Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

#VİDEO- Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. İkbal Dürre: 🔸Türkiye’de sürecin devlet tarafından başlatılmasının ana etkenlerinden biri, devletin bu günleri öngörmesi 🔸Süreç, Kürtlerin birlik olup Türkiye’nin istemediği şekilde siyasi bir yöne dönüşmemeleri için başlatıldı 🔸Sürecin başlatılması hayırlı olmuştur; bu süreçte Rojavalı, Rojhilatlı Kürtler doğru tavır takındı 🔸İran’daki gelişmeler Türkiye’nin istediği...

119,842 просмотров • 1 месяц назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

.Ekrem İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi cüneyt özdemir "afedersiniz" çocukların yaralandığı, av olup yendiği veya öldüğü gerçeğini göz ardı edemezsiniz‼️ Böylesi bir toplumsal soruna bilim, medeniyet ve insan hakları odaklı bakılmalı. Kötü koşullara sahip barınaklar yerine; modern dünyanın benimsediği, hayvan refahı kavramına uygun yaşam alanları yapılabilir. 🔶Yasa izin vermiyor demişsiniz🚫 Yasal mevzuatımız, Unesco binasında bir müptezelin okuduğu bildiriyi referans alan hatalı ve eksik bir kanunun, bir maddesinin, zorunluluk hükmü içermeyen bir cümlesinden mi ibaret❓ 🔸Anayasamızın 5. maddesi gereği; Anayasal temel hakları kısıtlayan engelleri kaldırmak ile kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak Devletimizin görevi değil mi❓ 🔶Kısırlaştırma hiçbir sorunu çözmüyor‼️ Yapmış olduğunuz "tam donanımlı" hayvan hastanenizde ve/veya alanı ve kapasitesi genişleyen "rehabilitasyon" merkezinizde, bilimsel olarak hiçbir işe yaramayan "kısırlaştır-sokağa geri bırak yöntemi" ile 🔸trafik kazalarını önleyebildiniz mi❓ 🔸halk sağlığı riskini azaltabildiniz mi❓ 🔸ilinizde 200 bin civarı olduğu söylenen başıboş köpeklerin, iç-dış parazit ilaçlamalarını ve kuduz aşılarını günü gününe takip edebiliyor musunuz❓ 🔸Su kaynakları için petrol sızıntısı kadar kirletici olduğu 1991 yılında EPA tarafından açıklanan köpek dışkılarının, doğada ve kamuya açık alanlarda kalmaması adına ne yaptınız❓ 🔸17 farklı saldırganlık tipi içerisinde çocukları av olarak görebilme özelliği olan bir hayvan türünün, saldırganlığını kısırlaştırma ve/veya yemleme ile azaltabileceğinizi düşünüyor musunuz❓ 🔸başıboş köpek dilencileri tarafından aşırı ve sürekli bir üretim varken, sayı kontrolünün sağlanabileceğini nasıl hesapladınız veya hesapladınız mı❓ 🔸toplu taşıma kurallarınızda yasak olmasına rağmen, otobüs-tramvay-metro gibi araçlara başıboş köpek girmesi hakkında gerek halk sağlığını ve güvenliğini korumak, gerek Anayasal bir hak olan seyahat özgürlüğünü korumak, gerekse kendi koyduğunuz kuralları uygulamak adına önlem almayı düşünüyor musunuz❓ Sizin hayvan hastanesi açmanız veya "kısırlaştır - sokağa geri bırak" üzerine kurulmuş "rehabilitasyon" merkezlerini genişletmeniz, başıboş köpeklerin neden olduğu 🔸trafik kazalarını, 🔸dışkı kaynaklı çevre kirliliğini, 🔸zoonotik hastalıkları önlemiyor; 🔸saldırganlığı azaltmıyor, 🔸yaban hayatını ve besi hayvancılığını korumuyor. AYRICA 🔸çocukların ve yetişkinlerin temel yaşam hakkı 🔸insan hakları 🔸kamu güvenliği 🔸halk sağlığı 🔸hayvan refahı 🔸trafik güvenliği 🔸çevre sağlığı 🔸gıda güvenliği 🔸toplumsal huzur 🔸ülkemizin uluslararası itibarı 🔸turizm güvenliği gibi konularda yaşanan ihlal ve sorunları çözmediği gibi; ütopik bir hayalden fazlası olmayan "sayı kontrolünün sağlanması" da ilgili ihlal ve sorunları çözmüyor‼️ 🔶Sahipsiz köpekler Avrupa'da da var ama bir farkla👇 Avrupa vb. ülkelerde sahiplenilmiş bir köpeği sokağa atmanın büyük cezaları var evet; ancak bu ülkelerde sahipsiz kalmış köpekler de var. Ama bu sahipsiz kalmış köpekler, sokakta değil; özel alanlarda barındırılıyor. 🔸Bizim ülkemizdeki sorunun en büyük kısmı, sahipli köpeklerin sokağa atılması değil; insanların merhamet duygusunu sömürmek için dilenciler tarafından sokaklarda veya orman vb. yerlerde üretilen ve buralardan dağılarak başka yerlerde kendi kendine üremeye devam eden başıboş köpeklerdir. 🔶Bilim, medeniyet ve uzmanlar #BaşıboşKöpekOlmaz diyor‼️ 🔸Çok değerli meslek uzmanları, ✨Veteriner hekim Prof. Dr. Sn. Nilüfer SABUNCUOĞLU Prof.Dr. Nilüfer Sabuncuoğlu ✨Köpek eğitmeni Sn. Şebnem ERDEM Şebnem Erdem köpeklerin sokakta veya doğada sahipsiz ve başıboş bir şekilde yaşamaya uygun bir hayvan türü olmadığını, başıboşluktan köpeklerin de zarar gördüğünü defalarca anlattı. 🔸Çok değerli hukukçular ✨Avukat Sn. Devrim KOÇAK Devrim KOÇAK ✨Avukat Sn. Meltem ZORBA @MeltemZorba1 ✨Avukat Sn. Aslıhan ERGÜN ERCAN Av.Arb.ASLIHAN ERGÜN ERCAN ⚖️ başıboş köpek ilkelliğinin, bir insan hakları ihlali olduğu ile bu durumun ayrıca Anayasaya uygun olmadığını defalarca ifade ettiler. Yine pek çok yaban hayatı uzmanı ve bu konuda çalışan bilim insanı, başıboş köpeklerin doğa ve doğa hayvanları için zararlı olduğunu defalarca anlattı. 🔶Ne olduğu belirsiz marjinal oluşumların ve onların peşine takılmış 🔸bilimden kopuk müptezellerin, 🔸ruh sağlığı bozuk vakaların, 🔸başıboş köpek dilencilerinin, 🔸hukuk fakültesinde hak kavramını öğrenememiş yarım avukatların, 🔸Prim peşinde koşan ünlümsülerin, 🔸meslek ilkelerinden kopmuş sözde gazetecilerin; bilim, medeniyet, insan hakları ve hayvan refahından kopuk zırvaları yerine bilimi, gerçekleri ve uzmanları dinlemenin vakti çoktan geldi. 🔶Çocukların yaralandığı, av olup yendiği veya öldüğü gerçeğini göz ardı edemezsiniz‼️ Ülkemizin geleceği çocuklardır. Onlar, yarının büyük insanlarıdır. Yarının doktoru, mimarı, mühendisi, avukatı, öğretmeni, teknisyeni, üreticisi, emekçisi bu çocuklardır öyle değil mi❓ Tüm bunların yanında onlar, ailelerinin en değerli varlığı değil mi❓ Peki o çocuklarımızın şehrin ortasında, okul yolunda veya markete ya da parka giderken; yırtıcı dişlere sahip vahşi hayvanlar tarafından avlanması, parçalanması, sakat kalması, bedenlerinde ve/veya ruhlarında ısırık izi taşımak zorunda bırakılması, saldırıdan kaçarken araç çarpması ya da en kahredici olanı, ÖLMESİ‼️; bunların hiçbir bahanesi ve savunması olamaz, olmamalı. 🔸Yakın zamanda İlokul öğrencileri Tunahan Yılmaz ve Cemal Gezer, okul yolunda başıboş köpekler tarafından tarafından saldırıya uğradı. Tunahan'ı gören babası, "çocuğumu ısırmamış adeta yemişler" dedi. Tunahan, 10 yıl boyunca çeşitli ameliyatlar geçirmek zorunda kalacak. Yazık günah değil mi bu çocuğa ve ailesine❓ 🔸Cemal 3 gün yoğun bakımda kaldı. Cemal'in doktoru, "yaşaması bile bizim için mucize" dedi. 🔸Ruken Kolcu'yu başıboş köpekler yedi ve öldü. 🔸10 yaşındaki Emir Mete Durna kısır ve küpeli bir başıboş köpek tarafından öldürüldü. 🔸9 yaşındaki melek kızımız #MahraMelinPINAR'a başıboş köpeklerden kaçarken kamyon çarptı. 23 gün direndiği yaşam savaşını 28 Mart 2022'de kaybetti. 5199 sayılı yasanın çıktığı günden bugüne onlarca çocuğumuz, başıboş köpekler yüzünden hayatını kaybetti. Bu çocuklarımıza ve ailelerine yazık günah değil mi❓ 🔶Hiçbir hukuk düzeni zulmü kabul etmez🚫 Çocukların zulme maruz kalmasının, hiçbir hukuk düzeninde özellikle de evrensel hukuk ilkelerinde, insan haklarında ve Anayasamızda yeri yoktur. Başıboş köpek ilkelliği de çocuklarımızın yaşadığı bir zulümdür. 🔶Marazlı bir merhamet anlayışı ile vicdanlı olunamaz 🔸Hiçbir çocuk, bedensel ve ruhsal travmalara yol açacak bir vahşet riski ile baş başa bırakılamaz‼️ 🔸Hiçbir çocuk okula, markete, parka giderken can güvenliği tehlikesi yaşamak zorunda kalmamalıdır‼️ 🔸Hiçbir çocuğun hayatı, insan haklarına aykırı bir şekilde kısıtlanamaz‼️ 🔸İnsanlık, vahşi hayvanlardan korunmak için şehirler, yerleşim alanları kurdu öyle değil mi❓ Konuya modern dünyada kabul görmemiş "başıboş köpeklerin 'özgürlüğü' " açısından baktığınız sürece, ne insan haklarını koruyabilir ne de hayvan refahını tesis edebilirsiniz. Soruna bu açıdan bakmanın getireceği tek şey, masumların vebali ve ahıdır. 🔶Kurumlara ve millete ayak bağı olan 5199 sayılı yasa değişmeli O halde 2004 yılında hatalı ve eksik çıkarılmış olan 5199 sayılı yasa, Anayasamıza ve insan haklarına uygun şekilde meclisimizde TBMM değişmeli; toplumsal hayatı sekteye uğratan ve insan hakları ihlaline dönüşmüş başıboş köpek ilkelliği, yerel idarecilerin keyfine terk edilmeden mecliste yapılacak yeni bir yasa değişikliği ile sonlandırılmalıdır. 🔶Vicdanlara sesleniyoruz Sn. İmamoğlu, hâlâ marjinal oluşumların "kısırlaştır-sokağa geri bırak" zırvalarına inanıyor ve bu doğrultuda söylemlerinizi şekillendirmekte ısrar ediyorsanız; bu tavrınızı da İstanbul seçmeninin vicdanına bırakıyoruz. #BaşıboşKöpekOlmaz #KöpekSorunuMeclise #5199DeğişikliğiNerede #5199Mecliste #MahraMelinPINAR

Güvenli Sokaklar Derneği

57,311 просмотров • 2 лет назад

🔴 Cihat Yaycı : Terör örgütünün hapisteki liderine bir heyet gidiyor ve devletin şehirleri olan Van ve Diyarbakır’da büyük ekranlarda onun mesajı okunacak. Bugün televizyonlarda herkes, bu cani ne dedi diye bekleyecek. 📌 Üstelik artık ona “terörist başı” bile denmeyecek. “İmralı” denildiğinde, nasıl “Külliye” dendiğinde Cumhurbaşkanı anlaşılıyorsa, “İmralı” denildiğinde de Abdullah Öcalan anlaşılacak. İmralı, bir makam haline getirildi! Bu inanılmaz bir şey. 📌Atatürk, Türk milletini şöyle tarif ediyor: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Yani burada ırk, soy, din veya dil ayrımı yok. 📌Anayasamızın 10. maddesinde de bu açıkça belirtiliyor: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Bu madde varken, anayasaya başka bir madde nasıl eklenebilir? 📌Anayasanın 42. maddesine “Ana dilde eğitim Türkçe dışında başka dillerde de yapılabilir” ibaresi eklenirse, bu durum kendi kaderini tayin hakkını doğurur ve referandum hakkı ortaya çıkar. Bu süreç sonunda Türkiye paramparça olur. 📌Uluslararası hukuk açısından baktığımızda, 1933 Montevideo Sözleşmesi ve 1930 tarihli Cemiyeti Akvam’ın Sürekli Adalet Divanı kararına göre, bir ülkede anayasada birden fazla halk, mezhep, din, dil ve ırk yer almışsa, o halka özerk bölge statüsü verilir ve bu süreç referanduma gider. 📌Terörist başı Abdullah Öcalan’ın daha önce yayınladığı bildiride de “kendi kaderini tayin hakkına giden yol” vurgulanıyordu. Tıpkı Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi, Türkiye’de de bir referandum yapılması gündeme gelir. Türkiye buna izin vermese bile, anayasal düzenlemeler yapıldıktan sonra Birleşmiş Milletler devreye girer ve referandum zorunlu hale gelir. 📌Amerika’dan izin alamadığımız için şu anda Ayn el-Arab’a dahi giremiyoruz. Kosova, Sırbistan, Lübnan gibi ülkeler de hep bu şekilde parçalandı. 📌Türkiye’nin parçalanma sürecine girdiğini söyleyenlere tepki gösterenler, korkarım ileride pişman olacaklar. 📌 Eğer anayasanın 42. ve 66. maddelerinde değişiklik yapılır ve “Ana dilde eğitim Türkçe dışında da yapılabilir” ibaresi eklenirse, süreç şöyle ilerler: Önce anaokulları Kürtçe veya Ermenice olur. Ardından ilkokul açılır, sonra ortaokul ve lise açılmak zorunda kalınır. Daha sonra üniversite açılır ve böylece bağımsız bir eğitim sistemi oluşur. Bu da zamanla bölünmeyi kaçınılmaz hale getirir. 📌Şu an zaten Türkiye’de seçmeli olarak Kürtçe eğitim almak mümkün. Ancak eğitim dili Türkçe olmalıdır. Kürtçeye veya Kürtlere karşı bir düşmanlık söz konusu değildir. Benim savunduğum şey, ulusal kimliktir. Türkiye’de yaşayan herkes –Kürt kökenli, Ermeni kökenli, Rum kökenli ya da Türk kökenli olsun– Türk milletinin bir parçasıdır. Bölünmez bütünlük budur. 📌Fransa’da siyaset yapan Ermeni kökenli Deveciyan, Fransız vatandaşı olduğu için kendisini Fransız olarak tanımlıyordu. Ancak Türkiye’de, Ermeniler, Kürtler veya Çerkesler vs farklı kimlikler üzerinden ayrıştırmaya çalışıyor. Bu büyük bir oyundur. 📌Türkiye Cumhuriyeti büyük bir dönemeçte. Ben hayatım boyunca böyle bir tehlikeyle hiç karşılaşmadım. Geçmişte PKK’nın kontrol noktaları kurduğu dönemleri bile yaşadık ama devlet hiçbir zaman taviz vermedi. 📌Fakat şimdi umutsuzluğa kapılıyorum. Çünkü artık Diyarbakır “Amed”, Türkiye Türk milleti değil “Türkiye halkları” olarak anılmaya başlandı. Eğer gerçekten kendinize güveniyorsanız, bu büyük ekranları Aydın’da, İstanbul’da, Manisa’da, Trabzon’da da kurun!

TÜRK DEGS / TURK MAGS

32,315 просмотров • 1 год назад

27 ARALIK 2025 SAAT 14:00’TE, ANITKABİR’DE ATATÜRK’ÜN HUZURUNDA, HAİNSİZ TÜRKİYE BULUŞMASINDA NASUH MAHRUKİ’NİN KONUŞMASI Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, Türkiye’de her birimizin ayrı ayrı yaşadığı demokrasi sorunu vardır, adalet sorunu vardır, yandaşa başka, muhalefete başka işleyen hukukun önünde eşitlik sorunu vardır, üretim sorunu vardır, gelir adaletsizliği ve geçim sorunu vardır, açlık sınırının altıda asgari ücret ve emekli maaşı sorunu vardır, kalitesiz eğitim, denetimsiz devlet, hesap vermeyen hükümet, hesap vermeyen siyasiler ve bürokratlar sorunu vardır, kötü yönetilen devlet sorunu vardır. Bu sorunlar hepimizin ortak sorunlarıdır, Türk’ün de, Kürt’ün de, Laz’ın da, Çerkes’in de, Boşnak’ın da, Arnavut’un da ve Türk milletini var eden 26 etnisitenin tamamının da sorunlarıdır. Çözümü de hepimiz için ortaktır ve bir tanedir. Daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, adil ve tarafsız yargı, hukukun önünde eşitlik, doğru enflasyon hesaplamalarıyla asgari ücret ve emekli maaşının belirlenmesidir, açlık sınırının altında kimseye maaş verilmemesidir, her ailenin en azından yoksulluk sınırının üstünde bir maaşı evine getirebilmesidir, varlıklarımızı satarak değil üretim ekonomisiyle kalkınmanın sağlanmasıdır, eğitimin parasız olması, laik ve çağdaş olmasıdır, devletin açık ve şeffaf yönetilmesi, denetlenebilmesi, devlet kurumları ve siyasilerin, bürokratların hesap verebilmesidir. Ancak Güneydoğu’da Türkiye’nin geri kalanından farklı olarak ağalık sorunu, feodal düzen sorunu vardır, devletin denetleyemediği aşiretler, tarikatlar sorunu vardır, bu düzende köylünün Cumhuriyet’in korumasına erişememesi, eşitsizlik, adaletsizlik ve haksızlığa uğrayarak mağdur edilmesi sorunu vardır. Bunların da çözümü Cumhuriyet’tir, Atatürk Türkiyesi’dir. Biz bütün dertlerimizi kendi içimizde çözeriz, her zaman çözdük, her zaman çözeriz, ölümden gayrı her şeyi çözeriz ama emperyalizmin ajanları, düşmanlarımızın işbirlikçileri etnikçi, bölücü, ayrılıkçı eli kanlı teröristleri hem de Türkiye’den parça koparma hedeflerinden hiç sapmadıklarını Meclis’te de dağda da her konuşmalarında da açıkça, gözümüze soka soka, küstahça bir de üstüne tehdit ederek dile getirdikleri halde muhatap kabul edersek iş karışır. Büyük Türk milleti buna müsaade etmez, kendi Cumhuriyeti için, kendi geleceği için, çocuklarının özgür ve başı dik yaşayabilmesi için asla müsaade edemez ve etmeyecektir. Durumdan vazife çıkararak, Büyük Kurtarıcı ve Büyük Kurucu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurunda, Anıtkabir’de buluşan büyük Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, üniter yapısına, ulus devlete, milli egemenliğe, Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür ilkesine ve tek diline, tek milletine, tek egemenliğine sahip çıkmak için bugün burada. Burada siyasi partiler yok, her siyasi partiden yurttaşlar var, burada siyaset yok burada Türkiye Cumhuriyeti devletini ve Türk milletini iç ve dış düşmanlardan koruma kararlılığını gösteren Türk milleti var. Türkçe konuşmaktan asla vazgeçemeyiz, ana dil eğitimi zaten var ama ana dilde eğitim asla olamaz, bu konuda da kimse kelime oyunu yapmasın. Güneydoğu bölgemizde belediyelerde Kürtçe konuşulmasına da asla müsaade edilemez çünkü bölücülüktür, iki dilliliğin ilk adımıdır, Anayasa’ya aykırıdır ve sadece Türkiye’ye dönük emelleri olan emperyalizme hizmet eder. Bu konuda bir kez taviz verilirse arkası gelir. ABD, Ortadoğu’da ulus devlet istemiyor ve bunu apaçık İsrail’in güvenliği nedeniyle diye açıklıyor. Türkiye İsrail için bir tehdit değil ki, Türkiye’nin İsrail’in topraklarında gözü yok ki ama görünen o ki İsrail artık Türkiye için bir tehdit ve topraklarımızda gözü var, bunu Cumhurbaşkanı bile söyledi çünkü İsrail bu çağda akıl almaz bir şekilde yahudi şeriatının peşinden gidiyor ve dinsel fanatiklere göre vaadedilmiş topraklarına kavuşmak için konjonktürün çok uygun olduğunu düşünüyor. İsrail bu yüzden ulus devlet istemiyor ve ABD ile birlikte Türkiye’nin üniter yapısına müdahale etmeye çalışıyor. Etnikçi, ayrılıkçı, bölücü PKK’yı güçlendirmeye çalışıyor. İsrail işbirlikçisi PKK ve DEM de ulus devlet istemiyor çünkü Türkiye’nin parçalanmasını istiyorlar Kürt halkını özgürleşeceksiniz diye kandırıyorlar oysa İsrail’in ve işbirlikçilerinin kölesi olmaktan asla öteye gidemezler. PKK’nın ve DEM’in elitleri servetlerine servet, güçlerine güç katacaklar diye koca Kürt halkını İsrail’in desteğiyle kendilerine maraba yapmaya çalışıyorlar, Cumhuriyet’in yıkmaya çalıştığı ağalık düzenini kurumsallaştırmaya çalışıyorlar. Bizim bizden başka dostumuz yok, Türklerin de, Kürtlerin de ve hepimizin de bu coğrafyada kaderi ortaktır. Tek yol Atatürk’ün bizi 100 yıldır özgür ve bağımsız tutan tam bağımsız ve anti emperyalist Türkiye hedefinde birleşmektir. Bugün burada olanlar, bu hedef için buradadır. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Türkiye’de PKK sorunu vardır, terör sorunu vardır, etnikçi, ayrılıkçı, bölücülük sorunu vardır. Ölüm cezasına çarptırılmış, cezası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çevrilmiş Teröristbaşı’nın hapisten çıkarılmaya çalışılması sorunu vardır, hapisten çıkartılarak siyasi aktör yapılmaya çalışılması sorunu vardır, sanki bütün Kürtler PKK’lıymış gibi, bütün Kürtler terör destekçisiymiş gibi Teröristbaşı’nın bütün Kürtlerin lideri konumuna getirilmeye çalışılması sorunu vardır. Öcalan’ın mahkeme kararında şunlar yazar; ''..... Kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek , devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK'nun 125. maddesine göre ÖLÜM CEZASI ile Cezalandırılmasına. 2- Sanığın eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi'' ...... diye devam eder. Bu profesyonel katil, düşman ajanı, vatan haini teröristin ayağına Gazi Meclis'imizi götürdüler ve umut hakkından yararlanmasını istiyorlar, dahası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası çeken Teröristbaşını çıkarıp Kürt halkının siyasi lideri olmasını hayal ediyorlar. Sanki bütün Kürtler teröristmiş, terör destekçisiymiş gibi. Büyük Türk milleti, emperyalizmin ve ele geçirilmiş yerli işbirlikçilerinin yıkıcı ve bölücü ihanet projesini mutlaka bozacak ve bir kez daha heveslerini kursaklarında bırakacaktır. Anadolu'da kimse Türk milletini yenemez. Türk milleti vatanını kimseye böldürmez, Cumhuriyeti'ni kimseye yıktırmaz ve düşmana asla teslim olmaz. Bugün, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişinin 106. Yılında, O’nun huzurunda bu kararlılığımızı hep birlikte dosta düşmana göstermek için buraya geldik. Türkiye’mizi asla kimseye böldürmeyeceğiz.

