. Kritik teknolojiler başta olmak üzere sistemlerimizi, platformlarımızı, altyapımızı, sürekli gelişen, sürekli yenilenen bir teknoloji ekosistemine dönüştürdük. Bundan 22 sene önce HAVELSAN’a geldiğimde yabancı hava platformlarının simülatörlerini tecrübe ettiğimiz, dışa bağımlılığın sınırlarını her alanda hissettiğimiz o eski günleri çok iyi hatırlıyorum. Bugün ise yerli ve millî platformlarımızı kendimiz simüle edebiliyor, kritik süreçleri kendi yazılımımızla, kendi mühendisliğimizle yönetebiliyoruz. Bu büyük dönüşümde diğer kurumlarımız gibi HAVELSAN’ımızın da çok büyük bir payı ve emeği vardır. Şunu büyük bir kıvançla ve memnuniyetle ifade etmek isterim: Yürüttüğü projeler, gerçekleştirdiği çalışmalarla HAVELSAN, komuta kontrol, simülasyon, eğitim, siber güvenlik ve otonom kabiliyetler gibi alanlarda savunma gücümüzün dijital omurgasını teşkil eden yüz akı kurumlarımızın biridir HAVELSAN. Türkiye'nin savunma gücünü yazılımla büyüten, akılla derinleştiren, entegrasyonla hızlandıran stratejik bir kuvvet Çarpanıdır HAVELSAN. Bakın HAVELSAN’ımız şu anda çok önemli projeler yürütüyor. Türkiye'nin geleceği adına hayati bir misyonu icra ediyor. Bulut bilişim sistemi projesi bunlardan biridir. Bu proje nihayete erdiğinde Türk Silahlı Kuvvetlerimizin karargâhlarındaki operasyonlar, insanlı ve insansız sistemler HAVELSAN’ımızın komuta kontrol yazılımlarıyla gerçek zamanlı olarak yönetilecek. Yine HAVELSAN’ımızın geliştireceği yerli siber kalkanla korunacak bu sistemle stratejik, operatif ve taktiksel kabiliyetlerimizi tahkim edeceğiz. Şurası da mühimdir: Eğer bir ülkenin yazılımları millî değilse o ülkede güvenli bir gelecekten söz edilemez. Dolayısıyla tam bağımsızlık teknolojik bağımsızlıktan ayrı düşünülemez. İşte bu anlayışla Türkiye’nin verileri Türkiye’de kalmalı diyerek millî teknoloji hamlemizi yazılım sektöründe de devreye aldık. Türkiye’nin en kritik verileri HAVELSAN gibi millî ve güvenilir kurumlarımızın yazılımlarıyla kodladık. Kurumlarımızın altyapılarını HAVELSAN’ın millî mühendislik ürünü Kovan yeni nesil iş yönetim sistemiyle koruyor ve güçlendiriyoruz. Savunma ve bilişim sistemlerimize yaptıkları bu önemli katkılardan ötürü HAVELSAN ailesinin tüm mensuplarına bir kez daha şahsım ve milletim adına teşekkür ediyorum. HAYALLERİ GERÇEĞE DÖNÜŞTÜRMEK İÇİN CANIMIZI DİŞİMİZE TAKTIK Şunu da ayrıca sizlere ve milletimizin dikkatine getirmek arzusundayım: Uzun olduğu kadar dikenli de olan bu yolda önümüzü kesmek, ümidimizi yıkmak, cesaretimizi kırmak isteyenler oldu. Biz neden kendimiz üretelim, neden bunca sıkıntıya girelim? Hazır yapılmış var, onları alalım diyen vizyonsuzlar oldu. Biz her alanda tam bağımsız Türkiye ülküsüyle ilerlerken, bunlar bizim başımıza iş açacak, bu yoldan dönün diyen kifayetsizler oldu. Bunların hiçbirini aldırmadık, öğrenilmiş çaresizliklerin girdabına kapılmadık. Bizi kendi seviyelerine çekmek isteyenlere kulak asmadık. Vecihi Hürkuş'ların, Piri Reis’lerin, Barbaros Hayrettin Paşa’ların hayallerini gerçeğe dönüştürmek için canımızı dişimize taktık. 1940'lı yılların ilk yarısında kendi tasarlayıp geliştirdiği altı kişilik çift motorlu Nut-38 yolcu uçağını İstanbul'dan Ankara'ya 90 dakikada uçuran Nuri Demirağ'ın yarım kalan hikâyesini tamamlamak için uğraştık. Merhum Özdemir Bayraktar ağabeyimizin davasını, mefkûresini kuvveden fiile çıkarmak, onun gibi nice akıncının, nice kahramanın ektiği tohumları yeşertmek için durmaksızın çalıştık. Yüzyıldan beri bir toplu iğne yapmaktan bile aciz bu milleti, radyosunu, otomobilini, traktörünü, dikiş makinesini yapmaya zorlayacak bir nizam, istersen bunları tenekeden yap fakat kendin yap diyecek bir nizam. İşte üstat Necip Fazıl'ın bu sözlerle resmettiği o muhteşem nizamı Allah'a hamdolsun savunma sanayinde kurmayı başardık. İnşallah bundan sonra da aynı azimle, aynı iştiyakla, aynı şevk ve kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz. Kıymetli misafirler; şu nokta da dünyada çoğu zaman göz ardı ediliyor: Bir şeyi nasıl yapacağını bilmek elbette önemlidir. Fakat bundan da önemlisi, o şeyi ne için yaptığını bilmektir. Biz tüm bu teknolojileri bir amacımız, bir hedefimiz, bir davamız olduğu için, millet olarak asra mührümüzü vuracağımız Türkiye yüzyılını inşa etmek için geliştiriyoruz. Farklı vesilelerle dile getirdiğim bir hususu bugün tekrar sizlerle paylaşmak isterim. Bizim kimsenin bir avuç toprağında gözümüz yoktur. Tahakküme dayalı bir güç ve nüfus peşinde asla değiliz. Tek derdimiz, bölgemizle birlikte küresel barış ve güvenliğe, huzur ve istikrara en yüksek düzeyde katkı sunan bir Türkiye inşa etmektir. Dost-düşman herkesin ilkeli duruşundan emin olduğu, sözünü, tavrını ve eylemlerini tüm dünyanın pür dikkat takip ettiği bir Türkiye inşa etmektir. Elimizi ve gerektiğinde gövdemizi taşın altına işte bunun için koyuyoruz. Tarihimize ve değerlerimize yakışır şekilde büyük millet olmanın hakkını vererek yolumuza inşallah bu şekilde devam edeceğiz. İşte sizler de gördünüz, NATO'nun Almanya'da düzenlenen tatbikatında ordumuz Bayraktar TB3 ve TCG Anadolu gemimizle birlikte adeta destan yazdık. Bu önemli tatbikatta Bayraktar TB3, Baltık Denizi'nin zorlu hava koşullarında atışlı görev icra edip, TCG Anadolu'ya emniyetli iniş yaparak NATO'nun en dikkat çekici performanslarından birine imza attı. Eurofighter savaş uçaklarıyla koordineli bir şekilde 8 saat havada kalan Bayraktar TB3 toplamda 1700 kilometrelik mesafe kat ederek üstün yeteneklerini tek tek sergiledi. Donanma havacılığı konseptine yeni bir soluk getiren bu başarılarda emeği geçen her bir kardeşimi yürekten tebrik ediyorum. Rabbim daha nice başarıları, nice eserleri bu aziz millete kazandırmayı sizlere, bizlere, hepinize inşallah nasip eylesin diyorum. Bu düşüncelerle bugün hizmete alacağımız, açılışını yapacağımız ve temellerini atacağımız sistem, tesis ve platformlarımızın bir kez daha hayırlara vesile olmasını diliyorum. Millî Savunma Bakanlığımıza, Savunma Sanayii Başkanlığımıza, Türk Silahlı Kuvvetlerimize, HAVELSAN ailesine ve sektöre emek veren tüm paydaşlarımıza canıgönülden şükranlarımı iletiyorum. Bu sistemleri tasarlayıp geliştiren mühendislerimize, teknisyenlerimize, katkı sunan herkese yürekten teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Allah'a emanet olun. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

45,504 views • 5 months ago

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, basın ve yayın organlarının Ankara Temsilcileri ile bir araya geldi. Millî Savunma Bakanlığındaki buluşmada Bakan Yaşar Güler terörle mücadele başta olmak üzere 2024 yılında icra edilen faaliyetleri anlattı. Bakan Yaşar Güler basın mensuplarına şu bilgileri verdi: EN YOĞUN, EN KAPSAMLI VE EN ETKİLİ FAALİYETLERİ İCRA EDİYORUZ Ülkemizin savunma ve güvenliğini sağlamak için görevlerimizi en iyi şekilde yapmaya çalıştığımız yoğun ve başarılı bir yılı geride bırakmanın haklı gururunu yaşıyor, artan bir azim ve kararlılıkla yeni yıla hazırlanıyoruz. Hakiki ve güvenilir bilgiye ulaşmanın her zamankinden daha önemli hâle geldiği, dezenformasyon ile mücadelenin kritik öneme sahip olduğu günümüzde; tüm faaliyetlerimizi büyük bir şeffaflık içinde icra ediyor, kamuoyunu sizlerin aracılığıyla ilk elden bilgilendiriyoruz. Bugün de 2024 yılında gerçekleştirdiğimiz faaliyetler hakkında sizleri bilgilendirecek, değerli görüşlerinizi alacak ve sorularınızı cevaplayacağız. Stratejik önemi yüksek olan ülkemiz; aynı zamanda çatışma ve ihtilafların çevrelediği bölgenin tam kalbinde yer almaktadır. Yakın coğrafyamızdan başlamak üzere bölgesel ve küresel gerilimlerin arttığı, istikrarsızlığın ve belirsizliğin hat safhaya çıktığı bir güvenlik ortamından geçiyoruz. Bu kritik dönemde ülkemiz; güvenlik, huzur ve barışı önde tutan çok yönlü ve etkin bir savunma ve güvenlik politikası takip ediyor. Çok boyutlu ve karmaşık hâle gelen mevcut güvenlik ortamı ve bölgemizdeki kaotik gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin her an harekâta hazır, etkin ve caydırıcı bir güç olmasını ve bu gücünü pekiştirmesini zorunlu kılmaktadır. Böylesine hassas bir süreçte, görev ve sorumlulukları artan Millî Savunma Bakanlığımız ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; - Tüm tehdit ve tehlikelere karşı ülkemizin ve asil milletimizin savunma ve güvenliğini sağlamak için aralıksız çalışmakta, - İstiklal Harbimizden bu yana en yoğun, en kapsamlı ve en etkili faaliyetlerini icra etmekte, - Terörle mücadelede, hudut güvenliğinde, yurt içi ve yurt dışında icra edilen faaliyetlerde elde edilen başarı ve etkinliğin çıtasını, her geçen gün daha da yukarılara taşımaktadır. YILBAŞINDAN BU YANA 2 BİN 939 TERÖRİSTİ ETKİSİZ HÂLE GETİRDİK Sizlerin de bildiği gibi Silahlı Kuvvetlerimizin en çok odaklandığı, enerjisini ve zamanını en çok harcadığı konu terörizmle mücadeledir. Terörle mücadelede yaptığımız konsept değişikliğiyle “terörü kaynağında yok etme” anlayışını uygulamaya koyduk. Geçmişte yürütülen “sınırlı hedefli ve süreli” askerî harekâtların yerine bugün artık, “sürekli ve kapsamlı” operasyonlarla terör örgütüne ağır darbeler vuruyoruz. Sahanın gerekliliğine uygun, alışılmadık, öngörülemez, süratli ve sürekli icra esaslarında gerçekleştirdiğimiz operasyonlarla; Irak ve Suriye’nin kuzeyi dâhil bu yılın başından itibaren 2.939 teröristi etkisiz hâle getirdik. Ayrıca, yıl içerisinde 99 terörist de teslim olmuştur. Terör örgütünün eylem ve hareket kapasitesinin sıfırlanması için gözümüzün değmediği, ayağımızın basmadığı yer bırakmıyor, alandaki hâkimiyetimizi her geçen gün geliştiriyoruz. Nihai hedefimiz; Irak ve Suriye sınırlarımız boyunca Türkiye’ye tehdit olabilecek tüm terörist faaliyetleri kaynağında yok etmek ve terör belasını milletimizin gündeminden tamamen çıkarmaktır. Bu vesileyle - Terörle mücadelede elde edilen başarılarda en büyük paya sahip olan aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyor, - Bugüne kadar terörle mücadelede emeği geçen, katkı sağlayan bütün devlet büyüklerimize, komutanlarımıza, Türk Silahlı Kuvvetleri personeline teşekkür ediyor, saygı ve şükranlarımı sunuyorum. PENÇE-KİLİT OPERASYONU İLE 1.136 TERÖRİST ETKİSİZ HÂLE GETİRİLDİ 17 Nisan 2022’de Irak’ın kuzeyinde başlatılan Pençe-Kilit Operasyonu’nda kahraman ordumuzun büyük cesaret, fedakârlık ve yoğun gayretleriyle Zap’ta kilidi kapattık. Irak sınırımızın tamamının emniyetini sınır ötesinden tesis ettik. Terör örgütü tarafından önemsenen ve Suriye ile Kandil arasında kilit konumda olan bu bölgede 1.136 teröristi etkisiz hâle getirdik. Ayrıca, Pençe-Kilit Harekâtı’nda bugüne kadar toplam 3.158 Mayın ve El Yapımı Patlayıcı imha edilmiş, 1.327 mağara ve sığınak kullanılamaz hâle getirilmiş, 957’si ağır silah olmak üzere 2.421 muhtelif silah ve bu silahlara ait 910 binden fazla mühimmat ele geçirilmiştir. Bölgedeki operasyon ve faaliyetlerimiz aynı azim ve kararlılıkla devam etmektedir. Öte yandan Sayın Cumhurbaşkanımızın 22 Nisan’da Bağdat ve Erbil’e gerçekleştirdiği ziyaretlerin, Türkiye-Irak ilişkilerinde bir dönüm noktası olduğunu düşünüyoruz. Terörle mücadelede ülkelerimiz arasındaki iş birliğini kalıcı hâle getirmek için görüşmelere devam ediyoruz. Bu kapsamda ülkemiz ile Irak arasında sonuncusu Bağdat’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli Güvenlik Mekanizması toplantılarının dördüncüsünü, 15 Ağustos’ta Ankara’da icra ettik. Irak Savunma Bakanı ile “Askerî, Güvenlik İş Birliği ve Terörle Mücadeleye Dair Mutabakat Zaptı”nı imzaladık. PKK’yı kendi problemi olarak da görmeye başlayan Irak’ın PKK terör örgütünü “yasaklı örgüt” ilan etmesi yönünde aldığı kararı memnuniyetle karşılıyor, en kısa sürede “terör örgütü” olarak da ilan etmesini bekliyoruz. SURİYE’NİN BİRLİĞİNİ VE TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ DESTEKLİYORUZ Öncelikle belirtmek isterim ki, Suriye’de yaşanan olayların maddi, manevi, sosyal ve toplumsal yükünü en fazla çeken ülke Türkiye’dir. Malumunuz DEAŞ, ardından da PKK/KCK-PYD/YPG-SDG terör örgütü Suriye’deki güç boşluğundan yararlanarak bölgede terör devleti kurmaya çalıştılar. Suriye’de icra ettiğimiz harekâtlarla terör örgütünü engelledik ve sınırlarımızın güvenliğini sağladık. Bölgede yaşayan veya göç etmiş olan Suriye vatandaşları için güvenli ve istikrarlı bir yaşam alanı oluşturduk. Suriye’deki son gelişmeleri en başından itibaren bölgedeki muhataplarımızla iş birliği ve koordinasyon içerisinde yakından takip ediyoruz. Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğünü destekliyor, terörle mücadeleye ise büyük önem ve öncelik veriyoruz. SURİYE’DEKİ SON GELİŞMELERDE BİR DAHLİMİZ YOK Yaşanan son gelişmeler ve ortaya çıkan durum; muhalefetin talepleri ve rejimin bunları dikkate almaması, keza rejimin kendisine iyi niyetle uzatılan eli tutmaması nedeniyle uzun süredir çözülemeyen ve Suriye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanan sorunlardı. Yerel unsurların bu faaliyetlerinin öncesinde veya herhangi bir aşamasında ülkemizin bir dahli olmamıştır. Ayrıca Suriye Millî Ordusunun Suriyeli muhaliflerden meydana geldiğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarında Suriye’deki ihtilafın bir tarafı olarak açıkça kabul edilen Suriye Geçici Hükümetinin bir parçası olduğunu ve bu hükümetin Savunma Bakanlığının emri altında çalıştığını da vurgulamakta yarar var. Bu kapsamda; - Suriye’nin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve bölgemizin güvenliğine yönelik ağır tehdit oluşturan PKK/YPG terör örgütünün bölgedeki belirsizlikten faydalanmasına asla izin vermeyeceğimizi, Bölgede varlık gösteren terör örgütleriyle mücadele konusundaki tutumumuzun net olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum. SURİYE’NİN ARTIK MÜREFFEH BİR ÜLKE OLMA VAKTİ GELDİ Şimdi Suriye’de ortaya yeni bir durum ve gerçeklik çıktı. Suriye’nin artık; istikrarlı, demokratik ve siyasi açıdan birleşmiş müreffeh bir ülke olma vakti gelmiştir. Bunun için bizler de Suriye’de kapsayıcı bir anayasanın kabulü, serbest seçimlerin yapılması, tam normalleşme ve güvenlik ortamının sağlanması konusunda elimizden gelen her türlü desteği vereceğiz. Bu çerçevede Suriye’de 2254 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı temelinde kalıcı siyasi çözüme ulaşılacağına da inanıyoruz. HUDUTLARDA 93 BİN 349 KİŞİNİN GEÇİŞİ ENGELLENDİ Hudut hattımızda dünya standartlarında ve teknoloji yoğunluklu sistemler etkin şekilde kullanılıyor. Meydana gelen teknolojik gelişmeler ile tedbirlerimizi geliştiriyoruz. Böylelikle hudutlarımızda kaçak geçişlere asla imkân tanımıyoruz. Hâlen hudutlarımızda 8 Hudut Tugayımız, 6 Hudut Alayımız olmak üzere toplam 60 bin personel de görev yapıyor. 1 Ocak 2024’ten itibaren hudutlarımızda 93 bin 349 kişinin geçişi engellenmiş, yakalanan 13 bin 551 düzensiz göçmen ile 280 terörist ve 801 kilogram uyuşturucu madde kolluk kuvvetlerine teslim edilmiştir. Tüm bunlara rağmen hudutlarımızla ilgili daha önce de karşılaştığımız gibi farklı ülke ve zamanlarda çekilmiş, eski ve benzer görüntülerle özellikle sosyal medya üzerinden kamuoyu yanıltılmaya ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz yıpratılmaya çalışılmıştır. Yakın zamanda Van-İran sınırımıza bir basın turu düzenledik. Katılan tüm basın mensupları alınan tedbirlerden çok etkilendiklerini belirttiler. TÜRKİYE İLE BİRLİKTE OLANLAR KAZANDI Türkiye; Sayın Cumhurbaşkanımızın stratejik öngörüsü ile son yıllarda savunma ve güvenlik alanında önemli adımlar atarak bölgesinde ve dünyada etkin bir konuma ulaştı. Bölgesel ve küresel barış için öncü bir rol üstlenen Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de birçok coğrafyada kardeş, dost ve müttefik ülkelerin haklı davalarına destek olmayı sürdürmektedir. Samimi bir yaklaşımla desteklediğimiz kardeş ve dost ülkeler, Türkiye benzeri bir silahlı kuvvetler yapısını kurmamızı talep ediyorlar. Dostlarımızın bu tutumları, güvenlik ve istikrarın tesisine yönelik küresel ölçekte ortaya koyduğumuz gayretin ne denli başarılı olduğunun da bir göstergesidir. Türkiye ile birlikte olanlar kazanacak demiştik. 2024, Türkiye ile birlikte olanların kazandığı bir yıl oldu. 2025, bu gerçeğin perçinlendiği bir yıl olacak diye düşünüyoruz. AZERBAYCAN’A HER TÜRLÜ DESTEĞİ VERİYORUZ İfade etmiş olduğum uluslararası misyonlarımız çerçevesinde en başta kederde ve kıvançta bir ve beraber olduğumuz Can Azerbaycanlı kardeşlerimizin haklı davalarına her türlü desteği verdik, veriyoruz. Bugün, Karabağ’ın tamamında şanlı Azerbaycan bayrağının dalgalanmasından büyük bir memnuniyet duyuruyoruz. “Tek Millet, İki Devlet” anlayışıyla sarsılmaz bağlara sahip ilişkilerimizi, başta savunma sanayi ve askerî iş birliği olmak üzere, daha üst seviyelere taşımak için aralıksız gayret gösteriyoruz. Öte yandan Kafkasya’da güvenlik ve huzurun tesisi, Azerbaycan ve Ermenistan arasında kapsamlı ve kalıcı bir barış antlaşmasından geçmektedir. Bu konuda iki ülkenin gösterdikleri çabayı ve son dönemde katettikleri ilerlemeyi memnuniyetle karşılıyoruz. AMACIMIZ İSTİKRAR İÇİNDE TEK BİR LİBYA’NIN OLUŞUMUNA KATKI SUNMAK Yakın bağlarımızın olduğu bir diğer ülke ise Libya’dır. Dost ve kardeş Libya ile son yıllardaki iş birliğimiz artarak devam etmektedir. Bu kapsamda askerî eğitim, yardım, iş birliği ve danışmanlık faaliyetleriyle Libyalı kardeşlerimize destek sağlıyoruz. Amacımız, toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini sağlamış; barış, huzur ve istikrar içerisinde yaşayan tek bir Libya’nın oluşumuna katkıda bulunmaktır. Tek Libya hedefine katkı sağlayan her adımı önemli ve değerli buluyoruz. Nitekim son olarak 28 Kasım’da davetimiz üzerine 5+5 Ortak Askerî Komisyonu ile Ankara’da heyetler arası bir görüşme gerçekleştirdik. SOMALİ’YE DENİZ GÜVENLİĞİ ALANINDA DA DESTEK VERECEĞİZ Türkiye olarak Afrika’nın huzur ve istikrarına büyük önem veriyor, Afrikalı dostlarımızla ilişkilerimizi daha da geliştirmeyi hedefliyoruz. Dost ve kardeş ülke olarak gördüğümüz Somali’de güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik olarak eğitim, danışmanlık ve destek kapsamında icra ettiğimiz faaliyetler artarak devam ediyor. Somali ile 8 Şubat’ta imzaladığımız İş Birliği Anlaşması ile şu ana kadar yapılan faaliyetlerimizin geliştirilmesi hedeflenmektedir. Somali’nin isteği üzerine terörle mücadele konusunda kendilerine verdiğimiz desteği deniz güvenliği alanında da vermeye başlayacağız. Bu amaçla Oruç Reis Sismik Araştırma Gemimiz, donanma gemilerimizin (TCG Gökova ve TCG Gediz, TCG Ütğm. Arif Ekmekçi) refakat ve korumasında Somali’de görevlerine devam etmektedir. Öte yandan Çarşamba günü, Sayın Cumhurbaşkanımızın arabuluculuğunda Somali ve Etiyopya arasında tarihî bir uzlaşmaya da ev sahipliği yaptık. KATAR’DA DENİZ VE HAVA UNSUR KOMUTANLIKLARIMIZI TEŞKİL ETTİK Etkin bir şekilde faaliyetlerimizi yürüttüğümüz bölgelerden biri de Basra Körfezi’dir. Nitekim dost ve kardeş ülke Katar’da konuşlu Türk-Katar Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığımız vasıtasıyla Katar Silahlı Kuvvetlerinin savunma kabiliyetlerinin geliştirilmesini desteklemeye devam ediyoruz. Son olarak Katar’da Deniz ve Hava Unsur Komutanlıklarımızı teşkil ederek bölgede yeni bir sorumluluk üstlendik. Böylece birliklerimiz; bölgesel deniz ve hava güvenliği için caydırıcı bir unsur olurken, aynı zamanda dost Katar Deniz ve Hava Kuvvetlerinin imkân ve kapasitesini daha da geliştirecektir. 89 ÜLKE İLE ASKERÎ ANLAŞMALAR YAPTIK Bu çalışmalarımızın yanı sıra millî menfaatlerimiz doğrultusunda ve ikili ilişkilerimizin geliştirilmesi kapsamında çok sayıda kardeş, dost ve müttefik ülke ile askerî çerçeve, eğitim, iş birliği ve yardım anlaşmaları da imzaladık. Bu bağlamda, bugüne kadar 89 ülke ile Askerî Çerçeve Anlaşması, 65 ülke ile Askerî Eğitim İş Birliği Anlaşması, 33 ülke ile Askerî Mali İş Birliği Anlaşması ve Nakdî Yardım Uygulama Protokolü imzalanmıştır. Ayrıca, 42 ülke ile Askerî Çerçeve Anlaşması ve 13 ülke ile Askerî Eğitim İş Birliği Anlaşması ve 14 ülke ile de Askerî Mali İş Birliği Anlaşması ve Nakdî Yardım Uygulama Protokolü’nün imzalanmasına yönelik müzakere süreci devam etmektedir. Bunların yanı sıra yeni anlaşmalar imzalamaya ve eski tarihli anlaşmaları güncellemeye yönelik gayretlerimiz de devam etmektedir. 2024’TE 74 ÜLKE İLE 216 GÖRÜŞME YAPTIK Tüm bunlarla birlikte 74 ülke ile ikili ve çoklu yüz yüze ve telefon görüşmeleri olarak 216 görüşme gerçekleştirildi. 28 yurt dışı ziyaret icra edildi, 24’ü Savunma Bakanı olmak üzere 55 görüşme yapıldı. 158 yabancı zevatı kabul ettik. 3 Savunma Bakanı ile telefon görüşmesi gerçekleştirdik. Ayrıca, 3 yurt dışı, 21 yurt içi olmak üzere 24 birlik ziyareti gerçekleştirdik. YUNANİSTAN İLE İLİŞKİLERDE TANSİYONUN YÜKSELMEMESİ İÇİN GAYRET SARF EDİYORUZ Yunanistan ile ilişkilerimize baktığımızda ise son dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri yapıcı bir yaklaşımla ilerletmeyi hedefleyen ortak bir tutum mevcuttur. Biz de bu sürecin barış ve huzur içinde devamına yönelik gerekli tedbirleri alıyor, tansiyonun yükselmemesi için gayret sarf ediyoruz. Diğer yandan, Yunanistan ile aramızdaki güveni artırmayı amaçlayan Güven Artırıcı Önlemler Toplantıları ve bunun sonucu olarak gerçekleştirilen karşılıklı üst düzey ziyaret ve faaliyetler de devam etmektedir. Akdeniz ve Ege Denizi’ni ilgili tüm tarafların meşru menfaatlerine saygı duyulan, iş birliği içerisinde bir istikrar ve refah bölgesi olarak görmek istiyoruz. Tabii barışçıl bir çözüm için çaba gösterirken millî menfaatlerimizden asla taviz vermeyeceğimizi ve bu konuda kararlılığımızın tam olduğunu da vurgulamak isterim. KIBRIS TÜRKÜ’NÜN GÜVENLİĞİ İÇİN HER TÜRLÜ TEDBİRİ ALMA KARARLILIĞIMIZ TAMDIR Millî meselemiz olan Kıbrıs konusunda ise bugüne kadar ortaya konulan çözüm yöntemlerinden, maalesef bir sonuç elde edilememiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50’nci yıl dönümünde şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, 50 yıldır Ada'ya (hem soydaşlarımıza hem de Rumlara) barış ve huzur ortamı gelmiş, akan kan durmuştur. Kıbrıs Adası’nda dengeleri bozabilecek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliğine tehdit oluşturabilecek her türlü gelişmeyi yakından takip ediyoruz. Orta Doğu’da yaşananlar sonrası Kıbrıs adasında son dönemde artan hareketlilik ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin silahlanma faaliyetleri Ada’daki hassas dengeye zarar vermektedir. Malumunuz son olarak ABD ile GKRY arasında “Savunma İş Birliğine İlişkin Yol Haritası” anlaşması yapıldı. Bu tutum ABD’nin Kıbrıs Adası’na yönelik tarafsızlığına zarar vermektedir. ABD’nin 2020 yılında aldığı, 2022’de kapsamını genişlettiği ve 2023’te uzattığı GKRY’ye yönelik silah ambargosunu kaldırma kararını, 1 Ekim 2024 itibarıyla bir yıllığına yeniden uzatacağını açıklaması da kabul edilemez bir durumdur. Ada’da tek ve kesin çözüm; Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesidir. Türkiye’nin; geçmişte olduğu gibi bugün ve yarın da Kıbrıs Türklerinin güvenliğini, huzurunu ve refahını korumak için her türlü askerî ve siyasi tedbiri alma kararlılığı tamdır. İSRAİL DEVLET TERÖRÜ UYGULUYOR Krizin en başından bugüne kadar, yalnızca bölgedeki değil dünyadaki herkesin güven ve huzuru için acil ve kalıcı ateşkes sağlanarak çatışmaların bir an önce sona erdirilmesi gerektiğini savunuyoruz. İsrail bugüne kadar alınmış kararlara rağmen, bölgede haksız ve hukuksuz uygulamalarına, masum sivilleri, özellikle çocukları hedef alan katliamlarına devam etmekte, Filistinlilere devlet terörü uygulamaktadır. Öte yandan, İsrail’in Lübnan’a yönelik son saldırıları ve İran ile yaşadığı gerginlik tüm bölgenin kaosa sürüklenme tehlikesini artırmış, İsrail saldırılarının Gazze ile sınırlı kalmayacağı, bölge geneline yayılacağı endişemizin ne kadar haklı olduğunu da göstermiştir. Zira İsrail, işgalci zihniyetini her fırsatta ve gittikçe artan bir saldırganlık ve hukuk tanımazlıkla ortaya koymaktadır. Öyle ki Suriye’de meydana gelen son gelişmeler sonrası İsrail’in Golan tepeleri bölgesindeki yeşil hattı işgali ve Şam’a yönelik saldırıları, bu konudaki haklılığımızın son göstergeleridir. Uluslararası camianın bölgeyi büyük bir tehlikeye sürükleyen bu saldırgan devlete karşı daha da somut adımları bir an önce atması gerekmektedir. Bir kez daha vurgulamak isterim ki; Orta Doğu’da kalıcı barış ve istikrar için 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafya bütünlüğüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulması şarttır. Öte yandan İsrail’in saldırganlığı altında zor durumda kalan Gazze’ye ve Lübnan’a insani yardımlarımızı ulaştırmaya devam ediyoruz. Bu kapsamda, 19 uçak ve 11 gemi ile 275 bin ton yardım malzemesi bölgeye gönderilmiştir. Ayrıca 10 Ekim’de, çok az sayıda ülkenin yapabileceği çok önemli bir tahliye operasyonunu, Beyrut Limanı’ndan gerçekleştirdik. RUSYA-UKRAYNA