Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

Ş𝐄𝐘𝐇 𝐒𝐄𝐘𝐘İ𝐃 𝐀𝐁𝐃𝐔𝐋𝐁𝐀𝐊İ 𝐄𝐋𝐇Ü𝐒𝐄𝐘𝐍İ 𝐇𝐀𝐙𝐑𝐄𝐓𝐋𝐄𝐑İ𝐍İ𝐍 İ𝐋İ𝐌 𝐕𝐄 İ𝐑Ş𝐀𝐃 𝐇İ𝐙𝐌𝐄𝐓𝐋𝐄𝐑İ Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû, ilim ve irşad hizmetlerini hayatının merkezine almış, tasavvufun temel sütunları olan şeriat, sünnet-i seniyye ve adaptan asla taviz vermemiş büyük bir mürşid-i kâmildi. O’nun irşad yolu, yalnızca sözle değil, fiili olarak ortaya koyduğu ilim...

40,533 просмотров • 1 год назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

Hayri Hizmetlerin Kaynakları Nakşibendi dergahları tarih boyunca bireyleri manevi anlamda terbiye etmekle kalmamış; aynı zamanda toplumun ilmi, sosyal ve kültürel yapısına olumlu katkılar sağlamıştır. Bu katkılar medreseler, kütüphaneler, yetimhaneler, hanlar, aşevleri ve su kuyularıyla somutlamış ve insanların istifadesine sunulmuştur. Bu hayri hizmetlerin inşasında ve yürütülmesinde öz kaynaklar, bağışlar ve ticari gelirler gibi birçok kaynak kullanılmıştır. Bu sistem, ihtiyaca binaen asırlar boyunca tasavvuf ehli tarafından uygulanmış; camiler, medreseler ve tekkeler bu gelirlerle ayakta tutulmuştur. Örneğin Osmanlı'da Süleymaniye ve Fatih külliyeleri gibi ilim merkezlerinin; dükkanlardan, hanlardan ve tarım arazilerinden elde edilen gelirlerle desteklendiği tarih kitaplarımızda yazmaktadır. Bugüne geldiğimizde ise “tarikatlar dünyevi işlerden uzak durmalıdır” gibi söylemler gündeme getirilmektedir. “Bir lokma, bir hırka” düsturu bağlamından koparılarak sığ bir tartışma zemini oluşturulmaya çalışılmaktadır. Konuyu bu zemine çekenlerin maksadı menfidir. Onların ehl-i tasavvufa reva gördüğü rol; topluma herhangi bir katkısı olmayan, miskin bir insan tipidir. Bu insan tipinin tam aksine Nakşibendi sufileri asırlardır Fahri Kainat Efendimiz’in (sav)“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” Hadisi Şerif-i mucibince hareket etmektedir. Asırlardır yapılan hizmetler; ilim, irşad, imar, yaygın eğitim, sosyal yardımlar gibi geniş bir yelpazeyle karşımıza çıkmaktadır. Bunları bilmesine rağmen tasavvufu sığ bir alana hapsetmek isteyenler, tarikatların topluma dokunan hayri hizmetlerinden rahatsız olanlardır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri de medeniyet mirasımız olan bu usulü sürdürmüştür. Onun 30 yıllık irşadında her kesimden insana dokunan hizmetleri, milyonlarca insanın kalbindeki yerini müstesna hale getirmiştir. Bunların şeriata, sünnet-i seniyyeye ve tasavvuf adabına uygun bir şekilde yürütülmesinde büyük hassasiyet göstermiştir. Sık sık “bir hatamızı görürseniz söyleyin, aksi halde siz mesul olursunuz.” buyurmuştur. Hal böyle iken kendisinin ahirete irtihalinden sonra onun yolundan gittiğini iddia edenler tarafından “Para toplama âdeti tasavvuf yolunun ruhuna uygun bir durum değildir. Bizim işimiz ilim irşad ve eğitimdir” benzeri ifadelerin dile getirilmesi tam bir çelişkidir. Bu kişilerin Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin irşadına dair hakkaniyetten uzak değerlendirmeleri kadim geleneğimize de taban tabana zıttır. Bu söylemler onun sağlığında ilmi ve hayri hizmetlere destek vermiş insanların aklını karıştırmakta, kalbini bulandırmakta ve huzursuz etmektedir. Aklı karışan, gönlü bulanan bu kimseler ise tasavvuf yolundan uzaklaşmaktadır. Günün sonunda insanları söz ve fiilleriyle bu noktaya getirenler ümmet-i Muhammed’e zarar vermektedir. Ayrıca bu söz ve fiillerin sahipleri; tasavvuftan, tarikattan, ilmi ve hayri hizmetlerden rahatsız olanlarla benzer bir noktaya sürüklenmekte, benzer söylemleri dillendirmiş olmaktadır. Diğer taraftan dün söz konusu usulleri eleştirenlerin bugün aynı usulleri birer birer taklit etmiş olmaları, söz ve eylem birliği içinde olmadıklarını çarpıcı şekilde göstermektedir. Öyleyse eleştiriler aslında usule değildir. O zaman asıl eleştirilmek istenen, asıl rahatsızlık duyulan nedir? Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin meşrebi midir? Bu usullerle yapılan ilim ve irşad faaliyetleri midir? Topluma, gönüllere dokunan hayırlı hizmetler midir? Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin başlattığı ve bugün de devam eden hizmetleri ve hizmet usullerini önce kıyasıya eleştirip ardından aynı hizmetleri, aynı usullerle “aynı şekilde yapmanın” ne kadar makul ve mantıklı olduğunun takdirini kamuoyuna bırakıyoruz. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

15,424 просмотров • 1 год назад

Nakşibendi Yolunda Âdaba Riayet ve Usulün Önemi Tasavvuf ehlinin en büyük gayesi, insanların hidayetine vesile olmaktır. İrşadın özü de budur. Allah dostlarının en büyük gayreti, kapılarına gelen insanlara şer’-i şerifi ve sünnet-i seniyyeyi öğreterek onları son nefese kadar istikamet üzere tutmak olmuştur. Bu minvalde her tarikat kendi meşrebince bir usul ve âdap üzere irşad etmiştir. Nakşibendî yolunda da müridleri doğru yolda sabit kılacak, kalplerine muhabbetullahı yerleştirecek ve bu kapıdan tam anlamıyla istifade etmelerini sağlayacak usuller, şer’-i şeriften ve sünnet-i seniyyeden süzülerek Altın Silsile’nin büyükleri tarafından belirlenmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Usuller, bu yolda yürüyüşün ölçülerini belirleyen esaslardır. Tarikat âdabı hem müridler hem de mürşidler için büyük bir dikkat ve hassasiyet gerektirir. Bu sebepledir ki, Nakşibendî meşâyihi tarih boyunca birçok âdap kitabı kaleme almış, her devirde bu usulleri hatırlatmıştır. Bu eserlerin sonuncusu, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin -kuddise sırruhû- el-Minhâcüs Senî: Âdâb-ı Şeyh Seyyid Abdülhakîm el-Hüseynî adlı eserdir. O’nun, eserin mukaddimesinde şu ifadelere yer vermesi çok önemlidir: “Efendim Şeyh Seyyid Abdülhakîm el-Hüseynî ve Efendim Şeyh Seyyid Muhammed Râşid el-Hüseynî’nin (kuddise sırruhumâ) tarikiyle Nakşibendî sâdâtının silsile ve senedinden gelen âdapları zikrettik.” Bu ifadelerle O, eser boyunca anlattığı âdabı kendisine isnad etmek yerine, mürşidlerine ve onlardan önceki meşâyih-i kirâma atfetmiştir. Zira o devraldığı usul ve meşrebi muhafaza etmiş ve halifelerine de o şekilde devretmiştir. Bir sohbetinde âdabın ehemmiyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Tasavvufun bazı âdabı vardır. Bu edeplere uymak lazımdır. Bâtıl şeyler ihdas etmek, bu yola bid‘at sokmak, büyük âdapsızlıktır. İnsan edebe riayet ederse, ona uyarsa, bütün ameller güzel olur. O olmadan hiçbir başarı elde edilemez. Önce kendimiz edebe dikkat edeceğiz. Zira sâdâtın, ‘Yapmadığınız şeyleri sûfîlere söylemeyin, etkili olmaz.’ demeleri boşuna değildir. Sûfî edepli olmalıdır. Bu yolda olgunluğa el öpmekle değil, edeple erişilir. Edebe aykırı haller kalbe zarar verir. Âdabsızlık iradeyi, iradesizlik de müridliği bozar. Bir sûfî muhabbet ehli olmasa bile âdaba dikkat ederse biz onu asla bırakmayız. Âdaba riayetin menfaati çok fazladır. Âdaba riayet edenin en büyük yardımcısı hem sâdât hem de Hz. Peygamber’dir. (sallallahu aleyhi ve sellem)” Tasavvuf âdabının ve sâdât-ı kirâm efendilerimizin bu âdaba verdiği önem açıktır. Bugün ise bazı çevrelerin "her noktada geçmiş büyüklerimizin usullerine dönülecektir" diyerek yola çıkmalarına rağmen, bu usullerden giderek uzaklaştıkları görülmektedir. Şeyh Seyyid Abdülhakîm hazretlerinin, Şeyh Seyyid Muhammed Râşid hazretlerinin ve Şeyh Seyyid Abdülbaki hazretlerinin (kaddasallahu esrarahum) usulleri ortadadır. Meşrebleri herkesçe malumdur. Onlar, en büyük zorluklar karşısında dahi bu meşrebten ve âdabdan ödün vermemiştir. Âdaba sıkı sıkıya bağlılığın örneklerini görmek için çok eskiye gitmeye gerek yoktur. Şeyh Seyyid Abdülbaki hazretleri küresel salgın zamanında hastalığı sebebiyle sofilerle bir araya gelemiyor, ziyarete gelenlere evinin balkonundan tövbe veriyordu. (Mürşid-i kâmilin, kendisine intisab etmek üzere gelenlerle ilk olarak Allah Teâlâ’ya tövbe etmesi ardından biat alması “tövbe vermek” olarak ifade edilmektedir.) Sofilerin, sesini daha rahat duyması için mikrofon ve hoparlör sistemi kurulması kendisine teklif edilince “Ben bugün hoparlörden tövbe verirsem siz yarın telefonla verirsiniz.” diyerek hem reddetmiş hem de ikaz etmişti. Ancak vefatının ardından pek çok şey gibi bu ikazı da göz ardı edildi, unutuldu. Ahirete irtihalinin ardından telefonla tövbe de verildi, gönüllülük bağı ile intisab edilebileceği de söylendi. Nakşibendî yolunda, intisabları farklı mürşidlere olsa da sofilerin birlikte hatm-i hacegân yapmasına müsaade vardır, bunda bir beis görülmemiştir. Ancak bugün “geçmiş büyüklerimizin usulü” göz ardı edilerek sofilerin birlikte hatme yapması yasaklanabilmektedir. Bu örneklerde görülen usulün, “geçmiş” demeye dahi hicab ettiğimiz Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin uyguladığı âdaba, sâdât-ı kirâm efendilerimizin âdabına muvafık olmadığı ortadır. Her noktada sözler ve fiiller arasındaki tenakuz açıkça ortada olup, kamuoyunun takdirine bırakılmaktadır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf âdabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

43,790 просмотров • 1 год назад

YÖNETME HIRSI Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû, 30 yıl boyunca ilim ve irşad hizmetleri için çok güzel bir niyet ve gayret ortaya koymuştu. Bu hizmetlerin usulüne uygun bir şekilde yürütülmesi ve mekanların yönetimi ile ilgili çalışmaların idaresini yaklaşık 20 yıl önce Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Aynı şekilde 10 yıl önce Menzil’in yönetimini de yine bizzat kendisi görev olarak ona vermişti. Bu durum ilgili herkesin malumudur. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri yapılan tüm hizmetlerden çok memnundu. Ahirete irtihalinden kısa bir süre önce yaptıkları sohbette bu memnuniyeti şöyle ifade etmişlerdi: “Bizim vakfımızdan çok razıyız çok da iyi gidiyor ama yine tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz vakfa çok çalıştık bu hale getirdik siz de dikkatli olmanız gerekir. Üzerinde duracaksınız, niyet edin bizim vakfımız bozulmasın.Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için... Biz (Seyyid) Mübarek’i bizim vakfımızın üzerine koyduk genel müdür yaptık ve siz de mecbur çalışacaksınız. (Seyyid) Mübarek’in dediğini yapın, hatası inşallah olmayacak. Dikkatli olacaksınız biz de size dua ederiz inşallah.” Hal böyle iken yıllardır yönetim ile ilgili birtakım hissi yaklaşımların olduğu anlaşılmaktadır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin sağlığında başlayan bu yaklaşım O’nun ahirete irtihalinin ardından ayyuka çıkmıştır. Ahirete irtihalinden 13 ay önce isim hakkı alınan vakıf, definden 1 gün sonra ilan edilmiştir. Ardından sert açıklamalarla; ilim ve irşad mekanları ele geçirilmeye, tabelaları değiştirilmeye, içindeki mallara el konulmaya başlanmıştır. Daha sonra kendileri tarafından “Bu maddeleri ezberleyin, anayasamızdır.” dedikleri 10 madde yayınlanmıştır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin kendi sohbetlerinde defaatle belirttiği üzere çok memnun olduğu hizmetlerine ve irşadının son 10 yılına söz konusu maddeler üzerinden sert eleştiriler yapılmıştır. Sofileri ve vicdan ehlini çok müteessir eden bu maddelerin ortaya atanlar tarafından daha sonra birer birer ihlal edilmesi ibretlik bir manzara ortaya çıkarmış, tasavvufta mutabaat adabının önemini bir kez daha hatırlatmıştır. Kılıfına Uydurulmuş Hırs: Çoğunluk Söylemi Yönetme hırsıyla mekanları ele geçirmek için gerçekleştirilen fiiller ne şeriata, ne adalete, ne vicdana sığar. Tepkiyle karşılanan bu fiiller, sahiplerini bir kılıf bulmaya zorlamıştır. Bu ihtiyaç “ümmetin malı” ve “çoğunluk” söylemini ortaya çıkarmıştır. Bu söylemlere göre bir muhitteki ilim ve irşad mekanlarının durumu; o muhitteki sofilerin %50+1 sayısına göre belirlenir. Bu görüşün şer’i olmaktan çok “demokratik bir kılıf” olduğu söylenebilir. Nitekim bu görüşü ortaya atanlar da ilmi bir dayanak sunamadıkları için “bu görüş kitaplarda geçmez, mürşidimizin görüşüdür” ve “vicdan müftüdür” demekle yetinmişlerdir. Zira meselenin şer’i açıdan tespiti için taraflardan birer alim görevlendirilmiş; onların çalışması tek taraflı olarak akamete uğratılmıştır. Öncesinde ve sonrasında yapılan görüşmeler ve mutabakat girişimleri reddedilmiştir. Sonrasında Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin halifelerinden teşkil edilen hakem heyeti, meselenin şer’i durumunu tespit etmek üzere tüm taraflardan imzalı yetki almıştır. Lakin hakem heyeti çalışmalarının kendi söylemleriyle uyuşmayacağını anladıklarında verdikleri yetkileri tek taraflı olarak feshetmişlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere niyet doğruyu bulmak değil; kendi doğrusunu kabul ettirmektir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin “Şer’i hakem heyeti ne diyorsa biz razıyız.” diyen evlatları vicdan sınırlarını aşan ithamlara maruz bırakılmıştır. Bu ithamı pekiştirmek için insanların eline pankart verilerek sokak protestoları dahi yaptırılmıştır. Asıl niyeti gizleme amacı taşıyan “Ümmetin malı” söylemine dair tafsilatlı izah “Mülkün Gerçek Sahibi Kim?” yazısında yapılmıştı. Benzer bir niyetle ortaya atılan “çoğunluk” söylemi de yönetme hırsını perdeleme aracıdır. Kendilerince bu çoğunluk bazen mekandan istifade eden sofilerin sayılarına göre, o sayı istedikleri gibi olmazsa dünya genelindeki sayılara göre belirlenmelidir. Ayrıca eğer bir yerde sayı olarak geri düşerlerse ilk haftadaki intisab sayılarının esas alınması gerektiğini ifade etmektedirler. Şer’i bir konuda böyle belirsiz, böyle keyfe keder bir yaklaşım ortaya konulması ise maalesef trajikomiktir. ( Bu söylemin ortaya çıkardığı bir diğer problem ise sahiplerini kalabalık görünmeye, çoğunluğu ispat etmeye mecbur bırakmasıdır. İlmi olarak ortaya koyulamayan dayanak, her gün sosyal medyaya servis edilen fotoğraf ve videolarla sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu halin sebep olduğu sıkıntılara daha geniş bir şekilde “Kalabalık Görünme Çabası” başlıklı yazıda değinilmiştir. ( Fitneyi Bitirmenin Yolu: Kardeşlik Hukuku Oysa bu meselenin mümin gönüllüleri rahatsız etmeden çözülmesinin yolu; birlik-beraberlik, kardeşlik hukuku ve itidalli olmaktan geçiyordu. Zira bir tarafta ilk günden itibaren ihtilafın ortaya çıkmasına ve bir fitneye dönüşmesine neden olan sert uygulama ve açıklamalar yapılırken; diğer tarafta Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin dört mahdumu bir araya gelerek kardeşlik hukuku çerçevesinde babalarının hizmetlerini birlik-beraberlik ruhuyla sürdüreceklerini ilan etmişlerdi. Bu ilan sofilerin endişeli gönüllerine ferahlık vermiştir. Devam eden süreçte; Şeyh Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni fitnenin önene geçerek, birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini yapmıştır. İki mürşidin kendi aralarında bu birlikteliği tesis etmiş olmaları, fitneyi engellemenin mümkün olduğunun en önemli delilidir. İki mürşid-i kamil bazı hizmetlerini halen birlikte sürdürürken, bazı hizmetleri fikir birliği ve istişareyle müstakilen yürütmeye başlamıştır. Tüm bunlar kardeşlik hukuku çerçevesinde, iyi niyet ve birbirlerinin hizmetlerini destekleyerek gerçekleştirilmektedir. Bunların da ötesinde en kıymetli birliktelik, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin meşrebine sahip çıkma hususunda gösterilen hassasiyet ve birlikteliktir. Bu bakış açısından da anlaşılabileceği üzere; büyüklerimizin hizmet mekânlarının yönetimini sadece kendi uhdelerinde tutma gibi bir niyetleri bulunmamaktadır. Bilakis, ortak akılla ilim ve irşad mekanları mürşidlerin her birinin hizmetine tahsis edilebilirdi. Ortak aklın tesis edilmesinin önündeki engel; yıllardır biriktirilen yönetme hırsıdır. İki yıllık süreçte bu yaklaşımın ortaya çıkardığı sıkıntılar ortadır. Sosyal medyanın sürece alet edilmesiyle geniş kitlelere ulaştırılması, masum insanların manipule edilerek sürecin bir parçası haline getirilmesi gibi özellikleriyle bu fitnenin tasavvuf tarihinde benzeri yoktur. Söndürmek yerine büyütülen bu fitne; Menzil’in irşad vazifesine ve irşad ortamına büyük zararlar vermiştir. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