Nasuh Mahruki

56,455 просмотров • 7 месяцев назад

Gazze’ye Yardım Ulaşıyor mu? Ülkemizin Küresel İyilikteki Yeri Üzerine! 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze, tarihin en yıkıcı saldırılarından birine sahne oluyor. Sivil yerleşim alanlarının hedef alınması, altyapının çökmesi, hastanelerin işlevsiz hâle gelmesi ve milyonlarca insanın temel ihtiyaçlara erişememesiyle birlikte, Gazze bir açık hava hapishanesinden çok, enkaz hâline gelmiş bir hayatta kalma alanına dönüşmüş durumda. Böylesi bir ortamda kamuoyunun en çok sorduğu sorulardan biri şu: Gazze’ye gerçekten yardım ulaşıyor mu? Yardım Giriyor mu? Evet, Ama... 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye yardım ulaşıyor. Evet, bu süreç çoğu zaman uzun sürüyor, yolları zorlu ve belirsizliklerle dolu. Ancak ateşkes dönemlerinde ciddi stoklamalar yapılarak içerideki ihtiyaçlara bir nebze olsun yanıt verilebildi. Şu anda hâlen o dönemlerde ulaştırılan yardımların etkisiyle bazı temel ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılıyor. Fakat ihtiyaçla orantılandığında bu yardımların yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. İçeriye yardım ulaştırmanın ne kadar güç ve karmaşık olduğu zaten bilinen bir gerçek. Bu nedenle bugün bu yolları tartışmanın değil, yardımı sürdürülebilir kılmanın yollarını konuşmanın zamanı. Sadece Yardım Değil, Baskı da Gerekli: Bugün Gazze’ye yapılan yardımlar elbette hayati önemde. Ancak yardım etmek kadar, bu yardımların engellenmeden, etkin şekilde ulaştırılabilmesi için siyasi baskı oluşturmak da zorunludur. Sadece bağış yapmakla kalınmamalı; Mısır ve Ürdün gibi sınır ülkelerin hükümetleri bu konuda sessiz kalmamalı. Bilgi Kirliliğine Dikkat: Her Duyduğunu Paylaşma Zaman zaman, kimi art niyetli, kimisi de aşırı hassasiyetten dolayı, Gazze’ye yardımların akıbeti hakkında sosyal medyada yalan veya eksik bilgiler yayılıyor. Bu tür içerikler, sahada büyük emekler veren kuruluşların motivasyonunu zedelerken, bağışçılar arasında da güvensizlik oluşturuyor. Oysa böyle bir ortamda en çok ihtiyaç duyulan şey; sükûnet, sağduyu ve teyitli bilgidir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kişiye her duyduğunu söylemesi ve paylaşması günah olarak yeter.” Bu hadis, bizlere açıkça gösteriyor ki, özellikle bu kadar kırılgan bir meselelerde bilgi paylaşırken son derece dikkatli olmak zorundayız. Çünkü her yanlış bilgi, oradaki insanların hayatına dokunan zinciri zayıflatabilir. Türkiye’nin İnsani Yardım Politikası: Türkiye, son yıllarda dünyanın en fazla insani yardım yapan ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. OECD ve Küresel İnsani Yardım Raporları’na göre, Türkiye 2017 yılında milli gelire oranla dünyanın en cömert ülkesi oldu ve bu unvanını hâlen koruyor. 2023 itibariyle Türkiye’nin insani yardım miktarı 7 milyar doları geçti. Bu yardımlar yalnızca para değil; sahra hastanelerinden mobil sağlık ekiplerine, gıdadan su arıtma sistemlerine kadar geniş bir alanı kapsıyor. Filistin özelinde de Türkiye, hem devlet eliyle hem de sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla Gazze’ye sistemli ve kapsamlı destek sunuyor. TİKA, AFAD, Kızılay, Umut Kervanı Vakfı, İHH gibi onlarca kurumlar bu sürecin öncüsü durumunda. Gazze’de yaşananlar, sadece bir halkın dramı değil, insanlığın vicdan testidir. Bu testten geçebilmek için yardımı yalnızca bir maddi destek olarak değil, bir ahlaki sorumluluk ve insani görev olarak görmek gerekir. Türkiye bu noktada önemli bir misyon üstlenmiş durumda. Fakat unutulmamalıdır ki, insani yardım süreklilik ister. Bağışçılar; duygusal dalgalanmalardan, medya gündemlerinden bağımsız bir şekilde, kalplerinin mutmain olduğu, kendilerinin daha çok güven duyduğu vakıf ve kuruluşlar aracılığıyla yardımlarına mutlaka devam etmelidir. “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla iyiliğe ulaşamazsınız.” Bu ayet bize gösteriyor ki, gerçek iyilik; elimizden gelenin fazlasını, yüreğimizden kopanı verebildiğimizde başlar. Kalbiniz mutmainse ve kendinize daha çok güven duyduğunuz bir kuruma ulaştıysanız, tereddüt etmeden yardım etmeye devam edin.

Erdal ELİBÜYÜK

12,929 просмотров • 1 год назад

Bu bir; “Ya kaza değilse” analizidir. Jeopolitik Fırtınanın Tam Ortasında: “Cephe Suriye, Araç Libya, Mesaj Ankara.” Genkur. Baş. Org. Selçuk Bayraktaroğlu’nun davetlisi olarak Ankara’ya gelen Libya Genkur. Baş. Org. Muhammed Ali Al-Haddad, MSB Bakanı Yaşar Güler ve diğer üst düzey Türk askeri yetkililerle görüştükten sonra ülkesine dönerken, uçağı Ankara yakınlarında düştü. / Libya Genelkurmay Başkanı uçağının Ankara semalarında düşmesi ve yakın geçmişte yaşanan (havada olanlar dahil) ardışık olaylar birer kaza ve tesadüften mi ibaret? En baştan söylemek zorundayız. Evet, mümkün? Ama biz bunların sadece birer kaza ve tesadüften ibaret olmadığını da düşünmek zorundayız. Çünkü dizilim son derece sıra dışı ve tam bir jeopolitik mücadelenin ortasında yaşanıyor. Bütün bunların raslantısal olduğunu düşünüyorsanız, bu yazıyı okumanıza gerek yok. Ama raslantısal olmadığını düşünüyor ve ne olduğuna dair muhakemenizi-bakış açılarınızı geliştirmek istiyorsanız; biraz zihniniz yorulacak, ama eminim okumanıza da değecek. / Hadi başlayalım: - Türk C-130’unun Azerbaycan’dan dönerken Gürcistan üzerinde düşmesi. - Türkiye 4 savaşın ortasında kalmış, merkezde ve kenar kuşakta doludizgin yaşanan doğrusal etkiler, asimetri ve manipülasyonlar. - Karadeniz başta denizlerde yaşanan istikrarsızlığın/ardışık olayların havada da gözükmesi. - En son Türk Hava Sahasında görülen menşei belirsiz S(İHA)lar. - Ve son olay: Libya Genel Kurmay Başkanının uçağının Ankara semalarında düşmesi… Benzeşen bağlam; yakın geçmişte İran Cumhurbaşkanının helikopterinin Güney Kafkaslarda düşmesi. /// Bütün bu olaylar raslantısal mı, komplo mu, bir etki/mücadele biçimi mi? Tekil olarak mı okunmalı, bağıl mı? Gerçekte nedir; bir baskı/manipülasyon mimarisinin katmanları mı? /// Libya’da 3 günlük yas ilan eden Libyalı yetkililer olayın ilk saatlerinde ‘uçağın bir kaza kırıma uğradığı’ açıklaması yaptı. Oysa bu dakikada olayın bir kaza kırım olduğunu tespit etmek mümkün değildi. Bu açıklama/ön alma çabası, durumun Libya için de kadar hassas olduğunu gösteriyor. TC. İletişim Başkanlığı ise; “Bu süreçte kamuoyunun sadece resmi makamlar tarafından yapılan açıklamalara itibar etmesi; bunun haricinde sosyal medyadaki teyitsiz bilgi, spekülasyon ve komplo teorilerini dikkate almaması, dezenformasyon girişimlerine prim verilmemesi adına oldukça önemlidir” açıklaması yaptı. Bu açıklama da Türkiye’nin; ‘daha kontrollü, daha az konuşur, daha az görünür’ bir yaklaşımla, daha kapalı, daha sert, daha sıkı bir faza geçtiğini gösterir. /// Olayın değdiği noktalar: - Akdeniz, MEB-deniz yetki alanları, kaynak ve alan mücadelesi, - Gazze savaşının başlangıcından beri Türkiye-İsrail arasında başgösteren gerginliğin bölgesel ve teopolitik rekabete, sürtüşmeye dönüşmesi, - İsrail-GKRK-Yunanistan yakınlaşması, - İsrail-YPG/PYD yakınlaşması, - Suriye’nin üniterleşme arayışı ve Türkiye’nin olası Suriye Harekatı, - Libya iç dengeleri, Afrika geçidi, enerji ve üsler, - Kafkaslarda Orta Koridor mücadelesi, - Türkiye yaşanan operasyon ve güç kavgalarının temas ettiği uluslararası ayaklar. /// Bu olay bir kaza değilse, Yüksek Düzey Askeri-Diplomatik Güvenlik Olayı (High-Level Military-Diplomatic Security Incident) sınıfa girmiştir: Bu sınıfın özellikleri: - VIP askeri hedef, - Devlet merkezinde gerçekleşme, - Kritik görüşme sonrası zamanlama, - Alınan kararları manipüle etme potansiyeli, - Ve çoklu aktörü; devleti/alanı/güç odağını etkileme potansiyeli. Bu tür olaylar kazayla başlar, ama kazayla bitmez. /// Kim kazandı sorusu en önemli ipucu: Stratejik analizde ilk soru “kim yaptı?” değil, “kimin işine yaradı”dır. Peki bu olay kimin işine yarar? /// Türkiye-Libya hattından rahatsız olanlar: - Doğu Akdeniz’de Türkiye-Libya deniz yetki alanları, - Trablus merkezli meşru askeri yapı, - Türkiye’nin Akdeniz’de kalıcı askerî varlığı, Bu hatta istikrar değil, belirsizlik isteyen herkes için bu olay kazançtır. /// Libya’da “komuta boşluğu” isteyen aktörler: Libya’da hala ciddi bir komuta boşluğu var. Ülke, siyasi olarak parçalanmış ve askeri yapılar arasındaki bütünlük hem iki başlı ve hem de eksenler içi bağlar oldukça zayıf. Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed Ali Al-Haddad, yalnızca bir asker değil, aynı zamanda Libya'da dengeyi sağlayan önemli bir figürdü. Bu tür kritik bir liderin kaybı, iç politikada gerginlikleri artırabilir ve dış müdahalelere zemin hazırlayabilir. /// Türkiye’de iç güç mücadelelerini uluslararası zeminlerde nasıl kullanıldığı, örnekleriyle tarihsel olarak bilinir. Bu konuda hiç polemik yapmayacağım, hiç de girmeyeceğim. Sadece şunu vurgulayacağım: Yakın dönemde kamuoyunun da yakından ilgilendiği sansasyonel medya-fuhuş-uyuşturucu operasyonlarında, iç siyasi rekabet ve eksen içi güç mücadelelerinde ayak izi görülen uluslararası bağ nedir? Olan ve olası iç operasyonlar ile olası Suriye harekatının etkilenme potansiyeli nedir? Bu tür olayların caydırıcılığa psikolojik saldırı modu vardır. Algı artık harp unsurudur, sessiz ama derin etkilidir. /// Şimdi en hayati, en dikkat çekmek istediğim nokta: Ya da en tehlikeli senaryo: Yanlış okuma: Bu tür olayların en tehlikeli sonucu, yanlış aktöre yanlış anlam yüklenmesidir. Yanlış bir okuma: - Yanlış diplomatik tepkiyi, - Yanlış askeri pozisyonu, - Yanlış cepheleşmeyi, - Yanlış geri dönüşsüz tırmanmayı getirir. Yani “Yanlış savaş/yanlış mücadele ihtimali” tam da bu eşikte doğar. Bu tür durumlarda devlet, aceleci kararlar almaktan kaçınarak, “Ya Sabır” çekip stratejik sabra yönelir. “Aceleyle alınan kararlar, yanlış sonuçlar doğurabilir” diye düşünür. Ancak bu stratejik sabır da kendi içinde büyük bir risk taşır. Çünkü bu süreçte de; - 2014 Kobani olayları merkezli 2013-2015 yanlış odaklanma, - “2019’dan beri olduğu gibi” durağanlık ve zaman tuzağına düşme olasılığı vardır. Yavaş ilerlemek, bazen gereksiz yere duraklamaya ve fırsatları kaçırmaya yol açabilir. /// Bu olayın Libya üzerinden görünmesi ama Ankara’da olması, bana şunu söylüyor: Hedef coğrafya başka, mesaj verilen merkez Türkiye. Suriye dosyası şu an Türkiye’nin askeri olarak en sıcak, diplomatik olarak en kırılgan ve uluslararası alanda en ağır baskıyla karşılaştığı dosya. Ve bütün şu başlıklar aynı anda masada: - Türkiye’nin “bekle-gör”den çıkma hazırlığı, - Suriye’nin kuzeyinde yeni bir askeri harekat, - YPG/PKK terör örgütünün varlığı, statüsü, - Suriye (YPG/PKK-HTŞ-Dürziler-Nusayriler) + Gazze üzerinden yeniden şekillenen Türk-ABD-İsrail-Rusya-İran-Arap denklemi, Bu ortamda Türkiye’nin karar eşiklerini etkilemek isteyen biri, doğrudan Suriye hattına dokunur. Ama doğrudan vurmak pahalıdır, o yüzden dolaylı vurur. Libya bu denklemde kullanılıyor olabilir mi? Evet, hem de sadece bir tek mermiyle birkaç kuşu vurabileceği için tekrar tekrar evet. Son sözü Türkiye’nin aklı, caydırıcılığı ve caydırıcılığını kullanma iradesinin belirleyeceğini çok iyi biliyorlar. O yüzden bütün oyun da; Türkiye’nin stratejik aklı ile caydırıcılığını kullanma iradesini etkileme üzerine dönüyor.” /// Libya Özeli: Libya, Türkiye için meşru ve savunulabilir bir angajman alanı. Türkiye'nin Libya'ya müdahalesi, meşru hükümeti destekleyerek dengeleri lehine değiştirti. Ayrıca, Türkiye'nin Libya'daki rolü, Hafter ekseniyle kurulan ve gelişen ilişkiler de, Libya'nın üniter yapısının korunması açısından da çok önemli. Türkiye, burada açık bir siyasi ve askeri inisiyatif kullanıyor, ancak bu durum bazı dış aktörler tarafından hazmedilemiyor. Özellikle AB-Yunan-İsrail-BAE hattında. Yani Libya’ya dokunmak, Türkiye’ye önce “başka dosyalar da yanar” mesajı veriyor. Bu aslında çapraz bir baskı tekniği: Suriye’de hamle yaparsan, bedelini Libya’da, Akdeniz’de, hatta merkezinde üretsin demek istiyor. /// Ankara’da olması: Karar merkezine, karar merkezinde mesaj: Bu çok kritik. Eğer konu sadece Libya olsaydı: olay ya Libya’da olurdu ya Akdeniz üzerinde ve gelirken. Ama olay Ankara kalkışlı, Ankara yakınında, stratejik kararların alındığı bir görüşme sonrasında yaşandı. Bu; “Tek mermiyle çoklu atış yapıyorum: Sahada değil, masada verilen kararlara mesaj veriyorum” demektir. Bu, Türkiye’nin geliştirdiği/geliştireceği inisiyatifleri, özellikle de harekâtı önlemek isteyen irade(lere) ait bir sinyaldir. /// Bütün bu yaşadıklarımızda 2013-2015 terör kuşağında olduğu gibi ve/veya 2019’dan beri yaşanan jeopolitik engelleme-zaman kazanma süreçlerinde olduğu gibi, benzer şeyler görüyorum. Ama koca bir fark eşliğinde. O zaman Karabağ Savaşı, Ukrayna savaşı, küresel-teopolitik Gazze manipülasyonu ve İsrail karşı katliamları ile İran-ABD/İsrail savaşları yaşanmamıştı. Bütün bu olaylar dizisi, bu mücadelelerin bağlamında yaşanıyor. O zaman yeni durumu kavramsallaştırmaya çalışalım: 2013-2015 terör saldırı kuşağının çok daha gelişmişi; - Çok eksenli, - Çok aktörlü, - Çok devletli, - Çok alanlı, - Çok zamanlı, - Çok daha tehlikeli, karar mekanizmalarını ve sosyolojik fay hatlarını hedef alma potansiyeli son derece yüksek bir asimetrik saldırı ve maniplasyon kuşağının içindeyiz. /// Bu tür olaylar birkaç sonucu tekil ya da çoklu üretmek ister: - Türkiye’nin kararlarını etkilemek, - Türkiye’yi durdurmak, - Durduramıyorsa oyalamak, zaman tuzağına düşürmek, - Türkiye’yi yanlış yere savurmak. /// Peki ben neden hala ısrarla olası Suriye harekatının peşinde koşuyorum? - Türkiye’de Suriye ön koşullu “Terörsüz Türkiye süreci” çöker. YPG/PKK terör örgütünün Türkiye’ye bir tuzak kurduğu, oyun oynadığı, zaman kazanmaya çalıştığı ortaya çıkar. - Türkiye Suriye harekatına hazırlandığını gösterir. - Türk karar verici heyet (Fidan-Güler-Kalın) Şam’a gider. - Bunlar bazı aktörlerin kırmızı çizgisine girer. - Bu karar verici ziyaretle eş zamanlı Suriye’de çatışmalar çıkar, YPG/PKK ekseninden iddialı, yüksek perdeden tehditler ve mesajlar gelir. - Türkiye’de YPG/PKK paydaşı açık ve kapalı bazı aktörler aktifleşir. - Siyasetteki (iktidar kanadı içindekiler dahil); İran ve ABD eksenlerindeki Kürtçülerin ayrışması ve rekabeti ayak izleri kendini göstermeye başlar. - Ve diğer İrancı ve Atlantikçiler devrededir. - FETÖ devrededir. - Dışarıdaki angajeler maliyetli olduğu için doğrudan karşı çıkamazlar. - O nedenle dış kaynaklı dolaylı, flu, inkâr edilebilir olay-olaylar üremeye başlar. - Bunlar peşi sıra olaylar dizisi şeklinde gelişir. - Diğer radikaller (IŞİD vb) fonda rol alma peşindedir. - Kimi yüksek profilli, merkezde, belirsizken, kimi kenar kuşaktadır. Sonuçta; Türkiye bir karar verirken “arka planda başka dosyalar da açılır” duygusu üretilir. Konsantrasyonu bozulmak istenir, “özellikle zafiyeti olanlar başta” kişisel mesajlar ve etkiler üretilir. Bu tam olarak: çok alanlı caydırma, çok dosyalı baskıdır. Bugün güney merkezli yaşanan olayların kaynak kodunda bir terör devletinin inşaşı ve Türkiye’nin bunu engelleme iradesini kırma çabası vardır. Kuzey merkezli olayların kaynak kodunda da Türkiye’yi savaşta taraf etme çabası. /// Kaza değilse (-ki kaza olsa bile durum okuması çok değişmiyor) bu olay, Libya’dan çok “Suriye karar dosyasını” etkilemeyi amaçlamış bir ön-alıcı baskı ve uyarı hamlesidir. Bunu başarırlarsa amaca ulaşmış olurlar. Libya gibi görünen bu olay Ankara’da yaşanıyor, ama sadece Libya’yı değil Akdeniz’i, Gazze’yi, Suriye’yi, Suriye Harekatını ilgilendiriyor. O yüzden bu mesajın bir özeli bir de geneli var: Özeli: Cephe Suriye, mesaj Ankara, araç Libya. Geneli: Cephe Türkiye’nin stratejik özerkliği, mesaj Ankara, araç Libya. /// Türkiye için aşırı sert tepki de risktir, ama geri çekilme de risktir. Bence doğru olan kararı bozmayıp, yöntemi sertleştirmektir. Bu yoğun asimetri, manipülasyon ve baskı ortamında Türkiye’nin hareket ekseni aslında çok belirgin ve masumdur. İster İran; “Türkiye’yi İsrail’le savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin”, ister İsrail/ABD; “Türkiye’yi İranla savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin.” İster AB-İngiltere Akdeniz denklemini bozmak, Karadeniz’i ısıtmak, ister Rusya Türkiye’yi karşısında değil yanında-yakınında görmek istesin. Türkiye’nin geleceği yakın tehdidini yok etmekten geçer. Çünkü en büyük tehdit, en yakın tehdittir. Bütün bu olaylar, en büyük yani en yakın tehdidi, uzak ve küçük bir tehdit olarak gösterme çabasının bir parçasıdır. Hançer El bu Kemal-El Kaim hattına değdiği an… Türkiye sadece çoklu cepheleri değil, çoklu ihtiras ve dogmaları da çökertmiş olur. Aynı IŞİD ve dogmasını Dabık’ta çökerttiği gibi. Bir ömür öğrenilenle-bir gece sabahlayarak yazılan yazılardan biri oldu. Saygılarımla… Abdullah Ağar 24 Aralık 2025

Abdullah Ağar

143,146 просмотров • 7 месяцев назад

Bese Hozat Kimdir ve Verdiği Mesajların Anlamı Nedir? PKK’nın Kandil’deki en önemli elebaşlarından, belki de şu an en önemlisi topuklu terörist Bese Hozat: “Türkiye bu süreci geliştirmezse Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. PKK kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan da istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim” demiş. Şimdi kimileri bunu duymaz, duymak istemez, kulağının üstüne yatar, kimileri hafife alır, kimileri ciddiye, kimileri de örgütün siyasi uzantılarına/etki ajanlarına/milislerine ekrandan verilen bir mesaj olarak okur, bilemem, ama ben Bese Hozat kod Fatma Yıldız’ı bilir ve önemserim. Öncelikle vurgulayalım; onun bu çatallı dili, sadece ihanet, sadece vekalet, sadece tehdit, sadece ayar barındırmıyor. O hem süreç severlere/teslim olmuşlara/örgüte kanmışlara net bir mesaj ve örgüt kadrolarına net bir talimat veriyor. /// Verdiği mesajları ve süreç için anlamını yorumlamadan önce size Bese Hozat’ın örgütteki yerini ve önemini kısaca anlatayım: “O Apo’nun Kandil’deki Yankısıdır.” Bese Hozat terör örgütünün en kritik çekirdek kadrolarındandır, en tepedeki birkaç teröristten biridir ve örgütün üstyapı ideoloğudur. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı’dır; bu pozisyon örgütte stratejik karar mekanizmasının en üst katmanında bulunmak anlamına gelir. Apo’nun ideolojik çizgisini yorumlayan, güncelleyen, söylemlerini örgüt politikalarına çeviren, yeniden kodlayan ve örgüt tabanına aktaran en etkili figürdür. Bu haliyle Bese Hozat terör örgütünün siyasal söylemlerinin, uluslararası mesajlarının, çözüm süreci dönemi analizlerinin, örgütsel stratejik kavramlaştırmalarının çoğunu Apo adına bizzat formüle eden baş teröriçedir ve Kandil’in “ideolojik beyni” olarak kabul edilir. Bu haliyle 3 tane Murat Karayılan, 5 tane Cemil Bayık, 35 tane Duran Kalkan, 75 tane Mustafa Karasu eder. Her sözü bir sinyaldir, talimattır. Açıklamaları, örgütün özellikle gençlik-milis yapılanması (YPS, YDG-H, Asayiş), kadın yapılanması, şehir hücreleri, sosyal medya operatörleri, medya yapılanmaları, Türk medyasına sızmış etki ajanları, Avrupa’daki propaganda mekanizması için operasyonel talimat niteliği taşır. O, Apo adına “Siyasi meşruiyet yaratma” sürecinin ana mimarıdır, PKK’nın kendini bir “taraf”, bir “meşru aktör”, bir “çatışma paydaşı” gibi sunma çabalarının arkasında onun söylem mühendisliği vardır. Yani Bese Hozat, İmralı’daki Apo’nun izdüşümü, dişil türevi, Apo’nun tercüme edilmiş sözüdür. Söylevleri ne kadar ciddiye alınmalıdır? Kısa ve net bir yanıt vereyim: Çok. Hatta gereğinden bile çok. Çünkü Hozat’ın sözleri açıklama değil, örgütün stratejik terör bildirisi, talimatı, mesajıdır. Ve özellikle: “Suç işlemedik” / “Af istemiyoruz” sözleri; örgütün meşruiyet alanını genişletme, devleti ise hükümranlıkta denk aktör olarak konumlandırma denemesidir. Bu nedenle çok tehlikelidir ve çok ciddiye alınmalıdır. /// Peki sözlerinin anlamı nedir? Siz benim buna terör örgütünün son dönem kodlarını okuma çabası da diyebilirsiniz. Ve gördüğümü en baştan söyleyeyim: Kod Bese Hozat’ın bu söylemi, devlet aklı için normal bir tehdidin çok ötesindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. Bese Hozat’ın ağzından çıkan hiçbir kelime, bir teröristin laubaliliği değildir; devletin egemenlik alanına atılmış hesaplı bir neşter cerrahisidir. PKK, Türkiye’yi kendi terör eylemlerinin muhatabı değil; kendi siyasal talebinin ‘tarafı’ olarak göstermek istiyor. Bu, klasik bir terör söylemi değil; bir devletleşme iddiasının habercisidir. Devlet bunu anında kırmazsa, bu iddia uluslararası alanda ‘zımni kabul’ üretir. Açalım: • Bu cümle/açıklama terör örgütünün sürece bakışını gösteren ve ispat eden en temel yaklaşımlarından biridir. Kesinlikle ağzı gevşek bir teröristin gevşek bir lafı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. • Bu söz, terör örgütünün 40 yıllık kanlı tarihini aklamaya çalışmasından çok daha büyük bir tehdidi içerir: Devletin meşruiyetini yok sayarak kendini devletle eşit konumda ilan etme teşebbüsü. • “Suç işlemedik” demek, aslında “devleti tanımıyoruz” demektir. Bu söylem; terörü, ihaneti, kalleşliği, kahpeliği, arkadan vurmayı, bombayı, mayını, pusuyu, hendekleri, infazları, çocukları, bebekleri katletmeyi “suç” değil “hak” gösterme çabasıdır. Bu cümlenin alt anlamı şudur: “Türk devleti bizim üzerimizde hükümran değildir.” Bu haliyle bu kaşar teröristin dedikleri devlete karşı paralel otorite ilanıdır. • “Af istemiyoruz” demekle devlete “sen üst değilsin” deme cüreti gösteriyor. Affı reddederek; “Sen bizi yargılayamazsın-sen bizi affedemezsin-sen bizim üzerimizde egemen değilsin” demeye getiriyor. • Bunlar sanki bir terör örgütü değil de kendilerini devlete denk, hatta üstün gören, statü iddiasının pratikleridir. Ve devlet için kırmızı alarm değerindedir. • PKK, bu söylemle artık suçtan değil; statüden konuşmaya başlamıştır. Ve bu çok kritiktir. Topuklu terörist Bese Hozat, “suç işlemedik” derken; “Biz terörist değiliz; tarafız”, “Biz suçlu değiliz; siyasi özneyiz”, “Siz de bize göre tarafsınız” demeye getirmektedir. • Bu, Türkiye’yi hukuki düzlemden, “iç çatışma/iki taraflı çatışma” düzlemine çekme girişimidir. Son derece sinsi bir terör yaklaşımıdır, uluslararası hukukta ‘silahlı çatışma statüsü’ arayışı ve yine uluslararası hukukta ‘iç statü bildirimi’ kurnazlığıdır. Süreç içerisinde verilen/verilecek her tavizi, uluslararası alana/hukuka taşımayı amaçlayan sinsi bir terör aklıdır. Unutulmasın: Bese Hozat, bugün PKK’nın hem stratejik kodlayıcısı hem de operasyonel tetikleyicisidir. Kandil’in teorisini, sahadaki hücrelerin eylemine bağlayan köprü Hozat’tır. O konuşur, örgüt hareket eder. O ima eder, milisler uygulamaya geçer. O çerçeve çizer, Avrupa’daki propaganda mekanizması o çerçeveyi dolaşıma sokar. Bu cümleler terör örgütü PKK’nın insanlık dışı bir terör örgütü olduğunu ve cinayetlerini normalleştirme operasyonudur. “Suç yok” demek şu anlama gelir: • Köy basmak suç değil. • Çocukları öldürmek suç değil. • Öğretmenleri katletmek, bayrak direklerine asmak suç değil. • Bebekleri, ana karnındaki çocukları kurşunlamak suç değil. • Mayın/EYP döşemek suç değil. • Masum askerleri, polisleri arkadan vurmak suç değil. • Vatanı için terörle mücadele eden korucuları hain ilan etmek suç değil. • Meskûn mahallerde hendek kazmak, tünel açmak, sivil halkı kalkan olarak kullanmak, halkın çocuklarını zorla-tehditle-şantajla ateşe sürmek suç değil. • Gençleri, çocukları kandırıp dağa çıkartmak suç değil. • Siyasi suikastlar suç değil. • Pusu, sabotaj, kundaklama, yakma, infaz suç değil. • Orman yakma; jeosit, ekosit suç değil. Topuklu terörist Bese Hozat’ın bu söylemi; Türkiye Cumhuriyetin egemenliğine karşı yapılmış en tehlikeli psikolojik operasyonlardan biridir. İşledikleri cinayetleri suç kategorisinden çıkarıp “hak verilmiş siyasal şiddet” kategorisine sokmaya çalışmaktır. Bununla; • Devletin ceza hukukunu boşa düşürmeyi hedefliyorlar. • Devletin, örgüt üzerindeki yargı otoritesini çökertmek istiyorlar. • Terörü siyasal alana taşıma çabasındalar. • “Suç değilse, terör yoktur; terör yoksa siyasi çözüm vardır” algısını oluşturmak istiyorlar. Bu söylem, Türkiye’yi terör kategorisinden ‘iç çatışma’ kategorisine çekme girişimidir. Amaç şudur: • Terörü “çatışma”ya çevirmek, • PKK’yı “örgüt”ten “taraf”a taşımak, • Devleti tek meşru otorite olmaktan çıkarmak, • Yeni süreç dayatmalarında PKK’yı “eşit aktör” konumuna oturtmak. Bu cümle, geleceğin masasına şimdiden atılmış bir statü virüsüdür. Devlet bu virüsü bugün yokedip atmazsa, yarın bu kansere dönüşür. Bütün bunlar terör örgütünü devletle denkleme stratejisinin bir parçasıdır. Terör örgütünden, silahlı örgüte, silahlı örgütten tarafa, taraftan aktörlüğe, aktörlükten statü sahipliğine geçiş stratejisidir. Becerebilirlerse sürecin en kritik sıçramalarından birine karşılık gelir. Peki bu söylem Türkiye’de neden boşluk buluyor? Çünkü: • Bazı kesimler hâlâ örgütün söylemini “kimlik politikası” sanıyor. • Bazı medya yapılarına sızılmış durumda. • Bazı aktörler siyasal çıkar için örgüt söylemine alan açıyor. • Bazı uluslararası odaklar PKK’yı zorunlu bir “müttefik” gibi görüyor. • Bazı akademik çevreler batı etkisiyle meseleyi çarpık okuyor. İşte bu yüzden Bese Hozat’ın bu cümleleri görünüşte masum, ama içerikte yıkıcı bir potansiyel taşıyor. Terör örgütünün lider kadroları; kendi adlarına süreci işletenlere, destekçilerine, etki ajanlarına ve sürece teslim olanlara şu mesajı veriyor: • “Bu kez af değil; eşit statü istiyoruz.” • “Bu kez suçtan pazarlık değil; statüden pazarlık yapacağız.” Bu, bir müzakere arayışından çok daha öte, çok daha pervasız; Türkiye Cumhuriyeti’ne bir karşı statü dayatmasıdır. Belli ki sürecin devamında masaya şunları da koyacaklar: “Terör değil, çatışma / terörist değil, taraf / ceza indirimi-af değil, siyasal çözüm.” Terörist elebaşı topuklu terörist kod Bese Hozat üzerinden terör örgütü PKK; • Devletin meşruiyet sinyallerini kesmeye, otorite düğümlerini zayıflatmaya, • Toplumsal algı akışını manipüle etmeye çalışıyor. Yani bu bir açıklama değil; devletin sinir sistemine atılmış bir “otorite virüsü”dür. “Suç işlemedik ki!” diyerek suç alanında olmadıkları devlete kabul ettirerek siyasi alan talep ettiklerini söylüyorlar. Önce statü, sonra pay, sonra kopuş, sonra diğer parçalarla bütünleşme istiyorlar. Örneğin “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin!” diyorlar. Bu cümlenin hedefi, sadece Türkiye’nin egemenliğine değildir, Türkiye’nin sağılmasıdır. Kafalarında güneydoğumuzun tüm alanlarına ve kaynaklarına çökmek, geri kalan Türkiye’nin de otoritesi/egemenliğini paylaşmak, kaynaklarını ve varlığını sağmak, yağmalamak var. • Bitmez, ardı kesilmez talepler, devletten-milletten-vatandan-ordudan intikam alma hırsları var. • Bu arsız ve pervasız söylem ve arkasındaki niyet; Türkiye’nin egemenliğine, varlığına, iç düzenine yönelmiş en tehlikeli meşruiyet operasyonlarından biridir. Bese Hozat’ın söylediği söz, bir teröristin cüreti değildir; devletin meşruiyet merkezine yönelik bir sibernetik saldırıdır. Bu saldırı bugün durdurulmazsa, yarın ‘biz zaten söylemiştik’ demenin hiçbir anlamı kalmaz. Son sözüm: Terör bitmeli midir? Evet, kesinlikle evet. Türk Devleti ve Ordusunun dağda kazandığı kesin zafer çerçevesinde kesinlikle evet. Çözümün temel parametresi budur, örgütün hezeyanları, dış baskılarla/konjonktürle kabaran arsız talepleri değil. Örgüt kaybettiği bir mücadelenin sonrasında 5 alandaki (Irak-İran-Suriye-AB ve Türkiye) bütün varlığından, iddiasından, emellerinden, bağ ve bağlantılarından, vekilliklerinden kayıtsız şartsız vazgeçmelidir. Böylece af dilemelidir. O zaman --- ve sadece o zaman --- şehit ailelerinin ve gazilerin onayıyla, milletin vicdanıyla, “başka kan akmasın” diyerek devlet affı gündeme gelebilir. Kanı akan biri olarak, milleti, orduyu ve kamuyu tanıyan biri olarak gördüğüm onurlu, tutarlı, gerçekçi çıkış budur. Gerisi karanlıktır. Saygılarımla 30 Kasım 2025

