Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

Ümit Özdağ’dan Tom Barrack’a tepki: - Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack var. - Bir iş adamı, emlakçı. Amerika’nın en büyük gayrimenkulcülerinden biri. Ama mesleki bir deformasyona sahip. Türkiye’yi de emlak zannediyor. - Tom Barrack bilmelidir ki Türkiye emlak değildir. - Türkiye, Türk milletinin vatanıdır. - Dünyanın değişik...

124,539 Aufrufe • vor 1 Monat •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

Lübnan asıllı Kürt ve Kürdistan cahili ABD’nin Ankara’daki Arapçı adamı Tom Barrack (Ambassador Tom Barrack) soytarılık yapmaya başlamış. Böyle devam ederse ABD Başkanı Trump bile onu kurtaramaz. Bir zamanlar bütün Irak’ın resmi Valisi olan Paul Bremer de Kürdistan Peşmergeleri lağvedilmeli dedi ama bin peşiman oldu. Başkan Mesud Barzani o zaman Bremer’e “sen adam isen gel Peşmergeyi dağıt da seni göreyim dedi” ve o tartışma orda bitti. ..:: 1. Tom Barrack Suriye’nin Valisi de değildir. ABD’nin Ankara ambasadörü ve Trump’ın Suriye özel temsilcisidir. ..:: 2. Lübnan asıllı Tom Barrack eski vatanı Lübnan’ın bile Ortadoğu’daki öneminin Kürdistan’ın en küçük parçası olan Suriye Kürdistan Bölgesi kadar bile olmadığını biliyordur. ..:: 3. ABD nasıl Türkiye’nin müttefiki ise aynı şekilde Kürdistan ve Kürt milletinin de müttefikidir. Trump ya da ABD ne Peşmergeleri ne de SDG güçlerini Bağdat ve Şam’a mecbur eder. Tom Barrack aklını başına alsın! ..:: 4. Tom Barrack “millet/nation” ile devlet arasındaki farkı da bilmiyor. Irak bir devlettir, bir millet değildir. Suriye de bir devlettir, bir millet değildir. Türkiye de bir devlettir bir millet değildir. Mademki Ankara’da ambasadörlük yapıyor Türkiye devleti sınırları içinde büyük bir Kürdistan Bölgesi’nin de olduğunu bilmeli. Türkiye siyasi devleti Anadolu ve Kürdistan anavatanları üzerinde kurulmuş bir devlet ismidir. Orada Kürt ve Türk milletleri yaşıyorlar. ..:: 5. Bir de utanmadan Irak’ta da, Suriye’de de federal sistemin uygun olmadığını, tekçi Arap devletlerinden yana olduğunu söylüyor. ..:: 6. Tom Barrak’ın ecdadları Lübnan’da bir “topluluk” olabilirler ama Kürt milleti Kürdistan’ın hiçbir parçasında “bir topluluk” değildirler. Kürtler büyük bir millet olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de federal bölgelere sahip olacaklar. Bu tarihin ve realitenin kaderidir. Tom Barrack ve onun gibi düşünenler bugün varlar yarın burda olmayacaklar. ..:: 7. Tom Barrack haddini bilsin! Çok ileri giderse yarın SDG komutanı Mazlum Abdi (Mazloum Abdî مظلوم عبدي) de ona “sen adam isen gel SDG güçlerini lağvet de görelim seni” diyecektir! O zaman Tom Barrack da aynen Paul Bremer gibi susmak zorunda kalacaktır.

Arif Zêrevan

106,740 Aufrufe • vor 1 Jahr

Ümit Özdağ’ın “ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın istenmeyen adam ilan edilerek Ankara'dan yollanması konusunda neler söylemek istersiniz?” sorusunu yanıtladı: 🎙️Afganistan savaşı sırasında Amerikan dış politikasında bir kavram ortaya çıktı. Afpak dediler. Afpak jeopolitiğinden bahsedildi. Afganistan'ın başındaki heceyle Pakistan'ın başındaki hece birleştirilmiş Afpak olmuştu. Afganistan, Pakistan bir bütün olarak değerlendiriliyordu. Suriye iç savaşının başlamasından birkaç sene sonra ben dedim ki ‘bakın, Batı yakında Türkiye’ye nasıl Afganistan, Pakistan'a Afpak diyorlarsa, Türkiye'ye ve Suriye ilişkisine Türsur diyerek bakmaya başlayacaklar, iki coğrafyayı birlikte görecekler’. Barrack, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcidir. Bu Washington'un Afganistan-Pakistan'a bakmış olduğu gibi Türkiye-Suriye'ye baktığının en somut göstergesidir. Amerika Dışişleri Bakanlığı'nda Suriye Özel Temsilcisi olarak atayacakları kimse kalmamış mıdır ki Ankara Büyükelçisi aynı zamanda bir Suriye Özel Temsilcisi olarak atanmıştır? Bu bile durumun ne kadar vahim olduğunu, algının ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren bir atamadır. Kaldı ki mesleği diplomatlık olmayan ve Amerikan dışişlerinin dosyalarına, Türk-Amerikan ilişkileri dosyalarına hakim olmayan bir iş adamının bir NATO ülkesi olan ülkeye hem de dünyanın en kritik bölgesindeki ülkeye bu şekilde atanması ve bundan sonra diplomatik dili bilmemesinin beraberinde getirdiği ama öte yandan gerçek zihniyeti ve fikri de açıklayan açıklamaları basın önünde yapması da şaşırtıcı değildir. En son yapmış olduğu açıklamada Amerika Büyükelçisi bölgeyle ilgili projeksiyonunu çok net koymuştur. Nedir bu? Dört Orta Doğu ülkesindeki, onların ifadesiyle ‘Kürt bölgeleri’ bir araya gelecekler, bir zaman geçecek ve kendi aralarında bir entegrasyon gerçekleştirecekler. Sonra? Orada duruyorlar. Sonra ne geleceğini biliyorum. Sonra bu dört ülkeden kopuş ve bölgede ikinci bir İsrail'in, Müslüman İsrail'in kurulması süreci gelecek. Türkiye'den GAP bölgesinin su kaynaklarının koparılması gelecek. Ama Türk Dışişleri Bakanlığı'ndan bu açıklamaya yönelik en ufak bir tepkinin gelmediğini de hayretle görüyoruz.

Haberiniz

13,329 Aufrufe • vor 3 Monaten

🇹🇷🇺🇸 F-35, F-16, S-400, CAATSA yaptırımları, gümrük vergileri... Yıl sonuna kadar çözülebilme olasılığı var. ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack (Ambassador Tom Barrack); Türkiye, ABD ve karşılıklı ilişkiler hakkında konuştu: "Önümüzdeki birkaç ay içinde 2 Lider ve 2 Dışişleri Bakanı arasında yeni bir buluşmayı; ikili gündemin, 5 yıldır tartışılan tüm bu konuların yenilendiğini göreceksiniz. F-35, F-16, S-400'ler, yaptırımlar, gümrük vergileri gibi şeyler misyonumuzun ikincil unsurları. Hatırladığım kadarıyla sanırım ilk defa ABD ve Türkiye'nin 'Sadece savunma ortakları olmak yerine atağa geçen ortaklar olalım.' şeklinde bir taahhüdü var. Bu tartışma neredeyse on yıldır sürüyor. Artık yeter. Bunu bir kenara bırakmamız gerekiyor ve ABD Kongresi meseleye yeniden bakmaya hazır. (...) Bence Başkan Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan dışişleri bakanlarına 'Bunu bitirmek için bir yol bulun.' diyecek ve ABD Kongresi mantıklı bir sonucu destekleyecek. Bu yüzden yıl sonuna kadar biz çözüme ulaşma olasılığımız olduğuna inanıyorum." DEĞERLENDİRME: Tom Barrack göreve başladığından itibaren, yaklaşık 2 aydır, sürekli olumlu şeyler söylüyor ve olaylara hep pragmatik bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Suriye konusunda bazı söyledikleri gerçekleşti, bazıları ise gerçekleşmedi. Öte yandan Türkiye konusunda henüz çok ciddi bir fiili başarısını göremedik. Umarım tüm bu söyledikleri ABD Yönetimi ve ABD Kongresi'nde de aynen karşılık bulur. Çünkü şu ana kadar bu olumlu bakışı sadece Tom Barrack ve biraz da (fikri her an değişebilen) Donald Trump'ın söylemlerinde gördük o kadar. ABD Yönetimi ve ABD Kongresi'nde ise Türk düşmanı lobilerin de etkisiyle hala büyük ve aktif bir karşıtlık var. Umarım ABD'nin bu tek yönlü, üstten bakan, irrasyonel yaklaşımı değişir. Yıllardır Türkiye ve ABD arasında 30'un üzerinde çatışma noktası olduğunu ve bunların teker teker değil ancak bütüncül bir yaklaşımla çözülebileceğini tekrar edip duruyorum⁽¹⁾. Çözülebilecek mi? Sanırım önümüzdeki aylarda bir şekilde olumlu veya olumsuz sonuçlarını göreceğiz. Çözülürse iyi olur, çözülmezse de Türkiye kendi yoluna devam eder. Açıklamalar: (1)

