Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Sevan Nişanyan'ın oğlu Arsen Nişanyan: Erdoğan ne yaparsa yapsın kötüdür, eleştirmeliyiz. Vatan, millet, memleket için hayırlı bir iş yapsa bile eleştirmeliyiz ki başarı hanesine hiçbir şey yazılmasın. Bu bir noktadan sonra insanları memleket düşmanı yapar. 23 yıl boyunca nefretle yaşamak insanların ruhunu köreltir, çürütür.

13,740 просмотров • 1 год назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

İki saat oturup ağladım” Xelîl, devrimci sanat yolculuğunda onlarca konser verdi, yüzlerce insanla tanıştı. Ama bazı karşılaşmalar vardır ki, insanın yüreğine bir hançer gibi saplanır ve hiç unutulmaz. O karşılaşmalardan birini boğazı düğümlenerek anlatıyor: “Frankfurt’ta büyük bir miting vardı. Altmışlarında bir erkek geldi, beni görünce gözleri doldu. Hiçbir şey demeden boynuma sarıldı, ağladı. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sonra anlattı. Bitlisliydi. ‘Senin albümünü evimde buldular, o yüzden sekiz yıl hapis yattım’ dedi. Yüreğime bir şey saplandı sanki. Sekiz yıl, sadece bir albüm için, benim sesim için.” Yıllarca tutsak kalmış bir grup arkadaştan söz ediyor sonra. “Bütün stranlarımı ezberlemişlerdi. Hepsiyle adeta birleşmişlerdi. Bir parçanın sadece sözlerini değil, ruhunu taşıyorlardı.” Ancak onu en çok etkileyen olay, henüz birkaç hafta önce yaşanır. Anlatırken sesi titriyor: “Memo Gül arkadaşım aradı. Eniştesinden söz etti. Cezaevinde otuz yıl yatmış. Sonra ağır hastalık nedeniyle serbest bırakılmış. Ama artık kimseyi tanımıyormuş. Ne eşini ne de çocuklarını. Alzheimer olmuş. Ama ne zaman biri yanına yaklaşsa, ‘Bana Xelîl Xemgîn’in sesini getirin’ diyormuş…” Xelîl, bir süre susuyor ve devam ediyor: “İçim parçalandı. Kendime, ‘Ne yaptım ben bu insanlara? Onların yüreğine nasıl dokundum da bu kadar iz kaldı?’ diye sordum.” Memo Gül, eniştesini Xelîl’le telefonda görüştürmek için plan yapar. “Sadece bir sesini duysun, belki bir anlık bile olsa bir şey hatırlar” der. Stuttgart konserinden bir gün önce Memo tekrar arar: “Eniştem öldü, Sana ulaşacaktık. Sadece bir kez, sesini duysun istemiştik. Ama yetişemedik…” “Bunun için 2 saat oturup ağladım” diyor. PolitikART

Erdal Engin Karer

42,236 просмотров • 1 год назад

#Bilim #Fizik #KuantumFizik Bu kuantum fiziği deneyinden sonra tüm varlığınızı yeniden gözden geçireceksiniz... Kuantum fiziğinde iki parçacık aynı kaynaktan yaratılıp binlerce kilometre öteden bile zıt yönlere gönderilerek dolaştırıldığında, bir parçacığa ne yaparsanız yapın, mesafe ne olursa olsun anında diğerini etkileyecektir. Bilim insanları bunun nasıl olduğunu açıklayamıyor çünkü bunun gerçekleşmesi için ışık hızından daha hızlı iletişim kurmaları gerekiyor ki bunu hiçbir şey yapamaz. Bu olgu 2017 yılında bilim insanlarının Çin'de 1200 kilometre uzaklıktaki iki şehir arasında dolaşık fotonlar göndermesiyle de kanıtlandı. Bir fotonu değiştirdiler ve diğer foton anında tepki verdi. Dolayısıyla fizikçilere göre bunun gerçekleşmesi için uzay ve zamanın ötesinde var olan birleşik bir enerji alanının ve bu bilginin alan boyunca seyahat edebileceği bir ortamın, tüm maddeleri birbirine bağlayan bir alanın olması gerekiyor.Bir birleşik alan tarafından bağlanmamış olsalardı, bu parçacıklar bilginin seyahat etmesini beklemek zorunda kalacaklardı ama beklemiyorlar ve şimdi tüm evren tek bir noktadan geldi, bu da var olan her parçacığın hala kuantum düzeyinde bağlı olduğu anlamına gelmeli; her yıldız, her insan, en temel düzeyde her şey evrendeki her şey birbirine bağlı, hepimiz dolaşığız. Gabe Martininelli Çeviri & Altyazı:AylinER

AylinEr

16,004 просмотров • 1 год назад

KUTUPLAŞIYORUM ULAN... ✅Benim ezanımı protesto eden, dinimi hedef alan Kafirlerle ne işim olur?.. ✅Benim atam Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul’u fethettiği tarihi işaret ederek duvarlara “Zulüm 1453’te başladı” diyen Bizans’ın p.i.ç.leriyle aynı yerde ve ortamda ne işim olur?.. ✅Benim ahlakımı, dinimi, imanımı hedef alan LGBT’liler, i.neleler, q*tverenler, ateistler, satanistler ve vesairelerle aynı yerde nefes almam bile haram iken, onlarla aynı safta ve ittifakta ne işim olur?.. Bizlerin bu zihniyetlerle bırakın aynı yerde olmayı, bırakın kutuplaşmayı; alayını ölümüne yok etmek için, bunların köklerini kazımak için mücadele içerisinde olduğumuz apaçık iken, bu memleket adına onlardan hayır bekleyenlerin kafasına s!çayım... Ulan siz üniversite okusanız ne, prof olsanız ne, diploma koleksiyonunuz olsa ne; alayının içi boş... Çünkü edep yok, haya yok, ahlak yok, din yok, iman yok... Dini, imanı, ahlakı olmayanın da vicdanı ve merhameti olmaz... Siyasi kindarlığın verdiği körlükle bu zihniyetlerin oy attıkları yere ve onları destekleyen partilere oy verenlerin, bu memleket adına hayır beklemeleri; akıllarının bulandığını da gözler önüne sermektedir... Hiçbir siyasi isim vermeme rağmen kastedilenler mükemmel bir şekilde anlaşılıyor ise, aklı olanların memleketimizi daha iyi seviyelere taşıma mücadeleleri olanlarla aynı safta ve bu memleketin önüne takoz olanların karşısında duranlarla olmalarını; kendim için değil, memleketimizin hayrına temenni ederim. Aklı olanların dedik... ✅Aklıyla değil de qötüyle düşünenlere demedik... ✅Gırtlak sevdası vatan sevdasının önüne geçenlere demedik... ✅Bedeninin rahatı için ruhunu satanlara demedik... ✅Samandan başka bir şey düşünemeyen Merzifon eşeklerine demedik... ✅Cinselliğe tapan apış arası müptezellere demedik... 👉Azıcık aklı ve vicdanı olanlara hitap ettik... Bizler için her şey ekonomi değildir... Sağlıktır, sağlam akıl ve iradedir... Çünkü sağlık ve sağlam irade olduğu müddetçe çözülemeyecek hiçbir şey yoktur ki, en çok afkuranların maddi durumlarını gidin TC kimlik numaralarından ve kredi kartı alışverişlerinden araştırın; durumlarının iyi olduğunu kesinlikle göreceksiniz... #TeşekkürlerErdoğan Türkiye Yüzyılı Devlet Bahçeli #2026yılı