Abdullah Ağar

1,492,812 просмотров • 8 месяцев назад

Güney Asya’da Bir Kıvılcım, Kürdistan’da Bir Yangın İbrahim Halil Baran 29 Nisan 2025 Hindistan ile Pakistan arasında son günlerde tırmanan gerilim, sadece iki ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmanın çok ötesinde. Nükleer silah kapasiteleri, Keşmir ihtilafı ve küresel güç dengeleri nedeniyle, bu kriz tüm dünya için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Gelişmeler, Hint-Pasifik bölgesinde zaten kırılgan olan dengeyi daha da sarsıyor. Son olaylar zinciri, Keşmir’de bir turizm bölgesinde 26 erkeğin öldürülmesiyle başladı. Bu saldırı, Hindistan’ın Pakistan’a karşı sert diplomatik ve ekonomik adımlar atmasına yol açtı. Hindistan, Pakistan'la diplomatik ilişkileri düşürme kararı aldı, İndus Suları Anlaşması'nın askıya alınabileceğini duyurdu ve iki ülke arasındaki tüm ticari ilişkileri sonlandıracağını ilan etti. İndus sularının kontrolünün Hindistan’da olması, Pakistan için hayati bir tehdit oluşturuyor. Pakistan ise misilleme olarak Hindistan’a ait sivil ve askeri uçaklar için hava sahasını kapattı, Hindistan'ın diplomatik personel sayısına sınırlama getirdi ve Wagah Sınır Kapısı'nı kapattı. Ayrıca, İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınmasını açıkça "savaş ilanı" olarak göreceğini belirtti. Uluslararası toplum, iki nükleer gücün çatışmasının yaratabileceği yıkım nedeniyle büyük endişe duyuyor. Çin her iki tarafa da itidal çağrısında bulunurken, Rusya, geçmişte sunduğu arabuluculuk girişimlerine rağmen şu anda sürece aktif bir şekilde dahil değil. ABD ve Avrupa Birliği ise sessiz diplomasi yürütüyor. Ancak sahada gerçek dengeler daha belirgin: Çin Pakistan’ın arkasında, ABD ise Hindistan’ın yanında duruyor. Keşmir meselesi, 1947'den bu yana Hindistan ve Pakistan arasında çözülememiş tarihi bir anlaşmazlık. Bu bölge, bugüne kadar üç savaşa (1947-48, 1965, 1971) ve yüzlerce sınır çatışmasına sahne oldu. 2019'da Hindistan’ın Cammu Keşmir’in özerk statüsünü kaldırması, bugünkü krizin temelini oluşturdu. Gerilimi tehlikeli kılan en büyük unsur ise iki ülkenin nükleer silah kapasiteleri. Hindistan’ın Agni-5 füzeleri 5.000 km menzile sahipken, Pakistan’ın Shaheen-III füzeleri 2.750 km'ye ulaşabiliyor. Bu, Güney Asya'da patlak verecek bir çatışmanın kısa sürede küresel bir krize dönüşebileceği anlamına geliyor. Bölgesel dinamikler de bu krizi büyütüyor. Hindistan, ABD'nin Çin’e karşı geliştirdiği Hint-Pasifik stratejisinde kritik bir müttefikken; Pakistan, Çin'in "demir kardeşi" olarak görülüyor. Dolayısıyla Hindistan ile Pakistan arasında çıkacak bir savaş, sadece Güney Asya’yı değil, küresel stratejik düzeni de sarsabilir. ABD, Hint-Pasifik bölgesine büyük yatırım yapıyor. Ancak Hindistan’ın Pakistan’la bir savaşa sürüklenmesi, Washington’un dikkatini Çin cephesinden uzaklaştırabilir. Bu da Çin’e, Güney Çin Denizi ve Tayvan üzerindeki hamleleri için daha fazla alan açar. Öte yandan, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pekin için hayati önemde. Bu koridor, Çin’in küresel ticaret ağı OBOR’un (Bir Kuşak Bir Yol) ana damarı konumunda. Hindistan, ABD ve Avrupa ülkeleri ise buna alternatif olarak Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesini geliştirmeye çalışıyor. Bir Hindistan-Pakistan savaşı, Çin’in Pakistan’daki çıkarlarını tehdit ederek Pekin’in doğrudan müdahil olma ihtimalini artırıyor. Ayrıca İndus Suları Anlaşması’nın askıya alınması ihtimali, Güney Asya’da su savaşları riskini ciddi şekilde gündeme taşıyor. Pakistan'ın tarım ve içme suyu kaynaklarının %80'den fazlası İndus Nehri sistemine bağlı. Bir su krizi, gıda güvenliğini ve enerji arzını tehlikeye atarak dünya genelinde istikrarı bozabilir. 300 milyon insanı barındıran İndus havzasındaki büyük bir göç dalgası, küresel bir felaketi tetikleyebilir. Bu gerilim aynı zamanda Çin-ABD rekabetinin Güney Asya'ya taşınmasına zemin hazırlıyor. Bir yanda CPEC, diğer yanda IMEC gibi dev projeler doğrudan risk altında. Bu da Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupa'nın meselelere daha aktif şekilde müdahil olmasına yol açabilir. Nitekim Hindistan, Fransa’dan 26 Rafale-M savaş uçağı almak üzere 7,3 milyar dolarlık bir anlaşmaya hazırlanıyor. Ayrıca ABD, İsrail, Yunanistan, Fransa, Katar, BAE ve Hindistan'ın katılımıyla Yunanistan ev sahipliğinde büyük bir hava tatbikatı gerçekleştiriliyor. Krizin derinleşme riski, sadece Hindistan ve Pakistan'la da sınırlı değil. İran’ın Belucistan bölgesindeki bağımsızlıkçı hareketler, Afganistan’daki Taliban yönetiminin istikrarsızlığı ve Ortadoğu’daki mevcut kaos ortamı, Güney Asya'da başlayacak bir yangının çok daha geniş bir coğrafyaya sıçrama ihtimalini artırıyor. Bugün itibarıyla gerilim, diplomatik, ekonomik ve sınırlı askeri adımlarla sürüyor. Ancak nükleer güçler arasındaki her yeni tırmanma, öngörülemez riskler barındırıyor. Bu nedenle itidal çağrıları ve etkin kriz yönetimi girişimleri, hiç olmadığı kadar büyük önem taşıyor. Sonuç olarak, Hindistan-Pakistan gerilimi, yalnızca Keşmir ihtilafı veya Güney Asya dengeleri üzerinden okunabilecek bir kriz değil. Nükleer risk, su ve enerji güvenliği, küresel ticaret koridorları ve Çin-ABD rekabeti üzerinden tüm dünya sistemini etkileyebilecek bir tehdide dönüşmüş durumda. Şimdilik ne alakası var denilse de Hindistan ile Pakistan arasındaki kriz, Kürtler açısından doğrudan bir taraf seçimi meselesidir. Çünkü Kürtlerin Ortadoğu’daki geleceği, doğrudan ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarına bağlı bir evrim geçirmektedir. Özellikle Suriye, Irak ve İran üçgeninde Kürtler, ABD ile fiili, İsrail ile ise stratejik bir ittifak ilişkisine sahiptir. Yakın bir zamanda Suriye'de Kürtler doğrudan ABD'nin askeri ve siyasi desteğiyle özgürleştiler. İsrai’in operasyonlarıyla Suriye’de İran’ın etkisi azaltıldı ve sonuçta Kürtler artık federe bölge kurmaktan bahseder hale geldiler ve buradaki kaderimiz de İsrail’in bölgedeki güç dengesini elinde tutmasıyla mümkün. Irak'ta 1991 Körfez Savaşı sonrası kurulan güvenli bölge ve ardından Kürdistan için oluşturulan federal statü süreci doğrudan ABD etkisiyle gerçekleşti. Irak’ın bir karşıtı olarak İsrail, bu statünün korunmasında oldukça stratejik bir role sahip. Bugün İran’da da Kürtlerin özgürleşmesi, doğrudan ABD’nin ve İsrail’in İran’a yönelik tutumuyla kesinlikle yakından ilgilidir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bu stratejik ittifak ilişkileri göz önüne alındığında, Kürtler açısından Pakistan ve Çin ekseninin desteklenmesi siyasi bir intihar anlamına gelir. Çünkü Pakistan ve Çin, İran rejimiyle dostane ilişkilere sahiptir ve Türkiye bu üçü ile ayrıca ittifaka sahiptir. Nitekim bu krizde Çin, Türkiye ve İran, doğrudan Pakistan’dan taraf olmuşlardır. Özellikle Türkiye’nin Pakistan’a verdiği destek, yalnızca dini ve siyasi yakınlıkla açıklanamaz. Asıl mesele, 20. yüzyılın başında İngilizler tarafından kurulan bölgesel statükoyu koruma amacıdır. İngilizler, Sovyetlerin sıcak denizlere inmesini engellemek üzere Yunanistan, Türkiye, İran, Afganistan, Hindistan ve daha sonra da Pakistan’ı bir set olarak inşa etmişti. Bugün de bu strateji hala değişmiş değildir. Türkiye, İran ve Pakistan gibi devletler, İngilizlerin çizdiği sınırları, özellikle Kürtsüz sınırları koruma refleksiyle hareket etmektedir. 1955 yılında kurulan ve Sento olarak bilinen Bağdat Paktı'nın temel amacı da budur: Kürtlerin statü talebini bastırmak ve bölgeyi Batıya entegre bir tampon kuşak halinde tutmak. Bugün Pakistan, İran rejimiyle askeri teknoloji işbirliği yapıyor, Taliban yönetimiyle ilişkilerini güçlendiriyor ve Türkiye’nin Kürt karşıtı politikalarını destekliyor. Türkiye ise hem Pakistan üzerinden Asya’ya üzerinde bir etki üretiyor hem de Birleşmiş Milletler ve İslam Konferansı Örgütü gibi platformlarda Kürtlerin uluslararası tanınırlığını bu güç birliği ile engelliyor. Sonuç olarak, Kürtler açısından Hindistan, Kürdistan özgürlük mücadelesinin dolaylı müttefiki konumundadır. ABD’nin Hindistan’a verdiği destek ve Hindistan’ın Çin-Pakistan-İran-Türkiye bloğuna ve elbette İngilizlerin bölgesel statükosuna karşı duruşu, Kürtler için stratejik bir fırsat alanı yaratmaktadır. Bu nedenle Hindistan'ın güçlenmesi, Pakistan’ın zayıflaması ve ABD ile Hindistan ekseninin bölgesel ağırlık kazanması, Kürt ulusal çıkarlarıyla uyumludur. Kürtlerin bölgesel siyasette doğru tarafı belirlerken bu tarihsel ve jeopolitik gerçekleri göz önünde bulundurması kritik önemdedir.

ibrahim halil baran

38,705 просмотров • 1 год назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki 39’uncu Mekanize Piyade Tümen Komutanlığımızdaki Mehmetçiklerimize hitaben bir konuşma yaptı. Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: TERÖRLE MÜCADELEDE BÜYÜK BAŞARILAR ELDE ETTİK Sayın Genelkurmay Başkanımız ve Kuvvet Komutanlarımızla birlikte kardeş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunmaktan ve bu vesileyle 39’uncu Mekanize Piyade Tümen Komutanlığımızı ziyaret etmekten büyük bir mutluluk duyduğumuzu özellikle ifade etmek istiyorum. Bölgemizde ve dünyada her geçen gün risk ve tehditlerin arttığı hassas bir süreçten geçiyoruz. Böylesine kritik bir ortamda jeopolitik ehemmiyeti yüksek bir coğrafyada bulunan ülkemizin bu çok yönlü tehdit ve tehlikelere karşı koyabilmek için daima güçlü ve uyanık bulunması bir zorunluluk hâline gelmiştir. Millî Savunma Bakanlığı olarak bizler de bu anlayışla stratejiler üretiyor, ülkemizin bekası, asil milletimizin güvenlik ve huzuru için kapsamlı ve etkin bir şekilde faaliyetlerimizi icra ediyoruz. Yaptığımız planlamalar sürekli artırdığımız kabiliyetlerimiz ve personelimizin kahramanlığı ile yurt içinde ve sınır ötesinde terörle mücadelede büyük başarılar elde ettik. Bu çabalarımız sonucunda Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde başlatılan “Terörsüz Türkiye” süreci hedefine kararlı adımlarla ilerliyor, bin yıllık kardeşliğimizi pekiştirmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Terörle mücadelemizde olduğu gibi tüm faaliyetlerimizde ülkemizin ve asil milletimizin hak ve menfaatlerini gözetiyor çalışmalarımızı etkin bir şekilde sürdürüyoruz. Bu kapsamda hudutlarımızın emniyetini de en modern ve en etkili tedbirlerle sağlarken Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizi de tavizsiz bir şekilde koruyoruz. Bunun yanı sıra pek çok coğrafyada uluslararası güvenlik barış ve istikrar için de etkin roller üstleniyoruz. Artık birçok ülkenin de kabul ettiği gibi Türkiye’nin uluslararası alandaki yapıcı rolü tartışılmaz derecede önemlidir ve gereklidir. Son olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği ve ülkemizin ev sahipliğinde başarıyla gerçekleştirilen NATO Zirvesi de Türkiye’nin uluslararası alandaki saygınlığını bir kez daha tüm dünyaya göstermiştir. Şu bir gerçek ki Türkiye pek çok alanda sahip olduğu imkân ve kabiliyetleri güçlü ve etkin ordusu sürekli gelişen modern yerli-millî savunma sanayisi ile güvenin, istikrarın ve refahın en önemli adreslerinden biri konumundadır. TÜRK ASKERİNİN EMSALSİZ KAHRAMANLIĞI TARİHE ALTIN HARFLERLE YAZILDI Millî meselemiz olan Kıbrıs’ta da Garanti ve İttifak Antlaşmaları kapsamında güvenlik ve barışın korunmasına yönelik faaliyetlerimizi siz kahraman silah arkadaşlarımın büyük fedakârlıkları sayesinde başarıyla yerine getiriyoruz. Ada’da senelerce devam eden çatışmalar ancak 52 yıl önce kahraman ordumuzun bu topraklara ayak basmasıyla sonlanmış, hem Türkler hem de Rumlar için güvenli ve huzurlu bir ortam tesis edilebilmiştir. Büyük bir başarıyla icra edilen bu harekâtta Türk askerinin üstün yetenekleri emsalsiz kahramanlığı da bir kez daha tarihe altın harflerle yazılmıştır. 39’uncu Piyade Tümenimiz de Ada’ya ilk çıkan birliklerden biri olma şerefine nail olmuş ,Barış Harekâtı’nın her iki aşamasında da kahramanca mücadele sergilemiş soydaşlarımızın maruz kaldığı zulmü durdurmak için 142 şehit vermiştir. O tarihten bu yana Kıbrıs’ta önemli görevler üstlenen Komutanlığımız; Ada’daki diğer unsurlarımızla birlikte Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve güvenliğinin güvencesi durumundadır. 39’uncu Piyade Tümenimizin bugünkü mensupları olan sizler de burada hayati ve tarihî bir vazife icra ediyor hem kahraman ordumuzun hem de devletimizin etkinliğini Kıbrıs’ta gösteriyorsunuz. AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN KARARI BİZLER İÇİN YOK HÜKMÜNDEDİR Kıbrıs’ın sahip olduğu stratejik konum da dikkate alındığında güvenlik ve istikrarın devamı bakımından Türk askerinin buradaki varlığının ne kadar kritik önemde olduğu bir kez daha görülmektedir. O dönemleri bizzat yaşayan bir komutanınız olarak bilmenizi isterim ki yıllarca uluslararası çözüm önerilerine olumlu yaklaşmamıza rağmen atılan adımların karşılığını maalesef göremedik. Yine de hiçbir zaman iyi niyetli tutumumuzdan ve uluslararası hukuka uygun makul çözüm arayışlarımızdan asla vazgeçmedik vazgeçmeyeceğiz. Bunun için Kıbrıslı kardeşlerimizin kazanılmış hakları olan egemen eşitlikleri ve eşit uluslararası statülerinin teyidinin vazgeçilmezimiz olduğunu belirtiyoruz. Kısa süre önce Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen ülkemizi hedef alan asılsız iddialar içeren kararın hiçbir hukuki, tarihî ve vicdani temeli bulunmamaktadır. Rum lobilerinin etkisiyle hazırlanan bu yanlı yaklaşım bizler için yok hükmündedir ve alınan kararı en güçlü şekilde reddediyoruz. Bu tür siyasi metinlerin ne Kıbrıs’taki tarihî gerçekleri değiştirmesi ne de ülkemizin meşru haklarını tartışmaya açması mümkündür. Ne yazık ki Avrupa Birliği kurumları Rum kesimini üyeliğe kabul ettikleri tarihten itibaren Kıbrıs meselesine tarafsız yaklaşabilme vasfını büyük ölçüde yitirmiştir. Avrupa Parlamentosu da kurumsal tarafsızlığına gölge düşüren bir tutum sergileyerek; - 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türk halkının maruz kaldığı sistematik saldırıları katliamları zorla göç ettirmeleri ve temel insan hakları ihlallerini görmezden gelmeye devam etmekte; - Kıbrıs Türk halkını yok olmaktan kurtaran ve Ada’ya kalıcı barış ile istikrar getiren 1974 Barış Harekâtı'nı çarpıtmayı tercih etmektedir. Hâlbuki EOKA terörüyle gerçekleştirilen katliamlar ve Kıbrıs Türklerine yönelik mezalimler tarihî gerçeklerle sabittir. Geçmişte Mora’da, Balkanlarda, Anadolu’da, Kıbrıs’ta masum sivillere yönelik işledikleri vahşetler tarihî kayıtlarla ortadayken bu gerçekleri görmezden gelenlerin siyasi saiklerle Türkiye’yi ve kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimizi hedef alan değerlendirmeleri asla kabul edilemez. TARİH SİYASİ ARGÜMANLARLA DEĞİL, BELGELERLE VE HAKİKATLERLE YAZILIR Bugün Gazze’de bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan ağır insanlık dramı karşısında sessiz kalmayı tercih edenlerin Kıbrıs konusunda tarihî gerçeklerle bağdaşmayan değerlendirmelerde bulunmaları uluslararası vicdan bakımından da ciddi bir çelişkidir. Unutulmamalıdır ki tarih, siyasi argümanlarla değil belgelerle ve hakikatlerle yazılır. Hakikatler de er ya da geç bütün açıklığıyla ortaya çıkma vasfına sahiptir. Gerçek şu ki Türkiye uluslararası hukuktan doğan haklarından ve garantör devlet olarak üstlendiği sorumluluklardan dün olduğu gibi bugün de yarın da asla taviz vermeyecek adil bir çözüm için çalışmaya devam edecektir. Nitekim artık pek çok tarafsız kurum ve kişi de Ada’da kalıcı çözümün ancak eşit egemen iki devletin varlığı temelinde mümkün olabileceğini ifade etmeye başlamıştır. Bu kapsamda muhataplarımızı ve üçüncü tarafları gerçeklerden uzak iddialara tutunmaktan vazgeçmeye miadı dolmuş statükocu söylemleri bir kenara bırakmaya ve tarihî gerçeklerle uyumlu, makul ve yapıcı bir anlayışla çözüme yönelmeye davet ediyoruz. Hem Kıbrıslı Türkler hem de Rum komşularımızın müreffeh geleceği ve Ada’da kalıcı huzur ve barış iklimi için en doğru yolun bu şekilde olacağı muhakkaktır. Öte yandan Doğu Akdeniz’e etkileri bağlamında; - Özellikle İsrail’in Gazze ve Lübnan’da uluslararası hukuku yok sayarak yürüttüğü saldırılar, bölgenin güvenliğini ciddi anlamda tehdit etmektedir. - Rum kesimi de bu durumdan istifade ederek istikrara zarar verebilecek faaliyetlerini sürdürmektedir. - Ayrıca bu süreçte Doğu Akdeniz’de ve Ada’nın güneyinde yabancı ülkelerin hareketliliği de artmıştır. Tüm bunlara karşı uluslararası hukuk çerçevesinde ülkemizin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve menfaatlerini korumak için büyük bir güç azim ve kararlılığa sahip olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak isterim. Siz kıymetli silah ve mesai arkadaşlarımın da bu bilinçle ifa ettiğiniz tarihî görevi bundan sonra da büyük bir özveri içerisinde yerine getireceğinize yürekten inanıyorum. Ayrıca kıta stajı kapsamında burada bulunan son sınıf Harbiyelilerimizin de; başta Kıbrıs meselesi olmak üzere millî tezlerimize çok iyi hâkim olmalarını ve burada edinecekleri bilgi ve tecrübeleri mezun olduktan sonra meslek hayatlarına en güçlü şekilde yansıtmalarını beklediğimi ifade etmek isterim. Bu vesileyle; Mete Han’dan Sultan Alparslan’a Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadarki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. Ayrıca Kıbrıs Türk halkı için mücadele eden aziz şehitlerimizi Kıbrıslı mücahitleri ile mücahideleri ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor gazilerimize şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle selamlıyor görevlerinizde üstün başarılar diliyor hepinizin gözlerinden öpüyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