Turan Oguz

16,078 Aufrufe • vor 1 Jahr

Kv dizisinde dikkatimi en çok çeken şeylerden biri de Gladiocu/CIA Ortadoğu şefi Feller ile medya patronu arasında geçen diyalogtu. —Bir dizi sahnesinde geçen konuşmanın benzerini Abdurrahim yapmış! —Türk Milletini kandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Aslında her şeyin sistemli bir şekilde ilerlediğini anlamak gayet basit. Nasıl yıllarca Türk Milletini "AB Giriyoruz,gireceğiz." diyorlarsa şimdi de "Türkiye büyüyor." demeye başladılar. Hımm demek Türkiye büyüyor öyle mi? —Eğer her şeyi en baştan anlatmak gerekirse Akp iktidar olduktan sonra Ortadoğu'da yaşanan olayları hatırlayın. —2002 yılında Akp iktidara geldi. 2003 Abd-Irak savaşı başladı. Arap baharı süreci yaşandı. Ve en sonunda Suriye'de yönetim değişti. Ama buna rağmen Suriyeliler geri dönmedi, gönderilmedi. Neden? —Erdoğan bir çok kez şunu söyledi. "Büyük Ortadoğu projesinin eş başkanlarından biriyiz." —Nedir bu büyük Ortadoğu dedikleri şey? Kimler için büyük kimler için bölünme kimler için güç kimler için zulüm? —Suriye'de ki savaş sürecini hatırlayın. 82 Halep 83 Şam edebiyatı yapıp durdular. Aslında bu bir algıydı! Ne Halep ne Şam Misak-ı Milliye dahil oldu. Suriye Liman işletmeleri Fransız, yapı, inşa işleri Abd kontrolündeki Arap şirketlere kaldı. Yeni Suriye yönetimine bir tane bile Suriye Türk'ü alınmadı. Peki yıllarca milyonlarca Sığınmacıya bakan, Suriye'de okullar, hastaneler, yollar inşa eden, ÖSO destek veren Türkiye ne aldı? 🔹Vize ücreti +Milyonlarca sığınmacı kaçak! —Hatırlarsanız Abd - Irak savaşında da benzer şeyler olmuştu. Abd üsleri rahatça kullandı Irak ikiye bölündü, Araplar, Kürtler her şeyi aldı ama biz Türkmeneli için hiç bir şey yapamadık, alamadık. —Neo Osmanlıcılar Türk Milletine "Türkiye büyüyor" hayali satmaya devam ediyorlar. Maalesef Türk Milletinin çoğunluğu da bu hayale kanıyor. —Irak'ta,Suriye'de hiç bir şey alamayanlar büyük Türkiye hayali satmakta başarılılar. —Aslında dikkat etmeniz gereken bir husus daha var. Türkiye her ne kadar bir tarafı Avrupa'da olsa da Ortadoğu ülkesiyiz. Ama Türkiye diğer Ortadoğu ülkelerine benzemez. Çünkü Türk yurdudur. Emperyalizmin en büyük düşmanı Türklerdir. Irak'ı, Suriye'yi bölen, Ortadoğu'da bütün ülkeyi karıştırıp istediklerini iktidara getirenlerin sıradaki ve en büyük hedefi Türkler. —Peki bu durumda Türkler ne yapıyor? —"EN TÜRK" benim kavgası içinde! Hazin! İyi Uykular güzel yurdumun güzel insanları!

Türk'ün Zaferi

221,086 Aufrufe • vor 7 Monaten

Hakan Fidan: Biz 10 Mart mutabakatına karşıyız, ona gerek yok, anayasal vatandaşlık Kürtlere yeter Ve nihayet Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açıkça Ahmed Şara ile Mazlum Abdi arasında imzalanan 10 Mart mutabakatına karşı olduğunu itiraf etti. 10 Mart mutabakatının ikinci maddesine göre Kürtlerin “vatandaşlık” dışındaki diğer milli hakları anayasal garanti altına alınmalı ve kayda geçirilmeli. Madde 2: “Kürt toplumu, Suriye devletinde asli bir topluluk olarak kabul edilecek ve vatandaşlık hakkı ile anayasal haklarının tümü güvence altına alınacaktır.” İşte Türk devleti özellikle bu maddeye karşıdır çünkü bu madde “vatandaşlık” dışında diğer milli haklardan bahsediyor. O da Kürtçenin ikinci resmi dil olması, Kürtçenin eğitim-öğretim dili olması, Kürtlerin millet olarak varlığının anayasada kayda geçirilmesi ve ademi merkezi bir sistemdir. ABD Başkanı Trump’ın Ankara’daki adamı Tom Barrack (Ambassador Tom Barrack) da SDG ve Ahmed Şara anlaşmaya yaklaştılar ama birileri bunu önledi ve Halep’teki çatışmalar başladı dedi. Bizzat Türk devleti Şam’da, Savunma Bakanı ile SDG arasında yapılan görüşmelere Esad Şeybani’yi devreye sokarak müdahale etti ve anlaşmanın sağlama bağlanmasını engelledi. Sorun tam da burada. Anlaşmayı engelleyen de, fitneyi çıkaran da, Halep’teki çatışmayı fitilleyen de Türk devleti ve Hakan Fidan’dır. İyi ki bunu itiraf etmiş oldu.

Arif Zêrevan

94,040 Aufrufe • vor 6 Monaten

Öncelikle Türkiye bu haksız saldırı savaşının tamamen dışında kalmalıdır. Siyonist İsrail ve onun peşine takılan Amerika Birleşik Devletleri'nin komşu İran'a yönelik saldırısı devletler hukuku açısından kabul edilebilir değildir, suçtur ve Netanyahu'nun zihniyeti gerçekten bölgeyi ateşe, kana boğmuştur. Önce Gazze'de büyük bir soykırım yaptı, sonra Lübnan'a saldırdı, Suriye'de saldırılar ve toprak ilhakları gerçekleştirdi Golan'ı ve şimdi İran'a saldırıyor. Ancak İran'ın Suriye, Lübnan olmadığını, Gazze olmadığını da görüyor. Bütün karartmalara rağmen biz, İran'ın hem İsrail'e hem de Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki üslerine yönelik kendisini savunma anlamında Birleşmiş Milletler Yasası'nın 51. maddesi uyarınca etkili bir savunma yaptığını görüyoruz. Evet İsrail, İran'ın savunmasının ortaya çıkartmış olduğu yıkıcı etkileri, İsrail için yıkıcı etkileri ciddi bir karartmayla dünya kamuoyu tarafından öğrenilmesini engellemeye çalışıyor. Ancak gerek Amerikalı gerek İsrailli karar alıcıların ve uzmanların açıklamalarından büyük bir şaşkınlık yaşadıkları, bu kadar direnmeyi beklemediklerini görüyoruz. Burada amaç rejimi devirmek için Suriye'de olduğu gibi İran'da da bir iç savaş çıkartmak. Ancak bu uzun soluklu bir iş, kolay kolay yapabilecekleri bir proje değil ve bu arada İran da tabii kendisini çok etkili füze sistemleriyle savunduğu için ki bugün yeni bir aşamaya geçti bu saldırıda ve karşılık beklemeden sürekli saldırı pozisyonu aldılar. İran'da iç savaş projesinden İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri vazgeçme çizgisine kayabilirler. Göreceğiz önümüzdeki günlerde. Bizim hükümetimizin de yapması gereken bu sürecin dışında Türkiye'yi tutmak, asla İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yanında olmamak. Mesela şimdi bölgeye NATO yeni orta ve yüksek irtifa hava savunma sistemleri getirmeye başladı. Neden getiriliyor bunu çok anlamış değiliz. Türkiye'nin elinde zaten Rusya'dan aldığı S-400'ler var biliyorsunuz. Eğer çok gerekirse onlar kullanılabilir. İran'ın da Türkiye'ye yönelik bir saldırıyı şu ana kadar teşkil etmediğini ve yapılan açıklamalardan da teşkil etmeyeceğini görüyoruz. O zaman bu Amerikan füze savunma sistemleri Türkiye'ye neden kabul edildi? Bunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Yine üzerinde durulması gereken bir husus Kürecik Radarı'nın İsrail'e bilgi vermeye devam ettiğidir. Bu savaş boyunca Kürecik Radarı Amerika Birleşik Devletleri'ne ve İsrail'e istihbarat sağladığı sürece -ki şimdiye kadar sağladı- bu İran'a yapılan saldırıları kolaylaştırmaktadır ve tabii bunun da doğru olmadığını, tarafsızlık ilkesine uymadığını düşünüyoruz. Türkiye tam tarafsız olmalıdır bu noktada. İncirlik'in kullandırılmaması doğru bir karardır ama Kürecik'in de kullandırılmaması gerekmektedir. Zafer Partisi