Kumandan

19,045 просмотров • 9 месяцев назад

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan: 📌 Türkiye, şehirlerini 5 yıl boyunca yönetecek belediye başkanlarını belirlemek için seçime hazırlanırken, eski Türkiye’de kaldığını umut ettiğimiz kimi senaryolar yeniden tedavüle sürülmeye başlandı. Her biri, 28 Şubat sürecindeki provokasyonların kötü birer kopyası niteliğindeki oyunlarla, seçim öncesi zihinler bulandırılmaya çalışılıyor. 📌 Daha kötüsü ise, bu amaçla sahnelenen oyunlarla, ülkemizin medeniyet mirası ile milletimizin canından kutsal bildiği değerleri de doğrudan hedef alınıyor. Bu süreçte kullanılan kesim de, içinde yaşadıkları toplumdan ve o toplumu ayakta tutan değerlerden habersiz bir güruhtur. 📌 Bu güruha mensup kişilerin ortak özelliği, “Elifi görse mertek sanacak” kadar cahil olmalarıdır. Bunlar, ülkemizin vatandaşıdırlar, ceplerinde devletimizin verdiği nüfus cüzdanları vardır, ama kendi milletlerine bir turist kadar yabancıdırlar. Cengiz Aytmatov’dan ilhamla mankurt diye sıfatlandırdığımız bu kesime mensup etki elemanları, cahil ve cüretkâr oldukları için güdülmeye de son derece müsaittirler. 📌Yıllar boyunca vesayetçiler, darbelere giden yolları bunların bilgisizlikleri ve eylemleriyle döşedi. Yabancı ülkeler, emellerine ulaşmak için bunları piyon olarak kullandı. Terör örgütleri, kedinin fareyle oynadığı gibi oynadığı bu kişilere, kimi zaman gönüllü avukatlıklarını, kimi zaman figüranlıklarını yaptırmışlardır. Çok partili demokrasiye geçtiğimiz günden beri bunlar, millet ve memleket düşmanlarının en kullanışlı aparatı olmuşlardır. 📌Çünkü bunlar asla düşünmezler, tefekkür etmez, kendilerini geliştirmezler, yaşananlardan ders çıkarma gibi bir alışkanlıkları zaten yoktur. Ortaya atılan her yalana atlamak, kimi zaman saldırganlığa kadar varacak şekilde yaymak bunların ruhunda vardır. Kendi “yankı odalarından” çıkıp içinde yaşadıkları toplumu anlamaya, tanımaya, öğrenmeye tenezzül dahi etmezler. Yıllarca önyargılarını gerçek zannettiler. 📌Bugün de İslam’ın nüvesini teşkil eden “Kelime-i Tevhidi” bilemeyecek kadar cehalet, nefret ve gaflet çukurunda boğuluyorlar. Oysa biraz okusalar, biraz bu milletle hemhal olsalar, biraz farklı mahallelere kulak verseler şunu görecekler. 📌Bu millet, yüzyıllarca İlay-ı Kelimetullah’ın sancaktarlığını yapmış, 'Allah Allah' nidalarıyla cihanı titremiş, askerine Resul-ü Ekrem Efendimize hürmeten 'Mehmetçik' ismini vermiş necip bir millettir. Bu millet, İstiklal Marşı’nı bile “kelimeyi tevhidin” manasını ilmek ilmek işlemiş bir millettir. Ne diyor İstiklal Marşımız: “Ruhumun senden, ilâhî, şudur ancak emeli: Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeli Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” #HazırızKararlıyız

Fahrettin Altun

150,573 просмотров • 2 лет назад

"Kandırılmış, marjinal örgütlerin pençesine düşmüş dahi olsa, bizim millet ve memleket düşmanlarına kaptıracağımız tek bir gencimiz olamaz." Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan: ▪ 23 yıllık başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevim boyunca yüzlerce farklı ülkeden binlerce siyasi temsilciyle görüştüm. Bunların arasında pek çok muhalefet lideri de vardı. ▪ Şunu çok net söylüyorum; bunlardan bir tanesinin bile bize kendi ülkesini şikâyet ettiğini, kötülediğini, kendi ülkesine karşı bizden yardım istediğini görmedik, duymadık. ▪ Ama bizdeki muhalefet, uluslararası her platformda, kendilerine her mikrofon uzatıldığında bunu yapmaktan kaçınmadı, kaçınmıyor. ▪ Ancak önceki gün, bizim de tahmin edemeyeceğimiz yeni bir eşik aşıldı. Son olarak Batıya yalvaracak kadar kontrolü kaybettiklerini gördük. ▪Öyle büyük bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız ki; Cumhuriyeti kurmakla övünen bir partinin genel başkanı çıkıyor, resmen "siyasi mandacılık" talep ediyor. ▪ Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı, Gazze soykırımındaki ikiyüzlü yayınları sebebiyle itibarını kaybetmiş bir yabancı medya kuruluşundan süklüm püklüm yardım dileniyor. ▪ "Kendimizi terk edilmiş hissettik" diyor. Yani "Yolsuzluk yapanlara niye destek olmadınız", demeye getiriyor. ▪ Meselenin daha hazin tarafı ise şudur değerli kardeşlerim. Bu zat, ülkesini yabancılara şikâyet ederken utanmıyor, yüzü kızarmıyor; "ben partimi ve kendimi niye bu hale düşürüyorum" sorusunu sormak aklına dahi gelmiyor. ▪ "Batının ev zencisi" deyince de bu sefer bize kızıyorlar. "Mandacı" deyince bize öfkeleniyorlar, bize saldırıyorlar. İyi de sizin söylediklerinizin, İngiliz Muhipleri Cemiyetinden ne farkı var? ▪ Ülkesini yabancılara şikâyet etmek, Batı'dan medet ummak, Türkiye'nin ana muhalefet partisinin genel başkanına yakışıyor mu? ▪ 100 yıllık Cumhuriyet Halk Partisini, sırf yolsuzlukları savunmak adına, böyle aciz bir duruma düşürmekten hiç mi hicap duymuyorsunuz? ▪ Buradan aziz milletime soruyorum… Böyle bir siyasetçi ülkesinin çıkarlarını emperyalistlere karşı savunabilir mi? Ekranlarda yardım dilenen biri, emperyalistler karşısında dik durabilir mi? ▪ Elbette duramaz, savunamaz, milletin menfaatlerini koruyamaz. Sayın Özel'e bir kez daha kendini toparlamasını, yolsuzlukları aklamak için kendisini bu kadar yormamasını tavsiye ediyorum. ▪ Aziz Kardeşlerim…. Milletiyle gönül bağı kopmuş bu zihniyet ne yaparsa yapsın, biz inadına "Türkiye" diyeceğiz. Demokrasiden, hukuktan, meşru ve makbul çizgiden sapmayacağız. Öfkenin, aklı ve vicdanı esir alan zehirli diline asla bulaşmayacağız. Bizi çekmek istedikleri tuzaklara düşmeyecek, bu kirli oyunlarda aldanan da, aldatan da olmayacağız. ▪ Tabii ki bu süreçte kamu düzeninin bozulmasına da göz yummayacağız. Yüzünü kapatan, polise saldıran, işinde-gücündeki insanlarımıza tebelleş olan kim varsa, emniyet birimlerimizle gerekli müdahalelerde bulunacaktır. ▪ Şunun da bilinmesini isterim: Kandırılmış, marjinal örgütlerin pençesine düşmüş dahi olsa, bizim millet ve memleket düşmanlarına kaptıracağımız tek bir gencimiz olamaz. ▪ Onları da bir şekilde kazanmakla, onları da bir yolunu bulup iyiye, doğruya, ülkesinin ve milletinin safına katmakla mükellefiz. ▪ Sivil toplum kuruluşlarımızın yanı sıra, ailelerimizin de bu çabalarımızda devletine destek olması gerekiyor. ▪ Ailelerimiz, bin bir emekle büyüttükleri çocuklarını belediyeleri yağmalayan suç örgütlerinin sinsi planlarında kullandırmasınlar. ▪ Ana muhalefet partisini esir almış bir avuç belediye soyguncusunun evlatlarının hayatını karartmasına, paçalarını kurtarmak için evlatlarını canlı kalkan olarak öne sürmesine ailelerimiz izin vermesinler. 📍 9'uncu Millî İrade İftarı