36,105 просмотров • 1 год назад

Kalabalık Görünme Çabası Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni’nin kuddise sırruhû, ahirete irtihalinden sonra özellikle sosyal medyada sofilerin sayıları hakkında çeşitli oranlar paylaşıldığı görülmüştür. Bazı kimselerin bu oranları öne sürerek yakışıksız kıyaslamalar yaptığı, kendi tarafını övüp muhatabını yerdiğine şahit olunmuştur Evvela belirtmek gerekir ki Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin sofilerinin sayısını net olarak tespit etmek mümkün olmadığı gibi intisap oranlarını da tayin etmeye çalışmak abesle iştigaldir. Dolayısıyla zikredilen oranların spekülatif olduğu açıktır. Nitekim sürecin başında “tamamına yakını bizde” gibi gerçeklikten uzak söylemleriyle net yüzdeler zikredenler süreç ilerledikçe zikrettikleri oranları da aşağıya doğru çekmiştir. Açıkça görülebileceği üzere süreç içinde yapılan birçok hamlede “çoğunluk biziz” kalkanı arkasına sığınılmaktadır. Dolayısıyla gerçek oranlardan bağımsız olarak ortaya atılan bu “büyük çoğunluk” söyleminin desteklenmesi gerekmiştir. Böylece iddia, adeta sahiplerini esir almış, ispatlamaya mecbur bırakmıştır. Ortaya çıkan bu ispat zarureti tasavvuf adabına yakışmayan durumlara yol açmaktadır. Bunun en bariz örneği ise İstanbul ve Ankara gibi yerlerdeki ziyaret programlarında kalabalık görünme çabasıdır. Zamanla zorlaşan bu çaba doğal olmayan uygulamaları beraberinde getirmekte, sonuçları ise en çok ziyaretlere gidenler tarafından hissedilmektedir. Bu noktada Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin Menzil dışındaki, örneğin İstanbul’daki ziyaret programlarını hatırlamak faydalı olacaktır. Rahat bir ziyaret yapılması için sofiler münavebeli olarak davet edilir; bölgesel olarak ziyaret günü tayin edilirdi. Bugün gördüğümüz manzara ise bunun tam tersidir. Uzak yakın şehir fark etmeksizin haftasonu bir namaz vaktine herkesin davet edilmesi, bunun için kafile organizasyonları yapılması, yapılan bu organizasyonların özenle çekilmiş görüntülerle sosyal medyada servis edilmesi, “kalabalık görünme çabası”nın iyice zorlaştığını göstermektedir. Bu durumun en üzücü tarafı ise kamuoyunca, keyfiyet terk edilip yerine kemiyet ve gösteriş merkezli yeni bir usul ihdas ediliyor gibi algılanmasıdır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

45,377 просмотров • 1 год назад

MENZİL MEDRESELERİNİ KİM BOZMAK İSTEDİ? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin asla taviz vermediği üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Zira “Medresemiz din-i İslam’ın temelidir. Çok dikkatli olacaksınız. Biz medreseyi kuruyoruz, siz de sahip çıkacaksınız.” buyurmuştu. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise O’nun büyük bir hassasiyet ve özenle yürüttüğü hizmetler ele geçirme hırsıyla tarumar edildi. Özellikle Ümmet-i Muhammed’e (s.a.v) en güzel şekilde ilim öğretecek, hizmet edecek alimlerin yetiştiği Menzil medreselerine şahsi emeller için zarar verildi. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretlerinin medreselere verdiği emekler hiçe sayıldı. Yönetme hırsı ve çeşitli kişisel ihtiraslarla verilen zararlar farklı kılıflar ve yalanlarla sosyal medyaya günbegün servis edildi. Bütün bunlara karşı büyüklerimiz iki yıl boyunca sabrı telkin ettiler. Maalesef itham ve iftiralar o kadar arttı ki kamuoyuna doğru bilgiyi ulaştırma sorumluluğu ortaya çıktı. Bugün medreselerin kıymetini izah etmek, yapılan yanlışları dile getirmek ve “Menzil Medreselerini Kim Bozmak İstedi?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklamayı yapmak zaruri hale gelmiştir. #menzil #tasavvuf #tarikat

Menzil Yolu Teyit

37,020 просмотров • 8 месяцев назад

MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİ KİM? Dünya ve içerisindeki her şeyin gerçek sahibi Allah Teala’dır. İnsanoğlu ise birer emanetçidir. Mülkiyetin hükümleri, sorumlulukları ve sınırları vardır. Son zamanlarda bazı kesimler tarafından birtakım sloganlar, bu gerçekleri perdeleme ve çarpıtma maksadıyla ortaya atılmıştır. Bir perdeleme aracı: “Ümmetin Malı” sloganı Ümmet, inanç birliğiyle birbirine bağlı Müslümanların tamamını kapsayan geniş ve kuşatıcı bir kavramdır. Bu kavram, sınırları aşan bir kardeşlik duygusunu, ortak sorumluluk bilincini ve Allah katındaki değerleri esas alır. Böyle yüksek bir anlam taşıyan "Ümmet" kavramıyla, “mal/mülk” gibi dünyevi bir kavramı yan yana getirmek sığ bir bakış açısıdır. Zihinlerde ve mümin gönüllerde “Ümmet-i Muhammed (sav)” olarak kazınmış olan bu terkibi bozarak “Ümmetin malı” gibi yeni bir terkip üreterek birlik-beraberliğe davet eden bir kavramı ihtilaf aracı haline getirmiştir. Esasen “Ümmetin malı” söyleminin arkasına gizlenen niyet, tümünü ele geçirme ve yönetme hırsıdır. Bu hırs “Hakkımız olanı alacağız. Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkımız olanı alacağız.” benzeri söylemlerle kendisini açıkça göstermiştir. Kendileri tarafından çeşitli vesilelerle itiraf edildiği üzere merhum Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (ks) hazretlerinden intikal eden ilim ve irşad mekanlarının yarısından fazlasına daha vefatının ilk günlerinden itibaren el konulmuştur. Bu mekanların anahtarları değiştirilerek kendilerinden olmayanlar bu mekanlardan kovulmuştur. Mekanlardaki tabelalar indirilmiş, kitaplar kimi yerde çöpe atılmış, kimi yerde satılmış; mali kaynaklar gasp edilmiştir. Bu vicdansız uygulamalar ilan edilen 10 maddeyle temellendirilmiş, meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Sürecin başında eleştirdikleri ve reddettikleri her şeyi birer birer yapınca söz konusu maddeler boşa düşmüştür. Nitekim iki yıldır yaşananlar söylemlerin ve eylemlerin çelişkisinden ibarettir. Bugün koparılan yaygara, “ümmet malına sahip çıkıyor” sloganları, ele geçiremedikleri mekanlar içindir. Büyüklerimiz tarafından “ilim ve irşad mekanlarının mirasa konu olamayacağı” defaatle kamuoyuna ilan edildiği halde, buraların miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylenmektedir. Bu ezber söylemle, bir grup insanın eline tek elden üretildiği belli olan pankartlar verilerek, medyada yer edinip kamuoyunu yanlış yönlendirmek maksadıyla, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin evlatları ve torunları protesto ettirilmiştir. Meşrepten Uzaklaşınca… Nabza göre şerbet usulüyle hareket edilerek kimi zaman mahkeme nezdinde, kimi zaman müminlerin gönüllerinde suçsuz insanlar mahkum edilmeye çalışılmaktadır. “Zafere giden yolda her şey mübahtır” anlayışıyla hareket edenlerin Allah Teala’nın mahkemesinde mahkum olacağına iman edenler, onların sanal zaferlerine kulak asmamaktadır. Aslı astarı olmayan söylemler ve sloganlar her fırsatta tekrarlanarak bir manipülasyon aracı olarak kullanılmakta; bu yolla yönetime tümüyle hâkim olma arzusu gizlenmektedir. Neticede ümmetin gerçek meseleleriyle ilgilenmek yerine, suni gündemler oluşturmak irşada değil, ifsada neden olmaktadır. Fitneyi Bitirmek Kolaydır Meşrep terk edilerek sosyal medya dinamiklerine, medya manipülasyon taktiklerine göre takip edilen usul kamuoyu nezdinde karşılık bulmamaktadır. Kamuoyu tarafından “Siz ümmetsiniz de onlar değil mi?”, “Ümmetin sözcülüğü yetkisini size kim verdi?”, “Ümmetin derdi yerine neden sadece malıyla meşgulsünüz?” gibi sorular yönetilmekte, bu sorular cevapsız kalmaktadır. Ayrıca tasavvuf karşıtı çevrelere çokça malzeme verilmiştir. “Şeriat onlara yetmedi, mahkemelere mecbur kaldılar”, “mirası bölüşemediler birbirlerine düştüler” gibi söylemler, buna neden olanlar için bir utanç vesikasıdır. Kamuoyunu çokça meşgul eden bu meseleler aslında şer’i bir belirsizlik veya tasavvufi bir ihtilaf içermemektedir. Hırs ve öfke bir kenara bırakıldığı takdirde çözüme ulaşmak, fitneyi ortadan kaldırmak, müminleri üzen manzaralara son vermek çok kolaydır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

13,298 просмотров • 1 год назад

Halifelik ve İrşad Vazifesi Halife kelimesinin sözlük anlamı "ardından gelen, sonraki, yerine geçen" demektir. Alimler halifeyi, "Bir kişinin yerine geçerek vazifesini sürdüren kişi" olarak tarif etmişlerdir. Halk arasında halife dendiğinde ilk akla gelen mefhum müminlerin emirliği, bütün müslümanların yöneticiliğidir. Halife kelimesinin böyle bir manası vardır. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden sonra ümmetin başına geçen sahabe efendilerimize Allah Resulü'nün halefi ve vekili olmaları hasebiyle "raşid halifeler" denmiştir. Ancak halife kelimesi sadece müminlerin yöneticileri için kullanılmaz. Tarihimizde ve medeniyetimizde bütün mesleklerden ustaların, pirlerin, üstatların yerine geçecek kişilere halife denmiştir. Nakşibendî-Halidî yolunda mürşid-i kamil zatlar genellikle irşadın daha da büyümesi, daha fazla insana ulaşılabilmesi için birden çok zata halifelik vermişlerdir. Yolumuzun büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadî kuddise sırruhû pek çok halife yetiştirmiş, hepsi alim ve arif olan bu zatlarla Nakşibendilik dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Nakşibendî-Halidî yolunda mürşid-i kamiller genellikle yerlerini tek bir kişiye bırakma, sağlıklarında bir halifeyi işaret etme usulünü tercih etmemişlerdir. İcazet verilen halifelerin hepsi irşad ile vazifelendirilmiş, hepsi zahirde eşit görülmüştür. Mürşidi tarafından vazifelendirilen her bir halifenin, mürşidi vefat ettiğinde gecikmeden irşada başlaması gerekir. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû da irşadı boyunca dokuz zata halifelik vermişti. Halifelerin her biri vazife aldığında ilan edilmişti, halife oldukları herkesçe malumdu. Bu zatlardan üçü, mürşidlerinden evvel vefat etmişti. Hayattaki altı halifesinden üçü aynı zamanda evladı idi. Aynı aileden 3 halife olması alışıldık bir durum değildi. Aynı köyde bu vazifenin nasıl yapılacağı hakkında üçü arasında istişare yapıldı. İstişare sırasında halifelerden biri kardeşlerine “Bugün ben irşada başlayayım, siz bekleyin, sizin durumunuza sonra bakarız.” Şeklinde bir yaklaşım sergilemiştir. Kardeşleri bunun adaben uygun olmadığını, aldıkları vazife gereği irşada aynı gün başlamaları gerektiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine konu camide ilan edilerek üçü adaba uygun şekilde irşada başlamıştır. Daha sonra çeşitli vesilelerle ikrar edilen bu yaklaşımdan dolayı bazı kişiler hakları ve hadleri olmadığı halde diğer halifeler hakkında birtakım söylemlerde bulunmaya başlamıştır. Abilerine biat etmeleri gerektiği, daha sonra halife olduklarından dolayı makamlarının daha düşük olduğu, hatta halifeliklerinin tartışmalı olduğu gibi aslı olmayan ve mesnetsiz ifadeler sarf edilmiştir. Oysa bir halifenin başka bir halifeye biat etmesi, irşad vazifesini tehir veya terk etmesi usulen uygun değildir. Halifeler arasında öncelik-sonralık, büyüklük-küçüklük gibi bir üstünlük sıralaması da yoktur. Şayet böyle olsaydı diğer halifelerin, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin daha önce hilafet verdiği halifesine ya da yaşça en büyük halifesine biat etmeleri gerekir ki birtakım kişilerin biat edilmesi gerektiğini düşündüğü halife, en yaşlı halife olmadığı gibi hilafeti diğer bütün halifelerden önce almış da değildir. Nakşibendî-Halidî yolunda halifeliğin şartları ve usulleri, mürşidin vefatından sonra ifa etmesi gereken vazifeler net bir şekilde ortadadır. Aksi yöndeki söylem ve beklentiler, kadim Nakşi-halidi geleneğine aykırıdır. Bu yolda ihlasla yürümeye niyet etmiş saliklerin akıllarını ve gönüllerini adaba uymayan bu ifadelerle karıştırmak ancak yola ve salike zarar verir. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

103,425 просмотров • 1 год назад

YALAN VE İTHAMLARDAN MEDET UMMAK... Mümine yakışan, zanla değil, bilgiyle; öfkeyle değil, adaletle konuşmaktır. Bunun aksi yönde hareket edenler; İslam’ın vakarına, yüzlerce yıllık tasavvuf adabına ve ehl-i hakkın itimatla örülmüş meşrebine gölge düşürmektedir. “İnsanlar ilk söylenene inanır. Yalan da olsa ilk söylenene inanılır!” gibi çıkarcı bir yaklaşım ve “Her dedikodu yüzde yüz yalan değildir.” diyerek dedikoduyu bilgi kaynağı olarak konumlandırmak, kendi fikrini kabul ettirmek için her yolu mübah gören bir zihniyetin tezahürüdür. Kamuoyu iki yıllık süreçte bu zihniyetin yüzlerce hezeyanına maruz kalmıştır. Bazen gülünç benzerlikler kurarak büyük ithamlarda bulunmaktan geri durulmamıştır. Örneğin; hayri hizmetlerin yöntemleriyle ilgili bir bilgilendirme dosyası bile kaplama renginden dolayı; Yezidilerin “kara kitabı” ile özdeşleştirilip “Bunlar Yezidi gibi olmuş!” benzeri tuhaf söylemler dile getirilmiştir. Bu gibi örnekler iddialarının aslında ne kadar sığ ve temelsiz olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu sığ yaklaşım bazen Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin evlatlarını, dünyanın en zalim insanlarından biriyle kıyaslayıp “onlar şeriatı ağızlarına alamazlar” şeklinde hezeyanlara dönüşebilmektedir. Bu yaklaşımın sadece evlatlarına değil, evlatlarının yetişmesinde çok titiz davranan ve özel gayret sarf eden zâtın kendisine de dil uzatma anlamına geldiği aşikardır. Bu durum onu seven yüzbinlerce mümin gönlü mahsun etmektedir. Bir diğer hezeyan ise Semerkand’ın, devletine ve milletine kastetmiş bir örgütten daha beter olduğunun ifade edilmesidir. Bütün kardeş kuruluşlarıyla ve gönüllüleriyle devletin ve milletin her daim yanında yer almış; tüm kritik süreçlerde tavrını net bir biçimde ortaya koymuş olan Semerkand ailesine böyle bir iftira atmak vicdana ve adalete sığmamaktadır. Zira bu duruş merhum Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin bizzat kendi duruşudur. Söz konusu izansız söylemler; Semerkand ve kardeş kuruluşlarının hizmetlerini yakinen gören, istifade eden kamuoyunda karşılık bulmamaktadır. Benzer bir tavırla defin ve taziye için yapılan hazırlıklara da akla ziyan yakıştırmalar yapılmıştır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin sağlığında bütün işleriyle bizzat ilgilenmesini istediği mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, O’nun teçhiz ve taziye süreciyle de bizzat ilgilenmişti. Zaten rahmetli Gavsımızın (kuddise sirruhu), ahirete irtihalinden önce en küçük detayları dahi düşünerek hazırladığı; gasil, tekfin ve defin sırasında kullanılması gereken eşyalar, Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’deydi. Doktorlar kendisine babasının durumunun ağırlaştığını bildirdiğinde ağır bir sorumluluk ortaya çıkmıştı. Bu sorumluluk bilinciyle “Gavs hazretleri çok titizdir, çok düzenlidir. Her şeyin ona yakışır şekilde olması gerekir. Bağrımıza taş basarak bu hazırlıkları yapmalıyız.” diyerek kapsamlı bir çalışma yaptırdı. Söz konusu hazırlıklardan aile fertleri ve ilgili kişiler haberdar edildi. Yapılan çalışmalar sayesinde defin günü ve sonrasında yüzbinlerce insan aynı anda Menzil’de taziyeye iştirak etmesine rağmen -elhamdulillah- herhangi bir izdiham ve olumsuz durum yaşanmamıştır. Fakat ne yazık ki bu hazırlıklar bir takım evham ve dedikodular itibara alınarak yanlış bir zemine çekilmiş ve bazı müdahaleler yapılmıştır. Sonrasında bu müdahaleler “Mihrabı ele geçirmek için plan yapmışlardı, engel olduk” denilerek haklı gösterilmeye çalışılmıştır. Buna benzer pervasız ithamlar gün geçtikçe arttırılarak sürdürülmüştür. Özellikle sosyal medyanın hakaret, yalan, iftira ve asılsız ithamlar için bir araç olarak kullanılmasıyla birlikte ciddi bir bilgi kirliliği oluşmuştur. Bu şekilde bâtılın, hak suretinde dolaştırılmasına gayret edilmektedir. Meselelere hakim olmayan, söz konusu ithamların muhatabı olan kişileri tanımayanlar planlı bir dezenformasyona maruz bırakılmaktadır. Böylece gerçek bilgiyle aralarına set çekilerek menfi bir kanaat sahibi olmaları için özel bir çaba sarf edilmektedir. Bu noktada Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin ithamlar hakkındaki hatırlatmasını tekrar etmekte fayda görüyoruz: “Bir konu hakkında konuşmadan önce işin aslını öğrenmenin dini bir yükümlülük olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Zira bize yöneltilen asılsız ithamlara araştırmadan inanan kardeşlerimizden dolayı çok üzülüyoruz. Fakat şahsi üzüntümüzden daha önemlisi bu mesele nihayetinde insanların tasavvufa ve İslam'a yönelik bakışına zarar vermektedir. O yüzden biz haklı çıkmışız, haksız zannedilmişiz bunu önemsemiyoruz. Doğru doğruya götürür, yanlış doğruya götürmez. Biz doğru olanı yapıp halimizi Allah Teâlâ'ya arz ediyoruz.” İçinde birçok tutarsızlık barındıran iftiraların, doğru-yanlış demeden tekrar edilen söylemlerin arkasındaki maksat ortadadır. Hakikate değil, hak iddiasına dayalıdır. Kendi doğrusunu kabul ettirmeye yöneliktir. Şahsî arzularını maskelemeye çalışanların, kendilerince inşa ettikleri algıyı hakikat gibi sunma çabasıdır. İtham ve iftiralar; sadece zâtları değil, meşrebi de hedef almaktadır. Çamur at izi kalsın anlayışıyla hareket edilmektedir. Lakin attıkları çamur ellerini kirletmekte; hedef aldıkları zâtlara isabet etmemekte, aksine gönüllerdeki sevgileri gün geçtikçe artmaktadır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