Ümit Özdağ

151,712 Aufrufe • vor 4 Monaten

🇹🇷 Cihat Yaycı: “Türk Devletleri Teşkilatı’yla ilgili çok önemli bir konu var. Bunu açık açık konuşmamız gerekiyor. Azerbaycan dışındaki Türk Devletleri Teşkilatı üyeleri, 33 yıl boyunca tanımadıkları Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni geçen yıl tanıdılar, büyükelçilik açtılar. Daha da önemlisi, Türkiye’yi Kıbrıs’ta ‘işgalci’ olarak nitelendiren Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını kabul ettiklerini yazılı şekilde beyan ettiler. Bu, gerçekten sindirilmesi zor bir durumdur. Her şeyi pembe göstermek doğru değildir. Yanlışları da konuşacağız ki kamuoyu bilinçlensin, eksikler görülsün ve gerekli adımlar atılsın. Elbette iyi yapılan işleri de takdir ediyoruz. Bugün savunma sanayinde dünyanın 11’inci sırasındayız. Dünyanın ilk 20 ekonomisi içerisindeyiz. Türkiye’nin jeopolitik önemi her geçen gün artıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücü ortadadır. Türkiye, kim ne derse desin, bugün bölgesel oyun kurucu, küresel oyun bozucu bir devlettir. Artık küresel oyun bozmanın ötesine geçip küresel oyun kuran bir devlet olma yolunda ilerliyoruz. Ama bunun için eksiklerimizi de konuşacağız. Sadece eleştirmek için değil, çözüm üretmek için konuşacağız. Benim yaptığım da budur. Mavi Vatan bir öneridir. Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı bir öneridir. Kıbrıs konusunda da çözüm önerileri ortaya koymak gerekir. Öncelikle milletimize ve bütün dünyaya şu gerçeği anlatmalıyız: Kıbrıs hiçbir zaman bir Yunan adası olmamıştır. Biz Kıbrıs’ı hiçbir zaman Yunanistan’dan almadık. Kıbrıs’ı Venediklilerden aldık. Diğer adaları Cenevizlilerden ve Saint Jean Şövalyeleri’nden aldık. Dolayısıyla Yunanistan’ın Kıbrıs üzerinde tarihî hak iddia etmesi hem tarih bakımından hem de hukuk bakımından dayanaksızdır. Şunu herkes çok iyi bilmelidir: Kıbrıs Adası’ndan vazgeçersek Mavi Vatan’dan vazgeçeriz. Mavi Vatan’dan vazgeçersek Türk milletinin geleceğinden vazgeçeriz. Türk milletinin refahından vazgeçeriz. Türk milletinin güvenliğinden vazgeçeriz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve bekası, inanamayacağınız ölçüde tehlikeye girer. Onun için Kıbrıs’a sahip çıkmak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yaşatmak ve güçlendirmek herkesin bir numaralı hedefi olmalıdır. Geçmişte Annan Planı ile önümüze getirilen anlayışın benzerlerini yeniden gündeme getirecek girişimlere karşı son derece dikkatli olmak zorundayız. Kıbrıs’ta verilecek her taviz, yalnızca Kıbrıs’ı değil, Mavi Vatan’ı; Mavi Vatan’da verilecek her taviz ise Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini doğrudan etkileyecektir.” YAYININ TÜMÜ👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

34,517 Aufrufe • vor 4 Tagen

Son Dakika Artık Kürtler kandıramazsınız. Bugün eski Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ahmet Türk, bir televizyon kanalında yaptığı açıklamada Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarına “Kürdistan” deyip duruyor. Mardin’i, Şırnak’ı, Hakkâri’yi, Van’ı, Diyarbakır’ı, Muş’u sayıyor ve buraların Kürdistan olduğunu iddia ediyor. Haydi oradan Sayın Ahmet Türk! Ben yaşadığım sürece gerçekleri anlatacağım anlatmaya da devam edeceğim. Ahmet Türk TBMM Erkan başı hangi oyla meclise girdi kimin oylarıyla girdi. Önce Kürt halkına bir cevap verin. Şaşkın pişkin demogoji yapmayın  Sayın Ahmet Türk, Terör örgütü PKK’nın olmadığı her yerde huzur vardır, güven vardır, kardeşlik vardır, kalkınma vardır. İnsanlar korkmadan yaşar, çocuklar umutla büyür, esnaf huzur içinde çalışır, millet geleceğe güvenle bakar. Bunu en iyi bilenlerden biri de sizsiniz.  Sayın Ahmet Türk, benim de size bir cevabım vardır. Siz ne kadar Kürtseniz ben de o kadar Kürdüm. Kürt olmaktan da gurur duyuyorum. Ancak sizin gibi düşünen zihniyetten her zaman uzak durmuşumdur, uzak durmaya da devam edeceğim. Sayın Ahmet Türk, peki Erkan Baş’ı Meclis’e taşıyan kimdir? Kimlerin oylarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmiştir? Kürt milletinin oylarıyla girmiştir. Şimdi ise Kürt kökenli bir cumhurbaşkanı adayı olsa desteklemeyeceklerini söylüyorlar. Bu konuya Kürt halkına nasıl bir cevap vereceksiniz? Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz Bingöllü bir Kürttür. Cevdet Yılmaz Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan Vanlıdır. Hakan Fidan Kürt milletvekili var mı? Var. Arslan Tatar Kürt komutan var mı? Var. TSK Kürt jandarma komutanı var mı? Var. T.C. Jandarma Gn. K Kürt alay komutanı var mı? Var. Kürt istihbaratçı var mı? Var. İbrahim Kalın Kürtler devletin her kurumunda çalışabiliyor mu? Çalışabiliyor. Kürdün tek devleti vardır; o da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir, Sayın Ahmet Türk. Ahmet Türk Ahmet Türk Türkler bu memlekette ne kadar hak sahibi ise Kürtler de o kadar hak sahibidir. Sayın Ahmet Türk, siz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapmış bir milletvekilisiniz. Orası Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyük Millet Meclisi’dir. Sizin dediğiniz gibi bir “Kürdistan Meclisi” değildir. TBMM Numan Kurtulmuş Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurmak için milyonlarca Kürt, Türk, Laz, Arap ve Çerkez şehit olmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları Çanakkale’de, İzmir’de, Trabzon’da ve Anadolu’nun dört bir yanında omuz omuza mücadele ederek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuşlardır. Şimdi çıkmışsınız; yok efendim Mardin, yok efendim Şırnak, yok efendim Hakkâri, yok efendim Van, yok efendim Diyarbakır, yok efendim Muş… Bu coğrafyaya sürekli “Kürdistan” deyip duruyorsunuz. Sayın Ahmet Türk, iyi dinle Bir Kürt olarak Kürt kardeşlerimizin Türk Kardeşlerimizin canı sağ olsun istiyoruz. Demem o ki Ayrımcılık yapmak isteyene net cevabımız”dır canı cehenneme. Yapmış olduğunuz açıklamalara istinaden ben de bir Kürt olarak düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Saydığınız bütün topraklar Türkiye Cumhuriyeti’nin toprağıdır. Ya çok yaşlanmışsınız ve artık ne dediğinizi bilmiyorsunuz ya da gerçekleri görmek istemiyorsunuz. Bence artık Kürt halkını kandırmaya çalışmayın. Kürt halkı sizin oyunlarınıza gelmeyecektir. Bunu bilmenizi isterim. Bizim gücümüz birliktedir. Bizim gücümüz kardeşliktedir. Bizim gücümüz ay yıldızlı al bayraktadır. Kürt ile Türk’ün arasına fitne sokmak isteyenler bugüne kadar başarılı olamadılar, bundan sonra da olamayacaklardır. Rabbim devletimizi, milletimizi, güvenlik güçlerimizi ve aziz vatanımızı korusun. Kürt Türk milleti birdirbir kalacaktır Sloganımız nedir. Bir daha söylüyorum. Baş koymuşum Türkiyem ölürüm Türkiyem NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE.🇹🇷  Ne mutlu Kürt doğdum. Ne mutlu Müslüman oldum. Ne mutlu Türküm diyene. Recep Tayyip Erdoğan Devlet Bahçeli Mustafa Destici MHP Habertürk Mustafa ÇİFTÇİ Dr. M. Hidayet VAHAPOĞLU 🇹🇷 Akın Gürlek Ali Yerlikaya Ali Fidan Birol Ekici Murat Zorluoğlu MHP ABDURRAHİM AVCIOĞLU