Fahrettin Altun

90,659 просмотров • 1 год назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde TSK Komuta Kademesi ile katıldığı Azerbaycan Silahlı Kuvvetler Günü resepsiyonunda bir konuşma yaptı. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki kardeşliğe vurgu yapan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: ŞEHİTLERİMİZE ALLAH’TAN RAHMET DİLİYORUZ “Bu anlamlı ve özel günde, sizlerle bir arada olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyor, kardeş Azerbaycan ordusunun Silahlı Kuvvetler Günü’nü en içten dileklerimle kutluyorum. Bu vesileyle sizlere Sayın Cumhurbaşkanımızın da selamlarını iletiyor, sizlerin şahsında gardaş Azerbaycan halkına da buradan saygılarımı sunuyor, selamlarımı gönderiyorum. Sözlerimin başında Azerbaycan’ın egemenliği ve bağımsızlığı için cesaret ve fedakârlıkla mücadele ederken şehadete ulaşan aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, bu uğurda gazi olan kahramanlarımıza acil şifalar diliyor, şehitlerimizin ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. ÜLKELERİMİZİN CAYDIRICILIĞI ARTIRMASI TERCİH DEĞİL ZORUNLULUKTUR Hörmetli Gardaşlarım, hepinizin yakından takip ettiği üzere küresel ve bölgesel düzeydeki risk ve tehditlerin çapı ve etkisi her geçen gün artmaktadır. Tüm bu gelişmelerin barışı, istikrarı ve refahı tehdit ettiği bu süreçte; stratejik konumdaki ülkelerimizin her alanda güçlü olması ve caydırıcılığını artırması bir tercih değil zorunluluktur. Böylesine kritik bir ortamda, Türkiye ve Azerbaycan’ın bölgesel ve küresel düzlemdeki yakın iş birliği de her zamankinden daha fazla önem arz etmektedir. Stratejik ortaklığa sahip ülkelerimiz arasında iki devlet ilişkisinden ziyade ezeli ve ebedî kardeşlik bağları ile sarsılmaz bir dayanışma ruhu vardır. Şu bir gerçektir ki Azerbaycan-Türkiye ilişkileri çok köklü, çok güçlü, çok boyutlu ve derindir. Ülkelerimiz tarih boyunca sevinç ve kederleri birlikte yaşamış, zorlu zamanlarda birbirine destek olmuş, her koşulda yan yana durmuştur. AZERBAYCAN’IN GÜCÜ BİZİM GÜCÜMÜZ, TÜRKİYE’NİN GÜCÜ AZERBAYCAN’IN GÜCÜDÜR Tarihten gelen bu birliktelikle Türkiye ve Azerbaycan arasında başta savunma ve güvenlik olmak üzere hemen her alanda yakın iş birliği bulunmaktadır. Bu kapsamda Silahlı Kuvvetlerimiz omuz omuza çalışarak birçok faaliyeti başarıyla icra etmektedir. Öyle ki karşılıklı personel eğitimlerinden, kardeş Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri ile icra edilen ikili ve çok uluslu tatbikatlara kadar geniş bir alanda ortak faaliyetlerimiz artan bir etkinlikle sürdürülmektedir. Şu bir gerçek ki Azerbaycan’ın gücü bizim gücümüz, Türkiye’nin gücü Azerbaycan’ın gücüdür. Bu gücümüzü ‘Vatan Muharebesinde’ tüm dünyaya bir kez daha gösterdik. Bugün Karabağ’ın tamamında şanlı Azerbaycan bayrağının dalgalanmasından büyük bir gurur ve mutluluk duyuyoruz. AZERBAYCAN’IN ZAFERİ TÜM TÜRK DÜNYASI İÇİN GURUR KAYNAĞI OLDU Özellikle belirtmeliyim ki, şanlı Azerbaycan ordusunun, ‘vatanı gülistan olsun, ay yıldızlı ve üç renkli bayrağı özgürce dalgalansın’ diye bu muharebede elde ettiği zafer, sadece Azerbaycan için değil tüm Türk dünyası için de büyük bir gurur kaynağı olmuştur. Millî marşta da yer aldığı gibi ‘Senin için can vermeye hepimiz hazırız!’ sözünden ilham alan muzaffer Azerbaycan ordusunun her bir neferi, bu mısraları Karabağ’da fiilen yaşatmış, namus bildiği vatan toprağı için kanıyla tarih yazmıştır. Onlar, emsalsiz cesaretleri ile vatan sevgisinin ne demek olduğunu ortaya koymuş ve kalplerimizde çok özel bir yer kazanmışlardır. Yüreği daima yurt aşkıyla yanıp tutuşan, vatan sevdasıyla yoğrulmuş bir inanmışlık timsali olan kahramanlarımız, anasının sütünü ancak vatana hizmetle helal kılacağını bilmiş, gözünü kırpmadan ‘Bu toprağa can kurban’ demişlerdir. Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin ruhunu oluşturan askerî gelenek / işte bu millî ve manevi değerlere olan bağlılıktır. Toprağını 30 yıl boyunca sabırla bekleyen, tek bir gün bile hakkından vazgeçmeyen can gardaşlarımız, kendi topraklarına öz evlatlarıyla, değerlerine sımsıkı bağlı öz ordusuyla kavuşmuşlardır. TÜRKİYE OLARAK DAİMA CAN GARDAŞLARIMIZIN YANINDA OLACAĞIZ Bu şanlı zafer, aynı zamanda Kafkasya bölgesinde barış ve istikrarın hâkim olması için de büyük bir kapı aralamıştır. Elde edilen bu tarihî fırsatın değerlendirilmesi ve kalıcı barış antlaşmasının imzalanması da yegâne temennimizdir. Tüm bunlarla beraber, kalıcı huzurun sağlanabilmesi için ülkelerimizin Silahlı Kuvvetlerinin daha etkin, daha güçlü ve caydırıcı olması gerekmektedir. Bu kapsamda Türk ve Azerbaycan orduları arasındaki yakın iş birliği, güçlü entegrasyon ve sarsılmaz dayanışma da bölgedeki barış ve istikrarın devamı için vazgeçilmez önemdedir. Dolayısıyla başta savunma sanayi ve askerî iş birliği olmak üzere her alanda ortaya koyduğumuz birlikteliği daha üst seviyelere taşımayı hedefliyoruz. ‘İki Devlet, Tek Millet ve Tek Ordu’ anlayışı ile tatbikatlardan eğitim faaliyetlerine, mayın temizleme çalışmalarından karşılıklı personel görevlendirilmesine kadar yakın iş birliğimizi, etkin bir şekilde sürdüreceğiz. Türkiye olarak daima can gardaşlarımızın yanında olacağız. Sözlerime son verirken; - Kurucu liderlerimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Haydar Aliyev’i, - İstiklal ve istikbalimiz için canlarını feda eden aziz şehitlerimizi, - Ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor; - Hayatta olan kahraman gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Azerbaycan ordusunun Silahlı Kuvvetler Günü’nü bir kez daha en içten dileklerimle kutluyor, sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Yaşasın Azerbaycan-Türkiye kardeşliği! Hamınız salamat ve yahşı galın...” #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

53,543 просмотров • 1 год назад

CASUSLUKTAN TUTUKLANAN EKREM İMAMOĞLU’NA FETÖ SORUŞTURMASI AN MESELESİ! ERDOĞAN VE AKIN GÜRLEK’E SALDIRMAYI ADET EDİNEN ÖZGÜR ÖZEL’SE, ŞİMDİ DE “HALK”I HEDEF ALDI! PES!.. PİJAMA GİYENLERE REST! Kaç kere anlattım ve biliyorum ki devlet de bu işin peşinde! Ekrem İmamoğlu’nun her işe bu kadar burnunu sokmasının altından kesinlikle Fetö çıkacak. Tüm malvarlığına da el koyulabilir, İBB’ye de kayyım gelebilir ve hatta eşi Dilek de artık oturduğu köşk’ten çıkmak zorunda kalabilir. Mitinglere istediği kalabalık gelmeyen ve genellikle hep 60-70 yaş grubu insanların toparlanıp getirilmesine sinirlenen Özgür Özel, mitinglere gelmeyenleri resmen tehdit etti! Casusluk olayından sonra Ekrem, Silivri’de eski hayatını bulabilecek mi? Çünkü oralarda casusları-vatan hainlerini hiç sevmezler. Ekrem, yine Silivri’de yatan casuslarla, artık bol bol MI6 ve CIA sohbeti yapar. Bu saatten sonra casusları öven herkes suçlu olacaktır. Kimse şikayetçi olmazsa, ben ve benim sessiz çoğunluk dediğim takipçilerim, biz o tip yorumculardan, satılmış herkesten şikayetçi olalım. Suçu ve suçluyu övenleri es geçmeyelim. Ne dersiniz? Ekrem, Merdan’ı da sattı. Neymiş, sadece 2-3 kere ziyarete gitmiş. Yahu insan ayıp olmasın diye, kankası için, gazetecidir, iyidir, o işini yapıyordu falan der ya! Bakın, haber yapmayı bırakınca nasıl Fatih Altaylı’nın adını bile unuttular. Hele hele Fatih, artık siyasi konuları bıraktım deyince, yüzüne bile bakmıyorlar. Bu size ders olsun, Abdülkadir Selvi ile Cem Küçük! Son günlerde yayınlarda neler yaptıklarınızı videoda anlatıyorum. Bir açığınız mı var bunlara ya da başka bir şey mi bilmiyorum ama bu örnekler kulağınıza küpe olsun. Bir de! Hani bizlere de abuk subuk, hatta bahis şirketlerinden bile SMS’ler geliyor ya! Nereden buluyorlar telefon numaralarımızı diyorduk ya! Belli ki bunlar veri satışını sadece yurt dışına değil, yurt içine de yapmış! Hele hele bu aralar bazı çeteler, hasımlarını anında pat diye buluyor ve öldürüyorlar ya, onlara da bu veri satışlarını yaptıysanız, iki elimiz yakanızda olur, haberiniz olsun. Bugün bahisçiler de patladı. Helal olsun İstanbul’daki Başsavcılara. Başta Akın Gürlek olmak üzere, Fatih Dönmez ve Barış Duman, babasının oğlunu bile tanımıyor. Zaten başka türlü bu başarı ortaya çıkmazdı. Çok dolu bir videoyla karşınızdayım. TAMAR TANRIYAR