31,775 просмотров • 1 год назад

Sosyal Medya Meşrebimizin Neresinde? İnsanoğlu, tarihin her devrinde iletişim için farklı araçları kullanmıştır. Günümüzde ise internet ve özellikle sosyal medya iletişimi farklı bir boyuta taşımıştır. Müminler asırlar boyunca iletişim araçlarının her birine ihtiyatla yaklaşmış; gündelik ve içtimai hayatında nasıl konumlandıracağını iyice düşünmüş, tartışmıştır. Bu ihtiyatlı yaklaşım, özellikle Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin meşrebinde açıkça tezahür etmiştir. O’nun internet ve sosyal medya kullanımıyla ilgili meşrebini fotoğrafının çekilmemesi ve paylaşılmaması konusundaki hassasiyetinde görmek mümkündü. Bu meşreb sofilerine de öyle sirayet etmişti ki bilmeden fotoğraf çekenler ya da paylaşanlar yine sofiler tarafından uyarılırdı. Bu hassasiyetin arkasında muhakkak birçok zahiri ve batıni incelik vardı. Bu inceliklerin kaynağı ise, tasavvuf büyüklerimizin kadim meşrebi ve duruşudur. Sâdât-ı kirâm efendilerimiz kendilerini sakladıkça, gizledikçe, Allah Teâlâ onları yüceltmiş, insanlara tanıtmıştır. Onlar hiçbir zaman reklam ihtiyacı hissetmemişler, bundan sakınmışlardır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri hayattayken hiçbir dergide, kitapta, televizyon veya radyo programında kendisinden söz edilmesine rıza göstermemiş; bu mecralardan her mümin için gerekli olan fıkıh, akaid, siyer gibi ilimlerin öğretilmesini tembihlemiştir. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin internet ve sosyal medyanın uygun şekilde kullanılmadığı takdirde kişiyi mahvedeceğine dair uyarısı meseleye ne kadar ciddiyetle yaklaştığını göstermektedir. O’nun zamanında milyonlarca insan akın akın Menzil’e gittiği halde caminin içinden görüntülerin günbegün sosyal medyaya saçıldığı vaki olmamıştır. Ne yazık ki bu hassasiyet, O’nun ahirete irtihalinden hemen sonra bir kesim tarafından terk edilmiştir. O’nun meşrebine muhalefet edercesine köyden ve cami içinden görüntü alınması serbest bırakılmış, hatta sofiler buna neredeyse teşvik edilmiştir. Üstelik bu yaklaşım bir irşad modeli olarak konumlandırılmış ve pazarlanmıştır. Sosyal medya, “usulsüz vusul olmaz” düsturunun dışında değildir. Güzel niyetlerle usulüne uygun olarak kullandığı takdirde insanların istifade edeceği çalışmalar ortaya koymak mümkündür. Ancak bugün karşı karşıya kaldığımız manzarada, yolumuzun usulleri yerine sosyal medyanın dinamikleri düstur edinilmiş gibi görünmektedir. Oysa bu mecraların arka planında yatan temel anlayış, bizim meşrebimizle büyük ölçüde çelişmektedir. Sosyal medyanın temelinde mana ve ruhtan uzak bir tüketim anlayışı yatmaktadır. Herhangi bir mesajı ya da manası olmayan bu kadar çok görüntünün servis edilmesi kişiyi de bir tüketim nesnesi haline getirir. Bunun farkına varmak çok önemlidir zira muhabbetle yapıldığı düşünülse de bir video ya da fotoğraf ile de olsa sürekli göz önünde tutulması günün sonunda muhabbeti azaltır, heybeti zedeler. Bu da nihayetinde mürid-mürşid hukukuna zarar verir. Bu edeplerle bağdaşmayan bir iştahla her gün servis edilen onlarca fotoğraf ve video arasında, cami adabıyla ve sufi edebiyle bağdaşmayan nahoş manzaralara da maalesef rastlanmaktadır. Ayrıca sofiler yanlış anlaşılmaya müsait bazı görüntüleri şerh etmek durumunda kalmakta, bakış açısı olumsuz olanlar ise bu görüntüleri tasavvufu inkar etmek için kullanmaktadır. Birtakım kişiler ise ne acıdır ki bu görüntüleri mizah malzemesi haline getirmektedir. Sonuç itibariyle tasavvuf adabına uygun olmayan davranışlara ve bunların sosyal medyada dolaşıma sokulmasına ortam hazırlamak irşad yerine inkara yol açmaktadır. Geride kalan yaklaşık iki senelik süre zarfında bazıları tarafından şiar edinilen sosyal medya kullanım biçiminin faydadan çok zarara sebep olduğu açıktır. Söz konusu nahoş tabloların sosyal medyada hızla yayılması, tasavvuf ehline zarar vermekte, kamuoyunda “sosyal medya tarikatı” gibi yakışıksız benzetmelere yol açmaktadır. Netice itibariyle meşrep hassasiyetinin ne kadar elzem olduğunu bir kez daha görülmektedir...

Menzil Yolu

57,621 просмотров • 1 год назад

MENZİL NEDEN GÜNDEMDE? Menzil, yarım asırdır yaptığı ilim ve irşad hizmetleriyle bilinmekteydi. Bu hizmetler Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin meşrebince; Nakşi, vakur ve gündeme gelmeden yapılmaktaydı. Onun ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, dile getirilmesinden dahi hicap ettiğimiz meselelerle gündeme geliyor, gündemde tutuluyor. İki yıllık süreçte hem ihtilafların ortadan kalkacağı ümidiyle hem de Menzil’in itibarını korumak adına sukut edilmiştir. Ancak geldiğimiz noktada ithamlar, yalanlar, iftiralar bir kesim tarafından hakikat sanılmaya başlanmıştır. Menzil’in müminlerin zihninde çağrıştırdığı güzellikler hedef alınmaktadır. İşte bu nedenle gerçeklerin bilinmesi ve “Menzil neden gündemde?” sorusunun cevap bulması için bu video hazırlanmıştır. Sorumluluk Hayatını ilim ve irşad hizmetlerine memur eden, yüzbinlerce insanın gönlünde yer etmiş olan, Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri her fani gibi dar-ı bekaya göç edecekti. Gavs hazretleri gibi büyük bir zatın vefatı her anlamda büyük bir hadiseydi. Kendisine “Hadimü’l-Müslimin” yani müslümanların hizmetçisi sıfatını uygun gören Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri, 30 yıllık irşad hayatı boyunca çokça hizmet etmiş ve yüz binlerce insanın gönlüne girmişti ve herkes, kendisine karşı son vazifesini yerine getirmek üzere Menzil’e akın edecekti. Şüphesiz ki bu; titizlikle planlanması gereken bir süreçti. Bu nedenle vakfın başında olması hasebiyle; Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, hazırlıkları başlatacaktı. 10 yıldır Menzil’in sorumluluğu da kendisinde olduğu için İstanbul’dan Menzil’e kadarki gerekli düzenleme ve görevlendirmeleri yapması gerekiyordu. Nitekim bu oldukça mühim ve zor vazifeyle ilgili aile fertlerini haberdar edecek ve kendileri de bundan memnuniyet duyduklarını dile getireceklerdi. Bu taziye hazırlıkları, vefattan bir hafta önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin bilgisiyle köy muhtarı dahil Menzil’deki tüm ilgililere sunum yapılarak anlatılmıştı. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, süreci başlatmış; vakıf heyetine vazifeler tevdi etmiş ve her adımın titizlikle planlanmasını temin etmiştir. Bu süreçte en ince ayrıntısına kadar görev tarifleri yapılmış, hastaneden Menzil-i Şerif’teki alanlara varana kadar kimin nerede ve ne zaman ne yapacağı belirlenmişti. Devletin ilgili birimlerinden güvenlik ve sağlık gibi alanlarda destek talep edilmişti. Hasılı tüm hazırlıklar Gavs hazretleri gibi büyük bir velîye yaraşır şekilde, büyük bir hüzünle fakat daha büyük bir dikkatle tamamlanmıştı. Gavs hazretlerinin son günlerinde, durumu artık iyice ağırlaşınca, evlatları babalarının yanında toplanmışlardı. Ve 12 Temmuz günü, doktorlar, artık odaya Gavs hazretlerinin evlatlarını davet etmiş; son birkaç saatlik öngörülerini kendileriyle paylaşarak odadan ayrılmışlardı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, babasının saatler içinde son nefesini verme ihtimalini bildiği halde hastanenden ayrılarak kendisince önemli bir durumla ilgili Kasr-ı Arifan’a gitmiştir. Bu duruma bir anlam veremeyerek odaya geçen Gavs hazretlerinin diğer evlatları ve torunu Seyyid Muhammed Galip Elhüseynî ise Kur’an-ı Kerim okumaya ve dua etmeye burada devam etmişlerdir. Gavs hazretlerinin vefatıyla birlikte, artık önceden yapılan hazırlıklar, sırası geldikçe yerine getirilmeye başlanmıştır. Ancak vefattan 2 saat sonra Ahmet Mahmut Ünlü’nün kendi sosyal medya hesabından yaptığı taziye paylaşımı, oldukça tuhaf karşılanmıştır. “Bu fakîrin de şâhitliği vechile; kendisinden sonra mutlak halîfe olarak Seyyid Sâkî Erol Hazretleri’ni Menzil’deki merkez tekkeye nasbetmiş idi.” diyerek kendi kendine vermiş olduğu şahitlik payesi hem gerçek dışı hem de tuhaftı. Aileden ve yakın kimselerden hiç kimsenin şahit olmadığı bu nasbetme meselesine alakasız kişilerin şahit olduğunu ilan etmelerinin bir karşılığı yoktu. Bütün bunların ötesinde böyle bir açıklamaya, neresinden bakılırsa bakılsın gerek yoktu. Aslına bakılırsa bu, kimsenin hakkı ve haddi de değildi. Ancak o gün, Menzil’de başkaca tuhaflıklar da yaşanmıştı. Menzil’e intikal ve Menzil’de misafirlerin ağırlanması hususundaki bütün hazırlıklar harfiyen yerine getirilirken; tuhaf bir şekilde cami içi ile hanımlar tarafındaki düzen ve görevlerde değişiklik yapılmıştı. Bu değişiklikler gerekçesi, şekli ve neticeleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken değişikliklerdir. O gün özelinde yapılan düzenlemelerde camide hocalar ve talebeler yer alacaktı böylelikle hem adaben ilim ehli ön saflarda yer almış hem de düzen ve intizamla namaz ve defin işlemleri gerçekleşmiş olacaktı. Bu düzenlemeyle Gavs hazretleri, çok sevdiği âlim ve talebelerinin omuzlarında taşınmış olacaktı. Diğer taraftan Gavs hazretlerinin evlatlarının bu acılı günlerinde onlara yardımcı olmaları açısından camideki hizmet ve koruma görevlileri önceden taksim edilmişlerdi. Böylelikle hem kendileri rahat hareket edecek hem de taziyeleri rahatça kabul edebileceklerdi. Ayrıca görevliler, gelen bütün misafirlerin izdihamdan etkilenmeden hareket edebilmelerine odaklanacak; gerekli hizmetleri herkes kendi organizasyonu içerisinde hızlıca görecekti. Ancak bütün bu planlama herhangi bir istişare yapılmadan değiştirildi. Camiden hoca ve talebeler çıkarıldı, ön saflara köy dışından olduğu anlaşılan bazı adamlar yerleştirildi. Gavs hazretlerinin evlatlarına yardımcı olması için görevlendirilen korumalar ise kendi amirlerini de bertaraf ederek kendi başlarına hareket etti; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanarak diğer aile üyelerini yalnız bıraktılar. Gavs hazretlerinin evlatlarını yok saydılar; oluşan karmaşadan dolayı aile ferdlerinin namaza iştirakleri bile zorlaştı. Diğer bir değişiklik ise hanımlar tarafında yapıldı. Özellikle hanımlar tarafındaki görevliler, hep birlikte misafirleri yalnızca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisap için koordine etmeye odaklanmıştı. Diğer 5 halifeyi yok sayarak “Posta Seyyid Saki geçti” diyerek ilanlara başlamışlardı. Vehim Bu hazırlıklar sayesinde yüzbinlerce insanın iştirak ettiği taziye süreci yapılan müdahalelerin oluşturduğu karmaşalar dışında sorunsuz geçti. Söz konusu müdahalelerin bir vehimden kaynaklandığı ise daha sonra anlaşıldı. Yapılan bu çalışmalar birkaç aklı evvel tarafından “mihrabı ele geçirmeye çalışacaklar” şeklinde lanse edilmiş ve kendilerince karşı hazırlık yapılmıştı. Bu vehim ve zannın, uzunca bir süredir, Gavs hazretleri hayattayken, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanan bir güruh tarafından oluşturulduğu ve derinleştirildiği bilinmekteydi. Semerkand Vakfı ve aile fertleriyle ilgili asılsız iddialar, bir şekilde vakıf hizmetlerinden uzaklaşmış kimseler tarafından yıllarca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye iletilmişti. 10 yıl önce Rahmetli Gavs hazretlerinin Menzil Köyü’nün yönetimini Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’den alarak Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye vermesi vehim ve zanların derinleşmesine etki etmişti. Özellikle Menzil’in yönetiminin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmesinden hoşnut olmadığı, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından ifade de edilmişti. Ayrıca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfı yönetmekle ilgili ısrarlı bir talebi olduğu, defalarca bu taleple babasına gittiği aile tarafından bilinmektedir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni Hazretleri bu talepleri net bir şekilde reddedip yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’de devam etmesini temin etmiştir. Bu pencereden bakınca Gavs hazretlerinin vefatından önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından yeni bir vakıf hazırlıklarının yapılması, taziye hazırlıklarının farklı yorumlanarak endişe kaynağı haline getirilmesi ve birtakım vehimlerle taziye alanına müdahale edilmesi daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yerine bir oldu bittiyle ilerlemek tercih edilmişti. Nitekim taziye yerinden “ben hanımlar tarafına tövbe vermeye gidiyorum” diye kalkan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye adaba uygun ve istişareyle hareket etmek gerektiği kardeşleri tarafından hatırlatılmıştı. Tarikat adabı, Gavs hazretlerinin tüm halifelerine irşada başlama yetkisi veriyordu. Bunun nasıl olacağını belirlemeden hareket etmek doğru olmayacaktı. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu talebi reddederek külliyeden ayrılmıştı. Bir süre sonra camiye geçerek kardeşlerini istişare için davet etmişti. Burada yapılan görüşmede Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kardeşlerinin irşad vazifeleri üzerinde tasarrufta bulunmaya çalışıyor, onlara “Siz bir ay tövbe vermeyin” diyordu. Bu konudaki ısrarın sürmesi üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni “Abi, bir tahtta iki padişah olmaz, ama bir postta 7 şeyh olur. Babamızın postu büyüktür. Yeter ki derdimiz padişahlık olmasın” demişti. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “O zaman her yerde ben sizden ayrılıyorum. Hiçbir şeyde birlikte kalmayacağım.” demişti. İşte o gün ailenin maruz kaldığı durumlar, adabın hiçe sayılması ve manevi gerekçeler bu talebin yanlışlığını ortaya koyuyordu. Dolayısıyla üç halife de o gün, aynı anda irşada başlamalıydı. Öyle de oldu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin ısrarı kabul görmeyince defin günü öğle namazından sonra Menzil Camii’nde irşad açıklamasını yapmak durumunda kaldı. Koşulsuz Biat Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin kendisi tarafından bizzat ifade edilen bu biatla beraber alınan başka biatlar olduğu bilinmektedir. Zira Gavs hazretlerinin koruma ve yakın hizmetine bakan Uşaklılar, onun ahirete irtihalinden 6-7 ay önce toplantı yaparak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye biat kararı almışlardı. Bu durumundan haberdar olan Gavs hazretlerinin mahdumlarından Seyyid Muhammed Emin Elhüseyni babası henüz hayatta iken bu tür konuşmalar yapılmasından dolayı çok üzülmüş, kendisi hastahanede babasıyla ilgilenmekte olduğu için Uşaklılara okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştır. Hazırlanan bu mesaj Uşaklılara yüz yüze okunmuştur. Aylar öncesinden koşulsuz biatlar alınarak planlanan şeyler aceleyle bir bir hayata geçirilmeye başlanmıştı. Gavs hazretlerinin defninden sadece bir gün sonra, henüz Gavs hazretlerinin toprağı soğumamışken, Serhendi isimli yeni bir vakıf ve Dehlevi markalı yeni bir yayınevinin kurulduğu ilan edilmişti. Gavs hazretlerinin vefatından kısa bir süre evvel Kasr-ı Arifan’da Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ile toplantı yaparak akıllarda soru işaretleri uyandıran Ahmet Mahmut Ünlü, sosyal medya üzerinden yönlendirici ve çalışılmış paylaşımlarını yapmaya devam ediyordu. Yalnız bu kez önemli bir iletişim kazası yaşanmış, Ahmet Mahmut Ünlü, hızını alamayarak, herkesten önce Serhendi Vakfı’nın kurulduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Hazretleri’nin yakın hizmetkârı, benim de kıymetli dostum Dr. Yunus Aydın Hocaefendi’den aldığım bilgiye göre; Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet'i ihyâ, Nakşî Müceddidî Hâlidî Tarîkatı'nın adâbını icrâ etmek üzere “Serhendî” adı altında yeni bir vakıf ve “Dehlevî” ismi altında yeni bir yayınevi kurmuştur. Vakfın başına kıymetli mahdûmu Seyyid Yakup Efendi’yi geçirmiştir, Kendisinin bundan evvel mevcut olan vakıf ve yayınevleri ile hiçbir alâkası olmadığını beyân etmiştir.” Ahmet Mahmut Ünlü’nün yapmış olduğu bu paylaşımın ardından, kendileri de durumu ilan etmek zorunda kaldılar. Yapmış olduğu paylaşımlarda Semerkand’a yönelik ağır ithamlar dile getiren Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi anlamayanlar yakın bir zamanda bana duâ edeceklerdir.” ifadesiyle gelecekte yaşanacaklara dair ipuçları veriyordu. Yine planlı süreçlerini açığa çıkaran büyük bir iletişim kazası yaparak, mevcut vakıf ve yayınevleriyle hiçbir alaka kalmadığını ilan da etmişti. Bu husustaki tavır ise garipti; zira kurumlar ve faaliyetleri reddediliyor lakin mülklerin ve değerlerin yeni kurdukları vakfa ait olduğu savunuluyordu. Bu yaklaşım ise “ümmetin malını savunma” gibi bir maskeyle temellendiriliyordu. Bu kullanışlı kavram kalkan yapılarak, kimi zaman hukuki yollarla, kimi zaman kaba kuvvetle Semerkand’a ait bazı değerler ve birçok mülk, fiili olarak ele geçirildi. Yıllardır bu mekanların müdavimi olan kişiler, bu mekanlardan uzaklaştırıldı, mekanların tabelaları değiştirildi. Böylece yeni kurulan vakfın ümmet için çalışması beklenirken bütün gayretini tabela değiştirmeye kanalize ettiği görüldü. İlan edilen vakıf ve yayınevi markaları için 24 Haziran 2022’de tescil başvurusu yapıldığı görülmektedir. Bu tarih göz önüne alındığında vefattan en az 1 yıl önce başlatılmış bir sürecin varlığını anlamak zor değildir. Taziyenin ilk günlerinden itibaren Serhendi iletişim kanallarından “Şeyh Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye gönül bağıyla, uzaktan, yani kendisinden yahut vekilinden tövbe almadan da intisap edilebileceği” çağrısı yapılıyordu. Oysa Gavs hazretleri, intisap konusunda Nakşibendi adabının dışına asla çıkmazdı. Aynı mekanda olmadıkça kimseden intisap kabul etmezdi. Pandemi döneminde tedbir gereği belirli bir mesafeden seslenerek tövbe telkin etmişti. Mikrofon dahi kullanmamış, “ben bugün hoparlörle tövbe verirsem, yarın siz telefonla tövbe verirsiniz. Telefonla tövbe mi olur?” diyerek bugünleri görürcesine açıkça ikazda bulunmuştu. Ancak adaba aykırı bir şekilde yapılan bu “gönül bağıyla intisap edilebilir” ilanı, yurtdışındaki bazı kimselere telefonla tövbe ve vekalet verilmesi, koşulsuz biatın farklı bir tercümesi gibiydi: Şimdiye dek bağlı bulunduğunuz adaba uymasa da biat edin! Aynı tarihlerde Nakşibendi adabında dahi olmayan bir talimat ilan edildi: “Başka Nakşi kollarının hatmesine girilmeyecek!” “Merhum Gavs hazretlerinin halifesi olan mürşid-i kamillere bağlı sofilerin yaptırdığı hatmeye” değil, başka hiçbir Nakşi kolunun hatmesine girilmeyeceğini ilan eden bu talimat; Nakşibendi yolunda kendisine asla yer bulmayacak bir talimattır. Ve hakikatte bu talimat, koşulsuz alınan biatların şöyle bir tercümesi anlamına geliyordu: Yoldan çıkacak olsanız dahi biat edin! Nitekim Hatme-i Hacegan ile ilgili bu ilan, aileler içinde dahi sorunlara neden oldu. Zira aynı ailede farklı şeyhlere müntesip kişiler birlikte Hatme-i Hacegan yapamaz hale geldi. Bu durum aile, akrabalık ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren tasavvuf ahlakının tersine bir tutumu öne çıkarıyordu. Arkadaşlıkların bozulması, akrabalar arasında sıkıntılar oluşması, aile huzurunun hedef alınması gibi ağır sonuçlar kendini gösterdi. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, ilk günlerde kardeşlerine haber göndererek “Benim bulunduğum yerde tövbe verdiler, onları kardeşlikten attım.” demişti. Tasavvufun insanları kardeş etme misyonuna taban tabana zıt olan bu yaklaşım aile içinde kalmamış, hatme-i haceganla ve diğer meselelerle ilgili verilen talimatlar yoluyla dışarıya taşırılmış oldu. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini bugüne kadar sürdürmüştür. Ortak aldıkları kararlarla bazı hizmetlerini tabii olarak müstakilleştirmişlerdir. İki mürşid-i kamil arasında vuku bulan bu makul sürecin, üçü arasında neden gerçekleşmediği ise yaşananlardan dolayı malumdur. Adap mı Duruş mu? Gavs hazretleri Nakşibendi tarikatının Halidi kolunda irşad eden bir mürşiddi. Çağın ihtiyaçlarına karşılık gelecek hizmetleri üretmişti ama bunları farklı bir anlayışla yahut duruşla ifade etmemişti. Çok sevdiği Semerkand Vakfı’na yahut Nakşibendiliğin şehri olan Semerkand’a işaretle “Semerkandi Duruş” gibi bir tabir hiç kullanmamıştı mesela. Ancak belli ki, henüz kurulur kurulmaz adabın dışında hareket eden bu yeni fraksiyon, kendisini tarif ederken de usulün dışına çıkmış ve “Serhendi Duruş” adıyla kendi anayasasını ilan etmiş oluyordu. Serhendi Duruş başlığıyla dile getirilen bütün süslü sözlerin altında merhum Gavs hazretlerinin meşrebine ve hizmetlerine karşı çıkan ve bunlarla mücadele edileceğini ilan eden bir anlayış yatıyordu. “Müceddid gelir, zamanında birikmiş ister itikadi olsun, ister ameli olsun, ister ahlaki olsun zararlı şeyleri önce bir temizler. Ondan sonra hem kendi önünü hem de emsal irşad edenlerin önünü açar, istikamete sokar, ümmet böylece nefes alır” derken kastedilen “zararlı şeyler” Gavs hazretleri zamanında yapılmış ilim ve irşad hizmetlerinden başka bir şey değildi. Rahmetli Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin “Vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor” gibi açık beyanlarına rağmen 19 Temmuz 2023 tarihinde Serhendi iletişim kanalları üzerinden Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dilinden 10 maddelik talimatlar manzumesi paylaşılmıştı. Bu 10 madde daha sonraları Ahmet Mahmut Ünlü tarafından çeşitli ulusal kanallarda “Menzil Şeyhi Seyyid Saki’nin ilan ettiği önemli maddeler” şeklinde okunmuş ve methedilmişti. Bu maddelerdeki popülist söylemlerin bazıları kulağa hoş geliyor olsa da yürütülen algı çalışmalarının bir parçası olarak değerlendirildiğinde Semerkand’ın bu maddeleri ihlal etmiş olduğuna dair bir suçlama içermekteydi. Bu suçlamanın aile içinden yapılıyor olması ise bu metni Menzil’e cephe almış kişiler için çok kullanışlı bir malzeme haline getirmiştir. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ise ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya konuldu. Bu maddelerle ilgili diğer önemli husus ise tarikat-siyaset ilişkisine dairdir. Metinde “dergahlarda siyaset konuşmak” diye geçilen bu başlığa sair sohbetlerde de değinilmiştir, Semerkand’a ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. “İktidarın kuyruğu oldular” gibi seviyesiz söylemlerle Menzil’in ve Semerkand’ın yerli ve milli duruşu hedef alınmıştır. Bu popülist eleştiriyi yapanların son seçim sürecinde farklı zamanlarda 3 farklı siyasi partiyle poz vermiş olması da oldukça manidardır. Söylem-eylem tutarsızlığının ibretlik bir vesikasıdır. Zihniyet Adabın yerine icat edilen duruşun geldiği nokta içler acısıydı. Sadat-ı kiram efendilerimizden tevarüs eden ne kadar kıymetli hazine varsa hepsi reddediliyor ve yeni bir mürşid tarifi müjde olarak sunuluyordu. Anlaşılan o ki yeni duruşta Nakşibendi silsilesindeki sadat-ı kiram efendilerimize dahi yer yoktu. Pusulası şaşmış bu söylem “yukarıdan” bir tehditle herkesin manevi nasibini de tayin etmeye çalışıyordu. Eski sofiler ve icazeti kendinden menkul hocalardan oluşan başka bir zümre ise makam-mevki mütehassısı olarak zuhur ediyor, sözde tasavvufi dayanaklarla bu anlayışı şerh etmeye çalışıyordu. Bu ilk halkanın etrafına bir sosyal medya fenomeni, Gavs hazretlerinin halifeleri olan büyüklerimize “büyüğe hürmeti” anlattığı videolarıyla eklemleniyordu. Edepten yoksun bu şahsın hadsizlikleri bununla sınırlı kalmıyor, yıllarca istifade ettiği Elhüseyni ailesinin ihtilafına gururla dahil oluyor, fırsatını bulduğunda galiz hakaretler etmekten geri durmuyordu. Yine Menzil’le ilgisi bulunmayan kimi diğer meşhur ve gazeteci şahsiyetlerin, Gavs hazretleri hayattayken Menzil’e davet edilmeleri, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi “Menzil Şeyhi” olarak, daha o zamanlardan lanse etmeleri, planlı bir sürecin yavaş yavaş nasıl işlendiğini gözler önüne seriyordu. Ve en son ve tehlikeli halka, karanlık odaklar eliyle dizayn edilmiş gibi hareket eden yeni sosyal medya hesaplarıyla tamamlanıyordu. Yüzlerce bot hesap tarafından desteklenen amiral gemisi niteliğindeki hesaplar üzerinden Semerkand Vakfı yöneticilerine, Elhüseyni ailesinin fertlerine hatta irşadla görevli mürşid-i kamillere ağır hakaretler ve iftiralar edildi, hedef gösterme çalışmaları yapıldı. İletişim ve algı yönetiminde, sosyal medya kanallarını bir üs olarak kullanan bu yeni duruş; gizemli, ulaşılamaz hatta devlet tarafından dahi tespit edilemez imajlarıyla insanları zehirlemeye devam ediyordu. Ancak süreç içerisinde bu hesaplar üzerinden aile içindeki meselelerin, köyde anlık olarak temin edilen görüntülerin, yalnızca muhataplarıyla yapılan yazışmaların seçilerek servis edilmesi ise kimler tarafından yönetildiğine dair önemli öngörüler sunuyordu. Kamuoyunun açıkça gördüğü haliyle hiçbir kutsalı bulunmayan bu hesaplar, iffete dil uzatmaktan, kişisel verilerin paylaşılmasına kadar geniş bir sahada hukuku ve ahlaki değerleri çiğnemekten geri durmuyordu. Çelişkiler En yüksek perdeden iddiaları dile getirenlerin, ilim ve irşad beldesi olan Menzil’de dahi bütün çabalarının ticarethaneler üzerine olduğu zamanla ortaya çıktı. Sofileri müşteri olarak gören bir anlayışla ve vakıflarının ticaretle olan kuvvetli bağını ilan edercesine dükkanlara vakıf logoları koyuldu. Yetmedi bir de yeni bedesten inşa edildi. Vakıf çatısı altında ise yeni ticari markalar üretilerek, yapılmayacak denilen ticari faaliyetlerin tamamı bir bir hayata geçirildi. Bu tavır yaşanan iki yıllık sürecin bir özeti niteliğindedir. Zira son iki yıl eylem söylem çelişkileriyle doludur. Bugün ısrarla savunulan şeyler, ertesi gün inkar edilmiş; böylece ortaya büyük bir tutarsızlık örneği çıkmıştır. Bu tutarsızlıklardan biri de hakem heyeti sürecinde ortaya konuldu. “Kim ilmi yüksekse, kimin takvası yüksekse, kimin zikri yüksekse bizde hürmete layık olan odur. Baş köşe onundur” demişlerdi... Fakat ilimde ve takvada zirve şahsiyetler olan ve Allah rızası için, kardeşlerin arasını düzeltmek ve müminleri selim bir yola sevk etmek için Menzil’e gelen merhum Gavs hazretlerinin halifelerine hürmetsizlik ettiler. Baş köşeye oturtmak şöyle dursun, bu kıymetli zatları ağır sözlerle Menzil’den kovdular. Çünkü onlara göre, ister zikir ehli, ister ilim ehli olsun kendi görüşlerini desteklemeyen herkes haksızdı ve hakarete müstahaktı. Mevla’nın rızasını arayan insanları, sorumsuzca ve koşa koşa, Gavs hazretlerinin evlatlarına hakaret ve iftira edecekleri meydanlara sevk ettiler. Gavs hazretleri zamanında emin bir belde olan Menzil’de, Gavs hazretlerinin evlatlarına ve torunlarına saldırmaya yeltendiler. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Ben bu köyün ağasıyım, herkese söyleyin bunu bilsinler” şeklindeki açıklamalarıyla örtüşen bir çalışma yürüttüğü ortadadır. En büyük çelişki ise sonradan üretilen “ümmetin malı” söylemiyle oluşturulmaya çalışılan algının tam tersi bir tutumun vakfın kuruluşunda bir madde olarak eklenmiş olmasıdır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına takiben gelen tepkiler üzerine değiştirildiği ifade edildiyse somut bir bilgilendirme yapılmış değildir. Neticede Semerkand Vakfı’nın gayrimenkulleri “ümmetin malına sahip çıkma” kılıfı ile buraya aktarılmıştır. Diğer tarafta durum böyle iken Rahmetli Gavs hazretlerinin mahdumları yönelik “Ümmetin malını miras yapmak istiyorlar” söylemi kabul edilemez. Üstelik defalarca net bir şekilde reddedilmesine rağmen bu yalanın tekrar tekrar söylenmesinin, basına manşet sipariş edilmesinin, kırmızı pankartlı göstermelik protestolar gerçekleştirilmesinin hiçbir makul izahı olamaz. Bu ithamların muhatabı olan büyüklerimiz, meselenin İslam hukuku çevresinde değerlendirilip çözülmesi gerektiğini defalarca ifade etmişlerdir. Sorunun reçetesi İslam hukukudur. Görülmüştür ki ümmet söylemini diline dolayanlar İslam hukukuna başvurmak yerine popülist söylemlerini tekrar etmeyi tercih etmektedir. Buradan da amacın yapmak değil, yıkmak olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Netice Görüldüğü üzere mesele kişisel birtakım çekişmeler veyahut bazı odaklara hizmet eden haber mecralarının perçinlemek istediği gibi mal mülk kavgası değildir. Gittikçe ayrışan bir üslubun özelde Menzil’e, genelde tasavvufa ve dini hayata verdiği zararın önüne geçme çabasıdır. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin çabası, tümüyle Menzil’in yarım asırda mümin gönüllerde oluşturduğu müstesna konumun ve kendilerine miras kalan meşrebin muhafaza edilmesine yöneliktir. Meşrebi muhafaza etmek için ortaya konan bu çaba; sistemli algı çalışmaları, lobicilik faaliyetleri, sosyal medya operasyonları ve sipariş haberlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Yıkmak kolay, korumak ise zordur. Yıkmanın kolaylığından istifade edenler korumaya çalışanların sukutlarından güç devşirerek 2 yıllık süreçte kendi yaklaşımlarını kamuoyuna “ümmetin menfaatineymiş gibi” lanse etmişler, maalesef bunda da kısmen muvaffak olmuşlardır. Oysa hakikat tektir. Ve ortaya çıkacağını da inancımız tamdır. “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifi fehvasınca; biz merhum Gavs hazretlerinin kapısında yetişmiş kardeşlerimizin bu duruma düşmelerini asla istemeyiz. Allah Teâlâ cümlemizi bu fitne ortamından ve fitneci zihniyetin oyunlarından kurtarsın. Tasavvuf ehlinin sarıldığı takva ve nezaketi merkeze alarak “Allah yolunda yarışan” kardeşler olmayı cümlemize nasip etsin. Amin. #menzil #tarikat #tasavvuf
1:05:56