84,665 просмотров • 16 дней назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler beraberinde; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak ve Kuvvet Komutanları ile gittiği Şırnak’ta, 23’üncü Piyade Tümen Komutanlığında inceleme ve denetlemelerde bulundu. Sınır ötesindeki birlik komutanlarının da katılımıyla video telekonferans toplantısı gerçekleştiren Bakan Yaşar Güler, yapılacak çalışmalara ilişkin talimatlar verdi. Bakan Yaşar Güler toplantıda yaptığı konuşmada şunları söyledi: ÇATIŞMALAR, TÜRKİYE’Yİ HER AN TEYAKKUZDA OLMAYA ZORLUYOR Ordumuzun seçkin birliklerinden biri olan 23’üncü Piyade Tümen Komutanlığımızda siz değerli silah ve mesai arkadaşlarımla bir araya gelmekten büyük bir memnuniyet duyduğumu özellikle ifade etmek istiyorum. Uluslararası ilişkilerde çok boyutlu gelişmelerin yaşandığı, artan risk ve tehditler nedeniyle güvenlik ortamının hızlı ve sürekli olarak değiştiği kritik bir süreçten geçiyoruz. Ülkemiz de jeo-stratejik konumu itibarıyla doğrudan veya dolaylı olarak karmaşık problemlerle yüzleşmek durumunda kalıyor. Başta güney bölgemiz olmak üzere komşu coğrafyalarda devam eden istikrarsızlık, sınırlarımızın ötesindeki çatışmalar ve terör örgütlerinin faaliyetleri Türkiye’yi her an teyakkuzda olmaya zorlamaktadır. Millî güvenliğimizi ve varlığımızı tehdit eden gelişmelerin ortaya çıktığı bu kaotik süreçte alışılmış metotlar yerine, etkili ve önleyici yöntemlerle gerekli tedbirleri alıyoruz. Özellikle Irak ve Suriye’deki son gelişmeler, bu görevin ne denli kritik olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Suriye’nin toprak bütünlüğü ve halkının güvenliği ve refahına yönelik başından beri kararlılıkla sürdürdüğümüz gayretlerimiz neticesinde sahadaki tüm unsurlar ve taraflar, kalıcı çözümün ancak Türkiye ile birlikte gerçekleşebileceğini idrak etmiştir. Irak’ın kuzeyinde de ülkemizin birlik ve bütünlüğüne yönelen terör tehdidine karşı mücadelemiz büyük bir başarıyla devam etmektedir. TERÖRİSTLERİN SON ZAMANLARDA TESLİM OLDUĞUNA ŞAHİT OLUYORUZ Verilen üstün gayretler neticesinde yeni bir sürecin kapısı aralanmıştır. Bu süreçte niyetimiz halis, amacımız açık ve nettir. Ülkemizin güvenlik ve istikrarı ile refah ve huzuru için her türlü aklıselim yaklaşımı takdirle, ancak ihtiyatla ve hassasiyetle ele alıyoruz. Nitekim 27 Şubat’taki paylaşımı da bu çerçevede değerlendiriyoruz. Bu yaklaşımımızın gerçek manasını idrak eden terör örgütü mensuplarının, son zamanlarda artan bir şekilde Türk adaletine teslim olduğuna, nihayetinde devletin şefkatli bağrına basıldığına şahit olmaktayız. Bir kez daha vurgulamak isterim ki teslim olan örgüt üyeleri, devletimizin şefkatli ve adaletli kollarında, hukuk sistemi içinde değerlendirilerek muamele görecektir. Bununla birlikte, her ne şekil ve yöntemle olursa olsun, sürecin istismarına ve sabote edilmesine asla müsaade etmeyeceğiz. Unutulmamalıdır ki milletini ve vatanını sevmeyen, onun uğruna fedakârlık yapmayan hiçbir büyük ideali gerçekleştiremez. “Devlet ebed müddet!” şiarımız doğrultusunda, devlet olma, bir ve beraber yaşama bilinci, tarih boyunca asil milletimizin her zaman güçlü olmasına imkân vermiştir. Tüm bu yaklaşımımızın suistimal edilmesi durumunda mücadelemiz aynı azimle devam edecek ve Mehmetçiğin nefesi, her zaman olduğu gibi ülkemize ve milletimize yönelen tüm terör örgütlerinin ensesinde olacaktır. ŞEHİT VE GAZİLERİMİZİN MUKADDES HATIRALARI MUKADDES EMANETİMİZDİR Şurası muhakkaktır ki bu toprakları vatan yapan bağrında sakladıklarıdır. Vatanımızın manevi mimarları olan şehit ve gazilerimizin aziz hatıraları mukaddes emanetimizdir. Bu vesileyle vatan ve millet uğruna hayatını kaybeden aziz şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi şükranla yâd ediyorum. Şehit ve gazilerimizin yoldaşı, onların sancağını taşıyan ve emanetine sahip çıkan siz değerli silah arkadaşlarım da verdiğiniz mücadele ile asil milletimizin güven içerisinde olmasının başlıca teminatısınız. Bir yandan vazife sahanızdaki doğal ve fiziki zorluklara, diğer yandan stratejik ve psikolojik güçlüklere rağmen fedakârca görevlerinizi icra ediyorsunuz. Yüksek vazife şuuru ve sorumluluk bilinci ile ortaya koyduğunuz üstün gayretler, her türlü takdirin üzerindedir. Bugün; - Sınır hattımız emniyet altındaysa, güvenlik ve huzur ortamının tesis edildiği Şırnak’ta yatırımlar tüm hızıyla devam ediyorsa, - Türkiye’nin en büyük petrol rezervlerinden birine sahip Gabar’da, güvenli bir şekilde petrol çıkartılabiliyorsa, bunlar hep, güvenlik güçlerimizin yurt içinde ve Mehmetçiğimizin sınırlarımızın ötesindeki destansı mücadelesi sayesindedir. İnanıyorum ki bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da asil milletimizden aldığınız güçle bu kutsal vazifenizi en iyi şekilde yerine getirmeye devam edeceksiniz. ÜLKEMİZ ULUSLARARASI GÜVENLİK MİMARİSİNİN VAZGEÇİLMEZ ÜYESİ HÂLİNE GELDİ Ülkemiz, terörle mücadelenin yanı sıra, diplomatik girişimleri ve güçlü duruşuyla pek çok coğrafyada etkin ve yapıcı bir rol üstlenerek müzakere masalarının ve uluslararası güvenlik mimarisinin vazgeçilmez üyesi hâline gelmiştir. Dünyanın başat aktörleri dahi, Türkiye’nin güçlü temaslarını ve hayata geçirdiği etkin inisiyatifi, açıkça dile getirmektedirler. - Bugün Afrika’daki güvenlik ve refahın paydaşlığında, - Kafkasya’daki istikrar ve barışın sürekliliğinde, - Karadeniz’de savaşın sona erdirilmesi çabalarında, - Orta Doğu’da barış ve huzurun tesis edilmesinde, - Hatta Avrupa güvenlik mimarisinin korunmasında en güvenilir ortak olarak hep Türkiye’nin adı zikredilmektedir. Ülkemizin etki ve ilgi alanının böylesine genişlediği bir dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; Uluslararası güvenlik, barış ve istikrarın desteklenmesi için Azerbaycan’da, Libya’da, Somali’de, Katar’da, Kosova’da, Bosna-Hersek’te ve daha pek çok coğrafyada engin tecrübesiyle önemli vazifeler ifa etmektedir. DAİMA GÜÇLÜ, CAYDIRICI VE ETKİN OLMALIYIZ Ülkemiz, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde gerek savunma ve güvenlik alanında yaptığı atılımlarla, gerekse diğer ülkelerle kurduğu çok boyutlu ilişkilerle bölgesinde ve dünyada söz sahibi olan etkin bir konuma ulaşmıştır. Bugün Türkiye olarak ulaştığımız bu üstün seviyeyi, Silahlı Kuvvetler olarak aynı anda birçok görevi başarıyla icra edebilme kabiliyetimizi çok iyi idrak etmemiz gerekiyor. Öte yandan gerek günümüz küresel güvenlik ortamının gerekse bölgedeki durumun bize verdiği mesaj gayet açık. Ülkemizin ve asil milletimizin huzuru ve güvenliği için daima güçlü, caydırıcı ve etkin olmalıyız. Bu çerçevede Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; tarih boyunca olduğu gibi bugün de ülkemizin ve asil milletimizin güvenlik ve huzuru için büyük bir kararlılıkla mücadele etmekte, kendisine verilen görevleri başarıyla yerine getirmektedir. Şu ana kadar elde ettiğimiz başarıların korunması ve daha yüksek seviyelere çıkarılması temel önceliğimizdir. Bu anlayışla; Cumhuriyetimizin ikinci asrına başladığımız bu dönemde, “Türkiye Yüzyılı” hedeflerimiz doğrultusunda daha büyük ve daha güçlü bir Türkiye için gayret göstermeye devam edeceğiz. Bu vesileyle Mete Han’dan Sultan Alparslan’a, Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadar ki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. - Aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, - Gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu duygu ve düşüncelerle; bugün idrak edeceğimiz Kadir Gecemizin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor; Ramazan Bayramı’nızı şimdiden en içten dileklerimle kutluyorum. Ailelerinizle birlikte hepinize sağlık ve esenlikler diliyorum. Görevlerinizde üstün başarılar diliyor, gözlerinizden öpüyorum. Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

66,641 просмотров • 1 год назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ziya Cemal Kadıoğlu ile gittiği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 28’inci Mekanize Piyade Tümen Komutanlığını ziyaret ederek inceleme ve denetlemelerde bulundu. Tümen’de görevli Mehmetçiklerle akşam yemeğinde bir araya gelen Bakan Yaşar Güler, onlara hitaben şunları söyledi: SON BİR ASRIN EN YOĞUN VE EN ETKİN FAALİYETLERİNİ GERÇEKLEŞTİRİYORUZ “Kardeş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunmaktan ve bu vesileyle adanın güvenliğine yönelik önemli bir fonksiyon üstlenen 28’inci Mekanize Piyade Tümen Komutanlığımızda, sizlerle bir arada olmaktan büyük bir mutluluk duyduğumu özellikle ifade etmek istiyorum. Bölgemizde ve dünyada çok boyutlu gelişmelerin yaşandığı; artan risk ve tehditler nedeniyle güvenlik paradigmalarının sürekli değiştiği kritik bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte jeopolitik ehemmiyeti yüksek bir coğrafyada bulunan ülkemizin de tüm bu tehdit ve tehlikelere karşı, daima güçlü ve uyanık bulunması bir zorunluluk haline geliyor. Dolayısıyla Millî Savunma Bakanlığı olarak bizler de ülkemizin bekası, asil milletimizin güvenlik ve huzuru için son bir asrın en yoğun ve en etkin faaliyetlerini gerçekleştiriyoruz. Bu kapsamda şanlı ordumuz, yurt içinde ve sınır ötesinde icra edilen operasyonlar ile terörle mücadelede büyük başarılar elde ediyor. Kahraman Mehmetçiklerimiz, son teröristi de etkisiz hâle getirme kararlılığıyla mücadelesini büyük bir gayretle sürdürüyor. Operasyonlarımızla eş zamanlı olarak hudutlarımızın emniyetini de en yoğun ve etkili tedbirlerle sağlarken; Mavi ve Gök Vatanımızda hak ve menfaatlerimizi de tereddütsüz ve tavizsiz koruyoruz. Millî meselemiz olan Kıbrıs’ta da Garanti ve İttifak Antlaşmaları kapsamında bulunurken, güvenlik ve barışın korunmasına yönelik faaliyetlerimizi de siz kahraman silah arkadaşlarımın büyük fedakârlıklarıyla başarıyla yerine getiriyoruz. 50 YIL ÖNCE ADADAKİ SOYDAŞLARIMIZIN VARLIĞI GARANTİ ALTINA ALINDI Türkiye, Kıbrıs sorununun ortaya çıktığı ilk andan itibaren, konuya uluslararası hukuk temelinde hakkaniyet esasıyla yaklaşmış; diplomasiyi önceleyerek ve ilgili taraflarla görüşerek sürece çözüm bulmak için yoğun gayret sarf etmiştir. Ancak tüm bu çabalarımıza rağmen Kıbrıs’taki soydaşlarımıza karşı artan baskı ve hatta katliama dönüşen eylemler, garantör devlet olarak barışın tesisi ve soydaşlarımızın korunmasına yönelik adım atmamızı gerekli kılmıştır. Bu çerçevede kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, 1974’te büyük bir başarıyla icra ettiği Kıbrıs Barış Harekâtı’yla Ada’ya barış ve huzur getirmiştir. Şurası muhakkaktır ki, o süreçte asil milletimizin tüm fertlerinin yüreği, buradaki soydaşlarımızın haklı mücadelesi için atmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı’na verilen güçlü destek de Türk milletinin sarsılmaz birlik ve dayanışma ruhuna yeni bir örnek teşkil etmiştir. Bu sene 50’nci yıl dönümünü idrak ettiğimiz bu önemli harekât sayesinde soydaşlarımızın Ada’daki varlığı güvence altına alınmış ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yol da açılmıştır. O tarihten itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerimizin adadaki varlığı, barış ve güvenliğin teminatı olup huzur ortamının devamı için en büyük güvencedir. Bugün burada görev yapan siz kahraman silah ve mesai arkadaşlarımın varlığı da, barışın ve istikrarın korunması bakımından son derece kıymetlidir, hayatidir. Unutmayınız ki Kıbrıs’ın sahip olduğu stratejik konum; sadece Ada’nın değil bölgedeki genel güvenlik ve istikrarın devamı bakımından da kritik önemdedir. Dolayısıyla böylesine tarihî bir görevi Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığının değerli personeli ile büyük bir özveri içerisinde icra ettiğiniz için her birinizi tebrik ediyor; sizleri gözlerinizden öpüyorum. Bu vesileyle ifade etmek isterim ki, nasıl 50 yıl önce soydaşlarımızın yaşadığı zulüm ve acılara sessiz kalmadıysak, bugün de aynı anlayışla Kıbrıs Türk’ünün haklarını koruma azim ve kararlılığına sahibiz. KARDEŞLERİMİZİN EGEMEN EŞİTLİKLERİ BİZİM İÇİN OLMAZSA OLMAZDIR Şu anda, Ada’da tamamen uluslararası meşruiyeti haiz olarak bulunan Türkiye’nin varlığını sorgulayan zihniyete, ülkemizin garantör devlet olma vasfını ve bölgeyle olan tarihî bağlarını bir kez daha hatırlatmak isteriz. Ayrıca Kıbrıslı kardeşlerimizin kazanılmış hakları olan egemen eşitlikleri ve eşit uluslararası statülerinin teyidi, bizim için olmazsa olmazdır. Muhataplarımızı artık; miadı dolmuş, statükocu ve provokatif söylemleri bir kenara bırakmaya; bunun yerine tarihî ve mevcut gerçeklere uygun, makul ve mantıklı bir şekilde çözüme yönelmeye davet ediyoruz. Hem Kıbrıslı Türkler hem de Rum komşularımızın müreffeh geleceği ve Ada’da kalıcı huzur ve barış iklimi için, en doğru yolun bu şekilde olacağı muhakkaktır. Sonuç olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da garantör devlet olarak güvenlik, barış ve istikrar için Ada’da bulunmaya ve kardeş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin meşru çıkarlarını her koşulda desteklemeye devam edeceğiz. ÜLKEMİZ KRİZLERİN ÇÖZÜMÜNE YÖNELİK ÇOK KAPSAMLI GİRİŞİMLERDE BULUNUYOR Ülkemiz, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın stratejik öngörüsü ile son yıllarda savunma ve güvenlik alanında önemli adımlar atmış, diğer ülkelerle kurduğu çok boyutlu ilişkilerle bölgesinde ve dünyada etkin bir konuma ulaşmıştır. Çatışma ve ihtilafların çevrelediği bölgenin tam kalbinde yer alan ülkemiz, gerginliklerin yayılmasını engellemeye, krizlerin ve sorunların çözümüne yönelik, çok kapsamlı girişimlerde bulunmaktadır. Bu kapsamda; - Güney coğrafyamızdaki çatışmaların sonlandırılması ve krizlerin çözümünden Kafkaslar’da kalıcı barışın sağlanmasına, - Karadeniz’deki güvenlik ortamının sürdürülmesinden, Balkanlar’daki huzur ortamının korunmasına, - Kuzey Afrika ve Akdeniz’de güvenliğe sağladığımız katkılardan Somali ve çevresinde istikrarın tesisine yönelik üstlendiğimiz inisiyatiflere kadar faaliyetlerimizi çok yönlü bir şekilde yürütüyoruz. Tüm bu girişimler, Türkiye’nin küresel bir aktör haline dönüştüğünü; uluslararası güvenlik mimarisinin ve müzakere masalarının mimarı ve vazgeçilmez bir üyesi haline geldiğini en açık şekilde ortaya koymaktadır. KKTC’NİN YANINDA OLMAYI SÜRDÜRECEĞİZ Başta terörle mücadele olmak üzere, elde ettiğimiz tüm başarıların devam etmesi ve ülkemizin uluslararası alandaki güçlü konumunu sürdürebilmesinin en önemli şartlarından biri de yerli ve millî savunma sanayimizdir. Yerli, millî ve modern savunma sanayimizin son yıllarda ulaştığı üstün seviye ile her platformda ihtiyaçlarımızı karşılıyor; bunun yanı sıra ürünlerimizi pek çok ülkeye ihraç ederek ülke ekonomimizi güçlendiriyoruz. Bu bağlamda Millî Savunma Bakanlığı olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ve ‘Türkiye Yüzyılı’ hedeflerimiz doğrultusunda, - Ülkemizin ve asil milletimizin güvenlik ve huzuru için var gücümüzle çalışmaya, - Daha büyük ve daha güçlü bir Türkiye için gayret göstermeye devam edeceğiz. Aynı şekilde “İki devlet ve tek yürek” olduğumuz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yanında olmayı sürdüreceğiz. Bu vesileyle; - Mete Han’dan Sultan Alparslan’a, Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadarki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. - Ayrıca Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin lideri Dr. Fazıl Küçük’ü, kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı, aziz şehitlerimizi, Kıbrıslı mücahitleri ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, - Gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Sizleri bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyor; görevlerinizde üstün başarılar diliyorum. Kalın sağlıcakla…” #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

102,216 просмотров • 2 лет назад

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI YAŞAR GÜLER, İFTARI BAYBURT’TA MEHMETÇİKLERİMİZ, ŞEHİTLERİMİZİN AİLELERİ VE GAZİLERİMİZLE BİRLİKTE YAPTI Bayburt’ta bulunan Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, iftarı 17’nci Komando Tugay Komutan Yardımcılığımızda Mehmetçiklerimiz, şehitlerimizin kıymetli aileleri, kahraman gazilerimiz ve onların değerli aileleriyle yaptı. Bakan Yaşar Güler, beraberinde Bakan Yardımcısı Salih Ayhan ile birlikte katıldığı iftarda konuşma yaparak şunları söyledi: TARİHİ ZAFER GÜNÜMÜZÜ BÜYÜK BİR GURURLA YÂD ETTİK Mübarek Ramazan ayının bereketini ve huzurunu paylaştığımız bu anlamlı iftar sofrasında, baba ocağım Bayburt’ta sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu güzide iftar programında birlik ve dayanışma ruhuyla sizlerle aynı sofrada buluşurken aynı zamanda can Bayburtumuzun düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümünü de idrak etmenin heyecanını yaşıyoruz. Nitekim gün içinde icra edilen görkemli etkinliklerle bu tarihî zafer günümüzü büyük bir gururla yâd ettik. Bayburt’umuzun şanlı tarihinde müstesna bir yere sahip olan Kop savunmasında yazılan kahramanlık destanları, bu topraklarda yetişen her vatan evladı için büyük bir ilham kaynağıdır. Tarihten bugüne her daim vatanına bağlılığıyla, devletine sadakatiyle ve milletine hizmet etme azmiyle öne çıkan güzel Bayburtumuz, bu yönüyle Anadolu’nun vicdanı ve milletimizin ortak değerlerinin güçlü bir yansımasıdır. ŞEHİTLERİMİZ VE GAZİLERİMİZ MİLLETİMİZİN ONUR VE HAYSİYETİNİ TEMSİL EDİYOR İşte bu mirasın en vakur ve güçlü temsilcileri de şüphesiz ki siz şehit ve gazi ailelerimiz ile kahraman gazilerimizdir. Bu yüzden sizlerle aynı sofrayı paylaşmanın anlamı bizler için çok büyüktür. Çok iyi biliyoruz ki aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimiz milletimizin onur ve haysiyetini temsil etmektedirler. Aziz şehitlerimiz ve siz kahraman gazilerimiz aynı zamanda Türk kahramanlığının ve fedakârlığının gurur timsali mazisi şan ve şerefle dolu Türk ordusunun da ilham kaynağıdırlar. Bugün bu aziz vatanda huzur içinde yaşayabiliyorsak bu sizlerin fedakârlıkları sayesindedir; hakkınızı hiçbir zaman ödeyemeyiz. Ancak başımızın tacı olan sizlerin hayatlarını kolaylaştırmak ve yaşam standartlarını yükseltmek için ilgili tüm kurumlarımızla birlikte yoğun bir gayret içindeyiz. Şanlı atalarımızdan ve aziz şehitlerimizden bizlere yadigâr olan kutsal vatanımızı daha güçlü, daha müreffeh ve daha güvenli bir geleceğe taşımak hepimizin ortak sorumluluğudur. Bu bilinçle Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de ülkemizin güvenliği ve asil milletimizin huzuru için azim ve kararlılıkla görev yapmaktadır. Özellikle vurgulamak isterim ki aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin silah arkadaşları yani kahraman Mehmetçikler, onların bıraktığı kutsal mirası ve şanlı sancağı gururla taşımaktadırlar. Bugün sınır ötesinde icra edilen operasyonlardan hudut güvenliğinin sağlanmasına, Mavi ve Gök Vatanımızın korunmasından uluslararası görevlere kadar başarıyla yürütülen çok yönlü faaliyetlerimiz, bu yüksek vazife şuurunun en açık göstergesidir. Bayburtumuzun medarıiftiharlarından biri olan 17’nci Komando Tugayımız bu faaliyetlerde şanlı ordumuzun önemli birliklerinden biri olarak önemli görevler üstlenmektedir. DEVLETİMİZİN DURUŞU NETTİR Kahraman ordumuz son yıllarda icra ettiği başarılı operasyonlarla terör örgütüne büyük darbeler vurmuş ve terörü bitirme noktasına getirmiştir. İçinde bulunduğumuz kaotik ortam dikkate alındığında terörün tamamen ortadan kaldırılması yalnızca güvenlik meselesi değil, tarihî bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır. Bu tablo karşısında yürüttüğümüz mücadeledeki kararlılıkla birlikte toplumsal dayanışmamızı ve kardeşliğimizi tahkim edecek güçlü bir iradenin ortaya konulması da her zamankinden daha önemli hâle gelmiştir. Bu çerçevede devletimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde terörle mücadelede kaydedilen ciddi aşamayı dikkate alarak, millî birlik ve kardeşliğimizi güçlendirmek ve terörü tamamıyla sona erdirmek için “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatmıştır. Özellikle belirtmeliyim ki başta aziz şehitlerimiz ve kahraman gazilerimizin emsalsiz fedakârları sayesinde terörle mücadelede elde edilen başarılar “Terörsüz Türkiye” yolculuğunu daha gerçekçi ve ulaşılabilir bir hedef kılmıştır. Bu sürecin kalıcı başarıya ulaşması ise ancak terör örgütünün silahlarını bir an önce teslim ederek tüm uzantılarıyla birlikte taahhütlere eksiksiz biçimde uymasına bağlıdır. Bu konuda devletimizin duruşu nettir ve hiçbir tereddüde yer yoktur. Bizler de bu süreci ilk günden itibaren devletimizin ve ülkemizin bekası ve çıkarları doğrultusunda samimiyetle destekledik ve desteklemeye devam ediyoruz. Ancak tüm gelişmelere karşı planlı faaliyetlerimizi sürdürüyor, tedbirlerimizi her zamanki kararlılığımızla alıyoruz ve almaya da devam edeceğiz. STEADFAST DART 2026 TATBİKATI'NDA TSK’NIN GÜCÜNÜ GÖSTERDİK Türk Silahlı Kuvvetleri olarak NATO’nun en büyük tatbikatı olan STEADFAST DART 2026 tatbikatına katıldık. Ülkemizi ve asil milletimizi en üst seviyede temsil ettik. Bir kez daha Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücünü ve kuvvetini, yerli ve millî silah sistemlerimizin kalitesini gösterdik. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin muharebeye ne denli hazır olduğunu da gözler önüne serdik. O nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri olarak asil milletimize layık olabilmek adına var gücümüzle çalışmalarımıza devam ediyoruz. BU YOLDA TAVİZ VE PAZARLIK YOK Bu tarihî süreç bir yandan birlik ve beraberliğimizi daha da pekiştirmeyi amaçlarken aynı zamanda gelecek nesillerin güvenlik ve huzuru içindir. Şüphesiz bu süreçte atılan ve atılacak tüm adımlar şehitlerimizin aziz hatırasına kesinlikle leke düşürmeyecek, gazilerimizin onuruna ve emeklerine asla zarar vermeyecek niteliktedir. Bu yolda hiçbir taviz ve pazarlık yoktur, olmamıştır. Milletimizin birliğini, kardeşliğini ve güvenliğini zedeleyecek hiçbir adım atılmamıştır, bundan sonra da atılmayacaktır. Yegâne amacımız artık evlatlarımızı yitirmediğimiz, kanın ve gözyaşının sona erdiği, ayrılık tohumlarının kökünden söküldüğü, çocuklarımızın sadece barış ve kardeşlik ortamında büyüdüğü bir geleceği inşa etmektir. Çok şükür ülkemizin her bölgesinin kalkındığı bu güvenlik ve huzur ikliminde Bayburtumuz da yeni ve kapsamlı bir atılım dönemine girmiştir. Özellikle son yıllarda her alanda yapılan birbirinden değerli yatırımlarla Bayburtumuz, Türkiye’nin yükselen yıldızlarından biri durumundadır. Bayburtumuz artık; -Gurur kaynağı olan Üniversitesiyle, -Sayısı 12 binlere ulaşan aynı zamanda dünya ve Türkiye şampiyonlukları elde eden lisanslı sporcularıyla, -Yapılan yatırımlar ve verilen desteklerle tarımsal gelişimin ve kırsal kalkınmanın önde gelen merkezlerinden biri olmasıyla, -Her geçen gün gerçek potansiyelini ortaya koyan kültür ve turizm zenginliğiyle, -Aynı zamanda ulaştırma alanında büyük yatırımlara sahne olmasıyla anılmaktadır. İnanıyorum ki önümüzdeki yıllarda şehrimiz çok daha büyük ilerlemeler kaydedecektir. Unutmayalım ki güçlü bir toplum ancak birlik ve dayanışma ile ayakta kalır. Bayburtumuzun da en büyük gücü, birbirine kenetlenmiş insanlarıdır. Bu dayanışma ruhu geçmişte olduğu gibi bugün de en büyük güvencelerimizden biridir. Sizlerin de desteğiyle bir ve beraber olarak geleceğe emin adımlarla yürüyecek ve ülkemizin gücüne güç katacağız. Kahraman silah ve mesai arkadaşlarımın da Türkiye Yüzyılı vizyonumuz doğrultusunda kendilerine tevdi edilen görevleri en iyi şekilde, büyük bir şevk ve gayretle yerine getirmeye devam edeceğine inancım tamdır. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken; Bayburtumuzun düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümünü, bir kez daha kutluyor, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Şehitlerimizin siz kıymetli ailelerine ve yiğit gazilerimize sağlıklı ve huzurlu bir ömür temenni ediyorum. Bu vesileyle Ramazan ayının hayırlı ve bereketli geçmesini niyaz ediyor, kahraman silah ve mesai arkadaşlarıma görevlerinde üstün başarılar diliyor, sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