Siberhabertv

55,926 просмотров • 11 месяцев назад

Tayyip bugün bize bir yoklama daha çekti. Bizi gece yarısı gözaltına aldırarak emri altına aldığı mahkemelerinden ev hapsi cezası çıkarttırdı. Güya bizi korkutabilecek, sindirebilecek... Buna imkân var mı yahu... Bugün Çağlayan Adliyesi önünde yaptığımız açıklamada da söylediğimiz gibi biz, 8 yıl Alfa Kurt Mustafa Kemal’in ordusunda savaşmış olan Hasan Oğlu Mustafa Efe’nin torunuyuz. Devrimci Kavgaya adım attığımız 1967'den bu yana Halkımızın mutluluğu için canımız pahasına mücadele etmişiz. Ve hep söyleyegeldiğimiz gibi; biz ölüme meydan okumuşuz! Ölümle dans etmişiz hep! Bunlar kim ki bizi korkutacak ya?.. Ama başta Tayyip olmak üzere tüm AKP'giller avanesi korkudan tir tir titresinler. Vatan satıcılık da dahil olmak üzere işledikleri binbir suçtan dolayı bu mahkemelere gelip hesaba çekilecekler. Bundan kaçışları, kurtuluşları asla olmayacak! İşte bugün Adliye önünde yaptığımız konuşmanın tamamı... --- Saygıdeğer Arkadaşlarım; Defalarca söyledik; ABD Emperyalist Haydut Devleti tarafından devşirilerek iktidara getirilen ve 24 yıldan bu yana iktidarda tutulan ve o Haydut Devletin Türkiye’yi BOP çerçevesinde parçalamakla görevlendirdiği bu Tayyipgiller iktidarını eninde sonunda ama muhakkak bu adliyelere getireceğiz, Çelik Bilezikle tanıştırıp. Onlar, işledikleri binbir suçtan dolayı hesaba çekilecekler. Bundan kaçışları yok! Bağımsız ve tarafsız yargının önüne mutlaka çıkaracağız onları! Ne yaparlarsa yapsınlar, nereye giderlerse gitsinler kaçıp kurtulamayacaklar! Böyle Ege’de, Avrupa Birliği’ne, Amerika’ya yancılık yapmak için, onlara yanlamak için Lozan’da net bir şekilde bize bırakılmış olan 22 Ada ve 2 Kayalığımızı Yunanistan’a peşkeş çekecek, vatan satacak; ondan sonra da gelip bizi yargılamaya kalkacak. Buna imkân var mı ya?.. FETÖ’yle devleti “ne istediler de vermedik” diyerek, her tarafını parsel parsel paylaştırıp yandaşlık yapacak, ondan sonra da kalkacak yargı aparatını kullanarak bizi korkutmaya, sindirmeye kalkacak. Yahu, dört AKP kurucusundan biri, Ekonomi Doçenti Abdüllatif Şener ne dedi? Bir tıkla herkes bulabilir. “Tayyip Erdoğan ve yakın aile çevresinin kamudan aşırdığı mal miktarı 300 milyar doları aşkın”, dedi. Böyle bir adam nasıl devletin tepesinde olabilir? Zaten diploması yok! “Fake” diploması! Resmi evrakta sahtecilik yapmış, nitelikli dolandırıcılık yapmış, bir sahte diplomayla “yüksekokul bitirdim” diyerek kendisini seçimlere sokup yandaşı YSK’ye Başkan seçtirmiş. Neresinden baksanız iler tutar bir tarafı yok. O yüzden bizi hiçbir şekilde korkutamaz! Biz, 8 yıl Alfa Kurt Mustafa Kemal’in ordusunda savaşmış olan Hasan Oğlu Mustafa Efe’nin torunuyuz. Bu vatanı onlar bize miras bıraktı, gözümüz gibi koruyacağız. Halkımızın mutluluğu için, canımız pahasına mücadele edeceğiz. Ve 1967’den bu yana hep söyleyegeldiğimiz gibi; biz ölüme meydan okumuşuz! Ölümle dans etmişiz hep! Bunlar kim ki bizi korkutacak ya?.. İşte yeniden bir yoklama çekti. Ne kolluğu ifademizi almaya cesaret edebildi ne de bizim hakkımızda tutuklama kararı veren savcısı, bizim karşımıza çıkma cesareti gösterebildi. Bizi tutuklaması için sorgu hakiminin karşını çıkarıyorlar. Ama ne yaptık orada biz? Avukat Yoldaşlarımızın ve genç halk çocuklarından oluşan kolluk mensuplarının gözü önünde Tayyipgiller’i bir kez daha yargıladık. Mahkûm ettik bir kez daha. Bunun sonucunda da genç Hâkim yasaya hepten uymamazlık edemedi. O yüzden bize tutuklama kararı veremedi. Ama bunların zulümlerini, zalimliklerini bildiği için KYOK yani “Kovuşturmaya Gerek Yok” kararı da veremedi. Eğer öyle bir şey verseydi belki, sanıyorum gönlünden o geçiyordu, ama kendisinin burada oturamayacağını biliyordu. Belki mesleğinden edeceklerdi. Bir orta yol bularak bize ev hapsi verdi. Ne olacak! Hepsi hoş geldi, sefa geldi! Zindanda yatmak da bizim için çerez oldu, idamla yargılanmak da bizim için çerez oldu, üzerimize kurşunların yağması da bizim için çerez oldu. Vatan aşkını söylemekten ve o uğurda savaşmaktan korkar hale gelmektense, ölmek bin defa yeğdir! Ve halkımıza sözümüzdür: Tayyip ve avanesi eninde sonunda bu mahkemelerin, bu adalet kurumlarının önüne gelecek, bağımsız ve tarafsız yargının önünde, işlemiş olduğu bugüne kadarki binbir suçun hesabını verecek. Kaçarız kurtuluruz diye hiç boş hayallere kapılmasınlar! Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