Sensitive content

MENZİL NEDEN GÜNDEMDE? Menzil, yarım asırdır yaptığı ilim ve irşad hizmetleriyle bilinmekteydi. Bu hizmetler Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin meşrebince; Nakşi, vakur ve gündeme gelmeden yapılmaktaydı. Onun ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, dile getirilmesinden dahi hicap ettiğimiz meselelerle gündeme geliyor, gündemde tutuluyor. İki yıllık süreçte hem ihtilafların ortadan kalkacağı ümidiyle hem de Menzil’in itibarını korumak adına sukut edilmiştir. Ancak geldiğimiz noktada ithamlar, yalanlar, iftiralar bir kesim tarafından hakikat sanılmaya başlanmıştır. Menzil’in müminlerin zihninde çağrıştırdığı güzellikler hedef alınmaktadır. İşte bu nedenle gerçeklerin bilinmesi ve “Menzil neden gündemde?” sorusunun cevap bulması için bu video hazırlanmıştır. Sorumluluk Hayatını ilim ve irşad hizmetlerine memur eden, yüzbinlerce insanın gönlünde yer etmiş olan, Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri her fani gibi dar-ı bekaya göç edecekti. Gavs hazretleri gibi büyük bir zatın vefatı her anlamda büyük bir hadiseydi. Kendisine “Hadimü’l-Müslimin” yani müslümanların hizmetçisi sıfatını uygun gören Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri, 30 yıllık irşad hayatı boyunca çokça hizmet etmiş ve yüz binlerce insanın gönlüne girmişti ve herkes, kendisine karşı son vazifesini yerine getirmek üzere Menzil’e akın edecekti. Şüphesiz ki bu; titizlikle planlanması gereken bir süreçti. Bu nedenle vakfın başında olması hasebiyle; Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, hazırlıkları başlatacaktı. 10 yıldır Menzil’in sorumluluğu da kendisinde olduğu için İstanbul’dan Menzil’e kadarki gerekli düzenleme ve görevlendirmeleri yapması gerekiyordu. Nitekim bu oldukça mühim ve zor vazifeyle ilgili aile fertlerini haberdar edecek ve kendileri de bundan memnuniyet duyduklarını dile getireceklerdi. Bu taziye hazırlıkları, vefattan bir hafta önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin bilgisiyle köy muhtarı dahil Menzil’deki tüm ilgililere sunum yapılarak anlatılmıştı. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, süreci başlatmış; vakıf heyetine vazifeler tevdi etmiş ve her adımın titizlikle planlanmasını temin etmiştir. Bu süreçte en ince ayrıntısına kadar görev tarifleri yapılmış, hastaneden Menzil-i Şerif’teki alanlara varana kadar kimin nerede ve ne zaman ne yapacağı belirlenmişti. Devletin ilgili birimlerinden güvenlik ve sağlık gibi alanlarda destek talep edilmişti. Hasılı tüm hazırlıklar Gavs hazretleri gibi büyük bir velîye yaraşır şekilde, büyük bir hüzünle fakat daha büyük bir dikkatle tamamlanmıştı. Gavs hazretlerinin son günlerinde, durumu artık iyice ağırlaşınca, evlatları babalarının yanında toplanmışlardı. Ve 12 Temmuz günü, doktorlar, artık odaya Gavs hazretlerinin evlatlarını davet etmiş; son birkaç saatlik öngörülerini kendileriyle paylaşarak odadan ayrılmışlardı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, babasının saatler içinde son nefesini verme ihtimalini bildiği halde hastanenden ayrılarak kendisince önemli bir durumla ilgili Kasr-ı Arifan’a gitmiştir. Bu duruma bir anlam veremeyerek odaya geçen Gavs hazretlerinin diğer evlatları ve torunu Seyyid Muhammed Galip Elhüseynî ise Kur’an-ı Kerim okumaya ve dua etmeye burada devam etmişlerdir. Gavs hazretlerinin vefatıyla birlikte, artık önceden yapılan hazırlıklar, sırası geldikçe yerine getirilmeye başlanmıştır. Ancak vefattan 2 saat sonra Ahmet Mahmut Ünlü’nün kendi sosyal medya hesabından yaptığı taziye paylaşımı, oldukça tuhaf karşılanmıştır. “Bu fakîrin de şâhitliği vechile; kendisinden sonra mutlak halîfe olarak Seyyid Sâkî Erol Hazretleri’ni Menzil’deki merkez tekkeye nasbetmiş idi.” diyerek kendi kendine vermiş olduğu şahitlik payesi hem gerçek dışı hem de tuhaftı. Aileden ve yakın kimselerden hiç kimsenin şahit olmadığı bu nasbetme meselesine alakasız kişilerin şahit olduğunu ilan etmelerinin bir karşılığı yoktu. Bütün bunların ötesinde böyle bir açıklamaya, neresinden bakılırsa bakılsın gerek yoktu. Aslına bakılırsa bu, kimsenin hakkı ve haddi de değildi. Ancak o gün, Menzil’de başkaca tuhaflıklar da yaşanmıştı. Menzil’e intikal ve Menzil’de misafirlerin ağırlanması hususundaki bütün hazırlıklar harfiyen yerine getirilirken; tuhaf bir şekilde cami içi ile hanımlar tarafındaki düzen ve görevlerde değişiklik yapılmıştı. Bu değişiklikler gerekçesi, şekli ve neticeleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken değişikliklerdir. O gün özelinde yapılan düzenlemelerde camide hocalar ve talebeler yer alacaktı böylelikle hem adaben ilim ehli ön saflarda yer almış hem de düzen ve intizamla namaz ve defin işlemleri gerçekleşmiş olacaktı. Bu düzenlemeyle Gavs hazretleri, çok sevdiği âlim ve talebelerinin omuzlarında taşınmış olacaktı. Diğer taraftan Gavs hazretlerinin evlatlarının bu acılı günlerinde onlara yardımcı olmaları açısından camideki hizmet ve koruma görevlileri önceden taksim edilmişlerdi. Böylelikle hem kendileri rahat hareket edecek hem de taziyeleri rahatça kabul edebileceklerdi. Ayrıca görevliler, gelen bütün misafirlerin izdihamdan etkilenmeden hareket edebilmelerine odaklanacak; gerekli hizmetleri herkes kendi organizasyonu içerisinde hızlıca görecekti. Ancak bütün bu planlama herhangi bir istişare yapılmadan değiştirildi. Camiden hoca ve talebeler çıkarıldı, ön saflara köy dışından olduğu anlaşılan bazı adamlar yerleştirildi. Gavs hazretlerinin evlatlarına yardımcı olması için görevlendirilen korumalar ise kendi amirlerini de bertaraf ederek kendi başlarına hareket etti; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanarak diğer aile üyelerini yalnız bıraktılar. Gavs hazretlerinin evlatlarını yok saydılar; oluşan karmaşadan dolayı aile ferdlerinin namaza iştirakleri bile zorlaştı. Diğer bir değişiklik ise hanımlar tarafında yapıldı. Özellikle hanımlar tarafındaki görevliler, hep birlikte misafirleri yalnızca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisap için koordine etmeye odaklanmıştı. Diğer 5 halifeyi yok sayarak “Posta Seyyid Saki geçti” diyerek ilanlara başlamışlardı. Vehim Bu hazırlıklar sayesinde yüzbinlerce insanın iştirak ettiği taziye süreci yapılan müdahalelerin oluşturduğu karmaşalar dışında sorunsuz geçti. Söz konusu müdahalelerin bir vehimden kaynaklandığı ise daha sonra anlaşıldı. Yapılan bu çalışmalar birkaç aklı evvel tarafından “mihrabı ele geçirmeye çalışacaklar” şeklinde lanse edilmiş ve kendilerince karşı hazırlık yapılmıştı. Bu vehim ve zannın, uzunca bir süredir, Gavs hazretleri hayattayken, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanan bir güruh tarafından oluşturulduğu ve derinleştirildiği bilinmekteydi. Semerkand Vakfı ve aile fertleriyle ilgili asılsız iddialar, bir şekilde vakıf hizmetlerinden uzaklaşmış kimseler tarafından yıllarca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye iletilmişti. 10 yıl önce Rahmetli Gavs hazretlerinin Menzil Köyü’nün yönetimini Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’den alarak Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye vermesi vehim ve zanların derinleşmesine etki etmişti. Özellikle Menzil’in yönetiminin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmesinden hoşnut olmadığı, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından ifade de edilmişti. Ayrıca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfı yönetmekle ilgili ısrarlı bir talebi olduğu, defalarca bu taleple babasına gittiği aile tarafından bilinmektedir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni Hazretleri bu talepleri net bir şekilde reddedip yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’de devam etmesini temin etmiştir. Bu pencereden bakınca Gavs hazretlerinin vefatından önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından yeni bir vakıf hazırlıklarının yapılması, taziye hazırlıklarının farklı yorumlanarak endişe kaynağı haline getirilmesi ve birtakım vehimlerle taziye alanına müdahale edilmesi daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yerine bir oldu bittiyle ilerlemek tercih edilmişti. Nitekim taziye yerinden “ben hanımlar tarafına tövbe vermeye gidiyorum” diye kalkan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye adaba uygun ve istişareyle hareket etmek gerektiği kardeşleri tarafından hatırlatılmıştı. Tarikat adabı, Gavs hazretlerinin tüm halifelerine irşada başlama yetkisi veriyordu. Bunun nasıl olacağını belirlemeden hareket etmek doğru olmayacaktı. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu talebi reddederek külliyeden ayrılmıştı. Bir süre sonra camiye geçerek kardeşlerini istişare için davet etmişti. Burada yapılan görüşmede Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kardeşlerinin irşad vazifeleri üzerinde tasarrufta bulunmaya çalışıyor, onlara “Siz bir ay tövbe vermeyin” diyordu. Bu konudaki ısrarın sürmesi üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni “Abi, bir tahtta iki padişah olmaz, ama bir postta 7 şeyh olur. Babamızın postu büyüktür. Yeter ki derdimiz padişahlık olmasın” demişti. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “O zaman her yerde ben sizden ayrılıyorum. Hiçbir şeyde birlikte kalmayacağım.” demişti. İşte o gün ailenin maruz kaldığı durumlar, adabın hiçe sayılması ve manevi gerekçeler bu talebin yanlışlığını ortaya koyuyordu. Dolayısıyla üç halife de o gün, aynı anda irşada başlamalıydı. Öyle de oldu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin ısrarı kabul görmeyince defin günü öğle namazından sonra Menzil Camii’nde irşad açıklamasını yapmak durumunda kaldı. Koşulsuz Biat Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin kendisi tarafından bizzat ifade edilen bu biatla beraber alınan başka biatlar olduğu bilinmektedir. Zira Gavs hazretlerinin koruma ve yakın hizmetine bakan Uşaklılar, onun ahirete irtihalinden 6-7 ay önce toplantı yaparak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye biat kararı almışlardı. Bu durumundan haberdar olan Gavs hazretlerinin mahdumlarından Seyyid Muhammed Emin Elhüseyni babası henüz hayatta iken bu tür konuşmalar yapılmasından dolayı çok üzülmüş, kendisi hastahanede babasıyla ilgilenmekte olduğu için Uşaklılara okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştır. Hazırlanan bu mesaj Uşaklılara yüz yüze okunmuştur. Aylar öncesinden koşulsuz biatlar alınarak planlanan şeyler aceleyle bir bir hayata geçirilmeye başlanmıştı. Gavs hazretlerinin defninden sadece bir gün sonra, henüz Gavs hazretlerinin toprağı soğumamışken, Serhendi isimli yeni bir vakıf ve Dehlevi markalı yeni bir yayınevinin kurulduğu ilan edilmişti. Gavs hazretlerinin vefatından kısa bir süre evvel Kasr-ı Arifan’da Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ile toplantı yaparak akıllarda soru işaretleri uyandıran Ahmet Mahmut Ünlü, sosyal medya üzerinden yönlendirici ve çalışılmış paylaşımlarını yapmaya devam ediyordu. Yalnız bu kez önemli bir iletişim kazası yaşanmış, Ahmet Mahmut Ünlü, hızını alamayarak, herkesten önce Serhendi Vakfı’nın kurulduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Hazretleri’nin yakın hizmetkârı, benim de kıymetli dostum Dr. Yunus Aydın Hocaefendi’den aldığım bilgiye göre; Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet'i ihyâ, Nakşî Müceddidî Hâlidî Tarîkatı'nın adâbını icrâ etmek üzere “Serhendî” adı altında yeni bir vakıf ve “Dehlevî” ismi altında yeni bir yayınevi kurmuştur. Vakfın başına kıymetli mahdûmu Seyyid Yakup Efendi’yi geçirmiştir, Kendisinin bundan evvel mevcut olan vakıf ve yayınevleri ile hiçbir alâkası olmadığını beyân etmiştir.” Ahmet Mahmut Ünlü’nün yapmış olduğu bu paylaşımın ardından, kendileri de durumu ilan etmek zorunda kaldılar. Yapmış olduğu paylaşımlarda Semerkand’a yönelik ağır ithamlar dile getiren Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi anlamayanlar yakın bir zamanda bana duâ edeceklerdir.” ifadesiyle gelecekte yaşanacaklara dair ipuçları veriyordu. Yine planlı süreçlerini açığa çıkaran büyük bir iletişim kazası yaparak, mevcut vakıf ve yayınevleriyle hiçbir alaka kalmadığını ilan da etmişti. Bu husustaki tavır ise garipti; zira kurumlar ve faaliyetleri reddediliyor lakin mülklerin ve değerlerin yeni kurdukları vakfa ait olduğu savunuluyordu. Bu yaklaşım ise “ümmetin malını savunma” gibi bir maskeyle temellendiriliyordu. Bu kullanışlı kavram kalkan yapılarak, kimi zaman hukuki yollarla, kimi zaman kaba kuvvetle Semerkand’a ait bazı değerler ve birçok mülk, fiili olarak ele geçirildi. Yıllardır bu mekanların müdavimi olan kişiler, bu mekanlardan uzaklaştırıldı, mekanların tabelaları değiştirildi. Böylece yeni kurulan vakfın ümmet için çalışması beklenirken bütün gayretini tabela değiştirmeye kanalize ettiği görüldü. İlan edilen vakıf ve yayınevi markaları için 24 Haziran 2022’de tescil başvurusu yapıldığı görülmektedir. Bu tarih göz önüne alındığında vefattan en az 1 yıl önce başlatılmış bir sürecin varlığını anlamak zor değildir. Taziyenin ilk günlerinden itibaren Serhendi iletişim kanallarından “Şeyh Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye gönül bağıyla, uzaktan, yani kendisinden yahut vekilinden tövbe almadan da intisap edilebileceği” çağrısı yapılıyordu. Oysa Gavs hazretleri, intisap konusunda Nakşibendi adabının dışına asla çıkmazdı. Aynı mekanda olmadıkça kimseden intisap kabul etmezdi. Pandemi döneminde tedbir gereği belirli bir mesafeden seslenerek tövbe telkin etmişti. Mikrofon dahi kullanmamış, “ben bugün hoparlörle tövbe verirsem, yarın siz telefonla tövbe verirsiniz. Telefonla tövbe mi olur?” diyerek bugünleri görürcesine açıkça ikazda bulunmuştu. Ancak adaba aykırı bir şekilde yapılan bu “gönül bağıyla intisap edilebilir” ilanı, yurtdışındaki bazı kimselere telefonla tövbe ve vekalet verilmesi, koşulsuz biatın farklı bir tercümesi gibiydi: Şimdiye dek bağlı bulunduğunuz adaba uymasa da biat edin! Aynı tarihlerde Nakşibendi adabında dahi olmayan bir talimat ilan edildi: “Başka Nakşi kollarının hatmesine girilmeyecek!” “Merhum Gavs hazretlerinin halifesi olan mürşid-i kamillere bağlı sofilerin yaptırdığı hatmeye” değil, başka hiçbir Nakşi kolunun hatmesine girilmeyeceğini ilan eden bu talimat; Nakşibendi yolunda kendisine asla yer bulmayacak bir talimattır. Ve hakikatte bu talimat, koşulsuz alınan biatların şöyle bir tercümesi anlamına geliyordu: Yoldan çıkacak olsanız dahi biat edin! Nitekim Hatme-i Hacegan ile ilgili bu ilan, aileler içinde dahi sorunlara neden oldu. Zira aynı ailede farklı şeyhlere müntesip kişiler birlikte Hatme-i Hacegan yapamaz hale geldi. Bu durum aile, akrabalık ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren tasavvuf ahlakının tersine bir tutumu öne çıkarıyordu. Arkadaşlıkların bozulması, akrabalar arasında sıkıntılar oluşması, aile huzurunun hedef alınması gibi ağır sonuçlar kendini gösterdi. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, ilk günlerde kardeşlerine haber göndererek “Benim bulunduğum yerde tövbe verdiler, onları kardeşlikten attım.” demişti. Tasavvufun insanları kardeş etme misyonuna taban tabana zıt olan bu yaklaşım aile içinde kalmamış, hatme-i haceganla ve diğer meselelerle ilgili verilen talimatlar yoluyla dışarıya taşırılmış oldu. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini bugüne kadar sürdürmüştür. Ortak aldıkları kararlarla bazı hizmetlerini tabii olarak müstakilleştirmişlerdir. İki mürşid-i kamil arasında vuku bulan bu makul sürecin, üçü arasında neden gerçekleşmediği ise yaşananlardan dolayı malumdur. Adap mı Duruş mu? Gavs hazretleri Nakşibendi tarikatının Halidi kolunda irşad eden bir mürşiddi. Çağın ihtiyaçlarına karşılık gelecek hizmetleri üretmişti ama bunları farklı bir anlayışla yahut duruşla ifade etmemişti. Çok sevdiği Semerkand Vakfı’na yahut Nakşibendiliğin şehri olan Semerkand’a işaretle “Semerkandi Duruş” gibi bir tabir hiç kullanmamıştı mesela. Ancak belli ki, henüz kurulur kurulmaz adabın dışında hareket eden bu yeni fraksiyon, kendisini tarif ederken de usulün dışına çıkmış ve “Serhendi Duruş” adıyla kendi anayasasını ilan etmiş oluyordu. Serhendi Duruş başlığıyla dile getirilen bütün süslü sözlerin altında merhum Gavs hazretlerinin meşrebine ve hizmetlerine karşı çıkan ve bunlarla mücadele edileceğini ilan eden bir anlayış yatıyordu. “Müceddid gelir, zamanında birikmiş ister itikadi olsun, ister ameli olsun, ister ahlaki olsun zararlı şeyleri önce bir temizler. Ondan sonra hem kendi önünü hem de emsal irşad edenlerin önünü açar, istikamete sokar, ümmet böylece nefes alır” derken kastedilen “zararlı şeyler” Gavs hazretleri zamanında yapılmış ilim ve irşad hizmetlerinden başka bir şey değildi. Rahmetli Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin “Vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor” gibi açık beyanlarına rağmen 19 Temmuz 2023 tarihinde Serhendi iletişim kanalları üzerinden Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dilinden 10 maddelik talimatlar manzumesi paylaşılmıştı. Bu 10 madde daha sonraları Ahmet Mahmut Ünlü tarafından çeşitli ulusal kanallarda “Menzil Şeyhi Seyyid Saki’nin ilan ettiği önemli maddeler” şeklinde okunmuş ve methedilmişti. Bu maddelerdeki popülist söylemlerin bazıları kulağa hoş geliyor olsa da yürütülen algı çalışmalarının bir parçası olarak değerlendirildiğinde Semerkand’ın bu maddeleri ihlal etmiş olduğuna dair bir suçlama içermekteydi. Bu suçlamanın aile içinden yapılıyor olması ise bu metni Menzil’e cephe almış kişiler için çok kullanışlı bir malzeme haline getirmiştir. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ise ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya konuldu. Bu maddelerle ilgili diğer önemli husus ise tarikat-siyaset ilişkisine dairdir. Metinde “dergahlarda siyaset konuşmak” diye geçilen bu başlığa sair sohbetlerde de değinilmiştir, Semerkand’a ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. “İktidarın kuyruğu oldular” gibi seviyesiz söylemlerle Menzil’in ve Semerkand’ın yerli ve milli duruşu hedef alınmıştır. Bu popülist eleştiriyi yapanların son seçim sürecinde farklı zamanlarda 3 farklı siyasi partiyle poz vermiş olması da oldukça manidardır. Söylem-eylem tutarsızlığının ibretlik bir vesikasıdır. Zihniyet Adabın yerine icat edilen duruşun geldiği nokta içler acısıydı. Sadat-ı kiram efendilerimizden tevarüs eden ne kadar kıymetli hazine varsa hepsi reddediliyor ve yeni bir mürşid tarifi müjde olarak sunuluyordu. Anlaşılan o ki yeni duruşta Nakşibendi silsilesindeki sadat-ı kiram efendilerimize dahi yer yoktu. Pusulası şaşmış bu söylem “yukarıdan” bir tehditle herkesin manevi nasibini de tayin etmeye çalışıyordu. Eski sofiler ve icazeti kendinden menkul hocalardan oluşan başka bir zümre ise makam-mevki mütehassısı olarak zuhur ediyor, sözde tasavvufi dayanaklarla bu anlayışı şerh etmeye çalışıyordu. Bu ilk halkanın etrafına bir sosyal medya fenomeni, Gavs hazretlerinin halifeleri olan büyüklerimize “büyüğe hürmeti” anlattığı videolarıyla eklemleniyordu. Edepten yoksun bu şahsın hadsizlikleri bununla sınırlı kalmıyor, yıllarca istifade ettiği Elhüseyni ailesinin ihtilafına gururla dahil oluyor, fırsatını bulduğunda galiz hakaretler etmekten geri durmuyordu. Yine Menzil’le ilgisi bulunmayan kimi diğer meşhur ve gazeteci şahsiyetlerin, Gavs hazretleri hayattayken Menzil’e davet edilmeleri, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi “Menzil Şeyhi” olarak, daha o zamanlardan lanse etmeleri, planlı bir sürecin yavaş yavaş nasıl işlendiğini gözler önüne seriyordu. Ve en son ve tehlikeli halka, karanlık odaklar eliyle dizayn edilmiş gibi hareket eden yeni sosyal medya hesaplarıyla tamamlanıyordu. Yüzlerce bot hesap tarafından desteklenen amiral gemisi niteliğindeki hesaplar üzerinden Semerkand Vakfı yöneticilerine, Elhüseyni ailesinin fertlerine hatta irşadla görevli mürşid-i kamillere ağır hakaretler ve iftiralar edildi, hedef gösterme çalışmaları yapıldı. İletişim ve algı yönetiminde, sosyal medya kanallarını bir üs olarak kullanan bu yeni duruş; gizemli, ulaşılamaz hatta devlet tarafından dahi tespit edilemez imajlarıyla insanları zehirlemeye devam ediyordu. Ancak süreç içerisinde bu hesaplar üzerinden aile içindeki meselelerin, köyde anlık olarak temin edilen görüntülerin, yalnızca muhataplarıyla yapılan yazışmaların seçilerek servis edilmesi ise kimler tarafından yönetildiğine dair önemli öngörüler sunuyordu. Kamuoyunun açıkça gördüğü haliyle hiçbir kutsalı bulunmayan bu hesaplar, iffete dil uzatmaktan, kişisel verilerin paylaşılmasına kadar geniş bir sahada hukuku ve ahlaki değerleri çiğnemekten geri durmuyordu. Çelişkiler En yüksek perdeden iddiaları dile getirenlerin, ilim ve irşad beldesi olan Menzil’de dahi bütün çabalarının ticarethaneler üzerine olduğu zamanla ortaya çıktı. Sofileri müşteri olarak gören bir anlayışla ve vakıflarının ticaretle olan kuvvetli bağını ilan edercesine dükkanlara vakıf logoları koyuldu. Yetmedi bir de yeni bedesten inşa edildi. Vakıf çatısı altında ise yeni ticari markalar üretilerek, yapılmayacak denilen ticari faaliyetlerin tamamı bir bir hayata geçirildi. Bu tavır yaşanan iki yıllık sürecin bir özeti niteliğindedir. Zira son iki yıl eylem söylem çelişkileriyle doludur. Bugün ısrarla savunulan şeyler, ertesi gün inkar edilmiş; böylece ortaya büyük bir tutarsızlık örneği çıkmıştır. Bu tutarsızlıklardan biri de hakem heyeti sürecinde ortaya konuldu. “Kim ilmi yüksekse, kimin takvası yüksekse, kimin zikri yüksekse bizde hürmete layık olan odur. Baş köşe onundur” demişlerdi... Fakat ilimde ve takvada zirve şahsiyetler olan ve Allah rızası için, kardeşlerin arasını düzeltmek ve müminleri selim bir yola sevk etmek için Menzil’e gelen merhum Gavs hazretlerinin halifelerine hürmetsizlik ettiler. Baş köşeye oturtmak şöyle dursun, bu kıymetli zatları ağır sözlerle Menzil’den kovdular. Çünkü onlara göre, ister zikir ehli, ister ilim ehli olsun kendi görüşlerini desteklemeyen herkes haksızdı ve hakarete müstahaktı. Mevla’nın rızasını arayan insanları, sorumsuzca ve koşa koşa, Gavs hazretlerinin evlatlarına hakaret ve iftira edecekleri meydanlara sevk ettiler. Gavs hazretleri zamanında emin bir belde olan Menzil’de, Gavs hazretlerinin evlatlarına ve torunlarına saldırmaya yeltendiler. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Ben bu köyün ağasıyım, herkese söyleyin bunu bilsinler” şeklindeki açıklamalarıyla örtüşen bir çalışma yürüttüğü ortadadır. En büyük çelişki ise sonradan üretilen “ümmetin malı” söylemiyle oluşturulmaya çalışılan algının tam tersi bir tutumun vakfın kuruluşunda bir madde olarak eklenmiş olmasıdır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına takiben gelen tepkiler üzerine değiştirildiği ifade edildiyse somut bir bilgilendirme yapılmış değildir. Neticede Semerkand Vakfı’nın gayrimenkulleri “ümmetin malına sahip çıkma” kılıfı ile buraya aktarılmıştır. Diğer tarafta durum böyle iken Rahmetli Gavs hazretlerinin mahdumları yönelik “Ümmetin malını miras yapmak istiyorlar” söylemi kabul edilemez. Üstelik defalarca net bir şekilde reddedilmesine rağmen bu yalanın tekrar tekrar söylenmesinin, basına manşet sipariş edilmesinin, kırmızı pankartlı göstermelik protestolar gerçekleştirilmesinin hiçbir makul izahı olamaz. Bu ithamların muhatabı olan büyüklerimiz, meselenin İslam hukuku çevresinde değerlendirilip çözülmesi gerektiğini defalarca ifade etmişlerdir. Sorunun reçetesi İslam hukukudur. Görülmüştür ki ümmet söylemini diline dolayanlar İslam hukukuna başvurmak yerine popülist söylemlerini tekrar etmeyi tercih etmektedir. Buradan da amacın yapmak değil, yıkmak olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Netice Görüldüğü üzere mesele kişisel birtakım çekişmeler veyahut bazı odaklara hizmet eden haber mecralarının perçinlemek istediği gibi mal mülk kavgası değildir. Gittikçe ayrışan bir üslubun özelde Menzil’e, genelde tasavvufa ve dini hayata verdiği zararın önüne geçme çabasıdır. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin çabası, tümüyle Menzil’in yarım asırda mümin gönüllerde oluşturduğu müstesna konumun ve kendilerine miras kalan meşrebin muhafaza edilmesine yöneliktir. Meşrebi muhafaza etmek için ortaya konan bu çaba; sistemli algı çalışmaları, lobicilik faaliyetleri, sosyal medya operasyonları ve sipariş haberlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Yıkmak kolay, korumak ise zordur. Yıkmanın kolaylığından istifade edenler korumaya çalışanların sukutlarından güç devşirerek 2 yıllık süreçte kendi yaklaşımlarını kamuoyuna “ümmetin menfaatineymiş gibi” lanse etmişler, maalesef bunda da kısmen muvaffak olmuşlardır. Oysa hakikat tektir. Ve ortaya çıkacağını da inancımız tamdır. “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifi fehvasınca; biz merhum Gavs hazretlerinin kapısında yetişmiş kardeşlerimizin bu duruma düşmelerini asla istemeyiz. Allah Teâlâ cümlemizi bu fitne ortamından ve fitneci zihniyetin oyunlarından kurtarsın. Tasavvuf ehlinin sarıldığı takva ve nezaketi merkeze alarak “Allah yolunda yarışan” kardeşler olmayı cümlemize nasip etsin. Amin. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