47,275 просмотров • 5 месяцев назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, SETA ve Münih Güvenlik Konferansı Vakfı tarafından düzenlenen “Ankara’daki Müttefikler Konferansı”nın açılış konuşmasını yaptı. İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın da katıldığı törende konuşan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: NATO KENDİSİNİ YENİLEYEBİLDİĞİ İÇİN VARLIĞINI SÜRDÜRDÜ NATO Ankara Zirvesi marjında düzenlenen “Müttefikler Ankara’da” etkinliğinde sizlerle bir arada bulunmaktan memnuniyet duyuyorum. SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına ve bu etkinliğe katkı sağlayan tüm kurumlara teşekkür ediyorum. Stratejik, siyasi, endüstriyel ve akademik bakış açılarını bir araya getiren bu etkinlik, İttifak açısından kritik bir dönemde değerli bir platform sunmaktadır. NATO, kuruluşundan bu yana bir askerî ittifaktan daha fazlası olmuştur. Kolektif savunmanın, siyasi dayanışmanın ve transatlantik bağın kurumsal ifadesini teşkil etmiştir. Tarih boyunca ittifaklar ya kısa ömürlü olmuş ya da değişen koşullara uyum sağlayamamaları nedeniyle işlevsiz hale gelmiştir. NATO ise temel amacını gözden kaçırmadan kendisini yenileyebildiği için varlığını sürdürmüştür. Genel hatlarıyla NATO’nun evrimi üç aşamada ele alınabilir. Birinci aşama, “NATO 1.0” olarak adlandırılan, İkinci Dünya savaşını müteakip, Soğuk Savaş dönemini kapsayan ve gerçekçi tehdit değerlendirilmesinin yapılarak İttifakın misyonunu sürdürdüğü dönemdir. Bu kapsamda, hazır kuvvetler, muharebe hizmet desteği kapasitesi ve güvenilir yük paylaşımı ile birlikte çalışabilirliği inşa ederek ortak güvenliği sağlamıştır. Bu dönemde ittifakın temel önceliği, kolektif savunma çerçevesinde güçlü ve caydırıcı bir askerî yapı tesis etmek olmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrasında küresel sistemde yaşanan köklü değişim ile birlikte birçok Avrupalı Müttefik savunma harcamalarını, kuvvetlerini, stoklarını ve sanayi kapasitesini azaltmıştır. “NATO 2.0” olarak tanımlanan bu dönemin odak noktası terörizm ve Balkanlar’daki savaşlar nedeniyle kriz yönetimi ve alan dışı harekâtlar olmuştur. 2014 yılından bu yana konvansiyonel savaş kademeli olarak NATO sınırlarına ulaşmış, yeni büyük güç rekabeti ve eş zamanlı bölgesel krizler bizi yeni bir aşamaya, yani “NATO 3.0” dönemine taşımıştır. Bu sürecin temel sınaması, NATO’nun krizleri yönetme ve her yönden gelen tehditlere karşılık verme kabiliyetini koruyarak güvenilir kolektif savunmayı yeniden tesis etmesidir. Bu durum; Avrupa’nın konvansiyonel savunmada daha fazla sorumluluk üstlendiği, ancak transatlantik bağın ve ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığının vazgeçilmezliğini koruduğu, daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir İttifakı gerekli kılmaktadır. AVRUPALI MÜTTEFİKLER DAHA FAZLA SORUMLULUK ÜSTLENMELİ Bu dönüşüm, olağanüstü karmaşık bir güvenlik ortamında gerçekleşmektedir. Ukrayna’daki savaş Avro-Atlantik güvenliğini şekillendirmeye devam ederken, İran, İsrail ve ABD’yi kapsayan son çatışma, bölgesel krizlerin nasıl küresel sonuçlar doğurabildiğini göstermiştir. Füze ve insansız hava aracı saldırıları, deniz ulaşımındaki kesintiler, enerji arzının sekteye uğraması ve tedarik zincirleri üzerindeki baskı, tehditlerin birbiriyle ne kadar derinden bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle NATO; doğu ve güney kanatları ile Avrupa-Atlantik alanının ötesindeki sınamaları kapsayan kapsamlı bir 360 derece bakış açısını muhafaza etmelidir. Böylesine kritik bir dönemde Avrupalı Müttefikler daha fazla sorumluluk üstlenmelidir. Ancak bu, yalnızca daha yüksek bütçe rakamları açıklamakla gerçekleştirilemez. Savunma harcamaları; hazır birliklere, eğitimli personele, mühimmata, dayanıklı lojistik sistemlere, bütünleşik komuta yapılarına ve muharebe edebilir kuvvetlere dönüşmelidir. Külfet paylaşımı ayrıca operasyonel riski, coğrafi konumu, hazırlık seviyesini, görev katkılarını, sanayi kapasitesini ve kriz anında görev icra edebilme kabiliyetini de dikkate almalıdır. Zira ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığına ilişkin düzenlemeleri, İttifak içindeki sorumlulukların yeniden dengelenmesi ihtiyacını daha da belirgin hâle getirmektedir. Bu bakımdan Türkiye’nin tecrübesi son derece değerlidir. Avrupa’nın büyük bölümü Soğuk Savaş sonrasında silahlı kuvvetlerini küçültürken Türkiye aynı yolu izlememiştir. Türkiye, büyük, profesyonel ve faal bir kuvvet yapısını muhafaza etmiş; hazırlık seviyesini artırmış, savunma sanayine yatırım yapmış ve zorlu ortamlarda harekât icra etme kabiliyetini korumuştur. Bu geniş imkân ve kabiliyetler ile sahip olunan devamlılık, bugün hem Türkiye hem de İttifak için stratejik bir avantaja dönüşmüştür. Bazı Müttefikler birliklerini yeniden teşkil etmeye, personel temin etmeye ve stoklarını yenilemeye çalışırken Türkiye mevcut yapıları ve operasyonel bilgi birikimi sayesinde derhâl katkı sağlayabilmektedir. Bu nedenle Türkiye; konuşlandırılabilir kuvvetleri, tecrübeli komutanları, yerleşmiş eğitim kültürü ve sağlam askerî temeliyle NATO 3.0 sürecinde güçlü bir konuma sahiptir. Bu durum Türkiye’nin; hazırlık açıklarının kapatılmasına katkı sağlamasına, farklı kanatlarda caydırıcılığı güçlendirmesine ve krizlere süratle karşılık vermesine imkân tanımaktadır. TÜRKİYE, NATO’NUN EN BÜYÜK İKİNCİ ORDUSUNA SAHİP Saygıdeğer Konuklar, Türkiye, 1952 yılında NATO’ya katılmasından bu yana yalnızca İttifakın coğrafi ön hattında yer alan bir ülke olmamıştır. Aksine Türkiye, risk üstlenen, sorumluluk alan, krizlerde sahada yer alan ve gerektiğinde caydırıcılığın fiilî yükünü taşıyan bir duruş sergilemiştir. Türkiye; yüksek eğitim standartları, operasyonel tecrübesi ve güçlü müşterek harekât kapasitesiyle NATO’nun ikinci büyük ordusuna ve en yetenekli kuvvetlerinden birine sahiptir. Yüksek hazırlık seviyesindeki komando birliklerimiz, geniş bir coğrafyada süratle konuşlanma ve krizlere etkili şekilde müdahale etme imkânı sağlayan önemli stratejik güç çarpanlarıdır. Türkiye olarak Kosova’dan Akdeniz’e, Baltık bölgesinden Karadeniz’e kadar, NATO görevlerine, harekâtlarına ve tatbikatlarına önemli katkılar sağlamaktayız. Bu kapsamda hava polisliği, deniz güvenliği, kriz yönetimi ve eğitim alanlarında sorumluluk üstleniyoruz. Yakın dönemde icra edilen kapsamlı NATO tatbikatları, Türkiye’nin yalnızca yakın çevresinde değil, tüm Avrupa-Atlantik alanında güvenliği sağlayıcı kapasitesini bir kez daha göstermiştir. Türkiye’nin Afrika, Orta Doğu ve Asya’daki saha tecrübesi de boş bırakılan alanların rakip aktörler tarafından hızla doldurulduğu bir dönemde stratejik bir değerdir. YAPILAN HARCAMALAR TEK BAŞINA CAYDIRICILIK ÜRETMEZ Mevcut dönemde NATO’nun önündeki temel soru şudur: NATO, siyasi taahhütlerini ne ölçüde ve ne kadar hızlı somut askerî kabiliyetlere dönüştürebilecektir? Savunma harcamalarının artırılması önemlidir. Ancak yapılan harcamalar, tek başına caydırıcılık üretmez. Caydırıcılık; eğitimli personel, hazır kuvvetler, mühimmat, güçlü lojistik, bütünleşik hava ve füze savunması, etkili komuta ve kontrol, siber dayanıklılık, sanayi kapasitesi ve siyasi kararlılık gerektirir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin temel mesajlarından biri, taahhütlerin uygulamaya dönüştürülmesi olmalıdır. NATO’nun geleceği yalnızca bütçe oranlarıyla değil, bu bütçelerin hangi kabiliyetleri ne kadar sürede üretebildiğiyle belirlenecektir. Türkiye bu alanda da önemli kabiliyetlere sahiptir. NATO yetenek hedeflerini ve millî ihtiyaçlarımızı karşılamak amacıyla önümüzdeki üç yıl içinde hava ve balistik füze savunması, uzun menzilli ateş sistemleri ve insansız sistemlerin tedarikine öncelik veriyoruz. Savunma sanayimiz; insansız sistemler, hava savunma sistemleri, elektronik harp, mühimmat, deniz platformları, havacılık ile komuta ve kontrol teknolojilerinde ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Bugün, ihracat projeleri de dâhil olmak üzere Türkiye’de 50 askerî geminin inşası sürmektedir. İnsansız ve yeni nesil hava platformlarımız da modern harbin şekillenmesine katkı sağlamaktadır. Bunlar yalnızca millî imkân ve kabiliyetler değildir. Doğru şekilde bütünleştirildiklerinde NATO’nun kabiliyet ve üretim açıklarının kapatılmasına katkı sağlayabileceklerdir. Türkiye savunma sanayi alanında rekabet yerine tamamlayıcılığı, dışlama yerine ortak üretimi ve kısıtlamalar yerine güvene dayalı iş birliğini savunmaktadır. Müttefiklik ruhu kısıtlamalarla değil, dayanışma ve ortak vizyonla güçlenmektedir. AVRUPA GÜVENLİK GİRİŞİMLERİ, AB ÜYESİ OLMAYAN NATO MÜTTEFİKLERİNE DE AÇIK OLMALI Bir diğer kritik mesele de Avrupa güvenliğinin gelecekte nasıl yapılandırılacağıdır. Avrupa’nın savunmaya daha güçlü katkı sağlamasını memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak bu katkı NATO’yla rekabet etmemeli, NATO’yu güçlendirmelidir. Daha güçlü bir Avrupa sütunu transatlantik bağı güçlendirirken NATO, Avrupa’nın kolektif savunmasının temeli olan tek güvenlik sağlayıcı rolünü korumalıdır. Avrupa güvenlik girişimleri, ilgili kabiliyetlere sahip AB üyesi olmayan tüm NATO Müttefiklerine açık olmalıdır. Askerî kapasitesi, gelişmiş savunma sanayi, operasyonel tecrübesi ve jeostratejik konumuyla uluslararası güvenlik mimarisinin başat üyelerinden biri olan Türkiye’nin dışlanması Avrupa’yı daha güvenli hâle getirmeyecektir. Beklentimiz açıktır: NATO-AB iş birliği kapsayıcı, bütünleştirici ve karşılıklı olarak güçlendirici olmalıdır. Daha güçlü, daha gerçekçi ve daha dengeli bir NATO için tüm Müttefiklerin eşit katılımı ve her Müttefikin kabiliyetlerinden tam olarak yararlanılması gerekmektedir. Bu kapsamda Ankara Zirvesi, yalnızca diplomatik bir toplantı değildir. Zirve; NATO’nun birlik ve beraberliğini, savunma yatırımlarını, hedeflerini, savunma sanayi üretimini, Ukrayna’ya desteğini ve caydırıcılığının sürekliliğini ele alacak kritik bir eşiktir. Ankara’dan verilecek mesaj açık olmalıdır: 5’inci maddeye bağlılığımız sarsılmazdır ve siyasi taahhütler güvenilir askerî güçle desteklenecektir. Bu kapsamda Müttefikler savunma yatırımlarını; hazır kuvvetlere, dayanıklı altyapıya, sürdürülebilir mühimmat stoklarına ve modern kabiliyetlere dönüştürmelidir. Üretimi artıran, yeniliği destekleyen kapsayıcı bir savunma sanayi ekosistemi oluşturan iş birliği alanları da genişletilmelidir. Bugün ele alınacak yazılım tanımlı kabiliyetler, yapay zekâ, bilişsel harp gibi teknolojik içeriklerle birlikte altyapı ve deniz güvenliği konuları ile NATO’nun güney kanadı, Karadeniz, Kafkasya, Körfez ve Hint-Pasifik gibi bölgelerdeki jeopolitik denklem, aynı stratejik gerçekliğin farklı boyutlarıdır. Günümüzde caydırıcılık; yalnızca tanklar, uçaklar ve gemilerle inşa edilemez. Caydırıcılık aynı zamanda güvenli veri, etkili stratejik iletişim, güvenilir tedarik zincirleri, korunan altyapı ile dayanıklı toplumların varlığı ve hasımlarımızdan daha hızlı görev icra edebilme yeteneğiyle inşa edilebilir. Bu açıdan NATO’nun geleceği yalnızca silahlı kuvvetlerimizin değil; toplumlarımızın, sanayimizin, teknolojimizin ve siyasi birliğimizin gücüne de bağlıdır. NATO’NUN DÖNÜŞÜMÜNÜ DESTEKLEMEYE DEVAM EDECEĞİZ Türkiye, NATO’nun yükünü paylaşan, sahada sorumluluk üstlenen, savunma yatırımlarını ciddiyetle ele alan ve geleceğin kabiliyetlerine yatırım yapan bir müttefiktir. Bundan sonra da NATO’nun savunma ve caydırıcılığına katkı sağlamaya, Müttefiklerimizle yakın iş birliği içinde çalışmaya ve NATO’nun dönüşümünü aktif şekilde desteklemeye devam edeceğiz. Sözlerime son verirken bu etkinlikte gerçekleştirilecek tartışmaların ve yapılacak değerlendirmelerin İttifakın geleceğine ve önümüzdeki muhtemel sınamalara ilişkin ortak anlayışımıza katkı sağlamasını diliyorum. SETA Vakfına, Münih Güvenlik Konferansına, organizasyonda görev alan tüm kurumlara ve katılımlarıyla bu etkinliği onurlandıran tüm değerli konuklara bir kez daha teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. T.C. İletişim Başkanlığı #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler #NATOsummit #WeAreNATO #StrongerTogether

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

31,333 просмотров • 28 дней назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in beraberinde; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Bakan Yardımcısı Musa Heybet, Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu ve MSB Personel Genel Müdürü Tümgeneral Orhan Gürdal ile gittiği Balıkesir’de Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) Kara Astsubay Meslek Yüksekokulunda “Astsubay Temel Askerlik ve Astsubaylık Anlayışı Kazandırma (ASTTASAK) Eğitimi” mezuniyet törenine katıldı. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan da Bakan Yaşar Güler’in telefonundan mezun olan Astsubaylarımıza seslendi. "Şüphesiz ki annelerin babaların en mutlu günü, evlatlarının böyle bir mutlu ocaktan mezuniyetini görmeleridir." diyen Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan, şöyle konuştu: "Şu anda da 1200'ü aşkın astsubayımızın mezuniyet töreninde bu mutluluğu yaşamak gerçekten anne ve babalar için hele hele Türk ordusuna gönderecekleri evlatları için farklı bir mutluluk tablosudur. Bu mutluluğunuzu ben de şimdi komutanlarımla birlikte yaşıyorum. Sizleri tebrik ediyorum. Hayırlı, uğurlu olsun. Ordumuzun yeni bir güç kaynağını elde ettiği bugünde sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum." Bakan Yaşar Güler de törende Astsubaylarımıza özetle şunları söyledi: RİSK VE TEHDİTLERİN ARTTIĞI KARMAŞIK BİR DÖNEMİN İÇİNDEYİZ Türk Silahlı Kuvvetlerimize Astsubaylar yetiştiren, bu güzide ilim ve irfan yuvasında, sizlerle birlikte bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Sözlerimin başında, burada aldıkları eğitimleri başarıyla tamamlayarak mezun olan kahraman Astsubaylarımızı yürekten kutluyor; mezuniyetlerinin kendilerine, ailelerine ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize hayırlı, uğurlu olmasını temenni ediyorum. Yakın bölgemiz başta olmak üzere birçok coğrafyada hassas gelişmelerin yaşandığı risk ve tehditlerin arttığı karmaşık bir dönemin içindeyiz. Bu kaotik ortamda süregelen çatışmalar, terörizm, siber saldırılar ve çok boyutlu tehlikeler; orduların yalnızca güçlü bir teknolojik altyapıya değil aynı zamanda iyi eğitimli personele olan ihtiyacını da artırmaktadır. Askerî sistemde bilgi ve teknoloji ne kadar önemliyse bunu bilinçli ve etkili şekilde kullanacak nitelikli personel de bir o kadar hayatidir. Bir başka ifadeyle; sürekli olarak kendini yenileyen, öğrenen, adaptasyon yeteneği yüksek, teknolojiyi etkin ve doğru şekilde kullanabilecek personelin varlığı askerî gücü belirleyen en kritik faktördür. İşte bu yüzden, eğitim faaliyetlerimizi çok yönlü ve titiz bir şekilde sürdürüyor; sizler gibi seçilmiş yeni personelimizin katılımıyla ordumuzu güçlendiriyoruz. Bu kapsamda Kara Kuvvetlerimize değerli astsubaylar yetiştiren bu köklü eğitim kurumumuz da; sizleri akademik, teknik, taktik ve fiziksel yönlerden donatıp mesleki değerler kazandırarak göreve en iyi şekilde hazırlamaktadır. Burada aldığınız eğitimlerle bireysel ve mesleki gelişimini artıran siz genç astsubaylarımızın üstleneceği görevler Türk Silahlı Kuvvetlerimizin faaliyetlerinin etkinliğine büyük katkılar sağlayacaktır. EN GÜVENİLİR ORTAK OLARAK HEP TÜRKİYE’NİN ADI ZİKREDİLİYOR Millî güvenliğimizi ve varlığımızı tehdit eden gelişmelerin ortaya çıktığı bu kaotik süreçte Türkiye, alışılmış metotlarla tedbir almak yerine, etkili ve önleyici politikalar ortaya koymaktadır. Ülkemiz, bu güçlü duruşuyla pek çok coğrafyada etkin ve yapıcı bir rol üstlenerek müzakere masalarının ve uluslararası güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir üyesi hâline gelmiştir. Dünyanın başat aktörleri dahi, Türkiye’nin güçlü temaslarını ve hayata geçirdiği etkin inisiyatifi, açıkça dile getirmektedirler. - Bugün Afrika’daki güvenlik ve refahın paydaşlığında, - Kafkasya’daki istikrar ve barışın sürekliliğinde, - Karadeniz’de savaşın sona erdirilmesi çabalarında, - Orta Doğu’da barış ve huzurun tesis edilmesinde, - Hatta Avrupa güvenlik mimarisinin korunmasında en güvenilir ortak olarak hep Türkiye’nin adı zikredilmektedir. Ülkemizin etki ve ilgi alanının böylesine genişlediği bir dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; Uluslararası güvenlik, barış ve istikrarın desteklenmesi için Azerbaycan’da, Libya’da, Somali’de, Katar’da, Kosova’da, Bosna-Hersek’te ve daha pek çok coğrafyada engin tecrübesiyle önemli vazifeler ifa etmektedir. Tüm bunların yanı sıra Silahlı Kuvvetlerimiz; - Sınır ötesinden başlayarak hudutlarımızın güvenliğinin sağlanması, - Tüm terör örgütleriyle etkin bir şekilde mücadele edilmesi, - Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin korunması, Geniş ölçekli tatbikatların icrasından yerli ve millî savunma sanayimizin geliştirilmesine kadar üstlendiği tüm vazifeleri büyük bir başarıyla yerine getirerek İstiklal Harbi’mizden bu yana en kapsamlı ve en etkin faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu dönemde, Kara Kuvvetlerimiz de aynı etkinlik ve yoğunlukta sorumluluklarını yerine getirmektedir. KARA KUVVETLERİMİZ ÜLKEMİZİN İFTİHAR KAYNAĞIDIR Gururla ifade etmeliyim ki Kara Kuvvetlerimiz; köklü tarihi yetenekli personeli, üstün teknolojisi ve büyük başarılarıyla ülkemizin iftihar kaynağıdır. Kara Kuvvetlerimizin bulunduğu mümtaz konumunu devam ettirebilmesi için; - Bir yandan sizler gibi vatan, millet ve bayrak aşığı yiğit evlatlarımızı ordumuzun saflarına katıyor; - Diğer yandan da çağımızın en büyük kuvvet çarpanlarından biri olan teknolojik yenilikleri vakit kaybetmeksizin personelimizin kullanımına sunarak, imkân ve kabiliyetlerimizi sürekli geliştiriyoruz. Nitekim, Sayın Cumhurbaşkanımızın stratejik vizyonu ve liderliğinde yerli, millî ve modern savunma sanayimizin ürettiği harp araç gereçleri Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü artırırken ülkemiz bu ürünlerin ihracatında da büyük bir sıçrama yaşıyor. Bundan sonra da en büyük gayemiz, ordumuzu; personeliyle teknolojisiyle ve harekât yetenekleriyle, dünyanın en kuvvetli kara güçlerinden biri hâline getirmektir. TERÖR ÖRGÜTÜ DERHÂL VE KOŞULSUZ OLARAK SİLAHLARI TESLİM ETMELİDİR Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; tarih boyunca olduğu gibi, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne yönelen her türlü tehdide karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etmiş, kendisine verilen görevleri başarıyla yerine getirmiştir. Bugün, ülkemizin huzurunu, güvenliğini ve geleceğini 40 yılı aşkın süredir tehdit eden, terörle mücadelede önemli bir dönüm noktasına ulaşılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerimizin, aynı şekilde jandarma ve emniyet teşkilatımızın ve güvenlik korucularımızın büyük fedakârlık ve üstün gayretle yürüttüğü mücadele ve operasyonlar sayesinde terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılarak kritik bir aşamaya gelinmiştir. Elbette ki terörle mücadele, yalnızca silahlı bir mücadele değildir. Bu, aynı zamanda milletimizin iradesini, devletimizin kararlılığını ve güvenlik güçlerimizin fedakârlığını ortaya koyan bir millî duruşun göstergesidir. Bu süreçte, gazi ve muzaffer ordumuz; gece gündüz demeden, en zorlu coğrafyalarda, en çetin şartlarda, her türlü fedakârlığı göze alarak, vatanı için canını ortaya koymuş, gerektiğinde şehit olmuş, gerektiğinde gazilik mertebesine ulaşmıştır. Başta Şehit ve Gazilerimiz olmak üzere kahraman Mehmetçiğin azmi, cesareti ve kararlılığı sayesinde ülkemizi terör belasından arındırma noktasında büyük bir mesafe katedilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olduğunu itiraf eden örgütün; terörle bir yere varılamayacağını, ömrünü tamamladığını ve kendisini feshetmekten başka çaresinin olmadığını geç de olsa anlaması kayda değerdir. Ancak, terör örgütü PKK ve farklı coğrafyalarda ve isimler altında faaliyet gösteren tüm uzantıları (nerede olduklarından bağımsız olarak) bir an önce fesih kararını almalı, derhâl ve koşulsuz olarak silahları teslim etmelidir. Aksi yöndeki hiçbir açıklama ve eylemin bir karşılığı yoktur ve olmayacaktır. Bu kapsamda ateşkes gibi metinde yer almayan hususlar gündeme getirilmemelidir. Zira böyle bir şey asla söz konusu değildir. Nihai hedefimiz; 85 milyon vatandaşımızın ortak temennisi olan terörün sona ermesi, terör örgütlerinin tamamen tasfiye edilmesi ve ülkemize yönelik her türlü tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yüzden sürecin sabote ve suistimal edilmesine veya uzatılmasına müsaade edilmeyecek; temkinli ve rasyonel bir yaklaşım esas alınacaktır. Devletimizin engin tecrübesi ve basiretine herkes güvensin ve vatandaşlarımız bu konuda müsterih olsun. TÜRK ASKERİNİN EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ YÜKSEK DİSİPLİN ANLAYIŞIDIR Türk Silahlı Kuvvetleri, stratejik özellikleri nedeniyle tarih boyunca hâkim güçlerin ilgi ve etki odağındaki bu coğrafyanın en güçlü ordusudur. İşte sizler de böylesine köklü, güçlü ve etkin bir ordunun parçası olarak meslek hayatınız boyunca hayati sorumluluklar taşıyacaksınız. Mazisi şan, şeref ve kahramanlıklarla dolu Silahlı Kuvvetlerimizin, sizlerden beklentileri büyüktür. Sizler, ordumuzun bel kemiğini oluşturan Astsubaylar olarak, komuta kademesi ile Mehmetçik arasında kritik roller üstleneceksiniz. Bu kapsamda, siz değerli Astsubaylarıma bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum: - Öncelikle tüm vazifelerinizi; kural ve kaideler çerçevesinde akıl ve sağduyu ile yerine getiriniz. - Bu anlamda ferdi eğitiminiz, mesleki teknik ve taktik bilginiz ile kondisyonunuz, her daim üst düzeyde olmalıdır. - Diğer yandan yapacağınız işlerde, takım çalışmasına önem verin, iş birliği ve dayanışmayı geliştirin, farklı bakış açılarından faydalanın. - Yeri ve zamanı geldiğinde, aziz vatanımız için büyük fedakârlıklar yapmanız isteneceğinin bilincinde olun. - Hiçbir engel veya imkânsızlık, vazifenizi yapmaktan sizi alıkoymamalıdır. - Tüm bunlar için de çalışmak, hayatınızın ana felsefesi sabır ve disiplin ise bu yolda asla vazgeçmeyeceğiniz iki meziyet olmalıdır. Unutmayınız ki kahraman Türk askerinin en büyük özelliği; fedakârlık, azim ve inancının yanı sıra sahip olduğu yüksek disiplin anlayışıdır. Nitekim muzaffer ordumuz; binlerce yıllık şanlı tarihimizden süzülüp gelen ve askerliğin temeli olan kurallardan yani disiplinden ve mutlak itaat anlayışından asla taviz vermeden millî, manevi ve mesleki değerlerimiz doğrultusunda, asil milletimizin güvenine layık bir şekilde görevlerini sürdürmektedir. Bu esaslar doğrultusunda sizlerin de görevlerinizi büyük bir şevk ve heyecanla ve üstün bir disiplinle yerine getirerek Kara Kuvvetlerimize ve Türk Silahlı Kuvvetlerimize önemli katkılar sağlayacağınıza yürekten inanıyorum. Kara Astsubay Meslek Yüksekokulumuzun Değerli Komutanları, Seçkin Öğretim Üyeleri ve Kıymetli Personeli; sizlerin tecrübesi, engin bilgi ve birikimiyle icra edilen eğitim-öğretim faaliyetleri; Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu yüksek donanımlı personelin yetişmesi açısından kritik öneme sahiptir. Yoğun gayretleriniz, heyecan ve motivasyonunuz; burada eğitim alan her bir Astsubayımıza, ordumuza en iyi katkıları vermesi ve kendi başarı hikâyesini yazabilmesi bakımından örnek teşkil etmektedir. Bu sorumluluğun bilincinde olarak sizlerin, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Astsubaylarımızı, en iyi şekilde yetiştirmenizi beklediğimi, özellikle ifade etmek istiyorum. Çabalarınız için her birinize teşekkür ediyorum. Kahraman Astsubaylarımızın Çok Kıymetli Aileleri; en değerli hazineleriniz olan evlatlarınız, büyük bir emekle sürdürdükleri eğitimlerini başarıyla tamamlayarak mezun olmanın gururunu yaşıyorlar. Bu özel ve anlamlı günde, onların mutluluğunu paylaşırken, onlara daima rehber olan siz kıymetli ailelerimizin de bu başarıda büyük bir payı olduğunu özellikle ifade etmek isterim. Bu vesileyle, tüm annelerimizin ve kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü’nü de bir kez daha içtenlikle kutluyorum. Sevgileri, şefkatleri ve fedakârlıklarıyla hayatı güzelleştiren kadınlarımız, nice yiğit vatan evladını yetiştirerek, nice zorluklara göğüs gerip büyük başarılar elde ederek ülkemize güzide katkılar sunmaktadırlar. Varlıkları ve emekleri için hepsine minnettarız. Sonuç olarak “Türkiye Yüzyılı”nda daha büyük, daha güçlü bir Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri için çalışmalarımızı artan bir şevk ve gayretle sürdürmeye devam edeceğiz. Sözlerime son verirken; - Mete Han’dan Sultan Alparslan’a Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadar ki tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. - Aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, - Gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu duygu ve düşüncelerle, mezun olan kıymetli Astsubaylarımızı başarılarından dolayı bir kez daha kutluyor, gözlerinden öpüyor; değerli misafirlerimizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Kahraman Astsubaylarım, yolunuz ve bahtınız açık, bileğiniz kuvvetli, gücünüz daim olsun. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