Nurullah Efe Ankut

53,529 просмотров • 6 месяцев назад

Şeyhim Müslüm Yücel müslüm yücell 13 Ocak 2025 Şeyhim! Üç aylardayız. Dilek kapıları dualarla açılıyor ve bu ay yengeç burcunda seyahat ediyor. Bu burcu alimler kimsenin ulaşamadığı bir kadın olarak tasvir ediyorlardı. Şeyhim, Demek ki talihler açılıyor, demek ki benim talihim senin nefesinle daha da gür olacak. Biliyorsun hepimiz Allah’ın sürülerindeniz ve Allah istediği gibi güder bizi. Ne içimizde olanı ne dışımızda olanı onun dışında kimse bilmez. Yolun doğrusu yani kasdus sebili de Allah’a aittir. Şeyhim. Senin kelamınla, tarihim, dimağım ışıyor. Senin dinin demeye gerek yok, apoletleri sevmez. Senin dilin de karanlık olan geceleri ışıtır. Kelimelerin yıldız yıldızdır. Kelimelerin karşısında deniz kabarıyor, dağlar çiviye dönüyor. Yer yarılıp döşenmiş Allah’ın ırmakları kelimelerden boşalıyor. Gökte haberler, yerde ibret… Bana düşen, deliler gibi ellerimi açıp senin için Allah’a dua etmektir. Allah’ım demektir. Allah’ım, insanlar gidiyor ve bir daha geri dönmeyecekler. Öyle istedikleri için mi, yoksa uyusunlar diye mi bizi bırakıp gidiyor hepsi. Nerede baba, anne, ata; nerede oğul ve kızlar? Nerede şükürle karşılanmayan iyilik, Yadırganmayan zulüm? Bir an gözlerimi kapatsam, gençliğimde gördüğüm kentler, o kentler, o kentlerde konuşulan diller, nefes alan dinler, şimdi hepsi doğumuna az kalmış kadın gibiler… Ve bu kadın karşısında ben ne bir kente gidebiliyorum ne bir yere dönebiliyorum… Allah’ım, senin önünde dünya sinek kanadından hafiftir. Ve zaman zaman ona sahip olmak isteyen kişi sinek kanadından da küçüktür. Bilirim, şeyhim de biliyordur elbet, o bunu söylüyor hep. Allah’ım, senin adını anmadan hiçbir iş yapılmaz. Senin adın anılmadan yapılan iş, korku verir. Acı çekmenin karşılığı acıya son vermek değil, sabır ve sebat etmektir. Allah’ım her şeyi senin merhametine bırakıyorum. Allah’ım, insanlar kimi acıları cehennemde değil bu dünyada çekiyor. Cennet mutluluk demektir. Allah’ım, acı çekenin acısına son vermek ne kişinin kendi elindedir ne başkasının. Tek yetki senindir. Bir cana kıymak, bütün insanlığa kıymaktır. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Allah’ım, şehit Şeyh Maşuk’un oğlu Murşid Haznevi’nin dilini kalbi gibi derin, aklı gibi keskin eyle… Her işte yardım eden sensin ve din diye bir şey varsa ve bu bir borç değil bir yol ise şeyhim Mürşid bu dinin delilidir. Allah’ım delilimizi incitmesin kimse… Şeyh Mürşid dirlik istiyor, senden gelen sağlığı ve varlığı istiyor. Başkasından gelen sağlığı, başkasından gelen varlığı kabul etmiyor. Şeyhim ölümü dilenenlerden değildir, Şeyhimin ayak bastığı yerde birileri ölüm dileniyor. Biri bizi yılan gibi görüyor, birilerine de haber gönderiyor ve diyor ki “yılanın başını ezin…”... Bunu söyleyen bir insan değildir, bu insan kılığında cehennemin köpeğidir. Allah’ım, sen bilirsin, sen tanırsın, o adam birilerinin de köpeğidir. Allah’ım, onları sen af edesin. Allah’ım, o birilerinin yaşları çok gençtir, akılları zayıftır, okudukları Kuran gırtlaklarından öteye geçmezdir. Kıldıkları namaz dizlerinin acı çekmesinden başka bir şey değildir. Ki bu da bir gösteriş içindir. Onlar ki Allah’ım, her şeye tamah ederler, tamah ettikleri her bir şeye bağlanıp giderler, ne büyük bir eserin insanı, ne eserlerinin içinde yaşadığı bu dünyayı bilmezler. Mürşid’i bu dillere, bu herkesin önünde açılıp kapanan mendil tıynetli suretlere karşı koru Allah’ım… Allah’ım, şeyhimin acısı büyüktür; ağrısı vardır, geçmemiş bir acı vardır kalbinde. Kalbi baba acısıyla yanan bir çocuktur şeyhim. Allah’ım, Mürşid senin yetimlerindendir. Yetimlerin sahibi sensin, onları sen korursun. Dün gibi hatırlarız. Dün gibidir. Zaten bir günün diğer bir günden farkının olmadığı bir zamanın içindeyizdir hep. Kamışlo’da bir futbol maçı var ve nasıl oluyorduysa birden bir tribünden Saddam Hüseyin posteri açılıyor. Kanıyla Kuran yazan Saddam’ın posterleri bize yalnızca katliamları hatırlatmıyor. Bir adamın elleri bağlanıyor, ağzına benzin boşaltılıyor ve sonra bu adamın karnına ateş açılıyor; şunu deniyorlar, acaba ağzından ateş fışkıracak mı? İşte Saddam o ateş açan adamdı… Sonra başka bir olay. Birkaç kişi birbirine bağlanıyor ve ağır bir silahla ateş açılıyor, şu deneniyor; acaba mermi kaç kişiyi geçecek… Bu mermiyi deneyen Saddam’dı… İşte bu adamın posterleri açılıyor… Sonra sokaklara iniyorlar, Kürtlere ait ev ve iş yerleri yağmalanıyor. O günler, zor da olsa geçiyor, o günlerden sonra bir sürek avı başlıyor. O sırada Şeyh Maşuk kaçırılıyor. Ağır işkenceler ediliyor, öldürülüyor. Şeyh Maşuk’un sekiz çocuğu var, hepsi bir odada büyüyor. Şeyh Maşuk’un iki derdi var: Özgürlük ve ilim. Maşuk’un cenazesine katılmak için o gün ölüler bile uyandı. Bir halkın ölülerinin uyanması ne demektir? Bir halkın dirilerine ölüler sahip çıkarsa… Tarih şöyle diyor: Eğer dirilere ölüler sahip çıkarsa, o halk yenilmeyecektir. Nedeni mi? Nedeni şu, vatan denilen yerin altında eğer huzurla uyumuş ölüleriniz yoksa o toprağın insanı değilsinizdir. Allah’ım, şeyh Mürşid ölülerimizin vasiyetidir. Ölülerimiz kendini Allah yerine koyanlara boyun eğmediler. Allah’ım senin adını zikreden ve zikri ezilenlerle birlikte gören, gösteren ve böylece Latin dünyasını özgürlüğe götüren Helder Kamara ve diğerlerinin hikâyelerini en iyi biz biliriz… Kamara, tıpkı Mürşid gibi direnişin sembolüydü. İkisi de diktaya karşı yalnızca hak aramıyorlar; halkın ihtiyaçlarını dile getiriyorlar, gideriyorlar… Din dediğin ev yıkmak değildir, toprağı işletmek, ev yapmaktır. Derler ki İsa, marangozdu. İsa bugün yaşıyor olsa Kürtlerin yanında dururdu ve Şeyh Maşuk’un yakılan evinin bütün kapılarını tamir ederdi. Muhammed, şeyhin kırılan, yakılan ağaçlarının köklerini teriyle besler elleriyle budardı. Musa olsa, dili açılır, tekrar ve tekrar söylerdi: öldürmeyeceksin… Şeyh Maşuk’u öldürmekle kalmadılar. Maşuk’un evini de talan ettiler. Namaz kıldırdığı caminin minaresi yıkıldı, evinin bahçesinde dedelerinden kalan ağaçlar kesildi, zarar verildi ve daha ileri gidildi, mezar taşları tahrip edildi, bütün bunlar din adına yapıldı. Allah’ım ne mutlu ki bizlere Maşuk’un oğlu Mürşid geldi. Ayak bastığı her yerde babasının kokusu sardı. Kamışlo; Yeni bitmiş çimenlerin üstündeki çiğ, sanki yaşlı adamların yeşil cam üstündeki incilere benzeyen gözyaşları. Gözyaşları ışıldar ama şeyhimin gördüğü ışıltı içinde. Bir burukluk çimenlerde ceylanların tırnak izlerinin yerinde potin yaraları… İzledim… genç bir gazeteciyle Şeyh Mürşid çocukluğunun sokaklarını geziyor. Evini geziyor. evi, ev olmaktan çıkmış. doğduğu oda talan edilmiş. evlendiği, çocuklarının doğduğu oda yine öyle. Mezarlığa gidiyor; mezar taşları arasında otlar büyümüş, buraya, dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler gelirmiş, mezarlık yıkılmış… Bir yerin yıkılması, yakılması ve sonra yakılan bir yerde insanın kendi tarihini bir turist gibi gezmesi acıdır. Kim buraları yaktı, yıktı? Haya vardır ve hayaya akıl ve iman eşlik eder. Peygambere Miraç’ta sorulur: Bu üçünden hangisini seçersin? Peygamber “akıl” dedi ilkin, iman gücendi dedi “beni akılla bir tut.” O zaman dile geldi utanma, “Ben imandan uzak kalamam ki…”dedi. Nasırı Hüsrev’e sordular, ey dediler, bu nedir? Hüsrev, soruya soruyla yanıt verdi: “Akla aşina olan bir kimse nasıl utanmaz.” Devam etti ve dedi: “Eğer sana iman lâzımsa, utanmayı göz önünde tut. Çünkü utanma olmaksızın iman nasıl belli olur?” Utanmayan kimselerin üstünde tek bir şey vardır: Allah’ın laneti… Evleri yıkan, ağaçları kesen, mezar taşlarını yağmalayan kimseleri sana havale ediyorum Allah’ım… Şeyh Mürşid, geri döndü. Yalnızca kendi evi ve yıkılmış mezar taşları arasında gezmedi. Camilerde hutbeler verdi. Misafirliklere gitti ki evi olmasa bile hangi kapıyı çalsa, orası onun eviydi. Hangi kapıyı çalsa, bir kederle karşılaştı ve bana büyük acı veren bir şey söyledi. “Şehir ihtiyarlamış…” dedi… Soru şudur: Bir şehir nasıl gençleşir? Şeyhim, bunun için geldi, dedi ki "artık burada bebeler ölmesin."