67,666 просмотров • 1 год назад

MENZİL'DE İHTİLAF NASIL BAŞLADI? Menzil, yarım asırdır gerçekleştirdiği ilim ve irşad hizmetleriyle gönüllerde yer edindi. Bu hizmetler Gavs-ı Cihan Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin sürekli üzerinde durduğu üzere; şer’i şerif, sünneti seniyye ve tasavvuf adaplarına uygun olarak yürütüldü. Gavs-ı Cihan (kuddise sirruhu) hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, çeşitli itham ve tezviratlarla anılmaya başlandı. Özellikle ilim ve irşad mekanı olan dergahlarla ilgili çeşitli iddialar ve iftiralar ortaya atıldı. Bu mekanların şahsi miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylendi. Bugün tezviratlara karşı hakikatleri dile getirmek, dergahların durumunu izah etmek ve “Menzil’de İhtilaf Nasıl Başladı?” sorusuna cevap bulmak için bu açıklama zaruri hale gelmiştir. Bugün yaşadığımız üzücü hadiseler, ilmi rehber edinmeyen bir iradenin tezahürüdür. Yönetme hırsı nedeniyle yıllarca biriktirilmiş öfke, ilmin rehberliğini bir kenara itmiş ve ortaya hiç kimsenin anlayamadığı ve açıklayamadığı bir tablo çıkmıştır. Sadat-ı Kiram efendilerimiz 1971 yılında Menzil’e geliyorlar. Aradan geçen yarım asırlık süreçte irşad hizmetleri nasıl bir seyir izledi? İlk yıllarda Menzil’e küçük bir cami inşaa edilmişti. Elhüseyni ailesi, uzaktan-yakından gelen misafirlerine, kendi hanelerinin mutfağından ikramlar hazırlayarak sunuyorlardı. Ziyaretçilerin sayısı arttıkça çorbahane, fırın gibi mekanlar kuruldu. Bu yıllarda başka şehirlerde dergahlar yoktu. Sofilerin sayısı arttıkça sohbet ve Hatme-i Hacegan gibi tasavvuf amellerinin yapılacağı mekanlar ihtiyaç haline gelmişti. O yıllarda iletişim ve ulaşım imkanları kısıtlıydı. Dergahlarda ilim ehli kimselerin sayısı da oldukça azdı. Bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanıyordu. - Bazı dergahlarda ilmî, amelî ve ahlâkî konulardan çok keşif ve keramet gibi konular konuşuluyordu. - Sahih kaynak niteliği taşımayan kitaplar kaynak olarak kullanılıyordu. - Mürşid-i kâmilin, belirli sınırlarda sofilere hizmet etmesi için vekalet verdiği bazı kimseler, bu vazifeyi bir makam olarak lanse ediyor ve sofileri istismar ediyordu. - Bazı dergahlardaki görevli vekiller, birbirleriyle çekişme içine girmişti. - Birtakım kimseler dergahları ve sofileri şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanıyordu. - Tüm bunlar “İlimsiz tasavvuf felakete götürür.” kelamının adeta birer tezahürüydü. Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri 25 Aralık 2000 tarihinde Avrupa’dan gelen vakıf görevlilerine bir sohbet yapmıştı. Sohbet bir mektup gibi yazılı hale getirildi. Akabinde Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri, mühür mahiyetinde isminin yazılı olduğu bu mektubu Avrupa’daki ilgililere göndermişti. Bu sohbetinde Gavs-ı Cihan hazretleri vakıfların kurulmasıyla ilgili şöyle buyurmuştu: “Biz baktık, gördük ki Avrupa’da da Türkiye’de olduğu gibi adaba riayetsizlik baş göstermiştir. Yarbay yaşlandığı için bunun önüne geçemedi, geçemezdi de. Bunun önüne geçmek için biz Seyyid Mübarek’i orada vakıf kurmakla görevlendirdik. Bundan gayemiz sadece Allah’ın ve Resulullah Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) rızasını kazanmaktır” Gavs-ı Cihan kuddise sırruhû hazretleri aynı sohbetinde vakıf sistemin işleyişini ve önemini şöyle tarif etmişti: "Bunun için biz bu vakfı kurduk, tüzük ve emirler nasıl ise öyle hareket edeceksiniz. Kur'an Allah'a, Resulüne ve ulul emre itaat edin diyor. Seyyid Mübarek bizim emrimizdedir. O da memurlar tayin ediyor, böylece teşkilatlar oluşturuyor. Emirler böyle dağıtılıyor. Mesela iki yüz-üç yüz vekil var. Ben bir anda onların hepsine birden ulaşamam. Onlara bu şekilde yetişiliyor, talimatlar dağıtılıyor. Biz bu vakfı ancak Allah rızası için emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münker için kurduk. Adab olmazsa nispet, fuyuzat olmaz. Bu dediklerimiz olmazsa biz de siz de perişan oluruz." Sonraki 10 yılda dergahlar, zahirde ve batında bu temeller üzerine bina edildi. Rahmetli Gavsımız “Vakfı kurdum.” demeden önce “İstişare ettim” buyurmuşlardı. Dolayısıyla ülkemizin dört bir yanındaki dergahlarda istişareyle hareket edecek; ilim ve irşad hizmetlerinin daha güzel yürütülmesi adına gayret sarf edecek heyetler kuruldu. Şeriat ve adab temelleri üstünde istişare ve gayret ile yükselen dergahlar, sahih bir tasavvuf anlayışının yerleşmesini sağladı. Hizmetlerdeki gayenin irşad olduğu bilincini kalplere yerleştirdi. 20 yıl boyunca titizlikle ve büyük gayretlerle tesis edilen sistem meyvelerini veriyordu. En güzel hizmetler Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşadının son 10 yıllık bölümünde yapıldı. Rahmetli Gavsımız vakfın işleyişini nasıl tesis ediyordu? Vakfın başında kuruluşundan itibaren Gavs hazretlerinin evlatları bulunuyordu. Gavs hazretleri 30 yıllık irşadının son 20 yılında bu hizmetlerin yönetimini Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Merhum Gavsımız mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’yi evvela Avrupa’daki vakıfların idaresinde vazifelendirmişti. Avrupa’daki bazı dergahlarda Türkiye’dekilere benzer bazı problemler görülüyordu. Sonraki yıllarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni bu durumu şöyle ifade edecekti: “Bir tren düşünün uçuruma gidiyor. İçinde binlerce insan var. Uçuruma gittiklerini de bilmiyorlar. Onları nasıl kurtarırsınız? Tek tek ikna etmeye vaktiniz yok. Bu durumda makas değiştirirseniz ve trendeki herkesi kurtarmış olursunuz. Ama onlar bunun farkında bile olmaz.” İşte yapılan tam olarak buydu. Rahmetli Gavs hazretlerinin ilim merkezli irşad hizmetleri Avrupa’da sağlam bir itikat temeline böylece oturmuştu. Bir süre sonra Rahmetli Gavsımız Türkiye’deki vakıf yönetimini de Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye bizzat görev olarak tevdi etti. Vakıf görevini babasından alan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni tüm Türkiye’yi defalarca il il gezdi. Her işini şeffaflık ve istişare üzerine bina etti. Amaçlar güzelce anlatıldı. Böylece insanların vakfa güveni tesis edildi. Büyük hizmetler de bu şekilde mümkün oldu. Rahmetli Gavs hazretlerinin bu hizmetler konusundaki kanaati nasıldı? Merhum Gavsımız vakıfların geldiği durumdan duydukları memnuniyeti şu sözlerle ifade etmişlerdi: “İlla niyetinizi Allah rızası için yapıp bizi de ortak edin. Bizim vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor. Ama tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz çok çalıştık vakfı bu hale getirdik. Sizin de dikkatli olmanız gerekir, üzerinde duracaksınız. Niyet edin, bizim vakfımız bozulmasın. Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için.“ “Çalışmalarınızla bize ortak olacaksınız, siz de ortak edin. İkimizin de niyeti Allah rızası için olsun.” Bu sohbetinde Gavs hazretlerinin “bizim vakfımız bozulmasın.” buyurmasının hikmeti nedir? Vakfa zarar vermek isteyenler mi vardı? O gün Gavs-ı Cihan hazretlerinin sohbetini dinleyenler vakfın neyden ya da kimden korunması gerektiğini anlayamamıştı. Ancak zaman geçtikçe o cümleler çok daha iyi anlaşıldı. Aslında bu meselenin kökü eskilere dayanıyordu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve yönetimi ele almak istiyordu. Bunun için bir gün babasına giderek vakfın yönetiminin Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile beraber kendisine verilmesini istedi. Gavs-ı Cihan hazretleri sukut etti. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni’yi yanına çağırdı. “Seyyid Saki ile birlikte vakfın yönetimini istiyormuşsunuz.” deyince Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni kendisinin bu durumdan haberi olmadığını ifade etmiş ve “Seyyid Mübarek’ten başkası yapamaz” diyerek yönetimin aynı şekilde devam etmesi gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Gavs-ı Cihan hazretleri “O zaman git bunu Seyyid Saki’ye de söyle.” diyerek cevabını iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfın yönetimini almakla ilgili tüm çabaları ve ısrarları sonuçsuz kaldı. Vefattan sonra yaşanan gelişmelerden anlaşılan odur ki babasının bu kararlı duruşu karşında tek çaresinin vefat sonrası için hazırlıklar yapmak olduğuna kanaat getirmişti. Gavs Hazretlerinin ahirete irtihalinden sonra neler yaşandı? Defin günü Menzil’de şahit olunan hadiselerin bugünle nasıl bir irtibatı var? Gavs hazretlerinin defninden sonra Menzil Külliye’sinde misafirlerin taziyeleri kabul edilmeye başlandı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, öğle namazından önce bir emrivaki ile “Ben tövbe vermeye gidiyorum” diyerek taziye alanından ayrıldı. Gavs hazretlerinin halifesi olan kardeşlerinin de kendilerine verilen irşad vazifelerini ifa etmek istediklerini duyunca öfkelendi, camideki odaya geçti. Ardından kardeşlerini de çağırdı ve bir araya geldiler. Gerçekleşen konuşmada Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Burada tövbe vermeyin, bir müddet tövbe vermeyin.” diyerek kardeşlerinin irşad hakları üzerinde tasarrufta bulunmaya, onları engellemeye çalıştı. Bunda muvaffak olamayınca da“Ben her yerde sizden ayrılacağım.” dedi. Aynı görüşmede “Her şey babamındır.” diyerek kardeşlerinin tavırlarını öğrenmeye çalışıyordu. Kardeşleri “Şahsi bir şeyimiz yok, her şey babamızındır.” deyince detaya girmeye başladı. Bu detaylar üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni;“Bu konularda İslam hukuku ne diyorsa o olur.” diyerek daha ilk gün İslâm hukukunu işaret etmişti. Camide yapılan görüşme Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin istediği gibi gitmeyince öğle namazından sonra herkesçe malum olan o açıklamayı yapmak durumunda kaldı. Bunu bizzat yapıyor olması odadaki tavrına ters düşse de dışarıdan bakıldığında mutedil bir imaj oluşturmaktaydı. Bu mutedil görüntüden dolayı sofilerin kendisine teveccüh göstermesi pek de gerçekçi olmayan bir algının oluşmasına sebep oldu. Bir anlamda güç zehirlenmesi olarak tarif edilebilecek bu algı; tüm sofilerin her yapılan, her söylenen şeyde arkasında duracağını düşündürmüş olmalıydı. Ki, hemen ertesi gün sert söylem ve eylemler başladı. Daha önce yapılan hazırlıklar bir bir uygulanmaya başladı. Alınan koşulsuz biatlar da buna yardımcı oldu. Gavs hazretleri hayattayken ne türden hazırlıklar yapılmıştı? Bunlar nasıl hayata geçirildi? Kuşkusuz yapılan en büyük hazırlık Semerkand’ın yerine ikame edilecek yeni bir vakfın kurulmasıydı. Bu yeni vakfın ismi, Gavs-ı Cihan hazretlerinin ahirete irtihalinden 13 ay önce tescil edilmişti. İlan tarihi ve yöntemi ise defin günü oluşan algının bir tezahürüydü. Definden 1 gün sonra, Menzil ile zahiren herhangi bir ilgisi bulunmayan Ahmet Mahmut Ünlü, bu yeni vakfı sosyal medya hesabından ilan etti. İlanda bu kadar hızlı davranılması hazırlıkların daha hızlı şekilde uygulanmasını da sağlayacaktı. Gavs hazretlerinin toprağı kurumadan, yeni vakfın whatsapp grupları kuruldu. Daha ilk günlerde tüm il başkanları ilan edildi. Birkaç ay içerisinde yapılamayacak işler günler içinde yapıldı. Öyle ki “Biz zaten aylar öncesinde rabıtamızı Seyyid Saki’ye oturtmuştuk.” söylemleri dahi dile getirilir olmuştu. Ayrılıkçı sert söylemler insanlara nasıl anlatıldı? Mürşidi ahirete irtihal etmiş, gönlü yaralı sofiler adeta bir cendereye alındı. “Tasarruf ancak yaşayan mürşittedir, mürşide tam teslimiyet şarttır.” gibi tasavvufi söylemler insanların kalbi huzursuzluklarını bastırmak amacıyla kullanıldı. Öte yandan yeni mürşide koşulsuz bağlılığı güçlendirmek ve yapılan şeriatsızlıkları örtbas etmek için İslam akidesiyle bağdaşmayacak söylemler ortaya atıldı. “Bu Seyyid Saki’nin elinden tutan Allah’ın elini tutmuştur!” “Bu zat Allah’ın izniyle Efendimiz Aleyhisselam’ın himayesinde çalışıyor!” Önce anayasamız dedikleri 10 madde ilan edildi. Bu maddelerle Gavs-ı Cihan hazretlerinin irşad dönemi kıyasıya eleştiriliyor, yeni vakıfla bu hatalardan dönüleceği iddia ediliyordu. Aynı metinde “Şu on yıldır yolumuzun adaplarından çok uzaklaşıldığını gördük. Gavs hazretleri üzülmesin diye sustuk.” diyorlardı. Oysa bu, gerçekle tamamen tezattı. Gerçeği bilmeyenlerin, mürşidlerine güvenmekten başka seçeneği bulunmuyordu. Nitekim bu ayrılık tasavvuf adaplarına kadar uzandı. Daha ilk günlerde kendi müntesiplerine Nakşibendi tarikatının diğer kollarının hatmelerine girmelerini de yasakladılar. Hemen ardından ise sofilerin yıllarca hizmet ettiği kurumlarla bağlarının kalmadığını ilan ettiler. Vakıftan yüz çevirdikleri halde neden ve nasıl vakıf çatısı altındaki varlıklar üzerinde hak iddia ettiler? Dile getirilen söylemlerden en serti hatta en acısı şu ifadeler olmuştur: “Gavs hazretleri öldü, vakfı onunla birlikte gömüldü.” Bu sözler kendini bilmez biri tarafından haddini aşarak söylenmiş olsa üzerinde durmaya gerek olmazdı. Fakat maalesef bu sözler Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin yaklaşımının bir tezahürü idi. Benzer bir cümle bizzat kendisi tarafından Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye söylenmiştir. Geçmişi eleştiren, yanlış bulan, alakamız yoktur diye ilanlarda bulunan bu anlayış; ne hikmetse reddettikleri kurumların mülklerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. “Kurumlarla alakamız yoktur, ama mülkleriyle alakamız vardır.” gibi trajik bir durum ortaya çıkıyordu. İlk günkü söylemleriyle bugünkü durumları arasındaki zıtlık insanlarda nasıl karşılık buluyor? “Bu dergah artık Serhendi Vakfı’na bağlandı. Dergahımızda artık kitap, dergi, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmetleri gibi hiçbir çalışma olmayacaktır. O yüzden sizi bu dergaha alamayız çünkü siz bunları yapıyorsunuz.” denilerek Semerkand gönüllüsü insanlar, yıllardır müdavimi oldukları dergahlardan atıldı. Kitaplar dergahlardan çıkarıldı; kimi yerde çöpe atıldı, kimi yerde kitap toptancılarına ve geri dönüşüm firmalarına yok pahasına satılmaya çalışıldı. Dergahlardaki tefrişata, ürünlere, değerlere el konuldu. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya çıkmış oldu. Yapılanlar sadece tefrişat, ürün ve değerlere el koymakla kalmadı. Tüm mekanlara, mümkün olan herhangi bir yolla el konulmaya çalışıldı. Bunun için kalp kırmaktan, kaba kuvvet kullanmaktan dahi geri durulmadı. Sonucunda ise -kendi ifadeleriyle- kiralık dergahların %90’ını, mülk olan dergahların %60’ını zapt ettiler. Örneğin Gavs-ı Cihan hazretlerinin sağlığında Adana’da 70’ten fazla dergah bulunuyordu. Gavs hazretlerinin vefatından sonra bu dergahların biri hariç hepsine el koydular. Kendilerinden olmayan sofilere sadece bir dergahın kalmasına dahi tahammül edemediler. Bu propagandayla merhum Gavs hazretlerini ve vakfını töhmet altına sokmaya çalışanların el koydukları bazı mülkleri satıyor olmaları ise oldukça manidardır. Örneğin Avrupa’da ilim ve irşad mekanlarına ihtiyaç çok daha fazla iken, yıllarca dergah olarak kullanılan Avrupa’daki “Ulm dergahı”, kendileri tarafından yakın zamanda satılmıştır. Aynı şekilde Gaziantep’teki derneğe ait gayrimenkul de satışa çıkarılmıştır. Bütün bunlar göstermektedir ki, mesele bir hassasiyet meselesi değildir. Hasılı öne sürdükleri tüm argümanlar, insanların akıllarını ve duygularını manipüle etmek ve böylece mülkleri ele geçirmek için ifade edilen sloganlardan ibarettir. Bazı yerler ve konularla ilgili dava açılarak mahkeme sürecinin başlatıldığını görüyoruz. Açılan bu davalar bize ne anlatıyor? Dergahların durumlarıyla ilgili ortaya çıkan bir ihtilafın aslında İslam hukukuna göre çözüme kavuşturulması gerekir. Ancak süreç maalesef; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkım olanı alacağım.” söylemine paralel şekilde ilerlemiştir. Üstelik hakkı olduğunu söylediği şeyin sınırlarını kendisinden başkası da bilmemektedir. Bugüne kadar Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, sürecin daha kötü noktalara gitmemesi adına sükût etmişler, sofilerine de sabrı ve sükûtu tavsiye etmişlerdir. Onların birlik-beraberliği ve Gavs hazretlerinin meşrebini muhafaza etmek için ortaya koydukları bu çaba, her seferinde tam zıddı bir tutumla karşılık bulmuştur. Hukuki bir zemine yaslanmayan meselelerle ilgili hukuk önünde hak aramaya kalkışmaları net bir zarar verme çabasından ibarettir. “Bana yar olmayan kimseye olmasın”yaklaşımı onları sonunda bu hale getirmiştir. Öyle ki Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin oğlu Seyyid Yakup Elhüseyni babasından naklen Avrupa’daki dergahların Semerkand’da kalacağına gayrimüslimlerin resmi kurumlarına kalmasının daha iyi olacağını söylemekten imtina etmemiştir. Bu dergahlar kime aittir? Şahsi miras yapılıp satılmak isteniyor denmesinin nedeni nedir? İlk olarak bilinmesi gerekir ki bugüne kadar Elhüseyni ailesinin hiçbir ferdinin dergahların mülkiyetiyle ilgili bir gündemi olmamıştır. Doğal olarak hiçbir sofinin de bu konuyla ilgili bir gündemi yoktu. Herkes kardeşçe bu yapıları kullanıyor, ilim ve irşad hizmetleri tek gündem olma vasfını koruyordu. Bu konuyla ilgili ihtilaf Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dergahların yönetimini kendi uhdesine alma girişimleri ile ortaya çıkmıştır. Sürecin başında kendisine gösterilen teveccüh bunun kolay bir şekilde yapılacağı gibi bir vehme kapılmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu mülkler ile ilgili ilk günlerde ifade ettiği ile bugün dile getirilen “ümmetin malı” söylemi arasında ciddi tezatlar bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin defin günü kardeşleriyle yaptığı görüşmede“Her şey babamın!”demiştir. İlerleyen süreçte görevlendirilen hoca heyeti kendisine bu mülklerin durumu hakkında görüşünü sorduklarında verdiği cevap şu şekildedir:“Vakıf, şirket, dernek ne varsa miras malıdır. Ne yapılmışsa Gavs-ı Sani adına yapılmıştır.” Kendileri tarafından paylaşılan uzun görüşme kaydındaki bu ifadeler “ümmetin malı” söylemiyle taban tabana zıttır. Bu da “ümmetin malı”söylemini bir aparat olarak kullandıklarını gözler önüne sermektedir. Neticede “Bunlar ümmetin malı, biz de ümmet malının koruyucularıyız. Dolayısıyla buralar bizimdir.”gibi garip yaklaşımla hareket etmektedirler. Bu usulsüz söylem ve yöntemlerle insanların dini duyguları istismar edilmiştir. Bu dergâha gönül veren masum insanları kendi görüşlerinin fedaisi olması için açıkça yanlı ve yanlış yönlendirmişlerdir. Sofilerin akılları karıştırılmış, omuzlarına ağır bir yük yüklenmiş, gönülleri bulandırılmıştır. Yine aynı beyanlarda Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin konumuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır. “Gavs hazretleri zamanında tek yetkili Seyyid Mübarek’ti. Şimdi kayyum olarak orada bulunuyor. Bizim tek muhatabımız Seyyid Mübarek’tir. Çünkü her şeyi o biliyor ve her şey ondaydı. Bizi ikna edip hakkaniyetli bir şekilde paylaştırması lazım. Biz sorumlu olmuyoruz, tek sorumlu Seyyid Mübarek’tir.” Lakin başlarda kabul ettiği bu yetkiyi, çok kısa süre sonra inkar etti. Bahsettiği hakkaniyetli yaklaşımı göstermesine fırsat tanımadı. Kendi söylediklerini reddederek meseleyi daha karmaşık hale getirdi. Anlaşılan o ki, mesele hakikatin tecelli etmesi değil. Zaman içerisinde değişen söylemler, başvurulan yöntemler ve gelinen nokta bunu açıkça göstermektedir. Öyleyse mesele tam olarak nedir? Sürecin başından beri asıl niyet “her yolu mübah gören bir anlayışla” irşad mekanı olan dergahları ve bunlara bağlı olan kurumları ele geçirmektir. Çoğunda sağlanan bu hakimiyete rağmen kalanlarla ilgili de çirkin yöntemler izlenmiştir. Gavs hazretlerinin hizmetlerini Semerkand çatısı altında devam ettiren evlatları ile ilgili yalanlar, iftiralar ve karalama kampanyaları başlatılmıştır. “Ümmetin malını miras yaptınız.” gibi sloganlar ve basına manşet sipariş edercesine ağır ithamlar kullanılmıştır. Elhüseyni ailesinin fertleri bu ithamları net bir şekilde reddetmesine rağmen bu yalanlar tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Meselenin en dikkate şayan kısmı ise iki vakfın senedinin karşılaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına müteakip gelen tepkiler üzerine senette değişiklik yapıldığı ifade edildiyse de Serhendi Vakfı tarafından kurumsal bir beyanat yapılmış değildir. Semerkand Vakfı’nın vakıf senedinde ise vakfın sona ermesi durumunda varlıkların aynı amaçla hizmet eden başka bir STK’ya devredileceği belirtilmiştir. Vakıf senetleri üzerinden yapılacak bir inceleme bile şahsi miras derdinde olan tarafın hangisi olduğunu göstermeye yetecektir. Atılan iftiraların tam tersinin vuku bulmuş olması ise ibretliktir. Gavs hazretlerinden günümüze intikal eden dergahlara baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Kendilerinin ifade ettiği üzere kiralık yerlerin tamamına yakını, mülk olan dergahların ise yarısından fazlası Serhendi’nin elindedir. Geriye kalan az sayıdaki dergahta Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini sürdürmeye çalışmıştır. Ellerinde kalan az sayıdaki mekanlar sofilere yetmediğinden iki yıllık süreçte, çoğu kiralık olan, yeni dergahlar açılmıştır. Bunların toplam sayısı 1500’den fazladır. Serhendi’nin yeni dergah açmaya ihtiyaç duymadığı gibi kiralık olan dergahların bazılarını kapattığı da bilinmektedir. Hal böyle olunca bir tarafın ihtiyacından fazlasını aldığı, bir tarafın ise ihtiyaca rağmen mağdur edildiği aşikardır. Buna rağmen ele geçiremedikleri dergahlarla ilgili agresif tutumlarının hiçbir izahı olamaz. İlim ve irşad mekanı olan dergahların şer’i durumunun iki yıldır neticelenmemesinin sebebi nedir? İki yıllık süre zarfında meselenin olması gerektiği gibi İslam hukukuna göre çözülmesi için birçok yol denenmiştir. İlk olarak üç mürşidi temsilen birer molla görevlendirilmiş, konu görevli mollalar tarafından detaylıca tetkik edilmiş ve yaklaşık bir aylık çalışmanın ardından netice taraflara ilan edilmişti. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kendi görevlendirdiği molla dahil hepsinin imzaladığı bu çalışmayı kabul etmedi. Esah görüşe göre ve ittifakla varılan netice yerine tarafları olan bir meselede kendi içtihadıyla hareket edeceğini ilan etti. Bu durum ihtilafların fitneye dönüşmeden çözüleceğine dair umutları boşa çıkarmıştır. Sürecin başında Elhüseyni ailesi arasında farklı zamanlarda çeşitli görüşmeler yapılmıştır. Maalesef Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu görüşmelerde yapıcı bir tutumdan uzak bir yaklaşım sergileyerek ihtilaflı meselelerin daha karmaşık hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Sürecin devamında ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni görüşme taleplerini dahi karşılıksız bırakmıştır. Akamete uğratılan bir diğer çözüm çabası da Gavs-ı Cihan hazretlerinin en yaşlı halifesi olan Seyda Molla Abdurrahman’ın hakemliğine başvurulmasıdır. Seyda’nın medresesinde gerçekleştirilen görüşmelerin başlarında Serhendi heyeti çeşitli bahaneler öne sürerek görüşmelerden çekilmiştir. Son olarak Gavs-ı Cihan hazretlerinin üç halifesinin hakemliğine başvurulmuş, kendilerine imzalı yetki verilmiştir. Büyüklerimiz, heyete her fırsatta “Siz bu konuda tam yetkili bir heyetsiniz. Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniyye ölçüsünde ne gerekiyorsa onu yapınız.” demişlerdi. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, heyetin çalışmalarının gidişatından kaygılandığı için hakem heyetine yönelik sert söylemler ve ithamlarla birlikte herkesin önünde verdiği yetkiyi özel bir görüşmede geri almıştır. Bu nedenle hakem heyeti meseleyi çözüme kavuşturamadan köyden ayrılmak durumunda kalmıştır. Böylece tüm sofileri fitnenin son bulacağına dair umutlandıran, Menzil’e yakışır şekilde sorunların İslam hukukuna göre çözüleceği bir süreç daha akamete uğratılmıştır. Bugün hala saf bir niyetle, karlı-zararlı çıkma kaygısından uzaklaşarak İslam hukukuna başvurulsa ve hükme rıza gösterilse mesele kolayca çözülecektir. İki yıldır süren bir ihtilaf tüm çabalara rağmen çözülemiyorsa, taraflardan birinin çözüm istemediğini anlamak zor olmasa gerektir. Büyüklerimiz bu fitnenin ortadan kaldırılması için aynı çağrıyı tekrar tekrar yapmaktadır. Menzil’e yakışan ilim ve irşad hizmetleriyle anılmaktır. Büyüklerimiz müslümanların bunca sıkıntısı varken bu sıkıntılara derman olmak için çalışmak yerine yeni sıkıntıların odağı haline gelmekten hicab duymaktadırlar. Bu konuda sorumluluğu olan herkesin safi niyetle elinden gelen gayreti göstermesini talep etmektedirler. Allah Teâlâ’dan niyazımız bu fitnenin tez zamanda ortadan kalkmasıdır. Bu da meselenin İslâm hukuku temelinde ele alınmasıyla mümkündür. Zira ömrü ilim ve irşad hizmetleriyle geçmiş büyük bir zat olan Rahmetli Gavs hazretlerine ve onun evlatlarına yakışan da budur. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