68,346 просмотров • 1 год назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler başkanlığında; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ziya Cemal Kadıoğlu ve Bakan Yardımcıları Alpaslan Kavaklıoğlu, Bilal Durdalı ve Musa Heybet ile yurt içindeki ve sınır ötesindeki birlik komutanlarının katılımıyla video telekonferans toplantısı gerçekleştirildi. Bakan Yaşar Güler, toplantıda şunları söyledi: TSK HEM SAHADA HEM MASADA ÜLKEMİZİN ELİNİ GÜÇLENDİRİYOR Bölgemizde ve dünyada çok boyutlu tehditlerin, çatışmaların ve belirsizliklerin yoğunlaştığı bir süreçten geçiyoruz. Bu gelişmeler, bizleri sadece yakın çevremizde değil; küresel düzlemde de daha dikkatli, daha hazırlıklı ve daha dirayetli olmaya mecbur bırakmaktadır. Ülkemizin güvenliği ve bekası, yalnızca sınırlarımızı korumaktan ibaret değildir. Kara, deniz, hava, uzay ve siber alanda etkin, caydırıcı ve hazır bir Türk Silahlı Kuvvetleri, aynı zamanda barış ve istikrarın teminatıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bugüne kadar olduğu gibi bugün de görevini büyük bir azim, inanç ve kararlılıkla sürdürmekte, her birinizin bu sorumluluk bilinciyle yürüttüğü görevler hem sahada hem de masada ülkemizin elini güçlendirmektedir. SURİYE’DE TÜRKİYE’NİN YADSINAMAZ BİR TECRÜBESİ VAR Suriye’de istikrarın tesisi, toprak bütünlüğünün korunması ve yeni hükûmetin ülke genelinde meşru otoriteyi tesis etmesi, bölgemizin geleceği açısından kritik önemdedir. Bu kapsamda TSK olarak Suriye’nin güvenlik ve savunma kapasitesinin inşasına destek vermeye devam ediyoruz. DEAŞ başta olmak üzere her türlü terör örgütüne karşı mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu çerçevede bölge ülkeleriyle yürüttüğümüz temaslar ve oluşturulması planlanan ortak harekât merkezi ile bölgesel sahiplenmenin artırılması, uluslararası hukuka uygun şekilde barışa hizmet etmesi hedeflenmektedir. Suriye’deki bazı eylem ve inisiyatiflerin zaman zaman istikrarı zedeleyici bir boyuta ulaştığını gözlemlemekteyiz. Sahada Türkiye’nin yadsınamaz bir tecrübesi vardır ve başta Suriye Yeni Hükûmeti olmak üzere takdir görmekte ve çözüm kaynağı olarak görülmektedir. TSK, KENDİSİNE TEHDİT OLMAYAN HİÇ KİMSEYE TEHDİT DEĞİLDİR Biz bölgede meseleleri diyalogla çözmekten yanayız. Amacımız, bölgede herhangi bir istenmeyen hadisenin yaşanmasını önlemektir. Ancak şu hususun da altını özellikle çizmek isterim; bu gelişmelerin bölgenin olmazsa olmaz ihtiyaç ve taleplerinin karşılanmasına engel teşkil etmesine müsaade etmeyeceğiz. Türkiye’nin bu pozitif yaklaşımı, hiçbir aktör tarafından istismar edilmemelidir. Bu yaklaşımımız, bölgede istikrar arayışına katkı sağlamak içindir; asla ve asla bazı çevrelerce anlamsız heveslerin, oldubittilerin ya da yeni denge oyunlarının motivasyon kaynağı hâline gelmesine müsaade edilmeyecektir. Her zaman ifade ettiğimiz gibi Türk Silahlı Kuvvetleri kendisine tehdit olmayan hiç kimseye tehdit değildir. Aksine gittiği her yere istikrar, huzur ve barış götürmüştür. Ancak, bu iyi niyetli yaklaşımımızın yanlış yorumlanmasına da göz yummayacağımız bilinmelidir. SÜREÇ DİKKATLE İZLENİYOR Yeni Suriye Hükûmeti ile SDG arasında varılan mutabakat kapsamında belirli bölgelerdeki çekilme ve devir süreci dikkatle izlenmektedir. Bu noktada Türkiye’nin beklentileri ve çekinceleri muhataplara açık bir şekilde iletilmiştir. Bu vesileyle terörle mücadele konusuna da değinmek istiyorum. PKK terör örgütünün temelsiz ve sonuçsuz heveslerinden, aklıselim bir inisiyatifin perspektifine evrilen süreci hassasiyetle takip ediyoruz. Devletin adil ve müşfik eline teslim edilen bu yaklaşım tabii ki en içten ve samimi bir şekilde desteklenecektir. Sahadakiler dâhil bunun yansımalarını bizzat izlemektedir. Son dönemde teslim olup yaptıkları açıklama ve yaklaşımlarla sahanın geleceğini şekillendiren elemanların da ifadelerinde bu durumun yansımaları izlenmektedir. Gelişmeler samimiyet ve kararlılıkla uygulandığında anlam ifade edecektir. Bu süreçte özellikle şu noktayı önemle vurgulamak isterim: Gerçekten barıştan yana olan her girişim desteklenir. Ancak süreci istismar etmeye çalışanlar, zamana oynayanlar, bu zemini propaganda aracı olarak kullananlar karşılarında daima kararlı bir Türkiye bulacaktır. SİLAH BIRAKMAYAN HER YAPI MEŞRU HEDEFİMİZ OLMAYA DEVAM EDECEK Hiçbir açıklama, hiçbir beyan, eğer eylemle desteklenmiyorsa bizim nazarımızda bir kıymet ifade etmez. Terörün her türlüsünün tamamen sona erdirilmesi, sadece ülkemizin değil bölgemizin ve dünyanın barışına da katkı sağlayacaktır. Silahı bırakmamakta ısrar eden, kardeşliği değil ayrılığı körüklemeye çalışan her yapı, dün olduğu gibi bugün de meşru hedefimiz olmaya devam edecektir. Bu konuda devletimizin duruşu nettir: Sürecin sabote edilmesine asla izin verilmeyecek; toplumun güvenliğini tehdit eden hiçbir yapılanmaya müsamaha gösterilmeyecektir. TÜRKİYE, KÜRESEL BİR GÜVENLİK SAĞLAYICISI Libya’da, Somali’de, Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de ve Avrupa güvenlik mimarisi içinde üstlendiğimiz görevler, Türkiye’nin küresel bir güvenlik sağlayıcısı olduğunu göstermektedir. NATO kapsamında yürüttüğümüz faaliyetler ve uluslararası barış misyonlarımız, milletimizin onurlu duruşunu yansıtmaktadır. Bu kapsamda kara, hava ve deniz unsurlarımızla katılım sağladığımız eğitim ve tatbikatların yanı sıra Kosova ve Bosna Hersek’teki unsurlarımız başarıyla görevlerine devam etmektedir. Kosova’nın güvenliğine katkı sağlamak maksadıyla 1 Aralık 2024 tarihinde İtalyan Taburundan görevi devralan İhtiyat Komando Taburumuz, Kosova genel seçimlerinin de icra edildiği kritik bir dönemde vazifesini başarıyla yerine getirerek görevini 1 Nisan 2025 tarihinde Çok Uluslu Tabura devrederek, sorunsuz bir şekilde Türkiye’ye geri intikal etmiştir. Tatbikatlarımızla sahadaki yetkinliğimizi artırırken diplomatik alandaki girişimlerimizle de bölgemizde barışın tesisine öncülük ediyoruz. Ukrayna’dan Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada barışın, istikrarın ve güvenliğin teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri, görevlerini bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da aynı azim ve disiplinle sürdürecektir. Değerli arkadaşlarım, gündemimiz görüldüğü üzere artan bir yoğunlukta devam etmektedir. Aldığınız kararlar, uygulama azim ve kararlılığınız fark yaratmakta, uygulamadaki profesyonelliğiniz başarının anahtarı olmaktadır. Bu vesileyle görev başında olan tüm silah ve mesai arkadaşlarıma teşekkür ediyor, her birinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Yolunuz, bahtınız açık olsun. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

86,263 просмотров • 1 год назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler ve beraberindeki TSK Komuta Kademesi, Ramazan ayının son iftarını Hatay’da şehitlerimizin kıymetli aileleri, kahraman gazilerimiz ve onların değerli aileleri ile yaptı. Hataylı kanaat önderlerinin, sporcuların, öksüz ve yetim evlatlarımızın, yaşlı vatandaşlarımız ile engelli vatandaşlarımızın da yer aldığı iftarda bir konuşma yapan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: MÜBAREK RAMAZAN BAYRAMINIZI EN İÇTEN DİLEKLERİMLE KUTLUYORUM Medeniyetlerin buluşma noktası, hoşgörünün, sevginin ve saygının şehri Hatay’ımızda huzur ve bereketle geçen mübarek Ramazan ayının bu son iftarında sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Sözlerimin başında yarın idrak edeceğimiz mübarek Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyor, bu vesileyle Sayın Cumhurbaşkanımızın selamlarını da sizlere iletmek istiyorum. Hatay’ımız tarih boyunca kardeşlik ikliminin egemen olduğu, çeşitli inanç ve kültürler ile toplumsal unsurların yan yana ve huzur içinde yaşadığı müstesna bir ilimizdir. Bu yönüyle Hatay’ımız Türkiye’nin mozaiğini en zarif biçimde yansıtan şehirlerimizin başında gelmektedir. Hatay’ımız Anavatan’a katılma mücadelesinde de devletiyle ve milletiyle kader birliği yaparak millî bütünlüğümüzün tamamlandığı bir yer olmuştur. HATAY, 6 ŞUBAT DEPREMLERİNDE AĞIR BİR İMTİHANDAN GEÇTİ Ne yazık ki Hatay’ımız yaklaşık 3 yıl önce, 6 Şubat’ta meydana gelen büyük deprem felaketinde ağır bir imtihandan geçmiştir. Hatay’ımız tarifsiz acılar yaşasa da mayasındaki birlik ve beraberlik ruhuyla ve Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde devletimizin tüm imkânlarının seferber edilmesiyle, yaralarını hızlı bir şekilde sarmaya başlamıştır. Şehrin sahip olduğu eşsiz mirası çok iyi bilen devletimiz, bir dünya şehri olan Hatay’ımızı tarihî ve kültürel zenginliklerine yakışır şekilde yeniden inşa etmiştir. Bu kapsamda başta Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımız ile Kültür ve Turizm Bakanlığımız olmak üzere Valiliğimiz, Büyükşehir Belediyemiz, ilçe belediyelerimiz ve ilgili kamu kurum ve kuruluşlarımız şehrin imarı ve ihyası için emsalsiz gayretler ortaya koymuşlardır. Hatay’ımızın ayrılmaz parçası olan değerli kanaat önderlerimiz ve sivil toplum kuruluşlarımız da Hatay’ın kadim ruhunun korunması, yaraların sarılması ve sağduyu içinde zorlukların üstesinden gelinmesi için büyük bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Bu vesileyle Hatay’ın yeniden mamur hâle gelmesi için gayret gösteren Bakanlıklarımıza, Valiliğimize, Belediyelerimize, sivil toplum kuruluşlarımıza, kanaat önderlerimize ve tüm Hataylı kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum. MİLLET OLMANIN GEREKLİLİĞİNİ EN GÜÇLÜ ŞEKİLDE ORTAYA KOYDUK Bugün geldiğimiz noktada Hatay’ın; hafızası olan tarihî mimarisinin ayağa kalktığını ve eskisinden daha güvenli ve modern bir yerleşim merkezi hüviyetiyle geleceğe emin adımlarla ilerlediğini, memnuniyetle takip ediyoruz. Esasen bu zorlu süreçte Hataylı kardeşlerimizin sergilediği yüksek dirayet, devletine olan inanç ve dayanışma ruhu, milletimizin en zor zamanlarda dahi nasıl kenetlenebildiğinin en güçlü göstergelerinden biridir. Bir olmanın ne demek olduğunu ve millet olmanın gerekliliğini en güçlü şekilde ortaya koyduk. Hataylı kardeşlerim şundan emin olmalıdır ki Hatay asla yalnız değildir ve olmayacaktır. Yılmadan, pes etmeden hep birlikte Hatay’ımızı daha güzel günlere kavuşturacağız. Attığımız tüm bu adımlar ve yapılan çalışmalar da bunu temin etmek içindir. Bizler; Hatay’ın kardeşliği esas alan manevi iklimine, siz değerli Hataylı kardeşlerimin yüksek ferasetine ve çalışkanlığına inanıyoruz, güveniyoruz. ŞEHİTLERİMİZİN VE GAZİLERİMİZİN HAKKINI ÖDEYEMEYİZ Çok kıymetli şehit ve gazi ailelerimiz, kahraman gazilerimiz; bugün burada sizlerle aynı sofrayı paylaşmanın anlamı bizim için çok büyüktür. Aziz şehitlerimiz, canlarını vatan uğruna feda ederek kahraman gazilerimiz, cesaret ve fedakârlıklarıyla bizlere bağımsız bir ülke, onurlu bir istikbal, şerefli bir bayrak bırakmışlardır. Onlar yiğitliğin ve vazife aşkının yaşayan nişaneleri olarak milletimizin gönlünde her daim müstesna bir yere sahip olacaklardır. Şair Mithat Cemal Kuntay’ın dediği gibi; “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Şehitlerimizin aziz hatırası, gazilerimizin fedakârlığı bizim için sadece bir minnet konusu değil aynı zamanda büyük bir emanet ve sorumluluktur. Siz değerli ailelerimiz de yaşadığınız acılara rağmen metanetin ve vakur duruşun en güzel örneğini gösterdiniz. Sizler başımızın tacısınız ve asil milletimizin ortak vicdanında ve gönlünde çok özel bir yere sahipsiniz. Dolayısıyla ne yaparsak yapalım aziz şehitlerimizin, kahraman gazilerimizin ve siz değerli ailelerimizin fedakârlıklarının karşılığını ve haklarınızı asla ödeyemeyiz. Ancak yine de sizlerin hayatını kolaylaştırmak, yaşam standartlarını yükseltmek için ilgili tüm kurumlarımızla birlikte yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Her daim yanınızda durmaya ve sizlere destek olmaya devam edeceğiz. TERÖR TEHDİDİ SINIRLARIMIZDAN UZAKLAŞTIRILDI Aziz şehitlerimizin kutsal emanetinin ve kahraman gazilerimizin onurlu hatırasının sarsılmaz taşıyıcısı olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; hudutlarımızın korunmasından terörle mücadeleye, Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin muhafazasından uluslararası görevlerin icrasına kadar çok geniş bir alanda büyük bir başarıyla vazifesini sürdürmektedir. Özellikle terörle mücadelede son yıllarda yurt içinde ve sınır ötesinde icra edilen operasyonlarla terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılmış, terör tehdidi sınırlarımızdan uzaklaştırılmıştır. Bu destansı başarının arkasında aziz şehitlerimizin fedakârlığı, kahraman gazilerimizin cesareti, yiğit Mehmetçiğimizin azim ve kararlılığı, kahraman güvenlik güçlerimizin ve kahraman güvenlik korucularımızın gayretleri ve elbette aziz milletimizin desteği vardır. Bugün gelinen noktada terörle mücadelede sağlanan bu önemli seviye, ülkemiz için yeni bir fırsat penceresi oluşturmuştur. İşte Terörsüz Türkiye süreci, tam da bu tarihî zeminde yükselmektedir. “TERÖRSÜZ TÜRKİYE”, İÇ CEPHEMİZİN TAHKİMİ ANLAMINA GELİYOR Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürütülen bu süreç güvenliğin kalıcı hâle gelmesiyle birlikte iç cephemizin tahkimi, kardeşliğimizin güçlenmesi ve çocuklarımızın terörün gölgesinden uzak bir geleceğe kavuşması anlamına da gelmektedir. Son dönemde bölgemizde yaşanan kaotik gelişmeler de bu hedefin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Çevremizde krizler büyüyüp çatışma alanları genişlerken Türkiye’nin içeride birliğini sağlam tutması, kardeşliğini daha da güçlendirmesi bir tercih değil, tarihî bir sorumluluktur. Bu meselede devletimizin duruşu açıktır ve herhangi bir tereddüde yer yoktur. Şüphesiz bu süreçte atılan ve atılacak tüm adımlar şehitlerimizin aziz hatırasına kesinlikle leke düşürmeyecek, gazilerimizin onuruna ve emeklerine asla zarar vermeyecek niteliktedir. Hedefimiz açık ve nettir; artık tek bir evladımızı kaybetmediğimiz, huzurun kalıcı, kardeşliğin ve iç cephenin güçlü olduğu bir Türkiye. TÜRKİYE, SAVAŞIN GENİŞLEMEMESİ İÇİN YOĞUN VE YAPICI ÇABALARINI SÜRDÜRÜYOR Yakın coğrafyamız, gerçekten hassas bir dönemden geçmektedir. İran ile İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanan şiddetli çatışmalar ve bölge ülkelerine sirayet eden saldırılar, Orta Doğu’daki kırılganlığı daha da artırmıştır. Türkiye, böylesine ateş çemberine dönen bu ortamda savaşın genişlememesi ve diplomasinin yeniden işletilmesi için yoğun ve yapıcı çabalarını sürdürmektedir. Bununla birlikte her ihtimale karşı hazırlıklı hareket ediyor, tüm risk ve tehditleri bertaraf edebilecek tedbirleri, büyük bir azim ve kararlılıkla alıyoruz. Bu konuda en büyük dayanağımız olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, sahip olduğu nitelikli ve disiplinli personeli, modern silah ve teçhizatı, etkin sevk ve idare kabiliyetiyle bu coğrafyanın en güçlü ordularından biridir ve ülkemizin ve milletimizin güvenliği için üstlendiği görevleri başarıyla yerine getirmektedir. Özellikle belirtmeliyim ki ülkemiz; jeopolitik konumunun getirdiği sorumluluğun farkında olan, barışın yanında duran, ancak kendi güvenliği söz konusu olduğunda da gerekli tüm adımları atmaktan asla tereddüt etmeyen güçlü bir devlettir. Bundan sonra da köklü ve güçlü devlet geleneğimiz etkin, caydırıcı ve saygın ordumuz ve sarsılmaz millî birlik-beraberliğimizle bu coğrafyada barışın teminatı, güvenliğin de en sağlam dayanaklarından biri olmaya devam edeceğiz. GENÇLERİMİZİN SPORLA BULUŞMASINI SAĞLAYACAK YATIRIMLARI KIYMETLİ GÖRÜYORUZ Şüphesiz güçlü bir devlet yalnızca güvenliğini sağlamaz; aynı zamanda geleceğini de inşa eder. Geleceğin en sağlam temeli ise iyi yetişmiş, sağlıklı ve yarınlara umutla bakan gençlerdir. Bu nedenle şehirlerimizi yeniden ayağa kaldırırken gençlerimizin sporla buluşmasını sağlayacak yatırımlara da büyük önem veriyoruz. Bugün Hatay’ımız yaralarını sarmış, daha güvenli, daha dirençli bir şehir olarak geleceğe yürürken bu inşa sürecinde gençlerimizin sporla buluşmasını sağlayacak yatırımları da son derece kıymetli görüyoruz. Başta Gençlik ve Spor Bakanlığımızın güzide çalışmalarıyla yapılan spor yatırımları, Hatay’ın yalnızca konutlarla değil sosyal ve sportif altyapısıyla da yeniden ayağa kalktığını göstermektedir. Bu çalışmalar aynı zamanda gençlerimizin sporla daha fazla buluşmasına, sağlıklı bir hayat sürmesine ve şehir hayatının yeniden canlanmasına önemli katkılar sağlayacak olması bakımından bizleri ziyadesiyle mutlu etmektedir. Bir kısmı aramızda bulunan Hataylı gençlerimizin de son dönemde elde ettiği sportif başarılar da hepimiz için ayrı bir gurur vesilesidir. Bu noktada anne ve babasını kaybetmiş kıymetli evlatlarımız başta olmak üzere bütün çocuklarımızın ve gençlerimizin en iyi şekilde yetişmesini, eğitimle, kültürle, sporla geleceğe hazırlanmasını oldukça önemli görüyoruz. Gençlerimizin olduğu gibi başımızın tacı olan yaşlılarımız, engelli veya bakıma ihtiyaç duyan vatandaşlarımızın da yanındayız. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın bu konuda yürüttüğü çalışmalarla vatandaşlarımızın hayatını kolaylaştıran hizmetler sunulması da sosyal devlet anlayışımızın güçlü bir yansımasıdır. NİCE GURUR VERİCİ HİZMETLERE İMZA ATACAĞIZ Türkiye Yüzyılı vizyonumuz doğrultusunda attığımız tüm bu adımlar ve yaptığımız çok yönlü çalışmalar; hem ülkemizi, hem de Hatay’ımızı çok daha güçlü ve çok daha gelişmiş kılmak içindir. İnşallah hep birlikte geleceğe güvenle yürüyecek, ülkemizin yükselişine imkân tanıyacak nice gurur verici hizmetlere imza atacağız. Bu konuda Hatay’ımızın kardeşliği esas alan manevi iklimi, siz değerli Hataylı kardeşlerimin yüksek feraseti ve çalışkanlığı, bu kutlu yolculuktaki en önemli güvencelerimizden biridir. Bu duygu ve düşüncelerle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi, ebediyete irtihal eden gazilerimizi, şükran ve minnetle yâd ediyor, depremde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza da bir kez daha Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabırlar diliyorum. Şehitlerimizin ve gazilerimizin siz kıymetli ailelerine ve yiğit gazilerimize de sağlıklı ve huzurlu bir ömür temennisiyle her birinizin mübarek Ramazan Bayramı’nızı bir kez daha kutluyor; sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Afiyet olsun. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