Abdurrahim Avcıoğlu

31,814 Aufrufe • vor 1 Monat

ABD'nin sömürge valisi kılıklı büyükelçisi Tom Barrack, bir yandan Türkiye'nin laik ve üniter yapısına savaş ilan ederken bir yandan da Suriye'de özerkliği ilan etmeye hazırlanıyor. Tom Barrack, ilk fırsatta ülkeden kovulması gereken son derece tehlikeli ve bölücü bir şahsiyet. Bunu anlayabilmek için son hafta içerisinde yaşanan bazı gelişmeleri incelemek gerekiyor. İlham Ahmet, PYD sözde özerk yönetiminin dış işleri bakanı. 25 Temmuz'da son derece kritik açıklamalar yaptı. İlham Ahmet, Şara ile yaptıkları görüşmeyi "Toplumdaki çok renkliliği anlayacak yeni bir Suriye inşası" olarak niteliyor. Sadece buradaki "çok renkli" kavramının bile Irak ve Lübnan'daki gibi konfesyonizmi işaret ettiğini anlamak kolay. İlham Ahmet, sözlerinin devamında sürecin "ABD arabuluculuğunda ilerlediğini" söylüyor. Yani "çok renkli" Suriye'yi esasen ABD inşa ediyor. Bununla görevlendirilen kişinin Tom Barrack olduğunu anlamak zor değil. Yani Tom Barrack bir yandan Türkiye'deki laik düzeni ve üniter yapıyı yıkmakla bir yandan da Suriye'yi çok parçalı özerk yapılara ayırmakla görevli sömürge valisidir. Bu misyonun hedefinin "böl ve yönet" olduğunu herhalde herkes kestirir. İlham Ahmet, Şara ile yapılan toplantının çıkmaza girdiğinden bahsediyor. Sebebi açık, entegrasyon meselesi... Yani özerklik... İlham Ahmet diyor ki "Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı, itiraf etmeli, biz de onları kabul etmeliyiz." Yani Şara, Kürt kimliğini itiraf edecek. Burada itiraf kavramı neden kullanılmış olabilir? İtiraf bilinen ama söylenmesi istenmeyen anlamda ele alınıyor. Özetle, Şara, PYD'nin özerklik istediğini biliyor fakat bunu kabul edemiyor. Ülkesinin parçalanacağını anlıyor olmalı. İlham Ahmet sözlerinin devamında özerklik üzerindeki anlaşmazlığı açıyor. Diyor ki "Öyle gelip silahları teslim et ya da yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti demekle olmaz." Burası önemli. Ahmet'e göre PYD silahları bırakamaz. Öyle ya, silahlı güç bir teminattır. Yarın ülke karışınca o silahlı güçle bağımsızlık elde etmek bile mümkün. Ahmet, kafasındaki düşünceyi aktarıyor, diyor ki: Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Yani ülkenin adı Suriye olacak ama Kürt özerk yönetimi olacak. Bunun silahı olacak. Kendini koruyacak. Kime karşı? Mesela yarın bir gün Şara niyeti bozup da özerkliği tanımam derse, PYD kendi ordusuyla kendisini koruyacak. Halbuki Şara, tek ordu istiyor. Tek yönetim istiyor. Entegrasyon adı altında özerkliğe pek sıcak bakmıyor. Belki sadece göstermelik bir "kimlik tanıma" ile yetinmelerini istiyor. Ama İlham Ahmet bundan şikayetçi, diyor ki: Diyorlar ki: "Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok." Bu doğru değil. Konuşmanın devamında konu özerklik meselesine geliyor. Muhabir açıkça özerkliğin bölücülük olup olmadığını soruyor. İlham Ahmet "Eğer merkez gerçekten bu toplumun hakkını tanırsa, eşit bir şekilde yaklaşırsa, iradesine saygı gösterirse, o zaman neden ayrılsın" diyor. Buradaki merkez kavramı Şam'ı ifade ediyor. Yani Şam, Kürtlere saygılı olursa, Kürtler ayrılmak istemez diyor. Bu cümlelerin manası açık, Kürtlere özerklik verilsin, ordu verilsin, yani PYD ayrılığa karar verdiğinde bunu sağlayacak güç verilsin. Kürtler ayrılmak istemediği sürece sorun olmasın ama ayrılığa karar verdiğinde de önünde hiçbir güç duramasın. Bu talep teorik olarak ayrılma hakkı saklı tutulan özerk yönetim talebidir. Muhabir bu açıklama üzerine İlham Ahmet'e açıkça "Federal bir Suriye mi, otonomi mi, merkezi olmayan bir Suriye mi istiyorsunuz" diye soruyor. Ahmet de "merkezi devlet" modelinin iç savaşa neden olduğunu belirtip "adem-i merkeziyetçi" bir yönetim istediğini itiraf ediyor. Ardından kültür, dil, eğitim gibi konuların da adem-i merkeziyetçi olması gerektiğini ekliyor. Tüm bu açıklamalar, PYD'nin açık açık Kuzey Irak'taki gibi askeri gücü olan özerk yönetim amaçladığını kanıtlamaya yeter. Şimdi durup düşünmek lazım, İlham Ahmet'in söylediği şeyler büyük oranda Türkiye'deki açılım için de söyleniyor. Tek eksik, silahlı güç... Onun dışındaki tüm talepler neredeyse aynı... Aslında buradan şunu da anlıyoruz, Türkiye'de "demokratikleşme" adı altında sunulan paketin gittiği yer de özerklik... Neyse, geliyoruz Mazlum Abdi'ye... İlham Ahmet'ten birkaç gün sonra da o da önemli açıklamalar yapıyor. Sözlerinin başında Tom Barrack için "Suriye’nin tek elden yönetilemeyeceğini de anlamış durumda" diyor. Bu lafın manası basit. Suriye'nin adem-i merkeziyetçi bir yönetime yani özerkliğe bürünmesi gerektiğini hususunda Tom Barrack kendileriyle hemfikir. Mazlum Abdi, İlham Ahmet'in aksine silahlı bir gücün başında olduğu için daha kesin ve net konuşuyor. "Suriye’nin eski haline dönmesi imkansız" diyor. Yani özerkliği öyle veya böyle alacağından emin. Daha da ileri gidiyor. İç savaşın merkeziyetçi model nedeniyle çıktığını söylüyor ve "köklü değişimler yapılmalı" diye ekliyor. Mazlum Abdi'ye göre Suriye'de iki güç var. Biri Şam silahlı gücü diğeri de PYD gücü... Yani iki ordu var ve bunların anlaşması gerekecek. Mazlum Abdi o kadar cüretkar ki Suriye'de milliyetçi dönemin bittiğini ilan ediyor. Bunu ifade ederken de milliyetçi dönemi İslamcılığın bitirdiğini söylüyor: Suriye milliyetçilik ideolojisi üzerine kurulmuştu. Şimdi milliyetçi İslamcı bir ideolojiye geçti. Aslında bu ifadenin derin bir anlamı var. Milliyetçi modeli bitirmek için bu modeli çözmek için din faktörü oldukça cazip. Milliyetçiliği İslamcılıkla çürütürseniz, geriye Abdi'nin hayal ettiği parçalanmış ve özerk yapılara bölünmüş bitik bir ülke kalır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu noktada sormak lazım, Tom Barrack, Türkiye'de "Osmanlı millet sistemi" yani dini kimliklerin tanındığı bir sistem hayal ederek aslında milliyetçi modeli yok etmeye niyetlenmiş olmuyor mu? Belli ki Mazlum Abdi gibi PYD öncüleri, ilhamlarını ABD'den ve Tom Barrack'tan alarak ilerliyor. Tüm projenin odağındaki isim olan Tom Barrack ise Suriye'de olan biten için "süreç başarılı ilerliyor" diyerek aslında Suriye'yi parçalama görevini yerine getirdiğini ifade ediyor. Ve kuklalarını övüyor: Mazlum Abdi süreci akıllı yürütüyor. Onunla gurur duyuyorum. Cümlelerinin devamında diyor ki: Mazlum Abdi, Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmuyor... İşte kilit cümle bu. Türkiye başından beri PYD'ye karşı çıkarken ve özerkliğe müsaade etmeyeceğini söylerken şimdi nasıl oluyor da Mazlum Abdi açık açık özerkliği alacağını söylerken Türkiye'ye tehdit oluşturmamış oluyor? Orası, Tom Barrack'ın kerameti... Boşuna söylemiyoruz, memleketten kovulması gereken ilk isim Tom Barrack diye...

Con Sinov

76,061 Aufrufe • vor 11 Monaten

TOM BARRACK’TAN SONRA BÖLGEDEKİ İKİNCİ ADAM: HAKAN FİDAN Eski MİT’çi İsa İlyasoğlu: “Tayyip Erdoğan ve Hakan Fidan, milletimizi tuzağa düşürmeye ve kaosa sürüklemeye çalışıyorlar.Bunlar KAHPE insanlardır! Dinle( küfür var sorry) “Hatırlar mısınız? Söyledim size. Hakan Fidan’ın Amerika’nın Ramstein Almanya’da eğitim aldığını CIA’den, oradan bir tane de çakma diploma verdikleri, parlatmak için bu başçavuş denilen ibneyi sonra Bilkent’le işte o diploması zaten Amerika’nın verdiği, burada Almanya’da verdiği sahte bir diploma. Sonra yaptığı o masterda falan adam daha üniversiteyi bitirmeden güya orada mastera başlamış. Orada da sahtekârlıklar var. Mesela muhalefet de bunun üzerine gitmiyor. Bunu bir ben anlatıyorum. Netice olarak Hakan Fidan’ın ilk önce MİT başkanlığına getirilerek Türkiye içerisindeki bütün dizaynın yaptırıldığını Amerika tarafından, CIA tarafından ve MOSSAD tarafından… Hakan Fidan’ın Netanyahu’ya bir bakışı vardı. Onu iyi hatırlayın. Ben daha önce paylaştım. Google’a da girerseniz veya YouTube’a da girerseniz Netanyahu’ya nasıl hayran hayran baktığını göreceksiniz. Nasıl sevgiyle, sempatiyle baktığını göreceksiniz. Sonra bu şerefsiz, namussuz herif Türkiye içerisinde 15 Temmuz’un sonunda da ciddi dizayn yaptıktan sonra şimdi bölgenin dizaynı için Amerika tarafından yetiştirilmiş bu CIA ajanı Hakan Fidan Dışişleri Bakanlığı’na getirildi demiştim. Hatta hatırlar mısınız, Hakan Fidan bu KAAN uçaklarının motorunu Amerika vermiyor, işte yapamıyoruz diye Tayyip Erdoğan’a gol atmıştı. Ben demiştim ki Tayyip Erdoğan’ın gücü Hakan Fidan’ı Dışişleri Bakanlığı’ndan almaya yetmez demiştim ve haklı çıktım. Doğru, bak alamadı. Niye alamadı? Çünkü Amerika’nın adamıdır. Hakan CIA’in özel yetiştirdiği bir adamdır. Hakan Fidan Arap isyanını yapan Celali aşiretinin torunudur. Bu Humeyni ile beraber… Evet, 69 devrimi… Şey, 79’da Humeyni ile beraber İran’a giren bu çocuktur. Bu babası Humeyni’nin 23 sene korumalığını yapmıştır. Humeyni kim? Humeyni CIA ve MI6’in bir numaralı ajanıdır. Buna inanmayanlar birkaç gün önce Yılmaz Özdil’in yapmış olduğu bir konuşma var. Humeyni’nin gelip CIA ve İngiliz ajanları tarafından İran’dan nasıl Türkiye’ye getirilip MİT mensuplarına teslim edildiğini… Bir MİT mensubu olan albayın evinde 9 ay nasıl kaldı? İlk önce Ankara’da, yanılmıyorsam 3 ay Ankara’da kalmış. Ondan sonra 6 ay da Bursa’da kalmış. Özel villada, özel evde. MİT yapıyor bunu. Niye? Senin talimatınla ben diyorum ki işte MİT diyorum. MİT’in tamamı öyle değil ama önemli bir kısmı CIA ile çalışan Ankara bürosudur. Eski zaten MİT müsteşarı Fuat Doğu da demiştir ki: “Ben MİT başkanlığı yapmadım, ben CIA’in Ankara büro şefliği yaptım.” demiştir. Durum bu. Tam üstlerinde iyi adamlar var, onlara bir şey demiyorum ama tamamen CIA ile çalışan bir kurum halini özellikle Hakan Fidan tarafı döneminde tamamen ve İbrahim Kalın döneminde de tamamen MİT artık CIA’in Amerika’daki ofisinden bir farkı yoktur. Hatta bizim için çok daha fazla zararlıdır. Bunu iyi görüp iyi anlamak lazım. Evet değerli arkadaşlar, o bakımdan kimin kim olduğunu çok iyi bilmemiz lazım. Bu Hakan Fidan da öyledir. Çok dikkat etmek lazım bu adama. Barak var ya Trump’ın özel temsilcisi bölge için. Tom Barrack’tan sonra ikinci adamdır. Şeyh Hakan Fidan Tayyip Erdoğan kukladır orada. Onu kullanıyorlar. O niye kullanıyor? Çünkü Türk halkını, Türk milletini çok rahat din, iman, Allah deyip kandırıyor. Onun görevi o. Milleti, özellikle AKP’li ve MHP’li seçmeni, bu dindar seçmeni Allah deyip din deyip kandırıp affedersin arkadan milletin kıçına, affedersin ırzına geçmektir bunun şeyi. Anlatabiliyor muyum?