92,688 просмотров • 11 месяцев назад

MENZİL'DE NE OLDU? “Bu açıklama Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin mahdumları ve torunlarından edinilen bilgilerle hazırlanmıştır.” Soru: Menzil-i Şerif, meşrebi ve hizmetleriyle müslümanların gönlünde müstesna bir yerde duruyor. Merhum Gavs hazretlerinin ahirete irtihalinin ardından ortaya çıkan bugünkü tabloyu nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bugün geldiğimiz noktada, Menzil’in hüviyeti zedelenmeye, sahip olduğu bütün değerlerin ve insanlığa teklif ettiği bütün çağrıların içi boşaltılmaya çalışılmaktadır. Buna neden olan saldırıların herhangi bir şekilde izahı mümkün olamaz. Bu saldırıların muhatabı olmak, ümmete böylesi bir görüntü vermek ve bütün çirkin iddialara cevap vermek zorunda bırakılmış olmak hayli üzücüdür. Merkad-ı Şerif’te medfun bulunan büyüklerimizin hayırları ve hatıraları bu derin üzüntünün temel sebebidir. Ancak onların hayırları hatırına bu tezviratları açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Konunun bu seviyeye düşmüş olmasından dolayı aile çok üzgün. İki yıldır susuyorlar, “Sosyal medya üzerinden meselelerimizi tartışmayalım. Menzil’in, tasavvufun itibarına zarar vermeyelim.” diye gayret ediyorlar. Radyo, televizyon, dergiler, mobil uygulamalar ve daha birçok yayın aracı olmasına rağmen, imkanlar bu konulara alet edilmemiştir. Her biri kendi yayın mecrasında vakur bir şekilde faaliyetine devam etmiştir. Ama bu vakur tavra karşılık o kadar çok tezvirat yapıldı ki artık susmak neredeyse bütün o itham ve iftiraları tasdik etmek anlamına geliyordu. Bu nedenle bugün kamuoyunu bilgilendirme vazifesi gereği bu gerçekleri paylaşıyoruz. Soru: Bu konular aile içerisinde görüşülüp çözülemez miydi? Menzil-i Şerif gibi bir belde, bugüne dek, her zaman çözümle anılmıştır. Ve bizler, bütün müminler gibi, her meselenin Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye ışığında âlimler eliyle çözülebileceğini biliyoruz. Zaten âlimler eliyle başlatılmış ve idare edilmiş meselelerin çözümsüz kalması akla uygun da değildir. İslâm’ın hükümleriyle yalın ve sorunsuz bir şekilde çözülebilecek meselelerimizin, bugün çirkin iftiralarla etrafı kalabalık hale getirilmiştir. Daha önce aralarında herhangi bir küslük ve ayrılık bulunmayan akrabaların, bu konuları çözmek üzere bir araya gelememesinin tek bir nedeni olabilir: Çözüm istenmemesi! Yoksa kardeşlerin birbirine, amcaların yeğenlerine, kayınbabaların damatlarına sorup da aslını öğrenemeyeceği ne olabilir! Gerçeği kolayca öğrenmek yerine söylenti ve dedikoduları -sırf işine geliyor diye- bilgi kaynağı olarak kabul etmek ve dillendirmek iyi niyetle asla bağdaştırılamaz. Buna karşılık iki yıldır iyi niyetle yapılan çağrıların, çözüm davetlerinin karşılık bulamadığına hepimiz istemeye istemeye şahit olduk. Mesele büyüklük ise rahmetli Gavs hazretleri her anlamda hepimizin büyüğü idi. Fakat işlerini bu şekilde çözmezdi. Bazı meseleleri istişare edeceği zaman beş oğlunu etrafına toplar, “Ben de sizden biriyim, hadi bu konuyu altı kardeş olarak istişare edelim.” derdi. İstişareye verdiği önemin dışında şeriata karşı çok hassastı. Her meseleyi hocalara sorardı. Töhmet mahallinden bile çok uzak durmaya gayret ederdi. Ahlâkı ve adaba bağlılığı dolayısıyla töhmet mahallinden bu denli uzak duran bir zatın arkasından bu tür meselelerin yaşanması hürmetsizlikten başka bir şey değildir. Aile büyüğü olduğunu söyleyenlerin Allah Teâlâ’nın net bir şekilde sınırlarını ve gereklerini bildirdiği akrabalık hukukunu bu denli ayaklar altına almaları da ayrıca hürmetsizliktir. Soru: Menzil köyünün 1971 yılında Gavs-ı Kasrevi Şeyh Seyyid Abdulhakim Elhüseyni kuddise sırruhu tarafından satın alındığını biliyoruz. Geçmişten günümüze Menzil köyünün gittikçe büyüdüğünü ve yenilendiğini müşahede ettik. Bu konudaki usul nasıldı? Tarihsel olarak bilinmektedir ki 1993 yılında irşada başlayan Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhu birkaç yıl sonra babalarının mirasını kardeşleriyle bölüşmüştür. Hatta kardeşlerine fazla fazla pay vermiştir. Dolayısıyla iddia edildiğinin aksine köyde şer’en durum çok açıktır. Köyün Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerine ait olan bölümleri bellidir. Lakin bu arsaların tapularında güvene dayalı olarak uzun yıllardır işlem yapılmamıştır. Rahmetli Gavs hazretleri, Menzil-i Şerif’i bir ziyaret beldesi olarak inşa ederken akrabalık hukukunu hiçbir zaman göz ardı etmemiştir. Ne kendini köyün ağası olarak görmüş ne de “ailenin büyüğü benim, ben ne dersem o olur” demiştir. Aksine projelerin detaylarını tüm taraflarla paylaşmış, nihayetinde proje alanında hak sahibi olanların rızaları doğrultusunda anlaşmalar yapılmış, üzerinde mutabık kalınan bedeller de ilgililere teslim edilmiştir. Soru: Merhum Gavs hazretleri hayattayken gerçekleştirilen yeniden inşa projesiyle Menzil çok müstesna bir görümüme kavuştu. Menzil’deki henüz tamamlanmamış olan inşaat alanları bu projenin devamı niteliğinde mi? Merhum Gavs hazretleri Menzil’in yeniden inşa sürecinde çok büyük emek sarf etmiştir. Menzil’in, mirasçısı olduğu geleneğe uygun bir görünüme kavuşması, geleneğin yaşayan bir temsilcisi olması ve ziyaretçilerin huzur ve güven içerisinde ziyaretlerini gerçekleştirmesi amacıyla oldukça zor bir vazifeyi üstlenmiştir. Allah Teâlâ kendisinden razı olsun. Yeniden inşa süreci 10 yıldır Menzil’in yönetiminden sorumlu olan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin ihtiyaçlar doğrultusunda hazırladığı projeyle gündeme gelmiştir. Projeyi oldukça beğenen Gavs hazretleri, izni ve onayıyla inşa sürecini başlatmıştır. Bu kapsamda köy meydanındaki dükkanlar kaldırılmıştır. İçerisinde ilim meydanı, çorbahane, bedesten, kadınlar tarafındaki meydan, kadınların köy meydanına girmeden Merkad-ı Şerifi ziyaret edebilecekleri mahremiyete uygun alanları barındıran güzel bir proje hayata geçirilmiştir. Yazlık cami yeniden inşa edilmiş ve Merkad-ı Şerif büyük bir onarımdan geçirilmiştir. Taç kapılar dahil bütünlüklü bir mimari ince ince işlenmiştir. Nihayetinde Menzil, bugünkü çehresine kavuşmuştur. Yine bu süreçte ilgili alanlardaki hak sahipleriyle anlaşma yapılmış ve kendilerine hakları teslim edilmiştir. Gavs hazretleri vefatından evvel tamamlanmış projeyi bizzat görmüş ve çok mutlu olmuştu. Fakat özellikle hanımlar tarafında ve caminin batı tarafında projenin tamamlanması gereken bölümleri bulunmaktaydı. Bu ihtiyaçların giderilebileceği ölçüde alan kalmadığından proje, köy içindeki yerleşim alanlarında değişiklik yapılmasını gerektirmişti. Hangi yapıların nerelere yapılacağı ve tamamlanan birinci etaba nasıl ekleneceği projelendirilerek Gavs hazretlerine sunulmuştu. Proje alanındaki şahıslara ait mülkler, bu mülklerin metrekareleri ve bedelleri hesaplanarak bir tablo haline getirilmişti. Daha önceden yapıldığı üzere, 2021 yılının ocak ayında projeye dahil edilecek alanlar, ilgili tüm taraflara gösterilmişti. Projeye ve satın alınacak alanların değerlerine itiraz edilmemiştir. Gavs hazretleri bu alanları şahsi hesabından ödeyerek satın almış ve projeyi başlatmıştır. Projede kadınlar çorbahane ve şadırvan, Kız Kur’an Kursu, dergâh ve misafirhane ile görevliler için yatakhane planlanmıştı. Caminin hemen yanında ise Gavs hazretlerine misafirlerini ağırlayabileceği divan, evlatlarına birer divan, âlimlere bir divan ve Gavs hazretlerinin tanıdık misafirlerine hususi yemekhane planlanmıştı. Herkesçe bilinen ve süreçleri başlatılmış olan bu proje devam ederken Gavs hazretleri ahirete irtihal etmiş ve çalışmalar durmuştur. Allah Teâlâ rahmet eylesin, makamlarını âli eylesin. İşte, çalışmaları devam eden bu alanlar daha sonradan tezviratların konusu haline getirilmiştir. Gavs hazretlerinin bu ikinci etapla ilgili yapmış olduğu akitler, “akd-i fasid” yani geçersiz akit ilan edilmiştir. Gavs hazretlerinin kardeşlerinden satın aldığı yerler bu iddiayla “dede mirası” olarak nitelendirilmiş ve hukuksuz işlemler bu şekilde gerçekleştirilmiştir. Soru: Merhum Gavs hazretlerinin gezip beğendiği bu proje, ahirete irtihalinin ardından neden tamamlanamadı? Menzil’de devam eden projelere taziyeden dolayı 15 günlük bir ara verildi. Sonra tekrar inşaata başlandı. Sonra Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni haber göndererek “Burası mirastır, miras meselesi çözülene kadar inşaatı durdurun.” demiştir. Bunun üzerine inşaat durmuştur. Daha sonraları kardeşlerin bir araya gelerek yaptığı görüşmede Gavs hazretlerinin inşaattan dolayı borcu olduğu, öncelikle bu borcun ödenmesi gerektiği konuşulmuştur. Tüm kardeşler mutabık kalmış, “öncelikle Gavs hazretlerinin borcu terekeden ödensin” denilmiştir. Bu zaten şer’i bir gerekliliktir. Bundan hareketle Gavs hazretlerinin borcu köydeki şahsi terekesinden ve şirketlerindeki varlıklarından ödenmiştir. Kasayla ilgili yapılan tezviratın da aslı bundan ibarettir. Bu tezvirat da Gavs hazretlerinin hastalığı döneminde 7 yıl boyunca bilfiil kendisine hizmet eden, fedakârca yanından ayrılmayan, hususi işlerini takip eden torunu Seyyid Galib Elhüseyni ile ilgili ortaya atılmaktadır. Seyyid Galib Elhüseyni aynı zamanda Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin damadıdır. Gavs hazretlerinin sağlığında kasasının anahtarı da Seyyid Galip Elhüseyni’de mahfuz idi. Ahirete irtihalinden sonra öncelikle borçlarının ödenmesi gerektiği konusunda tüm evlatları mutabık kalınca, kasasındaki şahsi parası ve şirketlerinden bir miktar varlığı ile bu borçları ödenmiştir. Kasanın açılmasına ve sayılmasına yıllardır Gavs hazretlerinin hanesinde görev yapmış ve Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisaplı olan bir kişi de şahit olmuştur. Bunlarla alakalı Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye bilgilendirme yapılmış, raporlar sunulmuştur. Devam eden süreçte kendisine verilen bilgilerin ve aileye dair mahrem meselelerin sosyal medyadan paylaşılmaya başlamasıyla birlikte rapor verilmekten imtina edilmiştir. Lakin her şey kayıt altındadır. Konuyla ilgili Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından sonraki aylarda, “Gelin inşaatları birlikte yapalım.” denilmiştir. Akabinde “Bu inşaatı ben yapacağım ama projeye sadık kalacağım.” denilmesine rağmen ilerleyen haftalarda “Proje tanımam, ben istediğim gibi yapacağım.” denilmiştir. Devamında “Ben bu köyün ağasıyım, bunu herkese duyurun, bilsinler, ben ne dersem o olacak!” söylemleri, aslında yaklaşımın ne olduğunu kamuoyuna net bir şekilde göstermiştir. Söz konusu proje, başta Gavs hazretlerinin ihtiyaçları düşünülerek hazırlanan ve Gavs hazretlerinin tüm evlatlarına tahsis edilmiş alanları içeren güzel bir projeydi. Lakin bu proje Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından akamete uğratılmış ve sonrasında kendi uhdesindekilere hizmet edecek bir bina inşa edilmiştir. Bu şekilde Gavs hazretlerinin evlatları yok sayılmış, kendilerine tahsis edilmiş alanlara el konulmuş, bunun yerine kendi çocuklarına ve yakınlarına odalar ve ofisler yapılmıştır. Üstelik bu yapılırken Rahmetli Gavsımızın ve Menzil’in ismi kullanılarak sosyal medya üzerinden para toplanmış ve “cami için” denilerek toplanan bu paralarla içinde şahsi ofislerin bulunduğu garabet bir bina inşa edilmiştir. Menzil köy projesine verilen zarar bu binayla da sınırlı kalmamış, yeni dükkanlar, proje kapsamında olmayan yapılar inşa edilmiştir. “Sofiler rahat etsin diye yaptık” denilen bu yere kim girebiliyor, diye sormak lazım. Son olarak Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerinin çok beğendiği, Menzil projesinin sembolü olan taç kapı sökülmüştür. Şimdi hangi vicdan ehli bu yapılanı haklı görebilir! Bundan sonra, bu işi yapanların yeni girişimlerinin ümmetin menfaatine olacağına kim inanır? Üstelik son günlerde türlü manipülasyonlarla “kadın dergâhı yapacağız” diyerek zapt etmeye çalıştıkları bina aslında “çorbahane ve şadırvan” olarak tasarlanmış ve kaba inşaatı bitmiştir. Asıl proje ihtiyaçlara cevap verecek ve herkesi memnun edecek bir proje iken bu projenin müdahalelerle bozulması, ümmetin zararına değil midir? Ümmet lafını dillerinden düşürmeyenler ümmete en büyük zararı verdiklerinin ne zaman farkına varacaktır… Soru: Bu yaklaşım şer’i olarak nasıl temellendirilmektedir? İnşaatların bulunduğu arsaların tamamı Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni hazretlerine ait olduğu için burada bir şer’i mesuliyet ortaya çıkmaktadır. Miras