SAVAŞININ SONLANDIRILMASI İÇİN ÇOK YÖNLÜ ÇABALARIMIZI SÜRDÜRÜYORUZ Karadeniz’de ise Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş nedeniyle hassasiyet devam etmektedir. İki komşumuz arasındaki bu savaşın sonlandırılması için Türkiye olarak en başından itibaren ortaya koyduğumuz çok yönlü çabalarımızı sürdürüyoruz. Barış olacaksa yine iki tarafla da görüşebilen tek lider olan Sayın Cumhurbaşkanımızın girişimleriyle olacaktır. Karadeniz’e en uzun kıyı şeridine sahip ülke olarak bölgesel sahiplik yaklaşımımızın her zaman altını çiziyor, bu yaklaşımımız çerçevesinde faaliyetlerimizi yürütüyoruz. Bu doğrultuda Karadeniz’de gerginliği azaltan ve dengeyi tesis eden Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni dikkatle, sorumlu, tarafsız ve tavizsiz bir biçimde uyguladık, uygulamaya devam ediyoruz. Aynı şekilde NATO Müttefiklerimiz; Bulgaristan ve Romanya ile birlikte tesis ettiğimiz Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu ile Karadeniz’deki güvenliğe katkılar sağlıyoruz. Temennimiz, tüm dünyayı etkileyen ve yaklaşık üç yıldır devam eden bu savaşın bir an önce son bulmasıdır. NATO’YA KATKI SAĞLAMAYA DEVAM EDİYORUZ Türkiye; NATO İttifakı’na katıldığı günden bu yana üstlenmiş olduğu tüm görevleri başarıyla yerine getirmeye; NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak NATO kuvvet yapısına, misyon, operasyon ve karargâhlarına katkı sağlamaya devam etmektedir. Bu kapsamda Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; - 10 Ekim 2023’te bir yıl süreyle komutasını devraldığı Kosova Barış Gücü (KFOR) Komutanlığı görevini uluslararası sorumluluğun gerektirdiği tam bir tarafsızlık ve şeffaflık içerisinde başarıyla yerine getirmiş, - 18 Ekim 2024’te üstlendiği KFOR Komutan Yardımcılığı görevini devralmış, - 1 Aralık 2024-1 Aralık 2025 tarihleri arasında 65’inci Mekanize Piyade Tugayı Komando Taburumuz ile KFOR İhtiyat Taburu görevini, - 1 Temmuz 2024’te; 4 yıl süreyle üstlendiğimiz Karadeniz Müşterek Görev Kuvveti (CTF BLACK) ile yine 1 yıl süreyle üstlendiğimiz Akdeniz Müşterek Görev Kuvveti (CTF MED) Komutanlıklarını, - 24 Temmuz 2024’te 7’nci kez devraldığı deniz haydutluğuna karşı Birleşik Görev Kuvveti (CTF-151) komutasını, - 3 Aralık 2024’te Kanada Deniz Kuvvetlerinden devraldığı NATO Daimî Deniz Görev Grubu-2’nin komutasını başarıyla sürdürülmektedir. Ayrıca, NATO Daimî Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2’nin komutasını da 16 Aralık’ta, 6 aylığına devralınacaktır. Bosna Hersek’teki Avrupa Birliği Gücü Althea Harekâtı Manevra Bölüğü rotasyonu kapsamında ise bir motorlu piyade bölüğümüz 1 Ocak 2025 tarihi itibarıyla İtalya’dan görevi devralacak ve 30 Haziran 2026’ya kadar 18 ay süreyle görevini sürdürecektir. TSK 2024’TE 140 TATBİKATI BAŞARIYLA İCRA ETTİ Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, hâlihazırda yürüttüğü tüm operasyonları ve görevlerinin yanı sıra; etkinlik ve caydırıcılığını daha da artırmak için ulusal ve uluslararası eğitim ve tatbikat faaliyetlerini de aralıksız sürdürmektedir. 1 Ocak’tan itibaren 39’u NATO, 32’si Millî, 48’i Davet ve 21’i Özel olmak üzere toplam 140 tatbikat başarıyla icra edilmiştir. 2024 yılında; Kara Kuvvetlerimiz, 10 bölgede aynı anda harekât icra etmiş ve etmekte, Deniz Kuvvetlerimiz, 125 bin 766 saat seyir gerçekleştirmiş, Hava Kuvvetlerimiz, 72 bin 965 sorti, 143 bin 726 saat uçuş yapmış, Farklı coğrafyalarda 70 bin personel ile 20 görev icra edilmektedir. 35 BÜYÜK ORMAN YANGINI SÖNDÜRMEK İÇİN 114 HELİKOPTER İLE DESTEK SAĞLADIK Bakanlığımız tüm bu faaliyetlerinin yanı sıra, yaşanan afet ve acil durumlarda, diğer kamu kurum ve kuruluşlarından gelen talepler çerçevesinde arama, kurtarma, ulaştırma, güvenlik, barınma ve iaşe desteği de sağlamaktadır. 1 Mayıs-30 Kasım 2024 (yangın mevsimi) tarihleri arasında Orman Genel Müdürlüğünün talebine istinaden 35 büyük orman yangınına 114 helikopter ile 3.558 sorti ve 7 bin tondan fazla su atımı yapılarak destek sağlanmıştır. MİLLÎ TEKNOLOJİ HAMLESİ, ÜLKEMİZ İÇİN ELZEMDİR Savunma sanayii alanında güçlü ve bağımsız olmayan milletlerin geleceğe güvenle bakabilmeleri mümkün değildir. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği ve teşvikiyle mütemadiyen geliştirilen yerli ve millî savunma sanayii ürünü silah sistemleriyle Türk Silahlı Kuvvetlerimizin imkân ve kabiliyetleri her geçen gün daha da artırılmaktadır. Bu anlayışla başlatılan ve üzerinde hassasiyetle durduğumuz “Millî Teknoloji Hamlesi”, egemenlik ve bağımsızlığımız için vazgeçilmez olduğu gibi ülkemizin jeopolitik ve stratejik konumu itibarıyla da elzemdir. Savunmamız ne kadar güçlü ve bağımsızsa, yarınlarımız o kadar güvenlidir. Bugün insansız kara, deniz ve hava araçlarından helikopterlere, silah ve akıllı mühimmatlardan füzelere, hava savunma ve elektronik harp sistemlerine kadar geniş bir yelpazede ihtiyacımız olan teknolojileri, yerli ve millî olarak tasarlayıp üretiyor ve çok sayıda ülkeye de ihraç ediyoruz. Tasarımdan üretime kendi imkânlarımızla geliştirdiğimiz sistemleri kardeş, dost ve müttefik ülkelere de ihraç ederek ekonomimize de önemli katkılar sağlıyoruz. Bu kapsamda büyük bir başarıyla hizmet veren ve dünya klasmanında takdir gören silahlı/silahsız insansız hava sistemlerimiz; Akıncı, TB-2,TB-3, Aksungur, Anka ve üretimi devam eden Kızılelma ve Anka-3’ün yanı sıra; - Temel eğitim ve hafif taarruz uçağımız “HÜRKUŞ”, - Jet eğitim uçağımız “HÜRJET”, - Genel maksat helikopterimiz “GÖKBEY” ve taarruz helikopterimiz ATAK, - İlk yerli ve millî savaş uçağımız KAAN, - Ana Muharebe Tankımız ALTAY, - MİLGEM projesi kapsamında üretilen korvetler, - Millî Denizaltı (MİLDEN Projesi), - İSTİF sınıfı fırkateynler ve özellikle TCG ANADOLU ülkemizin savunma sanayi atılımlarının en somut örnekleridir. Son olarak geçtiğimiz ay Bayraktar TB-3’ün, millî gururumuz ve donanmamızın amiral gemisi TCG Anadolu’dan ilk kalkış ve inişini başarıyla gerçekleştirmesi de / yerli ve millî savunma sanayindeki adımlarımızın en son örneğidir. Ayrıca, Dizayn Proje Ofisimiz tarafından, yerli ve millî olarak tasarlanan ve üretilen Ada Sınıfı korvetlerimiz ve İstanbul firkateynimizden sonra / 3’üncü proje olan TF-2000 hava savunma harbi muhribi ile 4’üncü proje olan millî uçak gemisinin tasarım faaliyetleri de başarıyla devam etmektedir. Önümüzdeki yılın ilk aylarında, bu iki proje kapsamında sac kesme faaliyetlerinin de yapılmasını planlıyoruz. Öte yandan uzun menzilli hava savunma sistemleri (SİPER), füze teknolojileri ve elektronik harp sistemleri gibi kritik savunma sanayi projelerimizde de önemli aşamalar kaydedilmiştir. Türk savunma sanayisinin önemli bir yapıtaşı olarak hayata geçirilmekte olan Çelik Kubbe; kısa, orta ve uzun menzilli hava savunma silah sistemlerimizin (KORKUT, HİSAR-A/HİSAR-O, GÖKDEMİR, SİPER) entegre biçimde görev yapmasını sağlayan, günümüzün tehditlerini bertaraf etme kabiliyetine sahip etkili ve katmanlı bir hava savunma mimarisidir. Bu “güvenlik şemsiyesi”ni inşa edecek teknolojik olgunluğa erişmiş durumdayız. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

51,702 views • 1 year ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da düzenlenen 17’nci Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nın (IDEF 2025) açılış törenine teşrif etti. Açılış törenine Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler de beraberindeki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Kuvvet Komutanları ve Bakan Yardımcıları ile katıldı. Törende bir konuşma yapan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan konuşmasında şunları söyledi: BİR MİLLETİN BAĞIMSIZLIK YÜRÜYÜŞÜNE ŞAHİTLİK EDİYORUZ Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı IDEF 2025’in açılış merasiminde sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet ve heyecan duyuyorum. Türkiye’nin yanı sıra dünyanın farklı ülkelerinden fuarımızı teşrif eden her bir misafirimize kültür, medeniyet ve teknolojinin buluştuğu şehir olan İstanbul’umuza hoş geldiniz diyorum. Fuar kapsamında yapacağınız görüşmelerin, varacağınız anlaşmaların, kuracağınız ortaklıkların şimdiden ülkelerimiz, firmalarımız, sektörlerimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Küresel bir marka haline gelen bu organizasyonu başarıyla organize eden Millî Savuma Bakanlığımızı, Savunma Sanayii Başkanlığımızı ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfımızı yürekten tebrik ediyorum. Aynı şekilde ileri teknolojiye sahip savunma ürünleriyle fuarda boy gösteren firmalarımıza teşekkür ediyorum. Kendi alanında dünyanın en büyük ve en etkili ilk 3 fuarından biri olan Uluslararası Savunma Sanayii Fuarının bu yıl 17’ncisini düzenliyoruz. Bugün burada sadece Türk savunma sanayisinin gelişimine değil, aynı zamanda bir milletin bağımsızlık yürüyüşüne de şahitlik ediyor, kendi gök kubbesinde kendi kanatlarıyla yükselen bir ülkenin hikâyesini görüyoruz. 120 BİN ZİYARETÇİNİN FUARA KATILIMI BEKLENİYOR Fuarımıza olan ilginin her geçen yıl artmasından büyük bir kıvanç ve onur duyduğumuzu burada öncelikle vurgulamak istiyorum. Bu yılki organizasyonda 99 ülke ve uluslararası kuruluştan 219 heyeti temsilen 937 heyet üyesini misafir etmenin bahtiyarlığını yaşıyoruz. Bine yakın yerli ve 400’ün üzerinde yabancı firma kara, hava, deniz, uzay ve siber güvenlik alanlarında geliştirdikleri ürünleri 6 gün boyunca burada sergileme imkânı bulacak. Pazar gününe kadar 120 bini aşkın profesyonel ziyaretçinin fuara katılımı bekleniyor. Bu değerli buluşmayı salt ticari bir faaliyet, savunma sanayi alanındaki ürünlerin tanıtım ve satışının yapıldığı uluslararası çapta bir pazar olarak görmediğimizi özellikle bilmenizi rica ediyorum. Hep söylediğim gibi mesele alışveriş yapmak değildir, asıl mesele kazan-kazan temelinde uzun vadeli ortaklıklar tesis edebilmektir. Mesele, ticaretle birlikte kalıcı iş birlikleri geliştirebilmektir. Türkiye olarak biz buna hazırız ve çok yönlü iş birliklerine açığız. IDEF 2025’te ürün ve ekipmanlarıyla yer alan firmalarımızın tamamına başarılar diliyor, misafir heyetlerimizin her birine şükranlarımı iletiyorum. Savunma alanı başta olmak üzere IDEF 2025’in sektör ve firmalarımız arasındaki ilişkilere önemli katkılar yapmasını, yeni iş birliklerine kapı aralamasını, dostluk ve kardeşliğimizi güçlendirmesini temenni ediyorum. GAZZE’DE AÇLIKTAN BİR DERİ BİR KEMİK KALMIŞ ÇOCUKLARIN DERDİ, BİZİM DERDİMİZDİR Değerli misafirler, evvela şu hususu altını çizerek ifade etmek istiyorum: Güç dengelerinin yeniden belirlendiği, küresel ağırlık merkezlerinin yer değiştirdiği, uluslararası rekabetin giderek kızıştığı bir süreçten geçiyoruz. Sizlerin de takip ettiği üzere her gün yeni bir krize uyanıyoruz, yarın ne olacağını kimse bilmiyor, kimse tahmin edemiyor. İkinci Cihan Harbi sonrası kurulan kural temelli uluslararası sistemin yerini kimin gücü kime yeterse diyeceğimiz yeni bir düzen alıyor. Haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı olduğu bir anlayış tarzı hızla kanıksanıyor. Haklının hakkını arayacağı uluslararası mekanizmalar ise kendilerinden beklenen görevi icra edemiyor. Türkiye, gerek coğrafi konumu, gerekse tarihi, beşeri, kültürel bağları itibarıyla bu yeni statükonun etkilerini en çok hisseden ülkelerden biridir. Gazze’de 22 aydır katmerlenerek devam eden soykırımın İsrail’in coğrafyamızı istikrarsızlaştırmaya dönük saldırılarının, Rusya ile Ukrayna arasında 3,5 yılı geride bırakan savaşın, Güney Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Balkanlar’dan Günel Kafkasya’ya kadar geniş bir bölgede nükseden sıcak gerilimlerin tamamını bir şekilde bizi ilgilendirmekte, tedbir almamızı, müdahil olmamızı gerektirmektedir. Etrafımız ateş çemberiyle kuşatılmış derken, bunu hamaset olsun diye söylemiyoruz, aksine her gün yaşadığımız bir gerçeği ifade ediyoruz. Şunu bir defa açık ve net söylemek isterim: Gazze’de insani yardım malzemesi girişine izin verilmediği için açlıktan bir deri bir kemik kalmış çocukların derdi bizim derdimizdir. 