ibrahim halil baran

127,162 просмотров • 1 год назад

Bülent Timurlenk hakkında sustuğum yeter Barhan Can Terzi: Kaya 4-5 yıldır Galatasaray muhabirliği yapan bir arkadaşımız. 2021'den o civarlardan beri. Şimdi Kaya 1-2 sene önce işsiz kaldı. Bakıyorum işte Bülent Timurlenk Kaya'ya duruma üzüldüğünü söylemiş ama işte yine o kendi aksanınca işte iliştirilmiş gazetecilik öyle olmaz falan bir şeyler söylemiş. Bülent abi. Her fırsatta muhabirliği, muhabirleri eleştiriyorsun da. Yani seni sahada hiç görmedik. Bak iki sene önce seninle bir konuşma yaptık. O günden beridir yine muhabirlere sallıyorsun ama iki sene oldu artık hani susuyorum. Sırası geldi artık şimdi bu meselede. Sabah gazetesinde çalışıp, ulusal çok büyük bir gazete. Sabah gazetesinde çalışıp oradan A Spor açıldı. Çok büyük bir kurum. Orada görev yapıp ondan sonra BeinSpor. bir yerlere gelmek kolay ama ve 2000'lerde bunu yapıp ilerlemek kolay. Sen de diyorsun gazetecilik değişti. Şimdi 2020 yılındayız. Şu an bir gazetecinin veya medyada yer edinmek isteyen birinin ön plana çıkması için yapacağı 3 şey var. Biri, şimdi genç kardeşlerimiz yapıyor işte böyle idmanda veya maç sonunda bir çekim yapıyor. Kendini çekiyor işte arabada gaz pedal falan edipler yapıyor işte tak tak tak tak. Ya öyle şaklabanlık yapacaksın. Ya bir taraf olacaksın ya böyle Ali Koç öyledir, Ali Koç böyledir ya da Dursun Özbek öyledir, Okan Buruk böyledir diye bir tarafın kalem şörlüğünü yapacaksın. Ya da haber yapacaksın. Kaya'da haber yapıyor. 11 ise 11 bu çünkü orada kendine kaynak bulmuş. O 11'i vererek de işte işsizken şimdi a spora çıkıyor. Yani bir şekilde kendini göstermesi lazım. Nasıl gösterecek? Ona buna mı vursun? Ali Koç öyledir. O böyledir mi desin? E senin gibi frankafon bir tarzı da yok. E ne yapsın? Bir yerden tutunacak bu mesleği. Dolayısıyla kolay. Sağdaki muhabirleri eleştirmek çok kolay. Ya muhabirleri bu kadar eleştiriyorsanız çıkın bir gün siz yapın muhabirlikte. Biz de sizle övünelim. Ya da siz muhabir olun işte dediğim gibi. Siz gelin soru sorun. Siz transfer haberi yapın. O yüzden kolay yani böyle oturduğu yerden muhabirleri eleştirmesi insanların. Kimseye de ben şunu da söyleyeceğim. Galatasaray muhabirlerinin kimseye bir saygısızlık yaptığı da yok. Ama Kaya herhalde şundan dolayı bir de akreditasyon yasağı gelmiş. En güldüğüm nokta da o. Akreditasyon yasağı hiçbir geçerliği yok biliyor musun? Kulüp tarafından verilen akreditasyon. Çünkü sebebi şu. Basın türbününe, maçları izlemek için basın türbününe akreditasyonu TSE'de ve TFF iş ortaklığıyla yapılıyor. Kulüplerin bir söz hakkı yok orada. Galatasaray'ın akreditasyon yasağının geçerli olacağı iki yer var. Bir Kemerburgaz bir de lansman toplantıları. Kemerburgaz'a zaten muhabirler senede 4-5 kere giriyor. O da Şampiyonlar Ligi olmasa onu da giremez. Şampiyonlar Ligi zorunlu kılıyor da idmana 15 dakika açmayı. Yoksa Galatasaray'ın bu sezonun idman açlığı falan da yok. Sanıyorlar ki Galatasaray muhabirleri her hafta Kemerburgaz. Öyle bir şey yok arkadaşlar. En son Şampiyonlar Ligi maçına zaman oynandıysa 15 dakika o da. 15 dakika basına açık antrenman yapılıyor. O kadar. Her hafta her gün Galatasaray muhabirleri Kemerburgaz'da diye bir şey yok. Bunu da bilmeyenler için söyleyeyim ben. Buradan tekrar üstüne Galatasaray muhabirleri her gün Kemerburgaz'da falan değil. Dolayısıyla Kayaya gelen akreditasyon yasağının hiçbir geçerliği yok. Zaten Kemerburgaz'da değil. Yani akreditasyonu olan da Kemerburgaz'da zaten değil. Zaten açsanız idmanları her hafta 1-2 açsanız Belki Kaya ilk 11 haberi vermeye ihtiyaç duymayacak. Oradan kendi gözleminden bir haber çıkaracak, yorum yapacak. Artık kulüpler o kadar kapalı oldu ki. Yani bu akreditasyon yasağı. Ben de işte zaman 4-5 yıl önce bir sene aldım. Ne oldu? Ne kaybettirdi bana? Hiçbir şey. Hadi Yakup niye? Kaya ile aynı programda olduğu için mi? Yakup mu yani mesela akreditasyon yasağı aldı? Komedi bunlar komedi. Gerçekten. Hani Galatasaray hocasına hakaret eden, Galatasaray hocasına... kaptanına neredeyse

Galatasarayultrataraftar

65,006 просмотров • 5 месяцев назад

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 просмотров • 8 месяцев назад

Bülent Timulenk: Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur. Bunu söylemem için de bir tane sebep vardı. Önç yani şimdi Leroy Senen'in olmadığı, Lang'ın Hollanda mil takımında hiç forma giymeyip 3 haftadır maç yapmadığı bir yerde Yunus'un da kanatlarda oynarken ya da bugünkü oyunu da on numarada da forvet arkasında da verimsizken Galatasaray'ı ileriye taşıyabilecek tek adam Barış alper Yılmaz'ı en uçta oynatmak Galatasaray için Akıllıca bir iş değildi yani. Barış'ın oynadığı Kadıköy'deki derbide 3-0 Galatasaray kazanırken arkasında Mertens vardı. Bir bağlantı oyuncusu vardı. Yani bugün o bağlantıyı yapabilecek kimse yoktu. Barış Alper Yılmaz İkardi'den daha iyi pres yapar mı? Yapar. Ama tekrar söylüyorum. Yani bugün gördüğün gibi kanatlarda Barış olmasa, Barış'ın getirdiği toplar olmasa, Barış bir şeyler yapmaya çalışmasa. Hiçbir şey yapamayacak ki Galatasaray. Barış bu kez en uçta oynasaydı kim getirecekti topu bugünkü performanslarla? Evet sen ikamesi olmadığını söylüyor. Evet yani hani şimdi buradan geriye dönüp devre ortasında İkardini'ye göndermediler yerine Santrofor almadılar vesaire. O kadar böyle bir Osman vurgulu bir oyun var ki. Ama futbolda var bu sakatlıklar yani. Evet bu zaten en çok tartışılan konulardan birisi Osman ile kazanıyor Galatasaray. Valla yani Galatasaray tek direktörünün Kendisine bu türden bir imada bulunan ya da böyle bir yorum getiren insanlara karşı. Sonuçta ben buna bir takım oyunu diye bakarım. Dünyanın en kolay şeyi. O simen kazandırıyor maçları demek. Yani geride kalan on tane adamın da bir şekilde emeği var. Ama yani çok basit olarak hani Beşiktaş derbisinde o simen fark yaratmıştı değil mi? Beşiktaş'ta öyle bir sandrofor yok mesela. Zaten Türkiye'de iki tane bu tipte santrofor var. Birisi o sümen birisi onu aç. Yine farklı özellikleri var. Yani o topu tutmada bir pivot santrofor olarak biliyorsun o sümen toplara çıkar. Fake ile almaya çalışır. Yani çıkmaz bile toplara yani. Ama onun önünde alan presi ve her şeyiyle beraber zaten iki tane böyle komple santrofor varmış gibi görünüyor. Ve fizik olarak birisinin atletizmi diğerinin heybeti. Bütün bunların yan yana getirdiği zaman zaten diğer takımların hepsinde olmayan adamlar bunlar. Maçın dengesi açısından da bir tanesinde ona açı varken öbür tarafta o simen olmayınca zaten yani kantarı bir tarafa ağır basıyordu. Ama bu sadece bunun üzerinden açıklanacak bir şey değil. Çünkü Trabzonspor'da şimdi son dakika bütün hafta oynar oynamaz denilen Mucci'nin de yokluğunda 37 yaşında baka yeme forma giyiyor. Yani şimdi bakıyorsun dahi orta sahanın en dinamik adamı, bunun sadece defansif yönde değil, hat kıran adamı. Şimdi zaten maç öncesi yaptığımız programlarda şunun altını çizdim. Bak birincisi şu, milli aralar sonrası her zaman bir bilinmezdir. Bu bilinmezlik içinde 3 yıl önce Galatasaray faydalandı bundan. Bizim için milli ara değil de dünya kupası arasından sonra Fenerbahçe biliyorsun Trabzon'a gidip mağlup olmuştu. İki takımın da ne futbol oynayacağına dair bir fikrin olamaz 45 gündür ortalıkta olmayan insanların. Şimdi burada da 3 hafta olmazsa işte 18 gün şeyden hani Liverpool maçından beri sayıyorsun. Trabzon sporun daha da geride. Nasıl hazırlandıkları önemli. Kaç tane milli oyuncuları kaç kişiyle hazırlanıyorlar biri Trabzon'da. İstanbul'da geliriz Galatasaray'daki o izin meselesine. Ama işte o noktada o bilinmezliğin içinde asıl hikaye Trabzonspor'da şimdi Muçi'yi bir kenara ayırıyorum. Belli değildi diyorum ona. Olayıyla Batagov'un yokluğu. Nedir bu? Bir kere her türlü şekilde orta sahada Galatasaray'ı avantaj yaratan kağıt üzerinde bir durum. İkincisi de en iyi stoperi yok. Yani şu ligde Milan Şikliner, Batagov, Davinson Sanchez böyle bu sıralamayla ben sayarım. Bu benim seçimim. Batagov yok. Şimdi bunların yerini oynayacak adamların ne vereceği önemliyken Galatasaray cephesinde de