nazofcanada

184,263 Aufrufe • vor 4 Monaten

TÜRKİYE İRAN’LA SAVAŞ SENARYOSUNA MI HAZIRLANIYOR? ERDOĞAN–TRUMP GÖRÜŞMESİNDE İRAN SAVAŞI İDDİASI Eski Mitçi İsa İlyasbeyoğlu bakın neler anlattı. Dinlerken biraz küf*rlü.🤦‍♀️ “Hatırlarsanız iki gün önce Trump’ın Erdoğan’la görüştüğünü duyurdu Amerika Birleşik Devletleri. Ama Türkiye’den hiçbir açıklama gelmedi. Çünkü açıklamanın içeriği, ne konuştukları gizli tutuluyor. Neden? Çünkü Trump, Erdoğan’a İran’a karşı savaş açmasını istedi. Şu anda bunun altyapısını hazırlıyorlar. Erdoğan’ın “biz Türkiye olarak, Türk milleti olarak İran’la savaşmak istemiyoruz” demesi mümkün değil. Ama Büyük Ortadoğu Projesi, Büyük İsrail Projesi’nin gerçekleşmesi için Erdoğan’a Türkiye’yi İran’a karşı savaştıracaklar. Amaçları şu anda bu. O yüzden bu iktidarın gitmesini özellikle çok istedik. Edinmiş olduğum bilgiye göre Trump, Erdoğan’a İran’a karşı savaş açmasını istiyor. Bunun hemen durup “İran’a savaş açıyorum” diyerek yapılması mümkün değil. Ne olması lazım? İran’dan Türkiye’ye bir saldırı olması lazım ki Erdoğan bunu meşru gösterebilsin. Bu saldırı nasıl olabilir? İki türlü olabilir. Birincisi, Amerikan gemilerinden veya Hint Okyanusu’ndan atılan füzeler Hürmüz Boğazı’na yakın bölgelerden Ağrı ve Van üzerinden Türkiye’ye girer. İncirlik üssünü vurur. Kürecik üssünü vurur. Ankara’da birkaç yeri vurur. Mesela meclisi 15 Temmuz’da nasıl bombaladılar? Halbuki bombalama dışarıdan olmadı, içeriden oldu. Meclise güya bomba attı. Kimse ölmedi. Bu bir saniyelik iş. Aynı şekilde füze attırırlar. Amerikan füzeleri İran üzerinden geçerek Van, Ağrı üzerinden giriş yapar. Veya İsrail’in attığı füze İran üzerinden dönüş yapar, aynen uçak gibi. Yine Kürecik’i, Adana’yı, Ankara’yı veya İstanbul’u vurur. İstanbul’da da olabilir. Kalabalık bir yere vurur. Örnek veriyorum Kızılay Meydanı’nı vurabilir. Ankara’da yüzlerce ölü olur. Büyük bir olay olması lazım ki “İran bize saldırdı” denilsin. Biz de İran’a karşı savaş başlatıyoruz denir. Türkiye’de İsrail’in ve Siyonist ajanları var. Neden Tayyip Erdoğan veya hükümette herhangi biri Tayyip Erdoğan’la Trump’ın birkaç gün önce ne konuştuklarını açıklamıyor? Türkiye kamuoyundan, Türk milletinden ne saklıyorlar? Hakan Fidan, Neçirvan Barzani ile ne görüşmüş olabilir? Tom Barrack ile ne görüşmüş olabilir? Bunları görüştü arkadaşlar. Dikkatinizi çekiyorum, savaş başladı. İran savaşı, Suriye savaşı, İsrail savaşı, Amerika savaşı başladı. İsrail 160 kız çocuğunun kaldığı yurdu vurdu. Siz Erdoğan’dan İsrail’i kınayan bir açıklama duydunuz mu? Duyamazsınız. Çünkü İsrail’in köpeğidir Erdoğan. Ama aynı Erdoğan, İran’ın Körfez ülkeleri, Katar’daki, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki, Dubai’deki Amerikan üsleri vurulduğunda açıklama yaptı. Bunları yanlış buluyorum. Adam Amerikan üslerini bombalıyor. Sana ne oluyor? Çünkü Tayyip Erdoğan bağırdı, çağırdı. Çünkü Katar’da ve Dubai’de, Birleşik Arap Emirlikleri’nde Tayyip Erdoğan’ın büyük yatırımları var. Paraları var. Altınları var. Gayrimenkulleri var. Bunlar değer kaybı diyor. Tayyip Erdoğan’ın korkusu bundan. Bombalanan yerde insanlar otomatik olarak her şeyi satıp kaçmak ister. Dolayısıyla değerleri düşer malların. Tayyip Erdoğan çaldığı paraları, komisyonları ağırlıklı olarak Malezya, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere kaydırdı.”

nazofcanada

44,818 Aufrufe • vor 4 Monaten

🇹🇷 Cihat Yaycı: “Trump’ın söylediği birkaç cümle gerçekten çok dikkat çekiciydi. Diyor ki; ‘Ben araya girmeseydim Türkiye, İsrail’e karşı savaşa girecekti.’ Hatta üstü kapalı olarak, ‘İran’la birlikte hareket edecekti.’ imasında bulunuyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti, binlerce yıllık devlet geleneğine sahip bir devlettir. Böyle bir devlet, kişilerin birbirini sevip sevmemesine göre savaşa girmez. ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan Netanyahu’yu sevmiyor, Netanyahu da Erdoğan’ı sevmiyor; o yüzden savaş çıkacaktı.’ Böyle bir devlet anlayışı olabilir mi? Türkiye bir savaşa girecekse bunu kişisel duygularla değil, tamamen millî menfaatleri doğrultusunda değerlendirir. Devletin bütün kurumları çalışır, askerî, diplomatik, ekonomik ve siyasi sonuçlar hesaplanır. Ancak ondan sonra bir karar verilir. Türkiye bugün herhangi bir saldırıya uğramış değildir. Türk vatandaşları doğrudan hedef alınmış değildir. Gazze’de yaşanan insanlık dramı ve soykırım iddiaları elbette hepimizin vicdanını yaralamaktadır. Ancak bu durum, Türkiye’nin otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelmez. Zaten asıl istenen de Türkiye’nin bu çatışmanın içerisine çekilmesidir. Türkiye’nin bölgesel savaşın tarafı hâline getirilmesi hedeflenmektedir. Bir de ‘Türkiye, İran’la birlikte İsrail’e saldıracaktı.’ deniliyor. Bu da gerçekçi değildir. Türkiye ile İran’ın devlet anlayışı, yönetim sistemi, kurumsal yapısı ve millî güvenlik yaklaşımı birbirinden tamamen farklıdır. İran, Türkiye için savaşa girer mi? Girmez. O hâlde Türkiye neden İran için savaşa girsin? Kaldı ki İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarının gerekçesi de Filistin değildir. İran; Hizbullah liderinin öldürülmesi, Şam’daki İran Büyükelçiliği yerleşkesinin hedef alınması ve kendi topraklarının doğrudan saldırıya uğraması nedeniyle karşılık vermiştir. Nitekim İran’ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi de açıkça, ‘Topraklarımıza saldırı olmadığı sürece bu çatışmaya dâhil olmayacağız.’ demiştir. Dolayısıyla, ‘Ben araya girmeseydim Türkiye, İran’la birlikte İsrail’e saldıracaktı.’ söylemi gerçekçi değildir. Bu sözlerin asıl anlamı, Türkiye’ye aba altından sopa göstermektir. Çünkü bugüne kadar hiçbir devlet başkanı çıkıp da ‘Türkiye İsrail’e savaş açacaktı.’ dememiştir. Ama şimdi bunu Amerika Birleşik Devletleri Başkanı söylüyor. ‘Türkiye İsrail’e saldıracaktı, ben engelledim.’ demek; uluslararası kamuoyuna, Türkiye ile İsrail’i birbirine düşman iki devlet olarak göstermek demektir. Üstelik İsrail’in böyle bir niyeti olmadığı, buna karşılık Türkiye’nin saldırı hazırlığında bulunduğu algısını oluşturmaktadır. Bu söylem, Türkiye’yi uluslararası kamuoyu önünde saldırgan taraf gibi göstermeye hizmet eder. Bu nedenle bu sözleri alkışlamak değil, altında yatan stratejik mesajı doğru okumak gerekir. Verilmek istenen mesaj son derece açıktır: Türkiye, Amerikan Başkanı’nın ağzından resmen İsrail’in hasmı ve potansiyel saldırganı olarak konumlandırılmaktadır. Bunun diplomatik ve stratejik sonuçları dikkatle değerlendirilmelidir.” YAYININ TÜMÜ👇