13,5 yıllık zulmün ardından 8 Aralık devrimiyle umutların yeniden yeşerdiği Suriye’ye yönelik saldırılar bizim sorunumuzdur. Karadeniz’in güvenliğini tehlikeye atan sıcak çatışmalar aynı şekilde bizim için büyük bir endişe kaynağıdır. Libya’dan Sudan’a, Pakistan’dan Afganistan’a nerede bir sıkıntı, çatışma, istikrarsızlık varsa tamamı ülkemiz için dikkatle takip edilmesi gereken hassas konulardır. TÜM KALBİMİZLE BÖLGEMİZDE HUZUR, BARIŞ VE DAYANIŞMA İSTİYORUZ Türk dış politikası barış, adalet, uluslararası hukuk, egemenliğe saygı, hakkaniyet ve dayanışma ilkeleri üzerine kuruludur. Nüfuz peşinde değiliz, tahakküm peşinde değiliz, hiç kimsenin içişlerine karışmak niyetinde asla ve asla değiliz. Tüm kalbimizle bölgemizde huzur, barış, dayanışma istiyoruz, elbette bunu isterken gereklerini de yerine getirmekten çekinmiyoruz. Nerede bir haksızlık, adaletsizlik ve zulüm görsek sesimizi de, tepkimizi de belli bir üslup içinde açıkça ortaya koyuyoruz. Bu anlayışla İsrail’in Gazze halkına yönelik Nazileri fersah fersah aşan soykırımını tüm insanlığın gündeminde tutmaya devam ediyoruz. İnsani yardımlarımızla birlikte Gazze’deki vahşeti sona erdirmeye dönük diplomatik temaslarımızı da artırmış durumdayız. Gayemiz, bir an önce ateşkesin tesis edilmesidir. Gazze’ye insani yardımların girişine izin verilmesi bir başka önceliğimizdir. Maalesef Kızılhaç’ın bile girişine izin verilmediği gerçekten korkunç bir durum söz konusudur. Daha önce de söyledim, Netanyahu ve katliam şebekesi barbarlıkta Hitler’i çoktan geride bıraktı. Avrupa’daki Holokost sürecinde dahi Gazze’deki kadar insanlık dışı görüntüler ortaya çıkmadı. Her gün onlarca masumun bir lokma ekmek, bir yudum su bulamadığı için can verdiği bir acımasızlığı, zerre kadar insanlık onuru taşıyan hiç kimse kabul edemez, buna sessiz kalamaz, bu cinnet haline rıza gösteremez. Her kim Gazze’deki soykırıma sessiz kalıyorsa, İsrail’in işlediği insanlık suçlarına ortak oluyor demektir. Gazze’de insanlık ölürken, bebekler, çocuklar ölürken, insanlar bir çuval un alabilmek için ölürken, hiçbirimiz buna sessiz kalamayız ve kalmayacağız. O masum bebeklerin kopmuş kafalarını, o çocukların kopmuş ellerini, bacaklarını, affedersiniz köpeklerin açlıktan yemeye başladığı gömülmemiş cesetleri, o açlığı, o feryadı, annelerin yüreklerimizi yakan o çığlıklarını hiçbirimiz unutamayız, hiçbirimiz unutmayacağız. ULUSLARARASI TOPLUMU İNSANLIK CEPHESİNDE BİRLEŞMEYE DAVET EDİYORUM Açlıktan kitlesel ölümlerin başladığı bu kara günlerde tüm uluslararası toplumu insanlık cephesinde birleşmeye davet ediyorum. Gelin bu caniliğe hep birlikte tepki verelim. Gelin bu zulme, bu vahşete artık yeter diyelim. Gelin gözünü iktidar hırsı bürümüş bir avuç insanlık düşmanının insanlığın adını daha fazla lekelemesine müsaade etmeyelim. Diğer türlü bu kan lekesi sadece Netanyahu’nun ve cinayet şebekesinin eline değil, Gazze’deki soykırıma susan, tepkisiz kalan herkesin eline, anlına, şayet kaldıysa vicdanına bulaşacaktır. Türkiye olarak en başından beri adil ve sürdürülebilir bir dünya nizamı için dostlarımızla birlikte her platformda gayret sarf ediyoruz. Küresel barış ve güvenlini tesisi için her türlü adımı atarken, daha fazla trajedinin yaşanmaması için tüm imkânlarımızı seferber ediyoruz. Bu süreçte şu ilkeyi kendimize rehber edindik: Bin akçalık sulh, bin akçalık nizadan iyidir. Evet, barış diplomasisi adına ne yapıyorsak, bu hikmetli sözün ışığında yapıyoruz. Yine bu süreçte, hiçbir zaman unutmadığımız bir başka prensibimiz şudur: "Hazır ol cenge, eğer istersen sulh-u salah." Yani, eğer barış, huzur, güvenlik, dirlik ve refah istiyorsan, caydırıcılığını en üst düzeyde tutmak zorundasın. Eğer kendi vatanında onurunla, şerefinle, başın dik, alnın ak yaşamak istiyorsan, savunma yeteneklerini güçlendirmek mecburiyetindesin. Şüphesiz, bunun yolu da yerli ve millî savunma sanayiden geçiyor. Türkiye, yakın tarihinde savunma alanında ciddi sınamalarla karşılaşmış bir ülkedir. Dışa bağımlı olmanın sonuçlarını pek çok kez tecrübe ettik. 1960'lı yıllarda Kıbrıs hadiselerinde ve 1990'lı yıllarda terörle mücadelede, maalesef dost ve müttefik bu ülkelerden yeterli desteği alamadık. Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukunu korumak amacıyla gerçekleştirdiğimiz 1974 Barış Harekâtı sonrasında ambargolar adeta zirveye çıktı. Bakım için gönderdiğimiz uçaklar alıkonuldu. Hatta bunun için ülkemize hangarda saklama borcu çıkartıldı. Telsiz gibi en temel iletişim araçları dahi bir süre ülkemize verilmedi. Esad rejimiyle yaşadığımız gerilimde yine aynı ahde vefasızlığı gördük. Hava savunma kapasitemizi güçlendirme arayışlarımızda, karşımızda hep kapı duvar bulduk. Öyle ki, hava sahamızın sürekli ihlal edildiği günlerde, yangından mal kaçırırcasına hava savunma sistemleri ülkemizden sökülüp götürüldü. Libya’dan Karabağ’daki işgalin sonlandırılmasına kadar pek çok yerde benzer uygulamalar devam ettirildi. TÜRKİYE BUGÜN SAVUNMA SANAYİ ÜRÜNLERİYLE DÜNYA PİYASALARINA MÜHRÜNÜ VURAN BİR KONUMA ULAŞTI Atalarımızın bir sözü var, kötü komşu adamı mal sahibi yaparmış. Bizi de dost ve müttefiklerimiz savunma sanayinde mal sahibi yaptı. Her ambargo, her baskı, her haksızlık bize yeni bir kapı araladı. Biz de tüm gücümüzü kullanarak bu kapılardan içeri girmeyi başardık. Dün ambargolara, çifte standartlara ve diplomatik baskılara maruz kalan Türkiye, bugün savunma sanayi ürünleriyle dünya piyasalarına mührünü vuran bir konuma ulaştı. Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz dedik ve öz kaynaklarımızı harekete geçirerek bu alanda kısa sürede ciddi mesafe kat ettik. Bu arka plan temelinde bir yandan insani ve proaktif bir dış politika izlerken, diğer yandan savunma ve güvenlik yatırımlarımıza hız verdik. Tasarımdan seri üretime, ar-ge çalışmalarından ve inovasyon sürecine Türk savunma sanayine çağ atlattık. Bir dönem temel sıkıntımız olan dışa bağımlılığımızı ciddi ölçüde atlattık. Göreve geldiğimizde yüzde 20 seviyesinde olan savunma sanayimizin yerlilik oranı bugün yüzde 80’lerin üzerine çıktı. Sektördeki 3 bin 500’ü aşkın firmamız, 100 bin kişilik nitelikli personel kadrosuyla çalışmalarını başarılı bir şekilde sürdürüyor. Türk savunma sanayi bugün 1.380’in üzerinde proje sayısıyla, 20 milyar doları aşan cirosuyla, geniş ürün yelpazesiyle adeta destan yazıyor. Güvenlik birimlerimizin neredeyse tüm ihtiyaçlarını kendi kaynaklarımızla en etkin şekilde karşılıyoruz. Yerli ürünlerimiz güvenlik güçlerimizin terörle mücadele operasyonlarında, yurt içi ve yurt dışındaki harekâtlarımızda etkin rol oynuyor. İHA ve SİHA teknolojisinde dünyanın önde gelen 3 ülkesinden biriyiz. Geçen sene dünyada satılan her 100 İHA’dan 65’ini Türk firmaları tedarik etti. Özellikle SİHA’larımızın oyun değiştiren konsepti küresel ölçekte büyük yankı uyandırıyor. Geleneksel taktik ve stratejileri dönüştürüyor. Aynı şekilde dünyada kendi savaş gemisini tasarlayan, geliştiren, üreten 10 ülkeden biri şu anda Türkiye’dir. Ana yüklenicilerimiz, alt yüklenicilerimiz, KOBİ’lerimiz, araştırma kuruluşlarımız ve üniversitelerimiz, geliştirdikleri özgün ürünlerle ihracat hanemizi yeni yıldızlarla süslüyor. Şunu büyük bir gururla ifade etmek isterim: Türkiye, bugün dünyadaki en büyük 11’inci savunma ihracatçısı durumuna gelmiştir. İnsansız hava araçlarımız, millî gemi projelerimiz, elektronik sistemlerimiz, kara araçlarımız, silah ve mühimmatlarımız gıptayla takip ve talep ediliyor. Savunma sanayi şirketlerimiz geçtiğimiz sene tam 180 farklı ülkeye ürün ihraç ederek ciddi bir başarıya imza attı. Şu rakam da dikkat çekicidir: 2024 yılında savunma ve havacılık alanındaki ihracatımız, NATO ve hizmet ihracatları da dâhil olmak üzere yüzde 29’luk artışla 7 milyar 154 milyon dolara ulaşarak yeni bir rekor kırmıştır. Böylece 2024 hedefimiz olan 6,5 milyar doların yüzde 11 üzerine çıktık. 2025 Haziran ayı ihracatımız bir önceki yıla oranla yüzde 10,4 artarak 623 milyon dolara ulaştı. Son 12 aydaki ihracatımız ise geçtiğimiz yıla göre yüzde 23,1 düzeyinde artışla 7,5 milyar dolar seviyesini gördü. Lazer ve elektromanyetik silah sistemleri, otonom sistemler, siber güvenlik, kuantum teknolojisi ve yapay zekâ gibi alanlarda izleyeceğimiz doğru stratejilerle yakın gelecekte rekabet gücümüzü inşallah daha da arttıracağız. EN ÖNEMLİ AVANTAJLARIMIZDAN BİRİ DE NİTELİKLİ VE DİNAMİK İNSAN GÜCÜMÜZ Şunu da belirtmekte fayda görüyorum: Ülke olarak en önemli avantajlarımızdan biri de nitelikli ve dinamik insan gücümüzdür. Savunma sanayi başta olmak üzere her alanda teknolojik atılımımızı çok daha ilerilere taşıyacak yetişmiş insan gücüne sahibiz. Özellikle bunu daha da geliştirmekte kararlıyız. Bu vesileyle Savunma Sanayii Başkanlığımız başta olmak üzere bütün bu başarılarda pay sahibi olan tüm kurum ve kuruluşlarımızı, firmalarımızı, emek veren her bir kardeşimi bir kez daha canı gönülden tebrik ediyorum. Türk savunma sektörüyle gurur duyuyoruz. İnşallah gelecekte çok daha iyi seviyelerde olacağımıza yürekten inanıyoruz. Küresel güç Türkiye vizyonu ile savunma sanayinde tam bağımsız Türkiye yolunda kararlı adımlarla ilerliyoruz. Savunma sanayinde millî yetkinlik hamlesi adını verdiğimiz büyük bir dönüşüm başlattık. Onay ve talimatını bizzat verdiğim millî yetkinlik hamlesi ile savunma sanayi ekosistemi içerisinde sistematik bir yapı oluşturmayı hedefliyoruz. Bu alandaki çalışmalarımızla, savunma ve güvenlik yatırımlarımızla dosta güven, düşmana korku veren çok daha büyük ve güçlü bir Türkiye’yi inşa etmek için mücadele edeceğiz. Birlikte çalışacağız, birlikte üreteceğiz, geleceğe birlikte yürüyeceğiz. Rabbim hepimizin yar ve yardımcısı olsun diyorum. Bu düşüncelerle 17'nci Uluslararası Savunma Sanayii Fuarımızın ülkelerimiz, sektörlerimiz, firmalarımız için hayırlar getirmesini diliyorum. Fuara teşrif eden tüm dostlarımıza, tüm kardeşlerimize tekrar teşekkür ediyorum. Fuar kapsamında atılacak imzaların, yeni anlaşma ve iş birliklerinin aramızdaki ilişkilere somut katkılar yapmasını temenni ediyorum. Millî Savunma Bakanlığımıza, Savunma Sanayii Başkanlığımıza, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfımıza ve fuara katkı veren her bir kardeşime, her bir şirketimize tekrar teşekkür ediyorum. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

39,340 views • 1 year ago

Millî Savunma Bakanlığının faaliyetleri başta olmak üzere gündemdeki konulara ilişkin olarak Haftalık Basın Bilgilendirme Toplantısı gerçekleştirildi. Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri ve Bakanlık Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk tarafından gerçekleştirilen toplantıda basın mensupları ile şu bilgiler paylaşıldı: TSK TERÖRLE MÜCADELEYE DEVAM EDİYOR Bakanlığımızın tüm birlik ve kurumları ülkemiz ve milletimizin savunma ve güvenliği için; - Hudutlarımızın güvenliğinin sağlanmasından terörle mücadeleye, - Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin korunmasından uluslararası barış ve istikrarın desteklenmesine, - Geniş kapsamlı tatbikatların icrasından yerli ve millî savunma sanayimizin geliştirilmesine kadar birçok faaliyeti eş zamanlı olarak ve büyük bir başarıyla icra etmektedir. Milletimizin huzuru, devletimizin bekası için terörle mücadelesine ve sınırlarımızda yoğun ve etkin tedbirler almaya kararlılıkla sürdüren Türk Silahlı Kuvvetlerimizin devam eden operasyon ve arama tarama faaliyetleri kapsamında son bir haftada; - Irak’ın kuzeyindeki barınma alanlarından kaçan 1 PKK’lı terörist teslim olmuş, - Pençe-Kilit operasyon bölgesinde tespit edilen teröristlere ait mağaralarda çok sayıda silah, mühimmat ve yaşam malzemesi ele geçirilerek kullanılamaz hâle getirilmiştir. Bu vesileyle, 14 Mayıs’ta Pençe-Kilit Operasyonu bölgesinde yıldırım düşmesi sonucu şehit olan kahraman silah arkadaşımız Piyade Uzman Çavuş Mesut Karadağ’a bir kez daha Allah’tan rahmet; kederli ailesine, Türk Silahlı Kuvvetleri ile asil milletimize başsağlığı ve sabır diliyoruz. HUDUTLARDA 192 ŞAHIS YAKALANDI Hafta boyunca hudut güvenliği faaliyetleri kapsamında ise, - 7’si terör örgütü mensubu olmak üzere 192 şahıs yakalanmış, 2 bin 527 şahıs engellenmiştir. - Böylelikle 1 Ocak itibarıyla sınırlarımızdan yasa dışı yollarla geçmeye çalışırken yakalananların sayısı 2 bin 33, engellenen kişi sayısı da 32 bin 184 olmuştur. Ayrıca, bu hafta içerisinde Van hudut hattında yapılan arama tarama faaliyetinde 22 kilogramdan fazla uyuşturucu madde ele geçirilmiştir. Suriye Harekât Alanlarında 8 Ocak’tan bu yana sürdürülen “tünel imha” faaliyetleri kapsamında bugüne kadar Tel Rıfat bölgesinde yaklaşık 99, Menbiç bölgesinde ise 112 kilometre uzunluğundaki tüneller imha edilmiştir. SİLAH BIRAKMA KARARI VAKİT KAYBETMEDEN HAYATA GEÇİRİLMELİ Bölücü terör örgütü PKK, kendini feshettiğini ve silah bırakma kararı aldığını duyurmuştur. Alınan kararın; - Vakit kaybetmeden hayata geçirilmesi