Galatasarayultrataraftar

98,807 просмотров • 6 месяцев назад

Fetullahçıların hayatını zehir ettiği Türk evladı Ümit Faruk Yenici Şok mangalarında mağdur edilen Ümit Faruk Yenici ve nice Türk evlatlarını görüp bilip öğrendikten sonra herhangi bir Fetullahçıya acıyan da kansızdır 15 Temmuz’da darbe girişiminde Türk Milletine kurşun sıkan hain Fetullahçılar her yerde mağdur edebiyatı yaparken binlerce insanı gerçekten mağdur edip gelecekleriyle oynadılar. Fetullahçıların İzmir Menteş intibak kampında ve Harp okulunda işkenceyle mağdur edip Harp Okulunu bırakmak zorunda kalan Ümit Faruk Yenici yaşadıklarını TRT’de yayınlanan Mahrem belgeselinde tek tek anlatmıştı. Ümit Faruk Yenici; -Ben Ümit Faruk Yenici. FETÖ'nün ayrılmaya ya da zorla atmaya maruz bıraktığı askeri öğrencilerdenim. Harp okuluna giriş yaptım ve FETÖ'nün yıldırma politikalarına maruz bırakıldım. -Ben asker çocuğuyum. Bu sebeple zaten küçükken görmüş olduğum tek meslek askerlik, askerliğin haricinde bir meslek düşünmedim bile. -Çok mangası kendi bölüğünden ayrı işkenceye maruz bırakılacak insanlar mangası aslında. Biz liseden mezun olduktan sonra okulun başlangıç aşamasında yazın diğer okullardan önce okula gelip intibak eğitimine tabi tutuluyorduk. Bu harp okulun normal bir süreci. -Tabii harp okuluna girdiğimiz gün, daha ilk günden bir hüsrana uğradık. Çünkü komutanlarımızın karşısına geçip Harbiyeli adayı Yenici dediğimde ellerindeki listeye bakıp... ...sen olsun tamam geç şeklinde bizi listelere göre ayırıyorlardı. Bu durumu sadece ben yaşamadım. -Birçok arkadaşımız, benim en azından yakın çevrem direkt şok mangasına dahil edilmişlerdi. Öne çıkan bir isimseniz harp okulunda bunlar öncelikli olarak şok mangalarına dahil oldu. -Ben mesela askeri okulda, sporda, yüzmede, sosyal aktivitelerde, mesela okulun solisti, son sınıfta bendim bu tür durumlarda başarılıydım. -Yine Aydın arkadaşımız, sportif olarak çok başarılı bir arkadaşımızdı. İkimiz de keskin nişancıydık. -Yani bu adam komando olur denilen gruptaydık biz. O grupta olduğumuz için de zaten harp okulunda onun acısını yaşadık. -Buradaki amaç da kahvaltıya geç gitmemizi sağlamaktı. Çünkü kahvaltıya gittiğimizde arkadaşlarımız neredeyse kahvaltılarını bitirmiş durumda oluyorlardı. -Biz kahvaltıya gittiğimizde bize bir dakikalık süre veriliyordu. Yani bir dakika gibi bir iki dakikalık süre veriliyordu. Kamp boyunca da bütün yemeklerimiz hemen hemen böyle geçti. -Serbest saat geldiğinde de yani bu spor saatinden sonra arkadaşlarımız gidip dondurma yiyorlardı bölüğümüzdeki arkadaşlar. -Biz o sırada çöp kutusunun içerisinde amut pozisyonunda şınav çekmeye çalışıyorduk. Akşama kadar bu sürüyordu. -Kimi öğrenciler vardı. Adamlar kampın ortasında lise bütünlemelerine gittiler. Yani böyle öğrenciler vardı. Hiç dokunulmuyor. Öğrenci sürekli çadırında yatıyor. Gidiyor kantinde dondurmasını yalıyor. Denizine giriyor. Böyle bir hayat var. -Biz yemek yemeye fırsatımız yok. Bize Yemek yemek için zaman verilmiyor. Ne zamanki 17 Aralık operasyonları başladı O zaman dedik ki evet yani sıkıntıyı cemaat yaratmış. -Biz vatanını en çok seven olarak askeri liseye giriş yaptık. Vatanımıza sahip çıkmak için oraya giriş yaptık. Vatan hainliğiyle itham etmek, sen subay olamazsın demek gerçekten -Öyle ki bazı arkadaşlarımız bunu ailelerine söylüyorlardı, anlatıyorlardı. Aileleri inanmıyordu olsa gerek ki benim ailem o kadar serbest bir ailedir. Fikirlerime değer verirler, istediğimi yapmama teşvik ederler. Benim ailem bile ayrıldığında mi acaba, acaba doğru mu söylüyor? -Çevremizdeki insanlar bu şekilde değerlendiriyorlardı. Ulaştığımız nokta orasıydı. İntihar eden, cinnet geçiren bir sürü arkadaşımız oldu. -Malazgirt taburunda yaklaşık 7-8 katlı binada saat gece 2'ye kadar yukarı çıkıp indim. En son saat böyle 01.30'dan sonra bileğimi yani ayağımı kesinlikle hissetmiyordum. -Yani bu iş ne eğitimle açıklanabilirdi ne fazla sporla açıklanabilirdi ne fazla eğitimle açıklanabilirdi. Bu şiddetin bir aşama ötesine gitmişti bile yani. Hani işkence görürsün orada bile mesela sırtında kızarıklık işte bilmem ne olur ama gidip sen adamın ayağını kesmezsin sonuçta. Yani bunun da bir sınırı bir limiti olur. -O kadar zaman bana subay olamayacaksın diye direten adam karşısına beni oturtturup sanki ben kendi isteğimle hiçbir şey bana yapılmamış ben kendim ayrılıyormuşum gibi bir konuşma yaptı. İyi hayırlısı olsun dedi. -Ne zamanki 17 Aralık operasyonları başladı. O zaman dedik ki evet yani sıkıntıyı cemaat yaratmış. FETÖ'cüler bize bu baskıyı uygulamış. Kasıtlı olarak bizi dışarı göndermişler. O zaman emin olduk. -Benim harp okulunda tek disiplin suçu işlediğim iddia eden beni o odasına çağıran tabur komutanı Tanju Posor. TRT'yi basan komutandı. TRT'de güvenlik almaya çalışan komutandı.

Herodot Diyor Ki

53,805 просмотров • 2 месяцев назад

Anahtar Parti'nin İzmir programı çok konuşuldu. Kurucular Kurulu ve MYK üyesi olarak birkaç şey yazmak istiyorum. Benim partiyle, Yavuz Ağıralioğlu ile tanışmam parti kuruluşundan hemen öncesine dayanıyor. Birkaç kişi hariç partinin tüm mensuplarını 2 yıldır tanıyorum. Bizim ülkece aşina olduğumuz bir yaklaşım var. Birisi iyi bir işe girse kesin torpili vardır, birisi bir şirket kurup büyütse “kesin arkasında destekçisi vardır”, birisi çok para kazansa “kesin çalmıştır” demek gibi bir bakış açımız var. Ama bu bakış açısı bizimle değil de daha çok söyleyenle ilgil. “Bu kadar organizasyon, bu kadar teşkilatlanma bir yerlerden paralar gelmese olmaz” diyenler aslında “biz yapamadık, yapamazdık, Anahtar Parti nasıl yapıyor” diyor. Madem soruyorlar, anlatalım. Partide ilk kez siyasete girmiş, kendi alanında çok başarılı, işinde gücünde, hatta hayat konforu gayet yerinde çok fazla insan var. Mesela çok fazla iş insanı, girişimci, yönetici var partide. Kimilerinin aklının gideceği makam arabalarına kendi parasıyla binmiş insanlar. Siyasete girmeye ihtiyaç duymayan ama siyasetin ihtiyaç duyduğu profiller. Bir partiden kopup, küsüp gelmemiş, siyasete hiçbir kızgınlıkla, öfkeyle girmemiş insanlarız. Motivasyonumuz ülkenin gidişatına olumlu bir katkı sağlamak, yol üstünden bir taş kaldırmak. Bunlar olunca kimseyle de bir derdi yok partinin. En yetkili kurullarında görev yapan biri olarak söylüyorum, bizim toplantılarda hiçbir partinin kolay kolay adı geçmez, o parti şunu yapmış, bu parti bunu söylemiş denmez. Herkese Allah yol kolaylığı, iç ferahlığı, yastık rahatlığı versin der geçeriz. Herkes siyaseti çok başarılı yapsın. Her parti başarılı olsun. Dediğim gibi bir avuç insan dışında hepsi 2 yıldır tanıdığım insanlar. Yavuz bey dahil hiçbiri babamın oğlu değil. Yanlış görsem durmamı gerektirecek hiçbir şey yok. Ama partiden tanıdığım insanların %99’unu rahatlıkla evimde misafir eder, ailemle tanıştırırım. O %1’i de hata payı diye bıraktım. 2 yıl geçti ama halen bir parçası olmaktan çok mutluyum. İlk zamanlar eşimi dostumu partiye kazandırma motivasyonum yoktu, “ya yanılıyorsam, mahcup olursam” diye bir süre gözlemlemeyi seçtim. Şu anda en yakın dostlarımı, işinde gücünde aklı başında tanıdıklarımı partide en uygun yerlerde görev alması için davet ediyorum. İzmir’de salonda ve meydanda her görüşten insan vardı. Anahtar Parti ve Yavuz Ağıralioğlu Türkiye kamuoyunu “Sizin mezhebinizdeniz, sizin etnik kökeninizdeniz, size benziyoruz” diyerek toplamıyor etrafına. “Mezhebinizden, kökeninizden, inancınızdan bize ne, bu memlekete sevdalıysanız bizdensiniz” dediği için de herkes geliyor. Böyle olunca da salonlar, meydanlar doluyor. İzmir’de insanlar düğüne, bayrama gider gibi geldi. İzmir’in uzak yerlerinden, ilçelerden ya da komşu illerden insanlar arabalarıyla, arabası olmayanlar birleşip minibüsler, otobüsler tuttu ceplerinden paralarla. Düzenleyen İzmir İl Teşkilatı cebinden, imece usulü düzenledi o koca organizasyonu. Bir de bu diyeceğimi herkes anlamayabilir. Ruhu olmayan işler çok pahalıya gelir. Ekip ruhu varsa, inanç varsa 1 milyona mal edeceğiniz işi elinizdeki tek şey paraysa 10 milyona bile mal edemezsiniz. Kısacası “biz yapamıyoruz, bunlar nasıl yapıyor?” sorusu soranların bulamadığı cevap bu. Eklemeliyim, şu anda Türkiye sathında öyle bir heyecan dalgası var ki, parti için bir şey yaptırılacağı zaman gidilen esnaf da çorbada tuzum olsun diyor, yapabildiği kadar indirimli yapıyor. “Bu da benim katkım olsun” diyen o kadar çok ki. Çok paramız yok ama olan paramız çok bereketli. O parayla da çok iş çıkıyor. Şaşıranları anlıyoruz. Bizim genel merkez herkese açık, merak edenlere, aklında oturtamadığı şeyleri olanlara açık çağrım. Buyrun gelin. Kapıyı çalın, çekinmeyin. DM kutum açık. Katılmak, görev almak, yerinde görmek, hoşuna giderse de katılmak isteyenler yazsın, en doğru yerlerle ben bizzat tanıştırayım. İyi insanlar siyasete girsin, hangi partiden olursa olsun.