TÜRK DEGS / TURK MAGS

53,093 Aufrufe • vor 9 Tagen

Amerikan sömürge valisi kılıklı büyükelçi Tom Barrack, ulusal üniter devlet modeline ve laik anlayışa açıkça savaş açmış. Türk milletini uyutmak amacıyla habertürk'te düşük kaliteli piyes sahnelemiş. Türkiye'nin yeni Graham Fuller'i belli ki, birkaç hafta önce ettiği lafların yarattığı rahatsızlığın farkında. Bu nedenle durumunu düzeltmek ve milleti uyutmak için bir şeyler söyleme gereği hissetmiş. Bunun için de son derece "uysal" bir haber kanalı tercih etmiş. Tabi, gözü açık vatansever bir platformda rahat rahat zehir saçamayacaktı. Barrack'ın söylediklerine bakılacak olursa "Önceki sözleri yanlış anlaşılan Türk dostu büyükelçi" pozunda. Ama sözlerin detayları incelenirse önceki söylemlerini tasdiklediğini hatta gerçek amacını ortaya koyduğunu görüyoruz. Tom Barrack söze başlarken "Dünya çapında yeni bir strateji şekilleniyor" diyor. Zaten memlekete yeni bir Graham Fuller edasıyla gelmesi, yeni bir stratejinin varlığına işaret ediyor. Fuller de Sovyetlerin çöktüğü dönemde gelmişti. Cumhuriyet gazetesinde Türkiye'ye yeni bir rol biçmiş, Kemalizm'in bittiğini söylemiş, demokrasi ve İslamı bir arada yaşatacak "formülü" öve öve anlatarak siyasal dinciliğin işaret fişeğini vermiş, memlekete istikamet tayin etmişti. Sonrası malum, BOP tüm hızıyla devreye girmiş ve Gülen belası tüm memleketin başına bela edilmişti. Fuller yıllar içinde öyle veya böyle misyonunu tamamladı. Artık sıra Barrack'ta... O da cebinde yeni bir "formülle" geldi. Türkiye'nin devlet yapısı hakkında haddi olmayan açıklamalar yaptı, dini-etnik ayrımlı "millet sistemi" önerdi hatta açık açık Atatürk'ün kurduğu ulus devlet modeline savaş ilan etti. Barrack sözlerinin devamında "Ulus inşası bölgede aslında hiç kimse için işe yaramadı" diyor. Söze ortadoğu ülkelerini kastederek başlıyor fakat "hiç kimse" diyerek Türkiye'yi de kastetmiş oluyor. Yani "Ulus inşası Türkiye'de işe yaramadı" demek istiyor. Tam bir palavra. Tabi, Barrack bu sözü söylemek zorunda. Yeni bir model getirebilmesi için var olanı yıkılmaya layık göstermek zorunda. İşin tuhafı, bir Amerikalı, Türkiye'nin devlet sistemini açık açık eleştiriyor. Üstelik bunu bir Türk kanalında yapıyor. Fakat ağzının payını alamıyor. Tanzimat döneminin esintilerini hissetmemek mümkün değil. Sonuçta Barrack'ın cümlenin gittiği yer çok açık: Türkiye'de ulus devlet modeline karşı çıkıyor. Türkiye'de ulus devlet olmasın demek, çok milletli ve inançlı bir yapının yerleştirilmesi demek. Tabi bunun için de mevcut Türk vatandaşlığı tanımının yıkılması gerek. Farkında mısınız bilmem, Öcalan ve Barrack'ın çok fazla ortak yanı var. Tabi söyleşi yapan kişi, bu noktada devreye girip "Türkiye ulus devlet modeline göre şekillenmiş bir ülke, siz bu sözlerinizle Türkiye'nin de ulus inşasında başarısız olduğunu mu ima ediyorsunuz" diye sormalı. Ama soramıyor. Çünkü tanzimat dönemi gazetecilerinin büyükelçilere böyle bir soru sormaya hakkı yoktur. Söyleşinin devamında söyleşi yapan kişi Barrack'ın daha önceki "Türkiye, Osmanlı millet sistemine geri dönmeli" ve "Ulus devletler İsrail için tehdittir" sözlerine atıf yapıyor. "İnsanlar şüpheci bakıyorlar" anektodunu ekliyor ve "Gizli bir gündem mi var" diye soruyor. Bu ısmarlama soru Barrack'ı zor durumda bırakmak amacıyla sorulmuyor. Aksine, Barrack'ın bu sözleri daha önce tepki çektiği için ona milleti uyutmak adına yatıştırıcı sözler söyleme fırsatı veriliyor. Şayet yayının niyeti Barrack'ı sıkıştırmak olsaydı, yukarıda örnek verdiğim türden sorular sorardı. Nitekim Barrack bu asisti duyunca gülümsüyor ve "Hayır" diyerek yatıştırıcı sözlere başlıyor. Barrack, sözlerinin yanlış anlaşıldığını ve o sözleri aslında o şekilde söylemediğini söylüyor. Ne acı ki Türk milletinin bu ucuz laf oyunlarına kanacağını düşünüyor. Barrack, sözlerinin devamında geçmişten çıkarılan derslerden bahsediyor. Türkiye'nin cumhuriyet olarak yeniden şekillendiğinden söz ediyor. Halbuki Türkiye bir asır önce ulus devlet modeliyle ve Atatürk'ün dizaynıyla zaten şekillenmişti. Haliyle Barrack'ın bu konuya atıf yapması gerekirdi. Ama tabi o vakit yıkmak istediği yapıyı parmağıyla işaret etmiş olurdu... Neticede Barrack Atatürk dönemini ağzını bile almadan daha da geçmişe gidiyor. "Osmanlı millet sistemine" atıfta bulunuyor. Bu sistemi övüp mezhepsel bir düzen getirdiğini söylüyor. İşte burada zehiri adeta şekerli bir paketle sunuyor... Osmanlı millet sisteminde Türk milletine dayalı bir üst kimlik mevcut değil. Yani Barrack'ın hiç sevmediği ulus devlet modeli yok. Aksine millet sistemine göre her inanç kendi kimliğiyle tanınıyor. İşte Barrack'a göre bu dini kimlikler ve hatta etnik kimlikler yan yana yaşayabilirmiş. ABD bunun en güzel örneğiymiş. Bu "yan yana yaşamak" ifadesini hayata geçirmek için her birini ayrı ayrı tanımlamak ve anayasaya geçirmek gerekir ki bunun için Türk milleti tanımını çöpe atmak şarttır. Dahası inançları da kimlik olarak tanımak için laikliği de yok etmek icap eder. Barrack'ın bu sözlerinin anlamı açık... Türkiye, Osmanlı'nın parçalanmasına neden olan toplumsal düzeni terk edip Lozan'da ulus devlet modeline geçmişti. Türk üst kimliği altında tüm etnik grupları ortak bir millet olarak şekillendirmişti. Dini kimlikleri ise laiklik ilkesiyle insanların vicdanlarına bırakmış. Yalnızca Türk milleti tanımlaması yapılmış, etnik ve dini kimlik ayrımına gidilmemiş ve herkes eşit vatandaş olarak tanımlamıştı. Barrack bunların tamamına karşı çıkıyor ve hepsinin temelden değişmesini istiyor. Tıpkı Öcalan gibi. Nitekim Öcalan ve PKK'nın fesih açıklamalarında da bu alt metnin tamamı bire bir mevcuttu. Barrack, Öcalan ve PKK aynı şeyi konuşuyor. Buradan da anlaşıldığına göre Barrack, yeni çözüm sürecinde Öcalan ve PKK tezlerinin savunucusudur. Türkiye'de görevlendiriliş amacı ulusal üniter yapıyı ve laik düzeni yok etmektir. Barrack'a göre Türkiye yeniden millet sistemine dönmeli. Etnik ve dini kimlikleri tanımalı ve bunları bir arada yaşatan bir formül bulmalı. Mesela ABD'deki formül gibi... Yani Barrack Türkiye'deki laik üniter modelin yıkılması gerektiğini en naif ve dolaylı şekilde izah ediyor. Karşısındaki şahıs da "Efendim sizin bahsettiğiniz dini kimlikleri bir arada yaşatan formülün uygulanması Türkiye'deki laik düzene zıt düşmüyor mu, Osmanlı millet sisteminin hayata geçmesi için Türkiye'nin üniter modeli terk etmesi gerekmez mi, siz Türkiye'nin anayasasında bulunan değişmez ilkeleri askıya alan bir çözüm yolu mu sunuyorsunuz, bu sözleriniz Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale manasına gelmez mi, bu açıklamalarınız Öcalan ve PKK'nın fesih beyannameleriyle örtüşmüyor mu" gibi sorular sormuyor. Nasıl sorsun? O vakit Barrack, sunmak istediği zehirin üzerindeki şekeri çıkarmak ve maskesini düşürmek zorunda kalacak. Dediğim gibi, tanzimat devrinin babıali gazetecilerinin haşmetlü sefirlere böyle soru sorma hakkı yoktur. Soramazlar. Zaten soracak olsa orada işi ne? Tom Barrack, sözlerinin devamında ABD'nin ortadoğudaki geleneksel politikalarından söz ediyor. Demokrasi getiren, ülkelerde hegemon kuran geçmiş politikalar vs... Yani Türkiye'nin yönetim modeline yönelik sözlerle, ortadoğunun millet olamamış memleketlerinin harap halinin yan yana getirilerek anlatılması bile ülkemize hakaret. Bir gazetecinin bu konuşmaya karşı "Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye'nin durumunu aynı ölçüde mi değerlendiriyorsunuz" diye sorması gerekirdi ama nerede... Son olarak sorulması gereken asıl soruyu soralım: Barrack'ın bu küstahlığına neden tahammül ediliyor?