gerektiğini, - Sahada atılacak somut adımların yakından takip edileceğini, - Sürecin sabote edilmesine, bu süreçte yaşanabilecek sözlü ve eylemsel provokasyonlar dâhil her türlü duruma karşı dikkatli ve hazırlıklı olunduğunu vurguluyoruz. Terörle mücadelede elde edilen başarıda ve “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda ülkemizin terörsüz bir geleceğe yürümesinde şüphesiz en büyük pay; vatan, millet ve bayrak uğruna canları pahasına mücadele eden aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimiz ile onların fedakâr ve cefakâr ailelerine aittir. Bu vesileyle aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anıyor, hayatta olan gazilerimize sağlık ve esenlikler diliyor, kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımızı sunuyoruz. TERÖR ÖRGÜTLERİ VAR OLDUKÇA TSK MÜCADELESİNİ SÜRDÜRECEK Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, ismi her ne olursa olsun; ülkemize, milletimize, bölgemizin istikrarına ve insanlığa tehdit oluşturan terör örgütleri var olduğu müddetçe mücadelesini büyük bir azim ve kararlılıkla sürdürecektir. Bu kapsamda; bölücü terör örgütü PKK tarafından kullanılan bölgelerde arazi arama tarama; mağara, sığınak, barınak ile mayın ve el yapımı patlayıcı tespit ve imha çalışmalarına bölgenin temizlendiğinden ve ülkemize bir daha tehdit oluşturmayacağından emin olunana kadar kararlılıkla devam edilecektir. DENİZKURDU-II TATBİKATI BAŞARIYLA DEVAM EDİYOR Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, tüm operasyon ve görevlerinin yanı sıra, etkinlik ve caydırıcılığını daha da güçlendirmek amacıyla eğitim ve tatbikat faaliyetlerine de kesintisiz olarak devam etmektedir. Bu çerçevede; 6-17 Mayıs tarihleri arasında Karadeniz, Marmara, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de gerçekleştirilen DENİZKURDU-II Tatbikatı başarıyla devam etmektedir. Deniz Kuvvetlerimizin yanı sıra Kara ve Hava Kuvvetleri ile Sahil Güvenlik Komutanlığı ve kamu kurumlarından personelin katıldığı tatbikatta; sevk ve idare etkinliğinin değerlendirilmesi, katılan unsurların karar verme yetenekleri ile birlikte çalışabilirliğinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır. 120 gemi, 7 insansız deniz aracı (İDA) ve 85 hava aracının görev aldığı tatbikat kapsamında; - 6-7 Mayıs’ta “Fiilî Silah Eğitimleri”, - 8-9 Mayıs’ta “Harekâta Hazırlık Eğitimleri”, - 10-11 Mayıs’ta “Güdümlü Mermi (ATMACA) ve SM-1 Atışları” ve “Liman Ziyaretleri” ile “Lojistik Bütünleme Faaliyetleri”, - 12-14 Mayıs tarihleri arasında ise “Çok Tehditli Ortamda Harekât Eğitimleri” gerçekleştirilmiştir. ATMACA güdümlü mermisi, Deniz Kuvvetlerimizin envanterine alındıktan sonra ilk defa DENİZKURDU-II Tatbikatı kapsamında 10 Mayıs’ta Sinop atış alanında bulunan TCG KINALIADA’dan ateşlenmiş ve hedefi tam isabet vurarak başarıyla imha etmiştir. Seçkin Gözlemci Günü faaliyetleri dün (14 Mayıs) Antalya açıklarında icra edilen DENİZKURDU-II Tatbikatı, katılımcı unsurların ana üs ve limanlarına intikali ile tamamlanacaktır. 5-30 Mayıs tarihleri arasında; - Edirne’de Trakya-2025, - İstanbul’da Avrasya Barışı (Eurasian Peace), - Kayseri’de Erciyes Hava İndirme, - Konya’da Uluslararası Anadolu Ankası tatbikatları devam etmekte, 28 Nisan-31 Mayıs dönem aralığında ise; - Yerinden katılım ile Steadfast Cobalt, - Katar’da Katar Özel Kuvvet NATO Sertifikasyon, - Almanya ve Birleşik Krallık’ta Formidable Shield, - İspanya’da Spanish Minex tatbikatlarına katılım sağlanmaktadır. Ayrıca; - 19-29 Mayıs tarihleri arasında, - Belçika’da Snow Master, - Norveç’te Steadfast Deterrence tatbikatlarına katılım sağlanması planlanmaktadır. Liman ziyaretleri kapsamında 13-16 Mayıs tarihleri arasında; NATO Daimî Deniz Görev Grubu-2 görevine yönelik, - Arnavutluk Deniz Kuvvetlerine ait BUTRINTI tarafından İzmir’e, - TCG KEMALREİS gemimiz tarafından Barselona/İspanya’ya, - Fransa Deniz Kuvvetlerine ait LA FAYETTE tarafından 14-17 Mayıs tarihleri arasında Mersin’e liman ziyaretleri yapılmaktadır. NATO Daimî Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2 görevi kapsamında TCG YZB. GÜNGÖR DURMUŞ ve TCG AKÇAY gemilerimiz tarafından 17-18 Mayıs’ta Mallorca /İspanya’ya liman ziyareti gerçekleştirilecektir. 20-24 Mayıs tarihleri arasında Malezya’da düzenlenecek “17’nci Langkawi Uluslararası Denizcilik, Havacılık ve Uzay Fuarı” kapsamında Maldivler’e liman ziyareti yapan TCG BÜYÜKADA gemimiz, dün (14 Mayıs) varış limanı olan Langkawi/ Malezya’ya seyre başlamıştır. Diğer yandan 15-19 Mayıs tarihleri arasında Mehteran Birlik Komutanlığımızca “42’nci Geleneksel New York Türk Günü Yürüyüşü ve Festivali” kapsamında konser ve tören faaliyetleri icra edilmektedir. TSK KARDEŞ, DOST VE MÜTTEFİK ÜLKELERE DESTEK VERMEYE DEVAM EDİYOR Farklı coğrafyalarda üstlendiği görevlerle sadece ülkemizin değil, bölgemizin ve dünyanın güvenliğine de katkı sağlayan etkin bir güç olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; kardeş, dost ve müttefik ülkelere güven ve destek vermeye devam etmektedir. 8 Mayıs’ta Sayın Cumhurbaşkanımız ile Irak Başbakanı’nın heyetler arası görüşmesine katılan Sayın Bakanımız, bu çerçevede Bakanlığımız ile Irak Cumhuriyeti Askerî Sanayii Komisyonu arasında, “Savunma Sanayii Alanında Yerlileştirmeye Yönelik Mutabakat Muhtırası”nı imzalamıştır. Sayın Bakanımız yine hafta içerisinde; - 9 Mayıs’ta dost ve kardeş ülke Pakistan’ın Ankara Büyükelçisini, - 12 Mayıs’ta Dünya Ticaret Merkezi Utah Başkanı ve ticaret heyetini kabul etmiştir. - 12-13 Mayıs’ta resmî temaslarda bulunmak üzere kardeş ülke Azerbaycan’a giden Sayın Bakanımız, Azerbaycan Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmiş, Azerbaycan Zafer Anıtı’nı, merhum Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in kabrini, Şehitler Hıyabanı’nı ve Bakü Türk Şehitliği’ni ziyaret etmiş, Azerbaycan Savunma Bakanı ile görüşme gerçekleştirmiş, - Aynı gün Ankara’da düzenlenen Savunma Sanayii İcra Komitesi (SSİK) Toplantısı’na katılmıştır. 11-13 Mayıs tarihleri arasında Polonya’ya resmî ziyarette bulunarak Polonya Genelkurmay Başkanı ile ikili ve heyetler arası görüşmeler gerçekleştiren, Meçhul Asker Anıtı’na çelenk sunan, Polonya Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanı’nı, Varşova Büyükelçimiz ile Askerî Ataşeliğimizi ziyaret eden Sayın Genelkurmay Başkanımız, 14-15 Mayıs’ta Brüksel’de düzenlenen “NATO Genelkurmay Başkanları Toplantısı”na katılmaktadır. Sayın Kara Kuvvetleri Komutanımız, 8 Mayıs’ta Katar Kara Kuvvetleri Komutanı ve beraberindeki heyeti makamında ağırlamıştır. Ayrıca; - 8 Mayıs’ta Sayın Cumhurbaşkanımız ile Irak Başbakanı’nın heyetler arası görüşmesinde Millî Savunma Bakan Yardımcımız Sayın Musa Heybet ile Al Zaman Grup Yönetim Kurulu Başkanı tarafından; AYDA International Entegre Savunma Sistemleri Ticaret AŞ ve Al Zaman Grup arasında Mutabakat Zaptı imzalanmıştır. - 13 Mayıs’ta Millî Savunma Bakan Yardımcılarımız Sayın Şuay Alpay ve Sayın Musa Heybet ile Muharip Hava Kuvveti Komutanımız Orgeneral İsmail Güneykaya Madrid’de düzenlenen İspanya Uluslararası Savunma ve Güvenlik Fuarı’na (FEINDEF) katılmış, çok sayıda ülke temsilcisiyle görüşmeler gerçekleştirmiştir. İSRAİL BÖLGEYİ KAOS ORTAMINA SÜRÜKLÜYOR İsrail’in Filistin halkına yönelik insanlık dışı davranışları ve insani yardımların girişine yönelik engellemeleri maalesef devam etmektedir. Ayrıca, İsrail sorumsuz saldırılarıyla tüm bölgeyi çatışma ve kaos ortamına sürüklemektedir. Uluslararası toplumun, Gazze’ye insani girişlerin ve kalıcı ateşkesin bir an evvel sağlanması için İsrail üzerindeki baskıyı artırması küresel barışın da bir gereğidir. Ülkemiz bölgede barış ve istikrarın sağlanması adına her daim katkısını sürdürecektir. DENİZ TEMİZLİK VE PETROL TOPLAMA GEMİSİ DENİZE İNDİRİLDİ Ulusal güvenliğimizin ayrılmaz parçası olan yerli ve millî savunma sanayimizin ürettiği harp araç gereç ve mühimmatıyla Türk Silahlı Kuvvetlerimizin güç ve etkinliğini daha da artırma çalışmalarımız devam etmektedir. Kara Kuvvetleri Komutanlığımızca muhtelif miktarda NEFER Kuleli Zırhlı Muharebe Aracı, muayene ve kabul faaliyetleri tamamlanarak envantere alınmıştır. Ülkemizin en önemli enerji kuruluşlarından BOTAŞ’ın çalışmalarında kullanılmak üzere Bakanlığımıza bağlı ASFAT ana yükleniciliğinde inşasına başlanan, tasarımı başta olmak üzere önemli yenilikleriyle dünyada muadili olmayan “Deniz Temizlik ve Petrol Toplama Gemisi” 10 Mayıs’ta denize indirilmiştir. Öte yandan, DENİZKURDU-II Tatbikatı kapsamında 12 Mayıs’ta TCG ANADOLU’dan havalanan Bayraktar TB3 SİHA’lar tarafından belirlenen hedefler Mini Akıllı Mühimmat (MAM-L) ile tam isabetle vurulmuştur. 19 MAYIS’I ÇEŞİTLİ ETKİNLİKLERLE KUTLAYACAĞIZ Millî Mücadelemizin başlangıcının 106’ncı yıl dönümünde, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramımızı şimdiden kutluyor; başta Ebedî Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Millî Mücadele kahramanlarımız olmak üzere, aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyoruz. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı kapsamında; - Deniz Kuvvetlerimize bağlı yüzer unsurlar tarafından 19 gemi ile 19 liman ziyareti gerçekleştirilecek ve gemiler halkımızın ziyaretine açılacak, - Düzce, Bingöl ve Diyarbakır’da muharip uçak geçişi, - Muğla’da muharip uçak geçişi ve paraşüt atlayışı, - Samsun’da Türk Yıldızları ve SOLOTÜRK tarafından gösteri uçuşları icra edilecektir. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı kapsamında ayrıca, TCG Anadolu amfibi gemimiz Kara, Deniz ve Hava Harp Okulu öğrencilerimiz ile Gençlik ve Spor Bakanlığımızın belirleyeceği 81 ilden 81 gencimizin katılımıyla 17 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket edecek ve Bandırma vapurunun rotasını izleyerek 19 Mayıs’ta Samsun’da olacaktır. Diğer taraftan, - Her zaman yanlarında olduğumuz engelli kardeşlerimizin Engelliler Haftasını, - Şanlı tarihimizin en büyük zaferlerinden olan Cerbe Deniz Savaşı’nın (14 Mayıs 1460) 465’inci, - İlk Türk Amirali Çaka Bey'in Bizans donanmasına ağır kayıplar verdirerek kazandığı “1’inci Koyun Adaları Zaferi”nin 935’inci yıl dönümlerini kutluyoruz. Sonuç olarak Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, milletimizin güveninden aldığı güçle, ülkemizin savunma ve güvenliği için üstlendiği tüm görevleri dün olduğu gibi bugün ve yarın da azim, kararlılık ve yüksek bir sorumluluk bilinciyle yerine getirmeye devam edecektir. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

24,715 views • 1 year ago

Millî Savunma Bakanlığının faaliyetleri başta olmak üzere gündemdeki konulara ilişkin olarak Haftalık Basın Bilgilendirme Toplantısı gerçekleştirildi. Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri ve Bakanlık Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk tarafından icra edilen toplantıda şu bilgiler paylaşıldı: 1 MAYIS EMEK VE DAYANIŞMA GÜNÜ KUTLU OLSUN Öncelikle, destansı bir mücadele olan “Kûtu’l-Amâre Zaferi”nin 110’uncu yıl dönümünde (29 Nisan 1916) aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. Ayrıca, gece gündüz demeden özveriyle çalışan personelimiz başta olmak üzere tüm işçi kardeşlerimizin “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü”nü şimdiden kutluyoruz. TERÖRLE MÜCADELEMİZ SÜRÜYOR Ülkemizin savunma ve güvenliği için var gücüyle çalışan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, kalıcı güvenliği tesis etmek amacıyla gerçekleştirdiği görev ve faaliyetleri kapsamında hafta boyunca; ▪️ 6 PKK’lı terörist daha teslim olmuş, ▪️ Operasyon bölgelerinde mayın ve el yapımı patlayıcı ile mağara, sığınak ve barınak tespit ve imha çalışmalarına devam edilmiş, ▪️ Suriye Harekât Alanlarında imha edilen tünel uzunluğu, Menbic’de imha edilen 8 kilometre tünel ile birlikte, 785 kilometreye ulaşmıştır. HUDUTLARDA 198 ŞAHIS YAKALANDI 7 gün 24 saat esasıyla en üst seviyede güvenliğin tesis edildiği hudutlarımızda son bir haftada; ▪️ 198 şahıs yakalanmış, 1 Ocak’tan bugüne kadar hudutlarımızdan yasa dışı yollarla geçmeye çalışırken yakalananların sayısı 2 bin 430 olmuş, ▪️ Engellenen 1.449 şahıs ile birlikte bu yıl içerisinde sınırlarımızda engellenen kişi sayısı da 25 bin 618’e ulaşmıştır. Ayrıca; keşif, gözetleme ve devriye faaliyetlerini aralıksız sürdüren hudut birliklerimiz tarafından Van ve Hatay hudut hatlarında gerçekleştirilen arama tarama faaliyetlerinde toplam 388 kilogram (388.046 gram) uyuşturucu madde ile 3 bin 485 adet uyuşturucu hap ele geçirilmiştir. SAYIN BAKANIMIZ, SAVUNMA SANAYİİ DEĞERLENDİRME TOPLANTISI’NA BAŞKANLIK ETTİ Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; yüksek caydırıcılık kapasitesiyle millî güvenliğimizi teminat altına alırken, dost ve müttefik ülkelerle yürüttüğü iş birlikleri, eğitim-danışmanlık faaliyetleri ve çok uluslu görevlerdeki etkin rolüyle bölgesel ve küresel güvenlik, barış ve istikrara güçlü katkılar sunmayı sürdürmektedir. 