paylaşılmadan söz konusu alanlara inşaat yapmak caiz değildir. Bunu kendileri de bildikleri ve hak sahiplerinin rızası olmadığı söylendiği halde caminin batısındaki alana bahsi geçen garabet binayı inşa etmişlerdir. Caminin batısındaki inşaat ve alanlardaki şer’i mesuliyetten dolayı, yıllar önce Gavs hazretleri tarafından yapılmış akdin geçersiz olduğu iddiasını ortaya atmışlardır. Ve amcaların üzerindeki arsaların resmiyeti kendi üzerlerine geçirilmiştir. Oysa daha önce belirtildiği ve delilleri gösterildiği üzere arsalar Gavs hazretleri tarafından bizzat satın alınmış, lakin tapu resmiyetinde güvene dayalı olarak bir işlem yapılmamıştı. Bu girişimle birlikte arsalarını satan amcaların parasını iade etmek istemişler; bunda muvaffak olamamışlardır. Çünkü Rahmetli Gavsımızın ahirete irtihalinden sonra onun akdinin geçersiz olduğunu iddia etmek ona yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendirilmiş ve reddedilmiştir. Zira yapılan akdin üzerinden yıllar geçmiş, yapılar yıkılmış, yerine inşaata başlanmıştır. Bu akdin geçersiz sayılmasının hiçbir şer’i ve hukuki karşılığı yoktur. Söz konusu alanın bedelleri ödenerek alındığına dair dekontlar bunun ayrıca delilidir. Kaldı ki arsaların üzerindeki inşaat bir gecede yapılmış olamayacağına göre, Gavsımızın vefatına kadar bu inşaata bir itiraz olmaması da bu arsaların Gavsımız tarafından satın alındığının en büyük akli delilidir. Gündeme dahi getirilmesinden hicab edilmesi gereken bu konu maalesef kişisel arzular için gündeme getirilmiştir. Bunun üzerine Menzil’de toplanan 3 halifeden oluşan hakem heyeti tarafından, caminin batısındaki alanlarla ilgili olarak iddia sahiplerince ortaya atılmış “akd-i fasid” iddiası tetkik edilmiştir. Ve taraflar bir araya getirilerek beyanları dinlenmiştir. Soru: Şer’i Hakem Heyeti bu konuyu nasıl tetkik etmiştir? Onların bu konudaki kanaatleri nedir? Şer’i Hakem Heyeti dört kardeşin davetiyle köye gelmiş, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye durumu iletmiştir. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, Şer’i Hakem Heyeti başkanı Seyda Molla Nezir’in ısrarlı davetlerine kabul edilmesi zor bir şartla karşılık vermiştir. Koştuğu şart şudur: “Herkesin önünde olacak, camide olacak!” Hem hakem heyeti tarafından hem de kardeşleri tarafından “bu işin yeri cami değil” denilmesine rağmen şartında ısrar etmiştir. Bu ısrarın neticesinde fitnenin ortadan kaldırılması umuduyla camide hakem heyeti toplantısı yapılmıştır. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Çekin, bırakın çeksinler” şeklinde görüntülere yansıyan telkinleriyle görüşme kayıt altında gerçeklemiş, haberlere konu olmuştur. Oluşan nahoş manzaraları bir kenara bırakırsak o toplantıda herkesin önünde hakemlere yetki verilmiştir, imzalar atılmıştır. Hakem heyeti taraflardan birer komisyon görevlendirmesini istemiştir. Komisyonlarla çalıştıktan sonra köydeki ihtilaf ve ittifak noktalarını bir liste olarak hazırlamıştır. Ve köyün batısındaki alanlarla ilgili olarak ortaya atılan “akd-i fasid” iddiasını tetkik etmeye karar vermiştir. Bununla ilgili bir “şer’i toplantı” tertip edilerek tüm taraflar toplantıya davet edilmiştir. Toplantıda tarafların beyanları alınmıştır. Tarafların hocaları, muhatapların bizzat kendisi ve şahitler dinlenmiştir. Toplantıda hakem heyeti ve taraflara; söz konusu harita, bedelleri gösteren tablo ve amcaların Nisan 2021’de müdürleri üzerinden ödemeyi aldığının dekontları sunulmuştur. Dekontları imzalayanların sözlü beyanlarına başvurulmuş ve bütün bunlar şahitlerin anlatımlarıyla tasdiklenmiştir. Meselenin aslında çok açık olduğu orada anlaşılmıştır. Aynı akşam hakem heyeti tarafların hocalarını dinlemiş; sorularına cevap vermiş, ilmi müzakereler yapılmıştır. O toplantıda hakem heyeti kanaatini net bir şekilde ifade etmiş, akdin geçerli olduğunu, yani arsanın Gavs hazretlerine ait olduğunu beyan etmiştir. Hocalara tarafsız şekilde hareket etmeleri, haktan yana tavır takınmaları ve tarafgirlik yapmamaları gerektiği hatırlatılmıştır. Yapılan uzun soru cevaplardan sonra “akdin fasid olduğunu savunanlar” dahil heyetin büyük çoğunluğu akdin geçerli olduğu kanaatine varmıştır. Bunların arasında daha önce “akd-i fasid hükmü” veren hocalar dahi vardır. Bu kanaatlerini sözlü olarak ikrar etmişlerdir. Hakem heyeti bu kanaatleri tutanak altına almak istediğinde ise hocalar “Biz sözlü olarak kanaatimizi söyleriz ama imza atmayız. Siz hükmünüzü verebilirsiniz.” demiştir. Lakin hakem heyeti mevcut fitne ortamından dolayı toplantıya iştirak eden tüm hocaların aynı kanaate varmasını ve bunun tutanak altına alınmasını istediği için ertesi gün devam etmek üzere toplantıyı bitirmiştir. Maalesef ertesi gün aldıkları talimatla çoğu toplantıya iştirak etmemiştir, gelen birkaç kişilik temsilci komisyonun artık toplantılara gelmeyeceğini ifade etmiştir. Bunun sebebi ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi temsil eden bir hocanın toplantının mahremiyetine yönelik yapılan yemini hiçe sayarak gidişat hakkında kendi mürşidine bilgi vermesidir. Bu da çalışmanın akamete uğramasına neden olmuştur. İstedikleri çıkmadıkça hakikate bile sırtına dönebilen bu yaklaşımla; herkesin huzurunda kendileri tarafından hakemlere verilen yetki kapalı kapılar ardında geri alınmıştır. Ve süreç maalesef daha karmaşık hale getirilmiştir. Peki neden böyle yapılmıştır? Yapılan hukuksuzluk ilmen tasdik edildiğinde düşecekleri durum oldukça vahim bir durumdur. Fakat iddia sahipleri kararın açıklanmasından önce süreçten çekilerek bu sorumluluktan kurtulmuş olduklarını zannetmişlerdir. Hatta yakın zamanda geçersiz olduğu tasdiklenen görüşlerinde ısrar ederek tüm varislerin bulunmadığı bir ortamda, vefat eden varislerin evlatlarının tamamından vekalet almadan, kendi aralarında kura çekerek sözde bir taksimat dahi yapmışlardır. Ve bunu sosyal medyada paylaşmışlardır. Hakem heyeti tarafından tasdiklenen akdin geçerli olduğu gerçeği Gavs hazretlerinin evlatlarına 1/6 oranında pay düşmesi anlamına gelmektedir. Bu yüzden haksız bir biçimde akdin fasid olduğu iddiasında ısrar edilerek bu pay resmi tapu değişiklikleriyle %50’nin üzerine çıkarılmaya çalışılmaktadır. Burada bir hususa dikkat çekmekte fayda var. Kendi savundukları görüşe göre dahi yaptıkları caiz değildir. Kendi savundukları görüşe göre hakim hisse olsalar bile diğer mirasçıların rızası olmadan inşaat yapmak caiz değildir. Alimlerce kebair günah olarak nitelendirilmektedir. Bu durum hem inşaatı inatla sürdürenleri, hem göz yumanları, hem destek olanları vebal altına sokmaktadır. Ümmetin saf temiz duygularına hitap eden birtakım duygusal söylemlerle insanları günaha sokmak büyük bir sorumsuzluktur. “Ben büyüğüm, ben ne dersem o olur” tavrının bir devamı olarak âlimlerimize karşı söylenen “Sizi ilgilendirmeyen işlere burnunuzu soktunuz!” cümlesi, hukuk tanımazlığın geldiği seviyeyi açıkça göstermektedir. Hak, hukuk, hakikat kavramlarının tekelleşmesi söz konusu değildir. Eğer adalet ve doğruluk isteniyorsa, ilme ve ilim ehline müracaat etmek gerektiği de herkesçe malumdur. Adalet ve doğruluktan kaçınmak ise toplumda güven ve huzur ikliminin varlığını tehdit etmektedir. Soru: Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin evi hakkında bazı ithamlar gündeme getirilmektedir; evi neden ve nasıl oraya yapılıyor? Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Seyyid Mübarek Elhüseyni’nin halihazırda köyde evi yoktur. Rahmetli Gavs hazretlerinin evlatlarından evi olmayan tek kişi de odur. Çünkü evi şu an el konulmak istenen bayanlar çorbahane binası civarında idi. Proje kapsamında yıkılmıştır. Evini yapacağı yer Gavs hazretleri tarafından belirlenmiştir. Bu da Gavs hazretlerinin torunlarına ev yeri tayin ettiği zamanlara tekabül etmiştir. Misalen; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ve oğullarının evlerinin olduğu yerler Gavs hazretlerinin şahsi mülklerinden verilmiş ve Gavs hazretleri tarafından inşa ettirilmiştir. Bu da ailenin bir geleneğidir. Menzil’de mirasa konu olan ve ailenin kullandığı tüm evler Gavs hazretlerine aittir. Bunu tüm evlatları ikrar etmektedir. Gavs Hazretleri ahirete irtihal edince köydeki miras taksiminde evler bahsi açılmıştır. “Kuraya girmesin herkes kendi evinin sahibi olsun. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna birer ev, Seyyid Muhammed Masum Elhüseyni’nin iki oğluna birer ev verilmek suretiyle sulh olsun.” denilmiştir. Tüm kardeşler tarafından bu kabul edilmiştir. Eğer bu sulh kabul edilmiyorsa o zaman herkesin evinde her mirasçının hakkı vardır. Kendi evleriyle ilgili konuyu gündem etmeyip Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna yapılmakta olan iki evi sosyal medyada yaymak; halka açık meclislerde bu konuyu şaibeliymiş gibi lanse etmek bir mümine yakışmaz. Üstelik bu anlattıklarımızın en büyük şahidi bu söylemlerin sahibi olan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’dir. Bu şahitliği kendisine sorulduğunda inkar etmemiştir. İlk aylardaki beyanlarında bunlar yazılıdır. Bu şahitliğini kısaca anlatmak gerekirse: Kadınlar dergâhı için köyün batısındaki arsalar maliklerden Gavs hazretleri tarafından satın alınmıştır. Binalar da yıkılmıştır. Artık arsa Gavs hazretlerinin mülkü haline gelmiştir. O da diğer evlatlarına ve torunlarına yer verdiği gibi oğlu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve torununa şu an evin bulunduğu noktayı işaret ederek yer vermiştir. Kadın dergâhı projesinin Gavs hazretlerine gösterildiği gün Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni de odaya gelmiştir. Bunun üzerine projenin kendisine de gösterilmiştir. Proje incelendikten sonra Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri “Bak Saki, Seyyid Mübarek’e ‘Aşağıdan ne kadar alıyorsan al, ne kadar büyük bir ev yapacaksan yap.’ dedim. Ona kimse karışmasın.” buyurmuştur. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “Ona kim karışır baba.” demiştir. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna verdiği yeri defaten farklı meclislerde söylemiştir. Buna tüm aile şahittir. Bu konuda tüm aile ittifak halindedir. Buna Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bizzat şahit olmasına rağmen, taziyeden sonra kendisine gelen heyetler konuyu sorduğunda ikrar ve tasdik etmesine rağmen, bugün bu ithamlarda bulunmaktadır. Kendisi ve oğullarına Gavs hazretlerinin terekesinden verilen arsa miktarı Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni ve oğluna verilenden daha fazla olmasına rağmen bu ithamlarda bulunmak kardeşlik hukukuna sığmaz. Bu ithamların amacı farklıdır. Yapılan usulsüz müdahaleleri ve şeriatsızlıkları gizleme çabasıdır. İyice bilinmelidir ki sürekli değişen slogan ve gerekçelerle yapılan hukuksuzluklara, insanların şahsiyetine ve haysiyetine; dahası ailelerin mahremiyetine dönük gerçekleşen çirkin saldırılara ortak olmak şöyle dursun, sessiz kalmak dahi Hak Teâlâ katında büyük vebaldir. Bu vebal “ümmetin malı”, “dede mirası”, “tapulu mülk”, “köyün ağası”, “ailenin büyüğü” gibi ifadeler öne sürülerek ortadan kaldırılamaz! Soru: Menzil’deki ihtilaflardan birisi de İlim Meclisi olarak yapılan, lakin ısrarla Taziye Evi olduğu savunulan mekanla ilgilidir. Bu mekan ne için inşaa edildi? Halihazırda ne olarak kullanılmaktadır? Özellikle tarihteki tekke – medrese tartışmalarını düşündüğümüz zaman Nakşibendiliğin Halidi kolu medrese ve tekkeyi; ilim ile ameli tek çatı altına toplamıştır. Halidilik geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olan Menzil’de de binden fazla talebe ilim tedris etmekte idi. Şimdiye dek buradan yüzlerce alim yetişmişti. Buradaki birikimin yaygın eğitime aktarılması, ziyarete gelen kişilerin namaz arası vakitlerinde de ilimle, sohbet ile meşgul olması için bir mekan hayal edildi. Bu hayal, köyün yeniden inşa projesinde vücut buldu. Rahmetli Gavsımızın görevlendirmesiyle 10 yıldır köyün yönetiminden sorumlu olan Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, köy meydanını yeniden tasarlarken dükkanları tamamen kaldırmış, meydanın arka tarafında bir bedesten içine toplamıştı. Menzil’in irşadla, tövbeyle, ilimle, kitapla, sohbetle anılmasından mütevellit meydanında da ilim olması gerektiğini düşünmüştü. Bu yüzden meydana adıyla ve işleviyle bir İlim Meclisi kuruldu. Açıklamaların devamını videodan izleyebilirsiniz. #menzil #tasavvuf #tarikat

Menzil Yolu Teyit

176,202 просмотров • 1 год назад