30,846 просмотров • 4 месяцев назад

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI YAŞAR GÜLER, TUSAŞ YÖNETİM ZİRVESİ’NDE KONUŞTU Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde Bakan Yardımcısı Şuay Alpay ile katıldığı Türk Havacılık Uzay Sanayii (TUSAŞ) Yönetim Zirvesi’nde konuştu. “Dönüşümün Liderleri: Geleceği Yeniden Şekillendiriyoruz” temasıyla düzenlenen zirvede Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, TUSAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Cihad Vardan ve TUSAŞ Genel Müdürü Mehmet Demiroğlu ile pek çok davetli yer aldı. Bakan Yaşar Güler konuşmasında şunları söyledi: PİLOTLAR GÜNÜ’NÜ KUTLUYORUM Türk savunma sanayinin öncü kuruluşlarından biri olan TUSAŞ’ımızın yönetim zirvesi münasebetiyle sizlerle bir araya gelmekten büyük bir memnuniyet duyduğumu özellikle belirtmek istiyorum. Sözlerimin başında, “26 Nisan Dünya Pilotlar Günü” vesilesiyle gök vatanımızın güvenliği, asil milletimizin huzuru için mesai mefhumu gözetmeden görev yapan başta kahraman pilotlarımız olmak üzere tüm pilotlarımızın “Pilotlar Günü”nü en içten duygularımla kutluyorum. BU ZİRVENİN YENİ BİR FARKINDALIK OLUŞTURACAĞINA İNANIYORUM “Dönüşümün Liderleri: Geleceği Yeniden Şekillendiriyoruz” temasıyla düzenlenen Türk Havacılık ve Uzay Sanayii Yönetim Zirvesi’nin; sahip olduğumuz stratejik vizyon ile millî iradeyi içinde barındıran güçlü duruşumuzu bir kez daha ortaya koyacağına, ülkemizin yaşadığı teknolojik gelişim ile birlikte zihniyet dönüşümüne ilişkin yeni bir farkındalık oluşturacağına inanıyorum. Bu vesileyle düzenlenen zirvenin; ülkemize, asil milletimize ve TUSAŞ’ımıza hayırlı uğurlu olmasını ve geleceğimize ışık tutacak nice güzide fikirlere katkı sağlamasını diliyorum. Savunma ve güvenlik konusu, bireyler, toplumlar ve ülkeler için her zaman büyük önem arz etmiştir. Özellikle dünya savaşlarından ve soğuk savaş olarak adlandırılan dönemden sonra yaşanan çok boyutlu gelişmeler ile artan risk ve tehditler, günümüz güvenlik ortamını daha karmaşık ve kritik bir hâle getirmiştir. Böylesine hassas bir dönemde ulusal güvenlik konusu ile onun ayrılmaz parçası olan yerli ve millî savunma sanayinin önemi de her geçen gün daha fazla artmaktadır. Uzun yıllar savunma sanayinde büyük ölçüde tedarikçi olan Türkiye, hayal dahi edilemeyen büyük projeleri Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde tam bağımsızlık ülküsüyle hayata geçirmiştir. Bu kapsamda atılan isabetli adımlar ve yapılan kapsamlı yatırımlarla ülkemiz, savunma sanayi alanında dünyanın önde gelen ülkelerinden biri hâline gelmiştir. Yaşadığımız bu değişim ve gelişim ülkemizin: - Yeni nesil harp konseptleri üreten bir strateji merkezine, - Ekonomi ve diplomasiyi maharetle meczeden küresel düzeyde sinerjik bir etki gücüne, - Nihayetinde bir üretim hattından, millî gururumuza ilham veren Türk mühendisliği gerçeğine dönüşümünün simgesi olmuştur. Zira gelinen aşamada şu net bir şekilde ortaya çıkmıştır ki teknoloji üretiminin en stratejik girdisi artık ham madde değil, insan kaynağıdır. Tam da bu yüzden, bu dönüşümün merkezinde teknoloji kadar vizyoner bir perspektif, genç akıl ve millî bir heyecan bulunmaktadır. SAVUNMA SANAYİMİZ, TERÖRLE MÜCADELEDE MÜSTESNA KATKILAR SAĞLADI Bugün ülkemiz insansız kara, deniz ve hava araçlarından helikopterlere, silah ve mühimmattan füzelere, hava savunma sistemlerinden elektronik harp sistemlerine kadar çok geniş bir yelpazede ihtiyacımız olan sistemleri kendi imkânlarımızla tasarlayıp geliştiriyor, hatta ihraç ediyor. Nitekim yerli ve millî savunma sanayimiz; en başta yurt içinde ve sınır ötesinde büyük bir başarı ile icra edilen terörle mücadele harekâtlarında ordumuza müstesna katkılar sağlamıştır. Personelimizin kahramanlığı ve savunma sanayimizin sağladığı teknolojik kabiliyetlerin bir araya gelmesiyle kahraman ordumuz, harekât sahasında büyük bir üstünlük sağlamış ve terör örgütüne ağır darbeler vurmuştur. Bugün PKK / PYD/YPG/SDG terör örgütünün hareket kabiliyetinin bitme noktasına getirilmesinde de bu durum açıkça görülmektedir. Savunma sanayimiz terörle mücadelenin yanında; - Mavi ve Gök Vatanımızdaki hak ve menfaatlerimizin kararlılıkla korunmasında, - Başta dost ve kardeşlerimizin haklı davalarına verilen destek olmak üzere birçok coğrafyada Türk Silahlı Kuvvetlerimizin üstlendiği görevleri başarıyla yerine getirmesinde yerli ve millî imkânlar ile üretilen savunma sanayi ürünlerimizin katkısı açıkça görülmektedir. Öyle ki; - Azerbaycan’dan Endonezya’ya, Katar’dan Polonya’ya kadar uzanan dünyanın hemen her coğrafyasında Türk savunma sanayi ürünleri hem etkin bir şekilde kullanılıyor hem de ortak projelerin bir parçası hâline geliyor. - Aynı şekilde NATO ve diğer platformlarda edindiğimiz tecrübeler sayesinde, standardizasyon ve entegrasyon yetkinliğimiz sürekli gelişiyor. - Öte yandan Avrupa ülkelerinin artan savunma yatırımı ve güvenlik kaygıları çerçevesinde tedarik zincirlerini çeşitlendirme ve dışa bağımlılığı azaltma yönündeki eğilimleri Türk firmalarına ortak üretim teknoloji transferi ve ihracat imkânı hususlarında zemin hazırlıyor. Bu sayede ülkemiz; ekonomik kazançla birlikte teknolojik ilerleme elde ederken, kurduğu diplomatik derin bağlarla dünya güvenlik mimarisi içinde yerini ve jeopolitik pozisyonunu da güçlendiriyor. Çok şükür ki dünya çapında talep gören gelişmiş silah sistemlerimizin kardeş, dost ve müttefik ülkelere ihracıyla Türk savunma sanayi uluslararası ekosistemin de başat tedarikçilerinden biri hâline gelmiştir. Savunma sanayinde ulaştığımız bu üstün seviye, bizler için bir gurur kaynağıdır. Elbette ki bu seviyeye gelmemizin ana aktörleri; Savunma Sanayii Başkanlığımız ile hemen her platformda en gelişmiş yerli ve millî ürünleri tasarlayıp üreten ve sürekli olarak kendilerini yenileri ile geliştiren birbirinden değerli firmalarımızdır. TUSAŞ EN KRİTİK PAYDAŞLARDAN OLDU Türkiye’nin bağımsızlığına katkı sunan savunma sanayimiz güçlü altyapısı, sürdürülebilir ekosistemi, kalifiye personeli, geniş istihdam olanakları ve büyük projeleri ile bölgesinde ve dünyada rol model durumundadır. Ülkemizin yükselen markası, tam bağımsızlık ülkümüzün lokomotifi, yerli-millî savunma sanayimizin güzide temsilcisi TUSAŞ’ımız da bu sürecin en kritik paydaşlarından biri olmuştur. Nitekim TUSAŞ’ımız, başta millî muharip uçağımız KAAN olmak üzere, Hürjet, Hürkuş, Aksungur ve Anka İHA’larımız gibi savunma sanayimizin gözbebeği birbirinden değerli sistemleri üretmektedir. Bu çabalarıyla TUSAŞ’ın; Aselsan, Roketsan, MKE ve Asfat’la birlikte dünyanın en iyi savunma sanayi şirketlerinin yer aldığı “Defence News Top 100” listesine girmesi bizleri gururlandırmıştır. Tüm bu başarılar göstermektedir ki artık Türk savunma sanayii, dünyadaki stratejik dengeleri etkileyen ve buna yön veren bir güç hâline gelmiştir. BU VİZYONUN ADI TÜRKİYE YÜZYILI’DIR Günümüz dünyasında dengeler; yaşanan jeopolitik gelişmeler ve teknolojik yenilikler nedeniyle sürekli değişiyor. Bu süreçte artan tehdit türleri ve konjonktürel paradigma bizlere sadece olup biteni izleyen değil, değişime hızlıca uyum sağlayan, hatta öncü bir şekilde yön veren bir duruş benimsememiz gerektiğini gösteriyor. Bunun bilincinde olarak benimsediğimiz vizyonun adı; Kaan’dır, Altay’dır, Kızılelma’dır, Göktürk’tür, Anka’dır, Siper’dir, Sungur’dur, Korkut’tur, Milgem’dir, Milden’dir. Esasen bu vizyonun adı Türkiye Yüzyılı’dır. Cumhuriyetimizin ikinci asrında bu kutlu hedeflerimize ulaşmak istiyorsak hayallerimizi ve buna bağlı olarak çabalarımızı en üst seviyede tutmak, kararlılıkla ve inançla yolumuza devam etmek zorundayız. İşte tam da bu yüzden ülkemizin teknoloji ve savunma sanayide kendini sürekli yenilemesi, kahraman ordumuzun değişen harp teknolojisine adapte olması ve bu süreci stratejik bir vizyonla yönetmesi hayati önem taşıyor. GELECEĞİN TEKNOLOJİLERİNİ ÖNGÖRMEK ÜLKEMİZİ BİR ADIM ÖNDE TUTACAKTIR Burada özellikle TUSAŞ’ımızın ana faaliyet sahası olan havacılık ve uzay sanayine dikkat çekmek isterim. Malumlarınız olduğu üzere içinde bulunduğumuz süreçte ülkelerin hava gücü, savunma kabiliyeti ve etkinliği açısından çarpan etkisi yaratan en önemli unsurlardan biridir. Hava üstünlüğünü sağlayan ülkeler; sadece muharebe sahasında değil aynı zamanda diplomasi masasında da söz sahibi olabilmektedirler. Nitekim Türk Hava Kuvvetlerimiz, köklü tarihi ve başarılarıyla gurur duyduğumuz bir geçmişe sahiptir. Bugün de Hava Kuvvetlerimizin sahip olduğu bu eşsiz mirası TUSAŞ gibi güzide kuruluşlarımızın öncülüğünde modern hava teknolojileri ve savunma sanayindeki yerli ve millî atılımlarımızla taçlandırıyoruz. Elbette ki katetmemiz gereken daha çok mesafeler olduğunun bilincindeyiz ve bu konuda proaktif bir anlayışla hareket ediyoruz. Bu alanda yaşanan baş döndürücü gelişmeler, bizlere çok açık bir mesaj veriyor: Günümüzün icap ettirdiği sistemleri üretirken geleceğin teknolojilerini öngörüp buna şimdiden vakıf olmak, ülkemizi daima bir adım önde tutacaktır. Bu çerçevede teknoloji alanındaki değişim ve dönüşüme ayak uydurmak, ilgili konseptlere yön vermek ve geleceğimizi buna göre en üst seviyede hazırlamak için derinlikli bir vizyona sahip olmalıyız. Başarının bir varış değil bir yolculuk olduğunun bilinciyle savunma sanayinde ulaştığımız bu seviyeyi, en yukarılara taşımak, yegâne hedefimizdir. Bu anlayışla, başta Savunma Sanayii Başkanlığımız olmak üzere tüm paydaşlarımızla tam bir uyum içerisinde, etkin, verimli ve iş birliğine dayalı olarak faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Güçlü bir Türkiye ve aydınlık bir gelecek için hep birlikte aynı vizyonla ve ideallerimize yürekten bir bağlılıkla daha çok çalışacağız. Bu konuda sarsılmaz bir irade ile gayret gösteren kamu ve vakıf kuruluşlarımıza, üniversitelerimize, firmalarımıza, üstün yeteneklere sahip ve yenilikçi girişimleri benimsemiş Türk mühendislerine, kısacası yerli ve millî tüm kaynaklarımıza inanıyor ve güveniyoruz. TUSAŞ’IN, ASİL MİLLETİMİZİN GURURU OLMAYA DEVAM EDECEĞİNE EMİNİM İfade etmiş olduğum bu hususlar doğrultusunda tüm savunma sanayi paydaşlarımız gibi TUSAŞ’ımızın birbirinden değerli personelinin de bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da elde edeceği başarılarla asil milletimizin gururu olmaya devam edeceğine eminim. Savunma sanayimizin tüm seçkin mensuplarının her zaman yanındayız ve yanında olmaya devam edeceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle bu zirvenin düzenlenmesinde emeği geçen, katkıda bulunan tüm paydaşlara teşekkür ediyor, zirvenin bir kez daha hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum. Sözlerime son verirken, ülkemizin geleceğini yeniden şekillendirme yolculuğunda katkı sunan tüm kurum ve kuruluşlarımıza, mühendislerimize, girişimcilerimize ve liderlerimize şükranlarımı sunuyor, çalışmalarında üstün başarılar diliyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