23 Nisan’da, Ulus’taki Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinde düzenlenen törene ve Meclis’teki özel oturum ile resepsiyona katılan Sayın Bakanımız, 28 Nisan’da, Nijer Büyükelçimizi kabul etmiştir. Sayın Bakanımız, dün (29 Nisan); TSK Komuta Kademesi, Savunma Sanayii Başkanı ve savunma sanayi şirketlerimizin Genel Müdürlerinin katılımıyla Bakanlığımızda gerçekleştirilen “Savunma Sanayii Değerlendirme Toplantısı”na başkanlık etmiştir. Sayın Genelkurmay Başkanımız; 25-26 Nisan’da Katar’a resmî bir ziyaret gerçekleştirmiş, Katar-Türk Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığında inceleme ve denetlemelerde bulunmuş, Katar Genelkurmay Başkanı ile ikili ve heyetler arası görüşmeler yapmış, Katar Savunma Bakanı tarafından kabul edilmiştir. Sayın Kara Kuvvetleri Komutanımız; 27-29 Nisan tarihleri arasında Azerbaycan’a resmî bir ziyaret gerçekleştirmiş, çeşitli temas ve görüşmelerde bulunmuştur. Sayın Donanma Komutanımız, 6-8 Mayıs tarihleri arasında Madrid/İspanya’da düzenlenecek Avrupa Deniz Kuvvetleri Komutanları (CHENS 2026) Toplantısı’na katılacaktır. EFES-2026 TATBİKATI 45 ÜLKEDEN KATILIMCI İLE DEVAM EDİYOR Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, yüksek hazırlık seviyesini muhafaza etmek amacıyla eğitim ve tatbikat faaliyetlerini de kesintisiz olarak sürdürmektedir. Ege Ordusu Komutanlığımızın sevk ve idaresinde, dost ve müttefik ülke unsurlarının katılımıyla 20 Nisan-21 Mayıs tarihleri arasında icra edilen EFES-2026 Tatbikatı; Batı Anadolu, Orta Ege, İzmir Körfezi ve Doğanbey Atış ve Tatbikat Bölgesi’nde başarıyla devam etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerimizin en büyük birleşik ve müşterek tatbikatlarından olan EFES-2026’ya millî unsurlarımız ile birlikte 45 ülkeden gözlemci, birlik ve unsur katılmaktadır. Estonya’da bulunan NATO Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi koordinatörlüğünde, 20-24 Nisan tarihleri arasında, yerinden katılımla icra edilen NATO Kilitli Kalkan (Locked Shields) Tatbikatı başarıyla tamamlanmıştır. Tatbikatın Seçkin Gözlemci Günü’ne; Sayın Genelkurmay Başkanımız, Sayın Kara Kuvvetleri Komutanımız ile birlikte Ankara’da bulunan TSK Siber Savunma Komutanlığımızdan iştirak etmiştir. ▪️ 27 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında Azerbaycan’da TURAZ Kartalı Hava Savunma Tatbikatı icra edilmekte, ▪️ 13-30 Nisan tarih aralığında Libya ve Fildişi Sahili’nde düzenlenen Flintlock ile ▪️ 27 Nisan-8 Mayıs tarihleri arasında İspanya ev sahipliğinde Batı Akdeniz’de icra edilen Spanish Minex Mayın Harekâtı tatbikatlarına katılım sağlanmaktadır. Spanish Minex Tatbikatı’na iştirak eden NATO Daimî Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2’de (SNMCMG-2) görevli TCG Amasra mayın avlama gemimiz, 1-3 Mayıs tarihleri arasında Alicante/İspanya’ya liman ziyareti yapacaktır. 5-13 Mayıs tarihleri arasında; ▪️ Norveç’te Steadfast Deterrence ile ▪️ Paris/Fransa’da gerçekleştirilecek Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu Bilgisayarlı Destekli Komuta Yeri tatbikatlarına iştirak edilmesi planlanmaktadır. 27-30 Nisan tarihleri arasında Türkiye-Mısır Hava Kuvvetleri 3'üncü Karargâh Görüşmeleri için Türkiye’de bulunan Mısır Hava Kuvvetleri heyeti, 29 Nisan’da Sayın Hava Kuvvetleri Komutanımız tarafından kabul edilmiştir. Türk Yıldızları Akrobasi Timimiz, 3 Mayıs’ta “Mevlana’yı Karşılama Törenleri” kapsamında Konya’da gösteri uçuşu yapacaktır. Coğrafi bilgi üretimi ve haritacılık alanında sahip olduğu kurumsal kapasiteyi sürekli geliştirerek; doğru, güncel ve güvenilir veriyi kamuoyunun hizmetine sunmaya yönelik çalışmalarını sürdüren Harita Genel Müdürlüğümüz tarafından 1/1.000.000 ölçekli; ▪️ Türkiye Nüfus Dağılışı ve Yoğunluğu Haritası (2025) güncellenmiş, ▪️ Türkiye Nüfus Değişimi Haritası (2024-2025) hazırlanmış ve ▪️ Türkiye Yapı Yoğunluğu Haritası yayımlanmış, böylece üç kıymetli çalışma daha kamuoyunun istifadesine sunulmuştur. Diğer yandan; ▪️ 19 - 27 Nisan tarihleri arasında Berlin/Almanya’da gerçekleştirilen ve 22 ülkeden 450 sporcunun yer aldığı “Lapua Berlin 2026 Uluslararası Atıcılık Yarışması”na ilk kez katılarak Havalı Tüfek Karışık Takım kategorisinde şampiyon olan TSK Spor Gücü Atış Takımımız ile ▪️ 25-26 Nisan’da Türkiye Triatlon Federasyonu tarafından Zonguldak’ta düzenlenen “Çaycuma Duatlonu Türkiye Kupası Finali”ni birincilikle tamamlayarak hem Elit hem de Yaş Grupları kategorilerinde 2026 yılı Türkiye Şampiyonu olan TSK Spor Gücü Triatlon Takımımızı ve derece elde eden tüm sporcularımızı bir kez daha tebrik ediyoruz. GÖKBEY’İN İLK TESLİMATI GERÇEKLEŞTİRİLECEK Türk Silahlı Kuvvetlerimizin modern ve etkin savunma gücünün, yerli ve millî savunma sanayimizin ileri teknoloji ürünleriyle güçlendirilmesi çalışmaları da kararlılıkla devam etmektedir. Kara Kuvvetleri Komutanlığımızca muhtelif miktarda, KARAOK Tanksavar Silah Sistemi, muayene ve kabul faaliyetleri tamamlanarak envantere alınmıştır. Bugün de (30 Nisan), TUSAŞ tarafından yerli ve millî imkânlarla üretilen Gökbey Genel Maksat Helikopterinin Kara Kuvvetleri Komutanlığımıza ilk teslimatı gerçekleştirilecektir. Makine ve Kimya Endüstrisi (MKE) Anonim Şirketimiz tarafından hafta içerisinde; ▪️ Muhtelif adet ve çapta silah ve mühimmatın teslimatı tamamlanmış, ▪️ HAR-66 Hafif Anti-Tank Roketlerinin Malezya’ya ihracı kapsamındaki teslimatlara devam edilmiş, ▪️ 20-23 Nisan tarihleri arasında Malezya’da düzenlenen, Asya Savunma Hizmetleri Fuarı ve Konferansı’nda (Defence Services Asia Exhibition and Conference-DSA 2026) şirketimiz ile Malezya kamu şirketi “Melaka Corporation” arasında savunma sanayi alanında ortak üretim ve satışı gerçekleştirilen savunma ürünlerinin bakım, onarım ve teknik destek süreçlerini kapsayan Mutabakat Zaptı (MoU) imzalanmıştır. İmza töreni; Millî Savunma Bakan Yardımcımız Sayın Musa Heybet, Malezya Savunma Bakanı ve Malezya Melaka Eyaleti Başbakanı’nın katılımıyla gerçekleştirilmiştir. SAHA-2026 FUARI’NDA BAKANLIĞIMIZIN ÜRÜN VE PROJELERİ DE SERGİLENECEK 5-9 Mayıs tarihleri arasında Cumhurbaşkanlığı himayelerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek SAHA-2026 Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi Fuarı'nda, Bakanlığımız ve bağlı kuruluşlarımızın ürün ve projeleri sergilenecektir. SAHA-2026’ya; Deniz Kuvvetleri Komutanlığımıza ait TCG Anadolu ve TCG İstanbul gemilerimiz ile TCG Piri Reis denizaltımız da katılacak ve halkımızın ziyaretine açılacaktır. Dost ve müttefik ülkeler ile çeşitli alanlarda anlaşmalar imzalanması planlanan Fuar boyunca; Mehteran Birlik Komutanlığımız ile 1’inci Ordu, Kuzey Deniz Saha ve Hava Harp Okulu bando komutanlıklarımız tarafından konserler icra edilecektir. ÖĞRENCİ VE PERSONEL TEMİNİ FAALİYETLERİ SÜRÜYOR Personel ve askerî öğrenci alım/temin işlemleri kapsamında; 2026 Yılı Millî Savunma Üniversitesi Harp Okulları ve Astsubay Meslek Yüksekokulları Askerî Öğrenci Aday Tercih İşlemleri, 24 Nisan’da tamamlanmıştır. Önceki yıla göre 7 bin 20 adayın daha fazla başvuruda bulunmasıyla toplam başvuru sayısı 119 bin 189’a ulaşmış; Millî Savunma Üniversitemize yapılan başvurularda kayda değer bir artış gözlemlenmiştir. Avrupa genelinde askerî okulların öğrenci temininde güçlük yaşadığı bir dönemde Millî Savunma Üniversitemize gösterilen yoğun ilgi; ▪️ Milletimizin Türk Silahlı Kuvvetlerimize duyduğu güvenin, ▪️ Gençlerimizin bu şanlı göreve olan yüksek teveccühünün ve ▪️ Türk milletinin köklü “ordu-millet” anlayışının açık ve güçlü bir tezahürüdür. Yüreğindeki vatan ve millet aşkıyla, Al Bayrağımızın izinde şanlı ordumuzda görev almayı hedefleyen tüm gençlerimize başarılar diliyor, bu bilinç ve sorumlulukla yetişmelerinde emeği geçen kıymetli ailelerine şükranlarımızı sunuyoruz. 2026 Yılı Millî Savunma Bakanlığına Sözleşmeli Bilişim Personeli Temini başvuruları, 4 Mayıs’ta sona erecektir. Bölgesel Kariyer Fuarları çerçevesinde; ▪️ Dün ve bugün (29-30 Nisan) Erzurum’da, Kuzeydoğu Anadolu Kariyer Fuarı’na iştirak edilmekte, ▪️ 7-8 Mayıs’ta Tekirdağ’da, Trakya Kariyer Fuarı’na katılım sağlanması planlanmaktadır. Sonuç olarak yüksek teknolojiye dayalı imkân ve kabiliyetleri, nitelikli personeli ve üstün harekât yeteneğiyle Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; ▪️ Karada, denizde ve havada ülkemizin savunma ve güvenliğini sağlamaya, ▪️ Bölgesel ve küresel barış ve istikrarın korunmasına önemli katkılar sunmaya, ▪️ Üstlendiği tüm görevleri büyük bir azim ve başarıyla yerine getirmeye devam edecektir. BASIN MENSUPLARININ GÜNDEME DAİR SORULARI CEVAPLANDIRILDI Basın Bilgilendirme Toplantısı’nın ardından basın mensuplarının gündeme dair soruları cevaplandırıldı. Sorulara verilen cevaplar şu şekilde: AVRUPALI YÖNETİCİLERİN ÜLKEMİZİ HEDEF ALAN AÇIKLAMALARI Son dönemde bazı Avrupalı yöneticilerin ülkemizi hedef alan açıklamaları dikkatle takip edilmektedir. Türkiye’nin bölgesel rolü ve Avrupa güvenlik mimarisi içindeki konumuna ilişkin ifadeler, müttefiklik hukuku ve dayanışma ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Yine, NATO üyesi Fransa ve Yunanistan’ın birtakım senaryolar üzerinden yaptığı açıklamalar gerilimi artırmakta, bölgesel barış ve istikrara zarar verme riski taşımaktadır. Bölgemizde oluşturulmaya çalışılan herhangi bir askerî ittifakın, Türkiye’ye karşı başarı şansı bulunmadığı gerçeğini hatırlatıyoruz. Sayın Bakanımızın daha önce de ifade ettiği gibi önümüzdeki dönemde de güvenlik ve istikrarın söz konusu olduğu her durumda, Türkiye’yi karşısına alanlar değil, Türkiye ile birlikte olanlar kazanacaktır. GKRY’E FRANSIZ ASKERLERİNİN KONUŞLANDIRILACAĞINA İLİŞKİN HABERLER Türkiye, uluslararası hukuka bağlı, bölgesinde barış ve istikrarın korunmasını önceleyen bir anlayışla hareket etmektedir. Ancak bu yaklaşımımız, hem ülkemizin hem de KKTC’nin millî hak ve menfaatlerinden taviz verileceği anlamına gelmemektedir. Kıbrıs Adası’nın güvenliği ve istikrarına ilişkin düzenlemeler uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş olup Türkiye garantör ülkelerden biridir. Fransa tarafından Güney Kıbrıs’a asker gönderileceğine yönelik açıklamaların hangi somut güvenlik ihtiyacına dayandığı belirsizliğini korurken bu tür girişimlerin mevcut hassas dengeyi bozma ve gerilimi artırma riski bulunmaktadır. Bu tür girişimlerin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi açısından da gelecekte güvenlik riskleri doğurabileceğini ve bölgesel istikrarı zedeleyebilecek adımlardan kaçınılması gerektiğini bir kez daha ifade ediyoruz. İSRAİL’İN KÜRESEL SUMUD FİLOSU’NA SALDIRISI Gazze’ye insani yardım ulaştırmak amacıyla oluşturulan Küresel Sumud Filosu’na, uluslararası sularda İsrail güçlerince gerçekleştirilen müdahale, uluslararası hukukun açık bir ihlalidir. Bu eylem, yalnızca insani değerleri değil, aynı zamanda uluslararası sularda seyrüsefer güvenliğini de hedef almaktadır. Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip ülke olarak, bölgede meydana gelen gelişmeler yakından ve hassasiyetle takip edilmektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz tarafından daha önce de yaptığımız gibi insani yardım ve destek çerçevesinde gerekli tüm tedbirler alınmaktadır. ASTSUBAY TEMİN ŞARTLARININ DEĞİŞTİRİLECEĞİNE İLİŞKİN İDDİALAR Bakanlığımız, personelimizin özlük haklarının geliştirilmesine yönelik çalışmalarını, günümüzün değişen şartlarına uygun şekilde ve ihtiyaçlar doğrultusunda, ilgili mevzuat çerçevesinde titizlikle sürdürmektedir. Son günlerde kamuoyuna yansıyan hususlara ilişkin olarak Bakanlığımızda yapılan bir çalışma yoktur. ÜLKEMİZDEN LİBYA’YA GİDEN ASKERÎ UÇAKLARIN ROTASI Uçuş rotaları; hava sahası kullanım kuralları, meteorolojik şartlar, uçuş emniyeti, acil durumlarda iniş yapılabilecek uygun havalimanlarının konumu, yakıt verimliliği ve Dünya’nın küresel yapısı gibi hususlar dikkate alınarak planlanmaktadır. Ülkemizden Libya’ya gerçekleştirilen askerî uçuşlarda, 2023 yılına kadar ülkemizin güneyinden geçen rota kullanılırken aynı yıl itibarıyla uçuş rotalarının yeniden değerlendirilmesi sonucu yakıt verimliliği ve uçuş süresi açısından daha avantajlı olan kuzey rota kullanılmaya başlanmıştır. Söz konusu kuzey rota, güney rotaya kıyasla yaklaşık 225 km daha kısa olup sorunsuz şekilde kullanılmaya devam edilmektedir. 3’ÜNCÜ ANA JET ÜS KOMUTANLIĞINDA GÖREV DEĞİŞİMİ Türk Silahlı Kuvvetlerinde müesses disiplinin muhafazası ve idamesi olmazsa olmazdır. Daha önce de vurguladığımız gibi Türk Silahlı Kuvvetlerimiz tüm olaylara disiplin anlayışı içerisinde bakmakta ve işlemleri de ilgili mevzuat çerçevesinde yerine getirmektedir. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