Con Sinov

222,612 Aufrufe • vor 11 Monaten

🔴Cihat Yaycı : Son zamanlarda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin çatısı altında tekrar bazı görüşmeler başladı. Ancak daha önce KKTC’yi tanımayanlarla masaya oturmam diyorduk. 📌Bu tutumdan vazgeçmemiz onları cesaretlendirdi. İkinci cesaretlendirme ise, Türk Devletleri Teşkilatı'nın dört üyesinin ve Tacikistan’ın KKTC’yi tanımaları ve 541 ile 550 sayılı kararları – yani Türkiye’yi işgalci, KKTC’yi yok sayan kararları – tanımadıklarını belirtmeleri oldu. 📌Şimdi çok özel ve önemli bir şey söylemek durumundayım. Amerika Birleşik Devletleri’nin de içinde bulunduğu bazı gruplarla ilgili bazı şeyler duyuyoruz. 📌Bunların içinde altıncı grup olarak anılan bir yapı var. KKTC’de Amerika Birleşik Devletleri’nin de dahil olduğu bazı ülkelerin temsilcilikleri bulunuyor: Amerika, Avustralya, Birleşik Krallık, İtalya, Rusya, Avrupa Birliği ve Azerbaycan gibi. 📌Bu temsilciliklerle ilgili bazılarının “başka ülkeler de açsın” dediğini duyuyorum. Ancak bu temsilcilikler, Kuzey Kıbrıs’ta açılmış olsalar da, aslında Güney Kıbrıs’taki büyükelçiliklerin birer şubesi. 📌Bu ne anlama geliyor? Güney Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs’ta da yetkili sayılıyor. Yani bunlar müstakil temsilcilikler değil; Güney Kıbrıs’a bağlı şubeler. 📌Eğer ben bugün KKTC Dışişleri Bakanlığı’nın yerinde olsam, bu temsilciliklerin hepsini kapatırım. Neden mi? Çünkü eğer burada sadece ticaret, arsa alımı, ekonomi gibi işler için bulunuyorsanız, o zaman gelip doğrudan bana bağlı bir temsilcilik açın. 📌Güney Kıbrıs’a bağlı olarak değil. Bu şekilde, Kuzey Kıbrıs’ın egemenliğini tanımamış oluyorsunuz. Bazı kişiler iyi niyetle bu temsilcilikleri desteklese de, aslında bu tutum Güney Kıbrıs’ı güçlendirip KKTC'nin egemenliğini zayıflatıyor. 📌Ancak burada çok özel bir örnek var: Azerbaycan. Azerbaycan’ın Güney Kıbrıs’ta büyükelçiliği yok. Buna rağmen, KKTC’nin tam merkezinde, “Enformasyon Ofisi” adıyla müstakil bir diplomatik temsilcilik açtı. Bu çok önemli bir fark. 📌Bu, Azerbaycan’ın diğer ülkelerden ayrıldığını gösteriyor. Bu Azerbaycan’ın KKTC’yi tanıdığı anlamına gelir. Çünkü doğrudan diplomatik ilişki kurmuştur ve bu ofis Güney Kıbrıs’a bağlı değildir. 📌Dolayısıyla, Türkiye ve KKTC’nin bundan sonraki yaklaşımı şu olmalı: KKTC’de temsilcilik açmak isteyen ülkeler, Azerbaycan örneğini takip etmeli. 📌 Ya doğrudan kendi başkentlerine bağlı müstakil bir ofis açmalılar ya da en kötü ihtimalle Türkiye’deki büyükelçilikleri üzerinden bağlantılı bir temsilcilik kurmalılar. Bu çok ama çok önemlidir.

TÜRK DEGS / TURK MAGS

10,123 Aufrufe • vor 1 Jahr

🇹🇷🇬🇷 Emekli Yunan Büyükelçi: “Yunanistan’ın caydırıcılığı yok. Son derece zayıf bir durumdayız. Yunan halkını bir gemi alıp güç dengesini tersine çevirdiğimiz masalıyla oyalıyorlar.” Yunanistan'ın emekli İran Büyükelçisi George Aifantis konu ile ilgili şunları söyledi: "Yunanistan’ın caydırıcılığı yok. Eğer olsaydı Erdoğan bu ölçüde tehdit edemezdi. Caydırıcılık sadece askeri bir mesele değildir, o gücü kullanma iradesidir. Bu Yunanistan’da mevcut değil. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Amerikalıların da dediği gibi önemsiz olduğumuzu söylüyoruz. (Öyle olunca da) sahip olduğu askeri gücü kullanıp Meis Adası’na yerleşmesi olağan hale geliyor. Kurallar değişiyor ve ortaya çıkan yeni durum, yeni kurallar, yani ‘güç hak yaratır’ kuralı bizim için elverişli değil. Ege adaları bize aittir, çünkü biz oradayız ve onları savunabiliyoruz. Eğer savunamazsak onları alabilecek olana ait olur. Türkiye’nin gücü ABD Başkanı’nı ona saygıyla yaklaşmaya itmiştir. Bizim ise bir ilişkimiz bile yok. Bizi tamamen görmezden geliyor. (ABD) bize bazı doğal gaz sözleşmeleri dayattı, hiçbir karşılık almadan, hatta bizi koruduğu yanılgısına kapılarak kabul ettik. Eğer Türkiye bir askeri harekat yapar ve ardından diplomatik pazarlıkla Ege’de istediği şeyleri elde ederse; adaların silahsızlandırılması, Meis’in fiilen ilhak edilmesi gibi; bunların hangisi ABD çıkarlarını ya da bizzat Başkan Trump’ı rahatsız edecek? Dolayısıyla son derece zayıf bir diplomatik konumdayız ve sadece yumuşak güce sahibiz. Başkan Trump’ın uluslararası hukuka gösterdiği (!) büyük saygıyı göz önüne aldığımızda; Avrupalı ortaklarımız olan Birleşik Krallık, Almanya, Fransa’nın Türkiye’yi büyük tehdit olarak gördükleri Rusya’ya karşı vazgeçilmez bir unsur olarak saydıklarını düşününce; gerçekten bizim yanımızda duracaklarını mı sanıyoruz? Dolayısıyla benzeri görülmemiş bir durumdayız. Diplomatik hizmete başladığım 1985’ten bu yana bu kadar kötü bir tabloyu, bu denli bir yalnızlığı, Türk tezlerinin ve gücünün bu ölçüde kabul gördüğünü hiç hatırlamıyorum. Güzel bir gemi aldık ama kaç drona dayanabileceğini sanıyoruz? Türklerde 100-200 tane dron var, gemideki Aster füzesi sayısından fazla dron var. Ama Yunan halkını bir gemi alıp güç dengesini tersine çevirdiğimiz masalıyla oyalıyorlar. 32 gemi inşa ediyorlar. Bunların arasında korvetler, fırkateynler, uçak gemisi ve denizaltılar var. Biz dünyanın en iyisi olduğumuzu ve donanmamızın en güçlü olduğunu düşünebiliriz. Ama sorun şu ki caydırıcılığımız yok. Türkler de müttefiklerimiz de böyle düşünüyor. Eğer güçlü olsaydık bize saygı duyarlardı, bizi dinlerlerdi. Ama bize tam tersini söylüyorlar: ‘Madem yapamıyorsunuz ne istiyorsunuz?’ Yapamıyoruz. Çünkü esasen Yunan siyasi sistemi buna niyetli değil. Televizyonlarda boy gösterenlerden hangisi ülke için savaşmaya giderdi? Mesele toplum. Ukrayna’daki, Yemen’deki ve her yerdeki çatışmaların bize gösterdiği şey şu: ‘Eğer toplum ülkenin savunmasına katılmıyorsa bunu onun yerine birkaç üniformalı, yabancı paralı askerler ya da yabancı müttefikler yapamaz.’ Toplumun kendisi elindekileri korumaya kararlı olmalıdır.“