Ömer Ekinci

18,288 просмотров • 3 месяцев назад

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ: Amedspor Süper Lig'e çıkarıldığı zaman, bakın “çıktığı zaman” demiyorum, “çıkarıldığı zaman”; çünkü şampiyon olarak çıkmadı, ikincilikten çıktı ve Türkiye'de futbolun ne kadar siyasallaştığını hepimiz biliyoruz. İstenmeseydi çünkü çıkarılmayabilirdi. Arkadaşlarımızla bir değerlendirme yaptık ve şu tespitte bulunduk: Kim bütün bu süreci kurguladıysa Amedspor'un Süper Lig'e çıkarılması da bu kurgunun bir parçası ve amaç, toplumsal gerilimi artırmak, stadyumlar üzerinden Türkiye'de patlamaya hazır bir potansiyeli hazırlamak. Diyebilirsiniz ki, “Ya öyle şey olur mu? Hangi akıl böyle bir şey yapar?” Hangi akıl, Sevr'in 100. uğursuz yıl dönümü olan 10 Ağustos 2026'da PKK affı yasasını Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirdiyse, o akılla aynı akıl bu düzenlemeyi yapmıştır diye düşünüyoruz. Bu benim kişisel görüşüm değil. Bu, partimizin ortak görüşü; divanda, konusunda uzman emniyetçiler, askerler, psikiyatristlerle birlikte yapmış olduğumuz tartışmanın sonucunda ulaşmış olduğumuz nokta. Çünkü futbol, her zaman ve hemen her ülkede olağanüstü gerilimlerin çok hızlı ortaya çıkmasını sağlayan bir alandır. Siz de hatırlayacaksınız, Türkiye'de bir futbol maçında iki İç Anadolu şehri arasında çıkan olaylarda onlarca kişi hayatını kaybetmiş, ağır yaralanmıştı. Onun için bunu bilen, futbolun bu gerilim alanını bilen merkezler, Amedspor üzerinden böyle bir gerilimi planlı olarak yaratmak için bunu ortaya çıkarttılar. Peki, Amedspor ne? Amedspor çok açık; yani PKK tarafından desteklenen ve PKK'nın ayrışma aracı, duygusal kopuş aracı, tahrik aracı olarak bilinçli bir şekilde kullandığı bir araç durumunda. Ve şimdi bu araç, bütün Türkiye'yi yıl boyunca bir grup taraftarla dolaşacak ve daha önce görmediğimiz görüntülerin ortaya çıkmasına neden olmaya başladı bile. Trabzon'da... Yani ligin en arkalarında, adı duyulmamış bir spor takımı iken Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası sahip çıktı. STK temsilcileri... Yani bir gizli el adeta talimat verdi. Ve yapılan araştırmaları söylüyorum size: 18 yaş üstü Kürtlerde Amedspor'a olan ilgi, 2023'ten 2025'e yüzde 8,7'den yüzde 27,5'e çıkmış. Yani 4 milyon kişiye ulaşmış bu kadar kısa sürede. Ve oy dağılımına baktığınızda, kulübün taraftarı olarak kendini niteleyenlerin yüzde 57'si DEM Parti'ye, yüzde 18'i CHP'ye, yüzde 12'si AK Parti'ye veriyor. Yani bir gizli el çok ciddi bir finansman sunuyor, bir devlet projesi gibi adeta. Ve daha önemlisi, daha geçen gün Futbol Federasyonu Başkanı hakemlere çağrıda bulundu. Dolayısıyla bunu sadece PKK ile sınırlamak mümkün mü sizce? Hayır, değil. Ama en etkili unsurun o olduğu görülüyor. Devletin yapmış olduğu tespitler var biliyorsunuz. Cemil Bayık, Amedspor'un desteklenmesi için çağrıda bulunuyor. Bu arada şunu da parantez içinde ifade edeyim: Partimizin divan üyesi, genel başkan yardımcısı, GATA'dan emekli Profesör Ali Şehirlioğlu Hoca, Diyarbakır Askerî Hastanesi'nde görevliyken aynı zamanda Diyarbakırspor'un da doktoruydu, gönüllü doktoruydu. Yani biz parti olarak Diyarbakırspor gerçeğinden, sürecin nasıl Amedsporlaştırılarak siyasallaştırıldığını gayet iyi ve gayet yakından biliyoruz. Şimdi bu siyasal pimi çekilmiş psikolojik bombayı Türkiye'nin değişik yerlerine götürüp bir tahrik ve gerilim tuzağı Türkiye'ye kurulmak isteniyor. Bu konuda devlete büyük sorumluluk düşüyor. Şu ana kadar ben devletin bu sorumluluğu yerine getirmediğini ve polisiye önlemlerle sadece durumu yönetmeye çalıştığını görüyorum. Bu da yetersiz. Bakın, bu da yetersiz. Çok daha kapsamlı, çok daha tansiyonu düşürücü psikolojik önlemlere ihtiyaç var. Ve ayrıca Amedspor lehine bir pozitif ayrımcılık yapıldığı duygusunu vermek, bunu güçlendirecek, bu düşünceyi güçlendirecek açıklamalar yapmak da tansiyonu düşürmüyor. Aksine yükseltiyor. Mesela Trabzonlu Futbol Federasyonu Başkanı'nın maçtan önce hakemlere yapmış olduğu çağrı, iyi niyetli bir çağrı olsa bile sonuçları itibarıyla doğru bir çağrı değil. Yani, “Hakemler, kanaatlerinizi Amedspor lehine kullanın.” Niye yani? Niye Antalyaspor lehine değil de Amedspor lehine? Niye Muğla İdman Yurdu için değil de Amedspor lehine? Bakın, bu herkesin kendisine sorduğu ve herkesi öfkelendiren soru hâline geliyor. Yani bir takım var, taraftarı İstiklal Marşı'nızı söylemiyor. Bir takım var, taraftarlarına diyor ki, “Stada İstiklal Marşı'ndan sonra girin.” Bir takım var, Trabzon maçı öncesinde statta örgüte yakın marşların çalınmasına izin veriyor veya çaldırıyor, bilmiyorum. Ben sadece videoda gördüğümü söylüyorum. Şimdi bu süreç böyle devam edemez. Devletin bu konuda üzerine düşen önlemleri alması ve Amedspor'u normalleştirmesi gerekiyor. Yoksa bu lig çok uzar.

Haberiniz

22,800 просмотров • 1 месяц назад