17,118 views • 3 months ago

KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! Evet, bu gerçeği artık tüm dünyada aralarında doktorların ve hatta virologların da olduğu, gerçek bilim için mücadele eden sayısız dürüst ve cesur yürek gür bir şekilde haykırıyor. Böylece gün be gün daha fazla insana bu harika gerçek ulaşıyor. Engellenemez, karşı koyulamaz hâliyle yayılıyor ve yayılıyor... Jamie Andrews'ın (Jamie Andrews) bu sürece olan katkısı muazzam. Andrews, virolojinin bilimsel anlamda yerinin aslında tamamen çöp olması gereken Franklin Enders'dan miras kalmış protokollerini, bilimsel prosesin olmazsa olmazı olan kontrol deneyi aşamasını atlayan "virüs izolasyonu" hilelerini ve "virüs/viral enfeksiyon" anlatısına ait tüm sahtekârlıkları, bizzat kendi ve bilim adamlarından oluşan ekibiyle gerçekleştirmiş olduğu KONTROL DENEYLERİYLE ifşa ediyor. Bu kontrol deneyleri, virüs diye bir biyolojik patojenin var olmadığını tamamen kanıtlıyor. Zaten hiçbir duyusal kaynakla denetlenemeyen bir "şey"in fiziken var olmadığını kanıtlamak, o "şey"in var olduğuna yönelik "alamet" diye sunulanları tümüyle, bilimsel metotları izleyip çürütmektir. Şuna benzer; Birisi çıkıp "boynuzlu bir at"ın var olduğunu ve etrafta gezindiğini söylüyor, "Esasta onu göremiyorum, etrafındaki her şeyden izole edip onu kimseye de gösteremiyorum lâkin varlığına ilişkin standart 'saydığım' birtakım alametleri izlediğimde fiziken var olduğu sonucunu çıkarıyorum" gibi bir de argüman sunuyor. Bu tuhaf iddiayı nasıl çürütürsünüz? Bu kişinin keyfince standart alametler uydurduğunu (zira o kendisinden başka hiç kimse için standart değil), öznel yorumun nesnel gerçeklikte bir anlam ifade etmediğini dümdüz söylersiniz, işte hepsi bu. Sizi temin ederim, ne eksik ne fazla, virolojinin saçmalıkları da, "boynuzlu at"ın duyularla denetlenemese de fiziken var olduğunu ve aramızda dolaştığını söyleyen şu kaçığın saçmalığına eşdeğerdedir. Elbette "boynuzlu at" saçmalığının arkasında milyar dolarlık ilaç şirketleri yer almaz ve hâliyle kimse bir "boynuzlu at" korkusuyla aşılanmaz. "Büyük yalanlar, daha kolay inandırıcılığı olan yalanlardır." Çünkü büyük yalancıların işine yaramaları önemlidir, gerçeklikle olabildiğince uzak olmalarının hiçbir önemi yoktur. Andrews'e kulak verin. Büyük yalancıların, gözbebeği virüs yalanını toplumlara yedirebilmek için nasıl hilebazlıklara/sahte bilim yöntemlerine başvurduklarını harika bir şekilde izah ediyor. Videodaki değerli açıklamalarına destek ve belki de meseleyi sıfırdan irdeleyenler için tamamlayıcı olacak, her kesimden, her yaştan insanın anlayacağı şekilde çok basit bir şekilde özet hâlinde, virüs yalanını ifşa edeceğim ben de. 1950'lerden günümüze, virologların başlıca kullandığı, "altın standart" olarak kabul ettiği, sözde virüslerin izolasyonunu sağlayan "hücre kültürü" yöntemidir. Hasta sürüntüsü (balgam gibi), maymun böbrek hücreleri, kürtajdan gelen insan fetüslerinin böbrek hücreleri, fetal buzağı serumu (bunlar genellikle tercih edilen) ve çeşitli antibiyotiklerle (penisilin, streptomisin gibi), toksik maddelerle oluşturulan hücre kültürüne ekilir. Hücreler aç bırakılır ve sitopatik etki (CPE) beklenir. Hücre kültüründeki sitopatik etki, insan vücudunda sözde virüsün canlı & sağlıklı hücreye karşı saldırganlığının bir fragmanı sayılır. Hücreler hastalandığında ve öldüğünde/sitopatik etki gözlemlendiğinde ise bu, "virüs"e atfedilir. Bu sonuç virologlara göre virüsün varlığının kanıtıdır. Anlayabiliyorsunuz değil mi? "Virüs" hiçbir şekilde izole edilmiyor, sitopatik etkiye sebep olanın "virüs" olduğu varsayılıyor. Ortada izole edilmiş/purifikasyonu sağlanmış bir "virüs" yoktur lâkin hücreleri hastalandıranın "o" olduğu düşünülür, varlığına "alamet" sayılır. "Boynuzlu at"ın var olduğunu iddia eden şu kişinin kendince standart saydığı birtakım alametleri kanıt sayması gibi... Hücrelerin hastalanmasına ve ölmesine/sitopatik etkiye asıl sebep olan; hücrelerin besinlerden mahrum bırakılarak, günlerce antibiyotikler, fenol kırmızı asit boyası, tripsin enzimleri vb. altında zehirlenmesidir, daha varlığı gösterilememiş "virüs" değil. KONTROL DENEYLERİ YAPILMAZ, misal hasta olmayan insanlardan da sürüntü alınıp sitopatik etki gerçekleşiyor mu gerçekleşmiyor mu diye gözlem/denetleme yapılmaz. Oysa burada kontrol deneyi kilit aşamadır. Kontrol deneyinin olmadığı yerde bilim değil, sahtekârlık vardır. Şuna dikkat ettiniz mi? Bir "virüs"ün hiçbir zaman doğrudan insanın balgamından, tükürüğünden, kanından vs. izole edilip/etrafındaki diğer materyallerden arındırılıp saf fiziki varlığı gösterilemiyor. Sürüntüyü alıp, hücre kültürüne ekmeye, hücreleri aslında antibiyotiklerle hasta edip bu sürece sebep olanı "virüs" diye servis etme hilesine ihtiyaçları varmış gibi görünüyor. Muhtemelen okuyuculardan bir kısım bu noktada "bize elektron mikrograflarında gösterilenler nedir öyleyse?" diye soracaktır. "Virüs"ün varlığına kanıt olarak öne sürülen şu elektron mikroskopları... Neden hiçbir zaman elektron mikroskoplarının ölü dokular üzerinde çalışmak zorunda olduğu gerçeğini insanlara anlatmadıklarını düşündünüz mü? Eğer bunu anlatsalardı emin olun elektron mikroskoplarının "virüs"ün var olduğu iddiasını destekleyen son şey dahi olamayacağını bilirdiniz. Evet, elektron mikroskopları ölü dokular üzerinde çalışmak zorundadır, bu mikroskobun çalışma prensibidir zaten. Zira elektron mikroskobunda meydana gelen dehidrasyon, düşük basınç, x ışınları ve elektron bombardımanına hiçbir canlı hücre dayanamaz. Bu bir gerçektir. Kültür evresini açıkladık, bu süreçten sonra hücrelerden elektron mikrografları alabilmek için çok çeşitli aşamalardan geçilir: Hücreler, doku örneklerinde etanol ve aseton banyolarında kurutulur, epoksi reçine ve balmumu dolu kalıplarda dondurulur, mikro parçalar hâlinde kesilerek onlar da kurşun ve uranyum asetat gibi ağır metallerle boyanır ve elektron mikroskopları altında 150 ila 300 santigrat ısı ışınlarına maruz bırakılır. Öncelikle hücrelerin kurutulması ve sabitlenmesi aşamasında hücreler zaten ekzositos ile dışarıya çeşitli hücresel atıklar salacaktır. Hücrenin kendi döküntüleri de buna eklenir. Ortada sayısız ölü hücre kalıntısı yer alır ve mikrograflarda gösterilenler de ancak bunlar olacaktır. Tüm sözde virüs görüntüleri/"virüs" diye servis edilenler sadece ölü hücre atıklarına, döküntülerine aittir. Bu gerçeği elbette birçok bilim adamı da dile getirmiştir. Dr. Harold Hillman'ı hatırlayalım. Bakın Pasteur Enstitüsü'nün resmi web sitesinde ne yazıyor: "Pasteur virüs yokluğunda aşıyı geliştirdi ve virüs ancak 1962'den sonra elektron mikroskobu altında gözlemlenebildi." Hayır, bir "kuduz virüsü" hiçbir zaman gösterilemedi. Elektron mikroskopları hiçbir zaman hiçbir "virüs"ü gösteremedi, gösteremez. Elektron mikroskoplarının "virüslere" ait görüntüler sunduğu iddiası, dünyanın en kıytırık, en zavallı iddiasıdır. Hayır, tek bir "virüs", tek bir "virüs" dahi KONTROL DENEYİ sağlanmış gerçek bir izolasyon çalışmasıyla ya da elektron mikroskopları altında gösterilebilmiş, varlığı kanıtlanmış değildir. Tüm "virüsler", in silico yani bilgisayar üzerindeki bir tasarımdan ibarettir. Zihinlerin dışında toza dumana karışacak hayaller gibi... Tüm bu süreçlerden sonra/ya da süreçle birlikte, sözde virüsün sözde gen dizilimi çıkarılır ve in silico ortamına aktarılır. Bu sözde gen dizileri de aslında kültürdeki insan ve hayvan ölü hücre kalıntılarına aittir, asla var olmayan virüslere ait değildir. Yahut bu "gen dizileri" tamamen ama tamamen uydurmadır... Daha derinlere dalmak isteyenler için Andrews'dan "DNA Aldatmacası": Peki ya testler? Hiçbir "test" bir insanın "virüs" taşıdığını belirleyemez. Bu asla mümkün değildir. Uzun zamandır, PCR'a, "virüs"e atfedilen sözde baz çiftinin bir kısmını (kendi literatürlerinde dahi bu kısım, devede tüy kadarıdır) tespit ettiği gibi sahte bir misyon yükleniyor. PCR'nın çalışma metodu asla spesifik değildir, son derece manipülatiftir. Alınan sürüntüde yer alan bir kimyasal çorbada hiç var olmayan bir "çeşni" aramak gibi... PCR tamamen yoruma dayalıdır, ne pozitif ne de negatif sonuçların herhangi bir anlamı vardır. Hadi hafızaları çalıştırın: - Mart 2020’de Çin’den %80 yanlış pozitiflik oranı bildirilir. - 3 Mart 2020’de Jamanetwork’de yayınlanan bir makalede, Singapurda neredeyse her gün 18 hastaya yapılan testlerin en az bir kez "pozitif"ten "negatif"e ve bir hastada en fazla beş kez "pozitif"ten "negatif"e geri döndüğü anlatılır. - Milford Moleküler Teşhis Laboratuvarı'ndan Sin Hang Lee, 22 Mart 2020'de DSÖ'nün koronavirüs müdahale ekibine ve Anthony S. Fauci'ye şunları söyler: “İnsan örneklerinde SARS-CoV-2 RNA'sını tespit etmek için kullanılan PCR test kitlerinin birçok yanlış pozitif sonuç ürettiği bildirilmiştir.” - 26 Mart 2020’de Journal of Medical Virology'de yayınlanan bir makale, Wuhan'daki bir hastanede 610 hastadan 29'unun “negatif”, “pozitif” ve “şüpheli” arasında değişen 3 ila 6 test sonucunun olduğunu gösterir. - FDA’nın PCR testlerine ilişkin açıklama makalesinde şöyle der: “Tespit edilen etken, hastalığın kesin nedeni olmayabilir.” (PDF 2. sayfaya bakın.) - Altona Diagnostics PCR testlerinin kullanım kılavuzunda testlerin “tanı testi olarak tasarlanmadığı” belirtilir. - Portekiz Temyiz Mahkemesi PCR'ın %90'larda yanlış pozitif verdiğini doğrular. PCR sonuçlarını anlamsız kılan önemli sorunlardan biri de yüksek döngü sayısı/CT değeridir. Aslında bu, PCR'ın temelde manipülatif/hileli çalıştığı gerçeğinden ayrı olarak bu "testi"n keyfi belirlenen standartlar çevresinde yorumlandığına dair önemli bir detaydır. - MIQE Kılavuzunda (kantitatif PCR üzerindeki yayınları değerlendirmek için gerekli minimum bilgileri tanımlayan kılavuz) şöyle yazar: “40'tan yüksek CT değerleri, ima edilen düşük verimlilik nedeniyle şüphelidir ve genellikle rapor edilmemelidir.” (PDF 7. sayfaya bakın.) Elma püresinde, muzda, karpuzda, gazozda, araba egzozunda vs. PCR'ın pozitif sonuçlar verdiğini biliyorsunuz değil mi? PCR bir "test" dahi değildir. Ve ister "antijen testi" ister "antikor testi" olsun bunların hiçbiri ne "virüs" varlığını sürüntüde, kanda vs. tespit edebilir ne de "viral enfeksiyon" geçirildiğine dair bir kanıt sunabilir. Hiçbir test, ne doğrudan bir "virüs"ün varlığını ne de "virüs"ün varlığına dair en ufak bir emare tespit edebilir. Servis edildikleri gibi "yüksek duyarlılıklı ve özgül" değiller. Sonuçları tamamen yoruma dayalı değerlendirilir. Misal, "antikor testi" kişinin antikor artışı lehine sonuç verdiğinde bu, "hücrelerin x virüsüyle (genellikle hepatit ve "HIV" için kullanılıyor) enfekte olduğunun göstergesi" sayılıyor. Oysa spesifik yani belli bir antijene karşı özel üretilen antikor, söz konusu bile değildir. "Spesifik antikor" söylemi, bunun da sözde virüs kaynaklı olduğu yaygın propagandasına aittir. Bu, hem var olmayan virüslerin hem de baştan aşağı uydurma olan "İmmün/Bağışıklık Sistem Teorisi"nin ayakta tutulması amacından başka bir şey değildir. Vücudun toksisiteye verdiği tepkiler pH odaklı gerçek vücut mekanizmalarından koparılarak hayali teorilere ve hayali "spesifik" tepkilere atfedilir. Hile budur. Nasıl ki virüs yalanı söyleniyorsa, "spesifik antikor" yalanı da aynı yalanlar bütününün devamıdır. Açıklayalım; Hücreler, toksin yapılarına maruz kaldığında ve bu yapılar tarafından duvarlarında gedikler açılıp, tahribata uğradığında, diğer protein ve diğer şeylerle ağ oluşturmak için, asidik koşullarda hemen genişleyen, düz hale gelen ve enerjinin depolandığı, hafif tuzlu suda çözünebilen, sızdırmaz maddeler -globülinler- yani küçük protein gövdeleri/işte bu antikorları oluşturur. Bu, hücrelerin, toksin yapılarına karşı yani toksisiteye/zehirlenmeye karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıdır. Hücreler bu şekilde kendi formunu korumaya ve işlevini devam ettirmeye çalışır. Yüksek antikor/antikor sayısında artış sadece vücudun toksisite maruziyetine karşı bir direnme yöntemini ifade eder, hepsi bu. Toksinler altta yatan nedendir/etkidir, antikor üretimi bu duruma karşı verilen tepkidir. Anlaşıldığı üzere, bunun adı, toksin yapılarının marifetlerini var olmayan virüse yüklemektir. TIPKI; Zaten virüs/viral enfeksiyon yalanıyla, kordon bağını keser kesmez yeni doğanların, okul çağı çocuklarının, gencinin, yaşlısının, kas içinden -koruyucu bağırsak bariyerlerine uğramayan- doğrudan kan dolaşımına zerk ettikleri; alüminyum, cıva, formaldehit, polisorbat80, monosodyum glutamat, setiltrimetilamonyum bromür, glutaraldehit, neomisin sülfat, gentamisin sülfat, hücre kültüründen gelen filtrelenmemiş insan ve hayvan hücre parçaları gibi ağır metaller, nörotoksik ve kanserojen içeriklerle dolu olan AŞILARLA, Altta yatan gerçek nedenle ilgilenmeyen, sadece semptomları değerlendiren bir teşhis usulünün eseri olarak, tedavi etmekten/iyileştirmekten tamamen uzak, sadece semptom baskılayan ve vücutta bir dizi tutarsız kimyasal reaksiyona sebep olan ve hâliyle esas sorunu zamanla şiddetlendirip azdıran İLAÇLARLA, Hamilelikte kullanıldığında yeni doğanda kanama riski oluşturan (K2 vit. bağırsaklarda bakteriler tarafından sentezlenir), aşırı kullanımında kist hidatik'in ve çeşitli kistlerin tek müsebbibi, karaciğer hasarları meydana getiren, "canlılık karşıtı"/mikrofloranın katili ANTİBİYOTİKLERLE, İnsan ve hayvan vücudunun bizzat kendi hücrelerinin ve mikroplarının ortamın toksisitesine göre pleomorfizm ilkesi gereğince dönüşmüş halleri, vücudun güçlü toksin yapılarıyla, dokularda birikmiş ağır metallerle mücadeleci (enzimleriyle bu zararlı yapıları vücut için faydalı yapılara dönüştürürler) şifa ordusu parazitleri, klor kanallarını bloke ederek etkisiz hâle getiren yani felç ederek öldüren, dolayısıyla vücudun toksisite ile mücadelesinin önüne geçen, "kansere çare" diye pazarlanırken asıl kanserojen etkenin ta kendisi olan, kadınlarda ve erkeklerde yumurtalıklarda birikim yaparak kısırlığa sebep oldukları sayısız bağımsız çalışma ile ortaya konmuş, daha birçok sağlık hasarının bir numaralı sorumlusu ANTİPARAZİTER İLAÇLARLA, Epifiz bezinde birikerek epifiz bezinin bilişsel faaliyetlerden (sorgulama, kritik etme, mantık yürütme, analiz etme vb.) sorumlu olan melatonini üretmesini engelleyen florürlü ve dünyanın en zehirli kimyasallarından biri, çok düşük seviyelerde sadece solunması hâlinde bile ciddi akciğer hasarları meydana getiren, belli maruziyetiyle atardamar sertleşmesinden, kansere, kalp problemlerine dek bir dizi olumsuz sağlık etkisi olan klorlu ŞEBEKE SULARIYLA, Resmi adıyla "bulut tohumlama teknolojisi" olan, havaya baryum ve alüminyum tozu püskürterek, bölgesel çaplı ısı tutulumunda/mikrodalga etkisinde bulunurken aynı zamanda bu ağır metal partiküllerini havaya, suya, toprağa/habitata salan CHEMTRAİL'LE, Endüstriyel tarımda, bitkiler tohum - fide - olgunluk evresine dek, her bir zerresine nüfuz edecek denli (öyle ki bitkiler başta bakırı, bünyesinde olması gereken pek çok minerali ve vitamini dışlar hâle geliyor) kullanılan ve elbette bu bitkiler aracılığıyla insan vücuduna giren, başta endokrin (hormon) sistemi bozukluklarından nörolojik bozukluklara dek bir yığın sağlık sorunu üreten PESTİSİTLERLE, Aslında kaynağı kaya tuzu olsa da, bu doğal tuzun içerisinden 80'den fazla hayati mineralin ve iz elementlerin alınmış olduğu ve böylece artık insan vücudu için "agresif" forma kavuşan, vücudun su - tuz dengesini, mineral dengesini; dolaşım sistemini, sinir sistemi fonksiyonlarını vb. alt üst eden RAFİNE TUZLA, Sayısız toksik kimyasalla formüle edilen KOZMETİK ÜRÜNLERİYLE, DETERJANLARLA, Sayısız toksik katkı maddesiyle, "koruyucu" maddeyle harmanlanmış, endüstriyel İŞLENMİŞ GIDALARLA, Formül olarak hücrelerin kullanabileceği yağlara çok benzediği için hücreleri kandırarak hücre zarından içeri sızan ve artık hücrelere doğru yağların girmesine mani olan; hücrelerin enzim üretmesine, reseptör organellerinin hasar almasına sebep olan ve böylece hücresel bozulmalarla gelen çeşitli dejeneratif hastalıklara kapı aralayan TRANS YAĞLARLA, Uzun süreli ve şiddetli maruziyetiyle voltaj kapılı kalsiyum kanallarını aktive ederek hücrelerin aşırı kalsiyum yüklenmesine, böylece oksidatif stres gelişimine ve "programlanmış hücre ölümleri" yaşanmasına yol açan KABLOSUZ AĞ/ELEKTROMANYETİK FREKANSLARLA vb. İNSANLIĞI SÜREKLİ ZEHİRLEYİP/HASTA EDİP, ORTAYA ÇIKAN ZEHİRLENME SEMPTOMLARININ ÖNEMLİ BİR KISMINI ALIP "BUNUN SEBEBİ VİRÜSLERDİR" DEDİKLERİ GİBİ! İşte bunlar "virüs yoksa bizi hasta eden nedir?" diye soracak olanlar için hastalıkların gerçek nedenleri... Kan dolaşımına doğrudan sokularak, oral yolla alınarak, solunarak, yiyip - içilerek, cilt teması ve elektromanyetik alanda maruz kalınarak hücrelerin hasar almasına sebep olan gerçek hastalık nedenleri... Şu ısrarla gizlenen nedenler... Hepsinin üzeri titizlikle örtülüyor ve sebep oldukları hasarların çok önemli bir bölümü ısrarla var olmayan şu hayali unsura/"virüs"e bağlanıyor. İşte karşınızda Rockefeller Tıbbının en büyük sahtekârlığı: VİRÜS ALDATMACASI! Rockefeller Tıbbı tesis edildiğinden/gerçek tıbbı dışlayıp tüm tıbbiyeyi, akademiyi ve farmasötik tüm faaliyetleri ahtapot kolları gibi sarıp insanlığın başına sahte bir "sağlık otoritesi" kesildiklerinden bu yana, insanlığa salgınlar ve hastalıkların gelişimi konusunda SÖYLEDİKLERİ HER ŞEY YALAN! Hayır, Bir çiçek virüsü, kızamık virüsü yahut deri döküntülerine sebep olarak gösterdikleri bir virüs yok. (Çiçek salgını tüm gerçekleri: Kızamık gerçekleri: Çiçek, kızamık gibi salgınların biricik sebebi yetersiz beslenme, temiz suya -temiz su mikropsuz su demek değildir; temiz su toksik atık barındırmayan sudur- erişimin zorluğu ve sanitasyon eksikliğinden kaynaklı toksisite maruziyetiydi. Sanitasyon programlarıyla, temiz suya erişimin sağlanması ve beslenme sorunlarının ortadan kalkmasıyla bu salgınlar sona erdi. Aşı sayesinde falan değil. AŞI TEK BİR HAYAT DAHİ KURTARMADI! Peki ya sonradan ortaya çıkan kızamık vakaları? Başta aşı hasarı...) Hayır, Kuduz virüsü diye bir şey yok. (Kuduz gerçekleri: Köpek ısırmasıyla, kedi ısırması, tırmalamasıyla vs. yahut başka bir tür temasla hayvandan insana geçen bir virüs yok. Bu tamamen saçmalıktır. Hayvanlarda kuduz belirtisi diye saydıkları şu semptomlar ancak hayvanın kendi vücudunun zehirlenmesinin göstergesi olabilir. Misal köpeklerde beyne dek işleyen bir zehirlenmeye ve aslında ensefalite sebep olarak kuduz virüsü palavrasını uyduruyorlar. Geçmişte siyanür zehirlenmelerinin üzerini "kuduz" diyerek örterlerdi.) Hayır, Çocuk felci virüsü diye bir şey yok. (Çocuk felci gerçekleri: Çocuk felci, çocukların omuriliğinde ağır kimyasal birikmesi sonucu sinir sistemlerinin iflas etmesiyle meydana gelir. Geçmişte "çocuk felci salgını"na doğrudan sebep olan yoğun DDT kullanımıydı. DDT kullanılan bölgelerde DDT hasarı, bir "salgın" özelliği kazanmıştı. DDT yasaklandığında hâliyle "salgın" da sona ermiş oldu. İleri vade ortaya çıkan vakalar nedir? Eğer çocuğun omuriliğinde ağır kimyasal birikmesine sebebiyet veren başka bir tür zehirlenme ardından o vakalar kaydedilmiş ise, tabii ki onu da "poliovirüs"e bağlıyorlar. Misal Salk'ın aşıları sonrası "DDT zehirlenmesi"ni taklit eden hasarlar gösterilmişti. Sadece semptomlara bakıyor ve o semptomları çeşitli şekilde meydana getiren etkenleri hesaba katmıyor ve hazır şablon bir virüs anlatısına başvuruyorlar.) Hayır, HIV diye bir şey yok. (AIDS'in zamanındaki ilk tanısına baktığınızda bunların aşırı alkol, uyuşturucu kullanan insanlar üzerinde olduğunu görürsünüz. Bu insanlar alkol ve uyuşturucu sebebiyle aşırı T hücre düşüklüğü yaşayan insanlardı. Birçok hastalıkta olduğu gibi gerçek nedenle yani toksisite maruziyetiyle ilgilenmeyip bunu bir virüse bağladılar: HIV dediler. Söylemedikleri bir gerçek vardır, Montagnier HIV'i hiçbir zaman izole edememiştir. HIV diye bir şeyin varlığı hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Ve HIV tedavisi için verilen AZT'lerin, HIV'e neyi atfettiler ise bizzat ona sebep olduğu bilinir. AZT tedavisiyle, sahte testlerle HIV pozitif çıkardıkları insanlar, bu defa gerçekten de aşırı T hücre düşüklüğü sorunu yaşar oldular. Aşırı T hücre düşüklüğünün/lenfositopeninin görülmesi için gerçekte lenf düğümlerinde ciddi hasarlar meydana gelmelidir. Buna yakın dönemde neyin sebep olduğunu bilmek ister misiniz? Covid aşıları. Mahkeme zoruyla yayınladıkları şu "yan etki" listesinde lenfositopeni yer alır. Bugün Covid aşı hasarı yaşayan insanları sahte testlerle HIV pozitif çıkarıyorlar.) Hayır, HPV diye bir şey yok. (HPV gerçekleri: HPV'ye atfettikleri rahim ağzı/çevresi siğillerin, döküntülerin vs. sebebi o bölgede birikim gösteren toksisitenin bir işaretidir sadece. O toksisiteye, bölgenin sözde hijyenini sağlamak için yersiz ve gereksiz kullanılan, hâliyle inflamasyon geliştiren kimyasallar, toksik ürünler sebep olur. Plastik yapıda pedler, çeşitli zararlı kimyasalları barındıran yıkama jelleri, duş jelleri vs. ya da öncesinde olunan ve rahim bölgesinde birikim yaptığı ve o bölgede toksisiteye sebep olduğu bilinen içeriklere (polisorbat 80 gibi) sahip aşılar ya da alınan ilaçlar vs.) Hayır, Grip virüsü diye bir şey yok. (Grip, özellikle mevsim geçişlerinde termal değişime karşılık vücudun belli periyotlarda toksin yükünden kurtulma çabasıdır. En basit ifadeyle, detoks sürecidir. Kadınlardaki regl durumuna benzer. Vücudumuz uygun "termal" ortamı bulduğu an, biriken toksin yükünden kurtulmak ister. Eğer bu olmasaydı, ani ölüm bile gelebilirdi. Grip, eskilerin deyimiyle şifalanmadır. Bu sezona çoğu kez toplu olarak gireriz, çünkü termal değişimi topluca hissederiz.) Hayır, Kuş gribi virüsü diye bir şey yok. (Elbette toplu kümes hayvancılığının zavallı hayvanlarda sebep olduğu yoğun stres, kötü beslenme ve kötü koşulları, kuş gribi virüsü palavrasına bağlıyorlar.) Hayır, Sars-Cov-2 diye bir şey yok. (Covid gerçekleri diye buraya hangi bir yazımı koymam gerekir bilmiyorum, son 5 senedir binlerce yazı dizisi çıkardım bu sahtekârlığa yönelik. Ama aralarından en hoşuma gideni paylaşabilirim: Bu sadece basit bir gripti. Ve dünya nüfusunun yarısından fazlası bir gripten "korunma" adına kan dolaşımına gidip o grafen zehirlerini aldı.) Ve aklınıza hayalinize gelebilecek hangi ön isimde olursa olsun, HİÇBİR VİRÜS YOK. VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK. Yazının bu noktasına geldiyseniz, eminim ki virüs yalanını reddetmenin ne derece önemli olduğunu artık iliklerinize dek kavramış durumdasınız. Virüs yalanının olmadığı/çökertildiği bir dünyada; - SMA'lı, otizmli, diyabetli, alerjik, otoimmün hastalıklarına sahip vs. tek bir çocuk olamaz. - Alzheimer, Parkinson, MS, ALS gibi nörodejeneratif hastalıklar, endokrin sistemi bozuklukları, kısırlık gibi üreme problemleri vs. görülemez. Kanser nedir bilinmez/unutulur. İnsanların hayat kaliteleri yüksek, ömürleri uzundur. - TV'ler, radyolar, gazeteler ve tüm sosyal medya kanalları "x salgını" üzerine korku kampanyaları düzenleyemez. - Hükümetler hukuksuz genelgeler yayınlayamaz, insanları evlere kapatamaz, seyahat hakkından mahrum edemez, ağızlara kölelik ağızlıkları olan maskeleri dayatamaz. Ölümcül tedavi protokolleri uygulanamaz. Hem insanlar hem hayvanlar için aşı denen zehir enjeksiyonlarının esamesi okunmaz. - Gerçek tıp uygulanır! Tıp, toksisite maruziyetlerine karşı tedaviyi destekler. Tek bir hücrenin dahi sağlığı ve sıhhati önem kazanır. İnsanlar sıhhatli olmak nedir bilir ve bunu yaşar. Böylesi güzel bir dünyada; Rockefeller Tıbbının ve ilaç tröstlerinin yaslandığı öjenist ideolojiye sahip, insanlara ve hayvanlara ve aslında tüm canlılığa -ezelden- düşman olan malum ÇETE asla barınamaz. İşte bu sebepledir ki, insanlığın biricik kurtuluşu adına; yaşanabilir özgür bir gelecek, çocuklarınız için dileyeceğiniz güzel bir gelecek adına DAHA FAZLA GEÇ OLMADAN ZİHNİNİZDE VE KALBİNİZDE VE ÇEVRENİZE ANLATARAK VE SOSYAL MEDYADA YAZIYLA/VİDEOYLA VS. HAYKIRIN: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! ŞARLATANLIK SİSTEMİNE KARŞI GERÇEĞİ HAYKIRMA CESARETİNE SAHİP BİR ÇOCUK SAFLIĞIYLA: KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK!

Gül Temel

94,081 views • 9 months ago