Turan Oguz

158,010 Aufrufe • vor 6 Monaten

MHP lideri Bahçeli “Türkçülüğün” safsatacı teorisyeni Ziya Gökalp’a dayanarak Kürtler ve Türklerin aynı millet olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Bir kere şunu izah edelim: ..:: 1. Kürtlerin “Türklerle” bin yıllık ortak bir tarihi yoktur. 1071’de Malazgirt’te Bizanslıları yenilgiye uğratan Kürt Rewadi, Kürt Şeddadi, Kürt Merwani askerleri ve Abbasi halifeliğinin askeri komutanı olan Alparslan’dı. Türkler Bizanslılar tarafında Kürtler ve Müslümanlara karşı savaşıyorlardı. Malazgirt zaferinden sonra Malazgirt bölgesi yine Merwanilere kaldı Alparslan da İran tarafına geri döndü ve daha sonra öldürüldü. İddia edildiği gibi “Türkler” o dönemde gelip Kürdistan ya da Anadolu’ya yerleşmediler. ..:: 2. Adına “Türk milleti” denilen Türklük Osmanlı döneminde bile yoktu. Osmanlının son yıllarında ve Cumhuriyet döneminin “siyasi tasavvurudur”. Zaten onun için de Ziya Gökalp’ı “Türkçülüğün” fikir babası olarak gösteriyorlar. Yani Ziya Gökalp’ten önce Türklük ya da Türkçülük marjinaldi. ..:: 3. Gökalp’a göre “millet” coğrafi bir zümre değil ama Türkçü devletin kurucuları “Türkiye” devletinin içinde yaşayan bütün değişik “milletleri” anayasaya göre “Türk” sayıyorlar. Kürdistan’ın en büyük bölümü “Türkiye” devletinin sınırları içinde kalmışsa da ayrı bir coğrafyadır ve tabii ki Kürdistan olarak Kürtlerin vatanıdır. ..:: 4. Gökalp’a göre “millet” ırk ve kavmiyet değil çünkü yeni kurulan “Türkiye” devletin sınırları içinde yaşayanların % 10’u bile etnik olarak “Türk” değildi. ..:: 5. Gökalp’a göre “millet” bir imparatorluk dahilinde yaşayan değişik milletlerin “toplamı” değildir. Osmanlı yıkıldı diğer milletler kendi devletlerine sahip oldular, onları tabii ki “Türk” sayamaz. Geriye Kürtleri “Türkleştirmek” kaldı. ..:: 6. Gökalp’a göre bir “millet” için en temel varlık unsuru “dildir”. Gökalp bunu söylediği halde ve Kürtçe ile Türkçe’nin iki ayrı dil olduğunu bildiği halde Kürtleri ve Türkleri aynı millet sayabilecek kadar hakikatten uzak siyasi bir “Türkçüdür”. ..:: 7. Geriye “sevmek” işi kaldı:) Kürtler ile Türkler birbirlerini az mı çok mu seviyorlar! İran, Irak ve Suriye’deki Kürtler Türkleri seviyorlar mı:) Bu “sevme” işinin aynı millet ya da ayrı millet olmakla alakası yok.

Arif Zêrevan

35,207 Aufrufe • vor 1 Jahr

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ: "6 Haziran'da Şam Büyükelçisi, Türkiye'den yaptığı açıklamada şimdiye kadar 700 bin Suriyelinin vatanlarına döndüğünü söyledi. Ancak Türkiye'ye geri dönenlerin sayısını açıklamadı. Daha önce 5 milyonu kayıtlı, 2 milyonu kayıtsız olmak üzere yaklaşık 7 milyon Suriyeli olduğu ifade ediliyordu. 700 bin kişinin döndüğü kabul edilse bile Türkiye'de hâlâ 6 milyon 300 bin Suriyeli yaşamaya devam ediyor. Daha sonra, 'Artık Suriyelilerin geri dönüşünü değil, Türkiye'ye entegrasyonunu konuşacağız' dediler. Oysa yıllarca Türk milletine, iç savaş bittiğinde Suriyelilerin ülkelerine döneceği sözü verildi. Seçim dönemlerinde de 'Göndereceğiz ama onurlarıyla göndereceğiz' denildi. Şimdi ise kalacakları söyleniyor. Seçimlerden önce 'PKK ile mücadele edeceğiz' diyorlardı, şimdi ise PKK ile müzakere ediyorlar. Bunların verdiği hiçbir söze güvenilmez. Peki, Suriyelilerin Türkiye'de kalmasıyla PKK ve Öcalan'la yürütülen müzakerelerin ne ilgisi var? Çok büyük ilgisi var. Öcalan Komisyonu dediğimiz komisyon bir rapor hazırladı. Erdoğan sürekli 'Türk, Kürt, Arap' diyerek yeni anayasadan söz etti. Burada kastedilen Araplar, Anadolu'ya getirilen ve şimdi entegre edilmek istenen Suriyeli Araplardır. Yani vatandaşlık verilecek Araplar. Bu büyük bir anlaşmadır. Bu, üniter milli devletin tasfiyesidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin milli devlet kimliğinin terk edilmesidir. Tek millet anlayışından çok uluslu bir yapıya geçiştir. Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack'ın da benzer açıklamalar yaptığını görüyoruz. Orta Doğu'da İsrail, kendisi dışında ulus devlet istemiyor. Irak bir ulus devletti, parçalandı ve etnik temelli federal bir yapıya dönüştürüldü. Suriye bir ulus devletti, şimdi ulus devlet kimliğini yitirdi. Ve sıra Türkiye'ye geldi. Irak ve Suriye'de savaş yoluyla dönüştürülen üniter ve ulus devlet yapısını, Türkiye'de PKK ve Öcalan'la yürütülen pazarlıklar üzerinden dönüştürmek istiyorlar."

Haberiniz

37,509 Aufrufe • vor 28 Tagen

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 Aufrufe • vor 5 Monaten

Türkiye, Doğu Akdeniz’de ya masanın kurucusu olur ya da başkalarının kurduğu masaya uzaktan bakmakla yetinir. Benden söylemesi. Güney Kıbrıs, NATO’nun Barış için Ortaklık Girişimi’ne katılmak için vites yükseltiyor. İsrail, daha dün Mısır’la 35 milyar dolarlık, tarihinin en büyük doğal gaz anlaşmasını yaptığını duyurdu. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı 2500 kişilik askeri güç konuşlandırma hevesleri basına yansıdı. Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülüğünde; Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail enerji bakanları Atina’da toplandı. İsrail, Güney Kıbrıs’a Barak MX hava savunma sistemi taşıdı. Lübnan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında bir deniz yetki alanları anlaşması imzalandı. Kıbrıs Adası üzerinde egemen eşit haklara sahip olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkı yok sayıldı. 2007’den beri bekleyen bu anlaşmayı Lübnan Bakanlar Kurulu geçen ay onayladı. Peki, ne oldu da bu anlaşmayı 18 yıldır engelleyen Türkiye, şimdi engelleyemez hale düştü? Normal şartlarda Güney Kıbrıs ile Lübnan arasında imzalanan bu anlaşmadan sonra Türkiye’nin Suriye ile deniz yetki alanları anlaşması yapması gerekmez mi? Sayın Fidan’a bakarsak, gerekmez. Kendisi, sene başında Avrupa Birliği’nin Dışişleri Bakanı diyebileceğimiz Kaja Kalas ile görüştü. Yunan basını, hanımefendiye görüşmeden sonra sordu: “Türkiye-Suriye arasında münhasır ekonomik bölge anlaşması olacak mı?” Hanımefendi de, “Deniz yetki alanı meselesini Fidan’a sordum. Böyle bir niyetlerinin olmadığını, bunun bir söylentiden ibaret olduğunu söyledi” diye yanıt verdi. Sayın Fidan, böyle bir söz verdiyseniz, gelin Meclis’te bunun açıklamasını yapın. Diyelim ki, Kaja Kallas konuşulanları çarpıtıyor. Suriye’yle karşılıklı deniz yetki alanları anlaşması yapmama yönünde bir taahhüdünüz var mı? Varsa, çıkın bunu anlatın. Yoksa, buyurun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de haklarını gözeterek, anlaşmayı yapın. Tüm dünyaya “Suriye’de bizden habersiz kuş uçmaz” mesajı veren siz değil misiniz? Bizim Suriye’yle karşılıklı kıyılarımız var. Suriye’nin kıyı sınırı Hatay’da bitiyor. Lazkiye’den başlayıp, Tartus’a kadar uzanıyor. Deniz yetki alanları anlaşması yapmak için neyi bekliyorsunuz? Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi abluka altına alma oyunlarını neden bozmuyorsunuz?

Oğuz Kaan Salıcı

12,108 Aufrufe • vor 7 Monaten