39,103 просмотров • 1 год назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde Bakan Yardımcısı Salih Ayhan ile "NATO'nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma" konulu konferansa katıldı. İletişim Başkanlığı ve SETA Vakfı iş birliği ile düzenlenen panelde konuşan Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: TÜRKİYE NATO’DA BELİRLEYİCİ AKTÖRLERDEN BİRİ HÂLİNE GELDİ Bugün Türkiye’nin NATO’ya katılışının 74’üncü yılı vesilesiyle düzenlenen bu anlamlı panelde sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ediyor, böylesine mühim bir organizasyonun düzenlenmesinde emeği geçen Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığımıza ve SETA Vakfımıza teşekkürlerimi sunuyorum. Bu vesileyle İttifak’ın bugüne kadar geçirdiği dönüşümü, Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği stratejik rolü ve değişen güvenlik ortamı karşısında NATO’nun gelecek dönem vizyonuna ilişkin değerlendirmelerimizi paylaşmak için kıymetli bir zeminde buluştuğumuza inanıyorum. NATO kurulduğu 1949 yılından bu yana üye ülkelerin güvenliğini korumayı hedefleyen kolektif savunma ilkesini kurumsallaştıran ve uluslararası güvenlik mimarisinin en köklü ve en uzun ömürlü ittifakı olarak varlığını sürdürmektedir. Tarih boyunca birçok ittifak kurulmuşsa da bir kısmı kısa sürede dağılmış bir kısmı ise değişen tehdit ortamı karşısında işlevsiz hâle gelmiştir. NATO ise farklı dönemlerin meydan okumalarına uyum sağlayabilen siyasi dayanışmasını koruyabilen ve askerî caydırıcılığını sürekli yeniden üretebilen yüksek kapasiteye sahip bir yapı olarak varlığını devam ettirmiştir. Bu yönüyle NATO askerî bir ittifak olmanın ötesinde değişen güvenlik ortamına hızlıca entegre olabilen dinamik ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi olarak öne çıkmıştır. Türkiye ise 1952 yılında İttifak’a katıldığından bu yana bu büyük kurumsal mimarinin yalnızca bir parçası olmamış kararları etkileyen, risk üstlenen, sahada sonuç üreten ve müttefiklerin güvenliğine doğrudan katkı sağlayan belirleyici aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Bu çerçevede ülkemiz sahip olduğu jeostratejik konumu, yüksek askerî kapasitesi ve kriz bölgelerine coğrafi yakınlığı ile NATO’nun kolektif savunma yapısının güneydoğu kanadında cephe ülkesi olarak başladığı üyelik sürecinde artık kendisini merkez ülkelerinden biri olarak konumlandırmaktadır. TÜRKİYE SAHADA BELİRLEYİCİ KATKILAR SUNDU Elbette, İttifak’ın bugüne kadar artarak gelişen güçlü yapısının nasıl şekillendiğini daha iyi anlayabilmek için NATO’nun tarihsel gelişim sürecine kısaca bakmak da yerinde olacaktır. Bu bağlamda NATO 1949 yılında imzalanan Vaşington Antlaşması’nın 5’inci maddesi çerçevesinde bölgesel ve küresel gelişmelere göre dönüşümünü sağlayarak tarihin bugüne kadar görmüş olduğu en önemli ittifak özelliğini kazanmıştır. İttifak, İkinci Dünya Savaşı’nı müteakip Soğuk Savaş’ın gerektirdiği büyük askerî kabiliyetler bu kabiliyetleri destekleyecek altyapı ve idame tesisleri ile birlikte çalışabilirliği inşa ederek ortak güvenliği sağlamıştır. Bu dönemde NATO’nun temel önceliği kolektif savunma çerçevesinde güçlü ve caydırıcı bir askerî yapı tesis etmek olmuştur. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte uluslararası sistemde köklü bir değişim yaşanmıştır. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” olarak tanımladığı Berlin Duvarı’nın yıkılması ile biten Soğuk Savaş beraberinde küreselleşme ve liberalizmin yaygınlaşmasının da etkisiyle müttefiklerin askerî kabiliyetlerini önemli ölçüde azaltmasına ve NATO’nun gerekliliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Bununla birlikte söz konusu dönemde Balkanlardaki çatışmalar ile Avrupa-Atlantik Bölgesi’ne yönelik terör saldırıları bu tartışmaları kısa sürede sonlandırmıştır. Bu dönemde NATO; ortaklıklar mekanizması ve kapasite inşası ile barışı sağlama ve koruma harekâtlarına ağırlık verirken, müttefiklerin güvenliğini sağlayacak etkili askerî kabiliyetler ve sistemler geliştirmiştir. Konvansiyonel silahlı çatışmaların NATO coğrafyasının kapısına dayanmasıyla birlikte İttifak yeniden bir dönüşüm geçirirken 2020 yılında Savunma ve Caydırıcılık Konseptini onaylamasıyla tekrar ortak savunmayı ön plana çıkarmıştır. Bu kapsamda stratejik ve bölgesel planlar hazırlanmış, bahse konu planları uygulayacak komuta yapıları tesis edilmiş ve alarm sistemleri modernize edilmiştir. Müttefikler bahse konu planların askerî kuvvet ihtiyaçlarını geliştirmek maksadıyla yeni askerî yetenek hedeflerini onaylamış ve bu hedeflerin yakalanması için gerekli savunma bütçesini sağlamayı geçen yıl Lahey’de icra edilen Liderler Zirvesi’nde taahhüt etmişlerdir. Aynı zirve ve müteakip toplantılarda ABD’nin adil külfet paylaşımı talepleri ile Avrupalı müttefikler ve Kanada’nın NATO’da daha fazla sorumluluk alması da kabul edilmiştir. Öte yandan, ABD’nin Avrupa’ya verdiği desteği azaltmaya ilişkin sınamasıyla karşı karşıya kalan NATO’nun bu yeni şartlar altında göstereceği değişim, Avrupa’nın geleceği açısından da belirleyici olacaktır. Bu gelişmeler doğrultusunda Avrupa ülkeleri kendi savunmalarını güçlendirmek amacıyla savunma harcamalarının artırılması, savunma sanayi üretiminin geliştirilmesi, tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi ve silahlı kuvvetlerin kabiliyetlerinin pekiştirilmesine yönelik adımlar atmaktadırlar. Ayrıca hibrit tehditlere karşı koyma kapasitesinin geliştirilmesi ve silahlı kuvvetler için sürdürülebilir insan kaynağının oluşturulması gibi alanlarda çeşitli inisiyatifler, finansman modelleri ve yatırım tedbirleri hayata geçirilmektedir. Bu çabaların temelinde ise NATO’nun Avrupa güvenliğindeki merkezi rolü yatmaktadır. Nitekim bu rol sadece organizasyon yapısından değil oluşturduğu askerî kabiliyetlerden kaynaklanmakta ve Avrupa’da bu işlevi ikame edebilecek bir uluslararası yapı bulunmamaktadır. İfade etmiş olduğum bu gelişmeler, NATO’nun yalnızca kurumsal dönüşümünü değil aynı zamanda müttefik ülkelerin bu süreçte üstlendiği rollerin önemini de açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede özellikle vurgulamak gerekir ki Türkiye uzun tarihsel süreç içerisinde İttifak’ın yüzleştiği her sınamada aktif rol üstlenmiş ve sahada belirleyici katkılar sunmuştur. Şu bir gerçek ki 74 yıllık süreçte hem İttifak hem de ülkemiz çok sayıda sınamayla karşı karşıya kalmıştır. Soğuk Savaş’ın sert kutuplaşmasından Balkan krizlerine, Afganistan’dan Afrika’daki güvenlik sorunlarına, terör tehdidinden hibrit saldırılara, enerji güvensizliğinden siber risklere kadar genişleyen tehdit yelpazesiyle karşı karşıya kalınmıştır. Bu dönemde NATO proaktif bir anlayışla ve dayanışma içinde hareket ederken, tüm bu kriz ortamlarındaki tutum ve reaksiyonlarıyla dünyanın en başarılı savunma örgütü olarak da kendini açıkça kanıtlamıştır. Dolayısıyla tarihsel tecrübenin üzerine inşa edilen günümüz güvenlik ortamına bakmak, NATO’nun neden hâlen vazgeçilmez bir aktör olduğunu ve Türkiye’nin İttifak içindeki artan önemini daha net ortaya koyacaktır. GEÇİCİ ATEŞKESİ MEMNUNİYETLE KARŞILIYORUZ Sizlerin de yakından takip ettiği üzere artan risk ve tehditleri nedeniyle güvenlik paradigmalarının hızlı ve sürekli olarak değiştiği hassas bir süreçten geçilmektedir. Küresel ve bölgesel düzeyde belirsizliğin ve öngörülemezliğin hâkim olduğu bu ortamda konvansiyonel tehditler siber saldırılar ve nükleer riskte artış gözlemlenmektedir. Bölgesel çatışmalar terörizm hibrit harekât ve vekâlet savaşları yaygınlaşmaktadır. Enerji güvenliğinin çatışmaları artırma potansiyeli ticaret savaşlarının yoğun etkisi ve uzay yarışının yeni rekabet ortamı yaratma potansiyeli önümüzdeki dönemin öne çıkan güvenlik konuları arasındadır. Çin’in muhtemel bir rakip olarak ortaya çıkmasıyla başta ABD olmak üzere dünyanın dikkati büyük ölçüde Hint-Pasifik’e yönelmekte, Hindistan-Pakistan ve Pakistan-Afganistan hattında çatışma eğilimleri belirmektedir. Esasen, son 4 yıldır devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı’nın oluşturduğu çok yönlü risklerle birlikte İsrail’in son yıllarda Gazze başta olmak üzere Lübnan ve Suriye’ye yönelik saldırılarıyla bölgesel güvenliği tehdit altında bıraktığı görülmektedir. Bu kaotik ortam geçtiğimiz ay İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıları, buna karşı İran’ın bölge ülkelerini hedef alan misillemeleri ile bölgemizi ve tüm dünyayı daha büyük güvenlik riskleriyle karşı karşıya bırakmakta ve tüm dengeleri etkileyecek bir potansiyeli de taşımaktadır. Bu yüzden dün itibarıyla ABD ve İran arasında ilan edilen geçici ateşkesi bölgenin daha büyük felaketlerle karşılaşmaması adına memnuniyetle karşılıyor, bu önemli adımın, sahada tam anlamıyla uygulanmasını ve kalıcı barışa giden yolda değerli bir başlangıç olmasını diliyoruz. MİLLÎ DAYANIKLILIĞIMIZI ARTIRACAK ÖNLEMLERİ ALMAYI ZORUNLULUK OLARAK GÖRÜYORUZ Özetle içinden geçtiğimiz dönem uluslararası güvenlik mimarisinin köklü bir dönüşüm sürecine girdiğini açıkça göstermektedir. Bu gelişmelerle ortaya çıkan değişken ve öngörülemez savunma ve güvenlik ortamında NATO’nun kritik önemi de devam etmektedir. Öte yandan içinde bulunduğumuz savunma ve güvenlik denklemi, ulusal güvenliğin ve sınırların korunmasının yanı sıra toplumların direnç kapasitesini kritik altyapıların emniyetini siber ve dijital alanın savunulmasını ve kamuoyunun manipülasyona karşı korunmasını da zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede NATO dâhil olmak üzere uluslararası güvenlik yapılarının makul, dengeleyici ve koruyucu bir bakış açısı benimsemesi yalnızca bölgesel istikrar için değil, küresel düzenin sürdürülebilirliği açısından da hayati önemdedir. Şu bir gerçek ki NATO’nun geleceği artık yalnızca askerî kapasitesine değil stratejik dayanıklılığına, uyum ve koordinasyon kabiliyetine ve siyasi bütünlüğüne doğrudan bağlıdır. Bu nedenle dayanıklılık kavramı İttifak’ın yalnızca askerî gücünü destekleyen bir unsur değil aynı zamanda hibrit ve çok katmanlı tehditlere karşı en kritik savunma hattı hâline gelmiştir. Dolayısıyla müttefik ülkelerin bu alanda geliştirecekleri kapasite NATO’nun bütüncül savunma yaklaşımının ayrılmaz bir parçasını teşkil etmektedir. Bu bakımdan bizler de kahraman ordumuzun ve göz bebeğimiz savunma sanayimizin güçlendirilmesi çabalarımızla millî dayanıklılığımızı daha da artıracak önlemleri almayı bir zorunluluk olarak görüyoruz. Burada temel soru şudur: “Tehdit artık yakındır ancak bu tehdide karşı koyabilecek gerçek bir ordu yapımız var mı?” Bu sorunun cevabı dünyanın pek çok ülkesinde savunma mimarisinde başta personel yetersizliği ve donanımsal eksiklikler olmak üzere ciddi bir stratejik kırılma yaşandığını da göstermektedir. Söz konusu durum aynı zamanda disiplin, tecrübe, muharebe devamlılığı ve komuta-kontrol kültürünün aşınması anlamına da gelmektedir. KAHRAMAN ORDUMUZ PROFESYONEL OMURGASIYLA GÖZ DOLDURUYOR Birçok ülkede askerî hazırlık düzeyi tartışılır hâle gelmişken Türkiye çevresindeki çatışma alanlarının sürekliliği, tehdit çeşitliliği ve çok boyutlu güvenlik baskıları sebebiyle stratejik kültürünü saha tecrübesiyle besleyen nadir devletlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bugün kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimiz; Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarımızın yüksek muhariplik seviyesi, müşterek harekât kabiliyeti ve gerçek saha deneyimi sayesinde caydırıcılığını her koşulda ortaya koyabilen bütünleşik bir güç yapısına sahiptir. Nitekim kahraman ordumuz her türlü arazi ve iklim şartında meskûn mahal, özel harekât ve sınır ötesi gibi çok yönlü operasyonlarda NATO standartlarındaki ortak harekât, hızlı intikal ve lojistik destek kabiliyetleriyle personelinin eğitim sürekliliği disiplin seviyesi ve profesyonel omurgasıyla göz doldurmaktadır. Bu nitelikler dünya ordularının önemli bir bölümünün aksine hazır olma seviyemizi sürekli yüksek tutan bir kuvvet yapısının en somut göstergesidir. Bu mümtaz seviyeye stratejik öngörü, doğru personel politikaları, etkin kuvvet planlaması ve Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde yerli ve millî savunma teknolojileriyle desteklenen modernizasyon sayesinde ulaşılmıştır. Bugün yerli ve millî savunma sanayimiz; insansız sistemler, hava savunma çözümleri elektronik harp kapasitesi, mühimmat teknolojileri, deniz platformları ve komuta-kontrol altyapılarıyla sadece ulusal savunmamıza değil, NATO’nun caydırıcılık ve savunma kapasitesine de doğrudan katkı sunan stratejik bir kuvvet çarpanı hâline gelmiştir. TÜRKİYE ARTIK MERKEZÎ BİR MÜTTEFİK OLARAK KONUMLANDI NATO’nun Caydırıcılık ve Savunma Konsepti ile beraber Türkiye terör tehdidini öne çıkarmaya devam etmiş, kendi coğrafyasında sağladığı askerî etkilere ilave olarak 360 derece yaklaşımıyla geliştirdiği kabiliyetleri ile hızlı reaksiyon kuvvetlerini harekât alanı seviyesinde sevk ve idare edebilen ender müttefiklerden birisi olmuştur. Böylece ülkemiz Soğuk Savaş dönemindeki kanat ülkesi rolünden artık Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik olarak konumlanmıştır. Bu stratejik rol kapsamında ülkemiz Afganistan’dan Bosna-Hersek’e ve Kosova’ya, Akdeniz’den Baltık bölgesine kadar uzanan NATO görev ve operasyonlarında etkin bir rol üstlenmiş; askerî, lojistik ve eğitim katkılarıyla her zaman güvenilir bir müttefik olmuştur. Dolayısıyla Türkiye yalnızca bulunduğu coğrafyada değil İttifak’ın tamamında güvenlik üreten, riskleri dengeleyen ve gerektiğinde sahada sonuç alan bir müttefik olarak öne çıkmaktadır. İttifakın güçlü ve saygın bir üyesi, aynı zamanda ikinci büyük ordusuna sahip ülke olarak askerî eğitim, tatbikat, harekât ve diğer sorumluluklarımızı örnek teşkil edecek şekilde büyük bir başarıyla yerine getirmekteyiz. Türkiye NATO misyonlarına yalnızca kuvvet katkısı sunan bir ülke değildir. Eğitimden müşterek planlamaya, tatbikatlardan komuta-kontrol süreçlerine kadar uzanan geniş bir alanda İttifak’ın operasyonel etkinliğini artıran başlıca müttefiklerden biridir. Bunun en yakın ve somut örneği Steadfast Dart-26 tatbikatıdır. NATO’nun bu kapsamlı tatbikatına 2 bin 67 personelden oluşan müşterek bir kuvvet ve Anadolu Deniz Görev Grubu ile katıldık. Bu unsurların ülkemizden 6 bin 450 kilometre mesafeye, Merkez Bölgesine konuşlanması bölgedeki NATO ve davet tatbikatlarında aktif rol üstlenmesi ve Esnek Caydırıcılık Seçenekleri faaliyetine iştiraki, NATO’nun birlik ve dayanışmasına desteğimizin en açık göstergesi olmuştur. Ayrıca konvansiyonel kapasitemizi artırmaya da devam ediyoruz. Komando Tugayı kapasitemizi 25’e çıkararak ve teröre karşı 6 farklı harekât bölgesinde eş zamanlı olarak doğrudan silahlı mücadeleden kapasite inşasına kadar değişik görevler icra ederek başarılı olduk. Üç yıl içerisinde ilave Komando Tugayları teşkil ederek kapasitemizi 40’lı rakamlara ulaştırmayı planlıyoruz. Bu tugaylar muharebe sahasında kendini ispatlamış olup, günümüzde önem kazanan hibrit savaş tekniklerini en iyi uygulayan birliklerdir. Ayrıca 2028’den itibaren 2 yıl süre ile NATO’nun en kritik ve stratejik kuvveti olan ve müttefiklerin en yüksek oranda kuvvet katkısı sağladığı Müttefik Reaksiyon Kuvvetinin (Allied Reaction Force) emir ve komutası görevini üstleneceğiz. Müttefik Reaksiyon Kuvveti görevi NATO’ya verdiğimiz önemi 360 derece güvenlik perspektifimizi ve Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğindeki merkezî rolünü bir kez daha vurgulamaktadır. Öte yandan Kosova’da da NATO Kosova Gücü yani KFOR Komutanlığı görevini ikinci kez devraldık. Operatif İhtiyat Taburumuzu dört kez Kosova’ya konuşlandırarak Türkiye’nin Balkanlar’daki barış ve istikrar bakımından ne derece güven verici bir aktör olduğunu açık şekilde ortaya koyduk. Bunun yanı sıra Akdeniz ve Ege’de faaliyet gösteren NATO Deniz Harekât ve Misyonlarının komutası ülkemiz tarafından değişik dönemlerde sürekli olarak deruhte edilmektedir. Ayrıca, bu yıl Estonya’da akabinde Romanya’da NATO Hava Polisliği görevlerini icra edeceğiz. Türkiye tüm bu faaliyet ve katkılarıyla yalnızca sahada değil NATO’nun planlama ve karar alma mekanizmalarında görev yapan yüksek profesyonellik ve sorumluluk bilincine sahip komutanlarımız ve karargâh subaylarımız ile NATO’nun güvenlik mimarisine yön veren başlıca ülkelerden biri olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. CUMHURBAŞKANIMIZIN ETKİLİ VE GÜVENİLİR LİDER DİPLOMASİSİ, ANKARA’DAKİ NATO ZİRVESİ’NDE ÖN PLANA ÇIKACAK NATO’da askerî ve operasyonel katkılarımızın ulaştığı bu seviye doğal olarak diplomatik ve stratejik ağırlığımızı da daha görünür kılmaktadır. Ülkemizin İttifak’a sağladığı katkılar ile güvenlik üretmedeki askerî ve diplomatik güç ve en önemlisi Sayın Cumhurbaşkanımızın etkili ve güvenilir lider diplomasisi 2026 yılı NATO Ankara Zirvesi’nde ön plana çıkacaktır. İttifakların yalnızca ortak tehditlere karşı değil aynı zamanda ortak değerler ve ortak akıl etrafında güçlü kaldığını tarih bize göstermektedir. Dolayısıyla ortak değerleri paylaştığımız müttefiklerimizin liderlerinin dönüşüme ilişkin ortaya koyacağı çabalar NATO’nun değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kararlılığının somut bir göstergesi olacaktır. Bu zirvede hedefimiz ittifakın birlik ve beraberliği ile günümüz tehdit ve sınamalarına karşı Avrupa-Atlantik bölgesinin korunmasına yönelik NATO’nun kararlılığının vurgulanmasıdır. Geleceğin NATO’sunun çok boyutlu bir güvenlik ekosistemi sağlayabilmesi maksadıyla Ankara Zirvesi’nden beklentimiz öncelikle müttefiklerin 5’inci maddeye bağlılıklarını teyit etmeleridir. Buna ilave olarak; - Müttefiklerin savunma harcama taahhütleri ve kendilerine tahsis edilen askeri yetenek hedeflerinde geldikleri aşamayı somut olarak ortaya koymaları, - Savunma üretim kapasitesini artırmak, yenilikçi ve sürdürülebilir savunma sanayi ekosistemini güçlendirmek ve yeni yetenek hedeflerine ulaşmayı kolaylaştıracak iş birliği alanlarını belirlemeleri, - Liderlerimize sunulacak olan savunma ve caydırıcılık hazırlıklarını onaylamalarıdır. Ayrıca Zirvede Avrupa Birliği’nin başta ülkemiz olmak üzere AB üyesi olmayan NATO müttefiklerini dışarıda bırakan güvenlik yaklaşımlarından vazgeçmesini ve NATO’yu destekleyici pozisyonuna geri dönmesini ümit ediyoruz. Aksi takdirde Avrupa Birliği’ni bu yaklaşımının Avrupa’nın güvenliği ve dayanıklılığına, ABD’nin Avrupa’da kuvvet azaltmasından daha fazla zarar vereceğini değerlendiriyoruz. Gerçek şu ki Türkiye güçlü savunma yetenekleri ve sanayisiyle Avrupa’nın güvenliğine ve savunmasına daha da fazla katkı sağlayabilir. Avrupalı pek çok dostumuzun bunun farkında olduğunu biliyor, diğerlerinin de bunu çok iyi analiz edeceğini ve makul bir yaklaşım sergileyeceklerini düşünüyoruz. TÜRKİYE NATO’YA AKTİF KATKI SUNAN BİR MÜTTEFİK OLMAYA DEVAM EDECEK Sonuç olarak küresel güç mücadelelerinin ve buna bağlı çatışmaların daha da artmasının muhtemel olduğu önümüzdeki süreçte NATO’nun devamlılığının ülkemiz ve Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliği açısından büyük önem arz ettiği kanaatindeyim. Türkiye bu hassas süreçte karşılaştığı krizlerde gerilimi artıran değil azaltan, çatışmayı derinleştiren değil yöneten bir yaklaşımı savunmaktadır. Çevremizdeki ateş çemberine rağmen ülkemiz istikrar adası ve güvenlik merkezi olma vasfını sürdürmekte, aynı zamanda diplomasiyi önceleyerek çatışmaların sona erdirilmesi için yoğun bir çaba sarf etmektedir. Nitekim en son İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaşta ülkemizin Sayın Cumhurbaşkanımızın riyasetindeki makul, rasyonel, yapıcı tutum ve yaklaşımı her kesimden vatandaşlarımız tarafından doğru bulunmakta ve desteklenmektedir. Aynı şekilde ülkemizin yerli ve millî savunma sanayinde gerçekleştirdiği atılımlar da takdir edilmekte ve bekamız açısından vazgeçilmez görülmektedir. Yapılan güncel anketler de bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye olarak bekamızın korunması, egemenlik haklarımıza saygı, uluslararası hukuka bağlılık ve müttefik güvenliğinin sağlanması temel ilkelerimizdir. Özellikle belirtmeliyim ki Türkiye’nin NATO içindeki kritik rolü bağımsız karar alma kapasitesi ile müttefiklik sorumluluklarını aynı anda yürütebilen dengeli ve ilkeli bir stratejik anlayışa dayanmaktadır. Bu yaklaşım hem millî menfaatlerimizin korunmasını hem de kolektif savunma yükümlülüklerinin güçlü şekilde yerine getirilmesini mümkün kılmaktadır. Türkiye kendi güvenliğini de içeren NATO’nun uzun vadeli güvenliği kapsamındaki ortak vizyona önemli katkılar sağlama hedefini kararlılıkla sürdürmektedir. Bundan sonra da her türlü tehdide karşı müttefikleriyle entegre bir şekilde çalışan yaklaşımını devam ettirecektir. Türkiye NATO’nun güvenilir bir ortağı, etkin bir katkı sağlayıcısı ve stratejik bir denge unsuru olma rolünü başarıyla yerine getirmeye ve ittifakın dönüşüm sürecine aktif katkı sunan bir müttefik olmaya devam edecektir. Bu çerçevede bugün gerçekleştirilen bu panelin NATO’nun dönüşen güvenlik ortamı içerisindeki rolüne dair farkındalığı artırmasını ve Türkiye’nin bu yapı içerisindeki stratejik konumuna katkı sunacak yeni değerlendirmelere vesile olmasını temenni ediyorum. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken bu anlamlı organizasyonun düzenlenmesinde emeği geçen başta Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığımız ve SETA Vakfımız olmak üzere katkı sağlayan herkese bir kez daha şükranlarımı sunuyorum. Ayrıca programımıza teşrif eden siz kıymetli katılımcılara değerli katkılarınız ve ilginiz için ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

34,388 просмотров • 3 месяцев назад

Kilis’te bulunan Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, 11’inci Hudut Tugay Komutanlığında görevli personelimize hitaben bir konuşma yaptı. Bakan Yaşar Güler, şunları söyledi: ÜLKEMİZİN BEKASI VE MİLLETİMİZİN HUZURU HEPİMİZİN ÖNCELİKLİ GÖREVİDİR Kilis ziyaretimiz vesilesiyle 6’ncı Kolordu Komutanlığımızın bağlısı 11’inci Hudut Tugay Komutanlığımızda sizlerle bir arada bulunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Sizlerin de yakından takip ettiği üzere küresel ölçekte güvenlik ortamının giderek karmaşıklaştığı, özellikle güney coğrafyamızda kritik gelişmelerin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. İçinde bulunduğumuz hassas süreçte ülkemizin bekası, asil milletimizin huzuru ve sınırlarımızın güvenliğinin sağlanması hepimizin öncelikli görevidir. Bu bilinçle Türk Silahlı Kuvvetlerimiz karada, denizde ve havada icra ettiği tüm faaliyetlerde hak ve menfaatlerimizi en güçlü şekilde korumak için büyük bir özveriyle görev yapmaktadır. Bu bütüncül güvenlik anlayışımızın sınır hattındaki temsilcileri de sizlersiniz. Nitekim 11’inci Hudut Tugay Komutanlığımız kritik önemdeki Kilis ve Gaziantep hudutlarımızın korunması, yasa dışı geçişlerin ve terörist sızmaların önlenmesi hususunda büyük bir özveriyle görev yapmıştır ve yapmaya da devam etmektedir. Unutmayınız ki sizler, üstlendiğiniz hudut görevi ile asil milletimizin huzur içinde olmasına büyük katkılar sağlamaktasınız. SURİYE ORDUSU YAPTIĞI BAŞARILI OPERASYONLARLA ÖRGÜTÜ ENTEGRASYONU KABUL ETMEYE MECBUR BIRAKTI Komşumuz Suriye’de devlet otoritesinin çöktüğü ve terör örgütlerinin sınırımızın hemen güneyinde alan kazandığı kaotik ortamda, başta Kilis olmak üzere hudut hattımız asimetrik tehditlerle yüzleşmiş, sınırdaki karakollarımız hatta meskûn mahallerimiz roket ve havan saldırılarına maruz kalmıştır. Bu tehditleri bertaraf etmek için şanlı ordumuz sınır ötesi operasyonlarını emsalsiz bir kahramanlıkla icra ederek tesis ettiği güvenli bölgeler sayesinde hudutlarımızın emniyetini ileriden sağlamış, bu sayede Kilis dâhil sınır şehirlerimiz huzur ve istikrara kavuşmuştur. Geldiğimiz bu noktada terör örgütünün hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılmıştır. Devletimiz de terörle mücadelede kaydedilen bu önemli aşamayı dikkate alarak millî birlik ve kardeşliğimizi güçlendirmek ve terörü tamamıyla sona erdirmek için Sayın Cumhurbaşkanımızın vizyoner liderliğinde “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatmıştır. Millî Savunma Bakanlığı olarak bizler de devletimizin ve ülkemizin bekası ve çıkarları doğrultusunda bu süreci ilk günden itibaren samimiyetle destekledik ve desteklemeye devam ediyoruz. Aynı zamanda süreç başladığından bu yana nihai başarıya ulaşmak için örgütün bir an önce tüm bölgelerde silah bırakması gerektiğini, 34 konuşmamızda defaatle ifade ettik. Bu samimi çağrılarımıza rağmen mutabakat ve entegrasyona dair somut ve bağlayıcı bir adım atmayan örgütün süreci istismar etme çabaları devam etti. Bunun üzerine Suriye Ordusu icra ettiği başarılı operasyonlarla geniş bir alanı örgüt unsurlarından temizlemiş böylelikle örgütü ateşkes istemeye ve entegrasyonu kabul etmeye mecbur bırakmıştır. Esasen bölgenin demografik gerçeklerini ve yerel halkın iradesini temsil etmeyen, yıllardır iç savaş ortamında halka eziyet edip bölgenin kaynaklarını sömüren örgütün bu sonuçla karşılaşmasından başka bir durum olamazdı. YPG-SDG MUTABAKATLARIN GEREKLERİNE UYMALI Artık YPG-SDG’nin 10 Mart ve 18 Ocak Mutabakatları’nın gereklerine koşulsuz ve eksiksiz olarak uyması bir zorunluluktur. Buna yönelik çalışmaların başlamasını memnuniyetle karşılıyor, entegrasyon sürecinin Suriye’nin siyasi birliği ile tek ordu esaslarını güçlendirecek şekilde uygulanmasını bekliyoruz. Suriye Yönetimi’yle bu konuda yakın bir koordinasyon içerisinde çalışmaya devam edeceğiz. Bu süreçte elbette sınır hattında görev yapan siz kıymetli silah arkadaşlarımın üstlendiği caydırıcılık rolü de son derece kritiktir. Her türlü senaryoya karşı sergilediğiniz teyakkuz ve sorumluluğunuza tevdi edilen görevleri hassasiyetle yerine getirmeniz hak ve menfaatlerimizin kararlılıkla korunmasının açık bir göstergesi olmuştur. Bundan sonra da ülkemizin güvenliğini tehdit edecek en küçük riske dahi fırsat tanımayacak sahadaki tüm gelişmeleri dikkatle izleyerek Suriye yönetimine destek olmaya devam edeceğiz. Zira Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile tek devlet, tek orduya dayalı idare ve güvenlik yapısının tesis edilmesi, sınırlarımızın kalıcı emniyeti açısından vazgeçilmezdir. GAZZE’DE ÜZERİMİZE DÜŞEN SORUMLULUKLARI YERİNE GETİRMEYE HAZIRIZ Küresel güvenlik mimarisinin temellerinin sarsıldığı, belirsizliklerin arttığı bir ortamda benimsediğimiz çok yönlü politikalar ve üstlendiğimiz çözüm odaklı inisiyatifler sayesinde ülkemiz, müzakere masalarının ve uluslararası güvenlik mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Bugün Kosova’dan Katar’a, Somali’den Azerbaycan’a, Libya’dan Kıbrıs’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada görev yapan personelimiz ülkemizi layıkıyla temsil etmekte güvenliğe, istikrara ve barışa katkılar sunmaktadır. Şu bir gerçek ki Türk askeri bulunduğu her yerde umut ve güven kaynağı olmaktadır. İşte bu bilinçle pek çok coğrafyada olduğu gibi Gazze’de de kalıcı ateşkesin sağlanıp güvenliğin tesis edilmesi ve yeniden imar sürecinin başlatılması için gayret gösteriyoruz. Ülkemiz Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Gazze Deklerasyonu’nda imzacı taraflardan biri olarak ateşkes ve kalıcı barış için aktif rol üstlenmiştir. Ateşkes sürecinin ikinci aşamasının önemli bir parçası olarak oluşturulan Barış Kurulunda Türkiye’nin kurucu üye olarak yer alması ve Sayın Dışişleri Bakanımızın Yürütme Kuruluna seçilmesi de ülkemizin bu konudaki katkısının somut bir göstergesidir. Tarihî misyonumuz çerçevesinde Gazze’de ihtiyaç duyulabilecek her konuda üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye hazır olduğumuzu bir kez daha vurgulamak isterim. BULUNDUĞUMUZ COĞRAFYADA GEVŞEMEYE VE RAHATLIĞA YER YOK Cumhuriyet tarihimizin en kapsamlı ve en yoğun faaliyetlerini icra ettiğimiz bu tarihî dönemde her bir personelimizin gösterdiği gayret, ülkemizin güvenli yarınlarını da güçlü biçimde teminat altına almaktadır. Elbette bulunduğumuz kritik coğrafyada gevşemeye ve rahatlığa asla yer yoktur. İnanıyorum ki bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hudutlarımızdaki görevlerinizi büyük bir özveriyle yerine getireceksiniz. Bu yüzden çalışmak, hayatınızın ana felsefesi sabır ve disiplin ise bu yolda asla vazgeçmeyeceğiniz iki meziyet olmalıdır. Asıl olan elde edilen başarıyı koruyabilmek ve onu daha da ileriye taşıyacak iradeyi diri tutabilmektir. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ediyor; - Her birinize görevlerinizde üstün başarılar diliyor, bir kez daha gözlerinizden öpüyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

24,617 просмотров • 5 месяцев назад

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, iftarda bir araya geldiği şehitlerimizin kıymetli aileleri, kahraman gazilerimiz ve onların değerli ailelerine hitaben bir konuşma yaptı. Bakan Yaşar Güler şunları söyledi: KAHRAMAN PİLOTUMUZA ALLAH’TAN RAHMET DİLİYORUM Bu güzel ve bereketli iftar sofrasında siz değerli ailelerimizi ve kahraman gazilerimizi ağırlamak, bizler için tarifsiz bir mutluluktur. Teşriflerinizden dolayı onur duyduk, bahtiyar olduk. Hoş geldiniz şeref verdiniz. Sözlerimin başında bu gece saat bir sularında Balıkesir 9’uncu Ana Jet Üs Komutanlığımızdan kalkış yaptıktan sonra kaza kırıma uğrayan F-16’mızın pilotu, Hava Pilot Binbaşı İbrahim Bolat’a Allah’tan rahmet, kederli ailesine ve asil milletimize baş sağlığı diliyorum. Hadisenin nedeni kaza kırım ekibinin yapacağı inceleme sonucunda belirlenecektir. Semalarımızın güvenliği için görev yapan kahraman şehidimiz vatan sevgisi ve aşkıyla vazifesini icra etmekteydi. Fedakârlığını daima şükran ve minnetle yâd edeceğiz. ŞEHİTLERİMİZİN VE GAZİLERİMİZİN KAHRAMANLIK DESTANLARI HİÇ BİR ZAMAN UNUTULMAYACAK Asil milletimizin en büyük özelliklerinden biri millî ve manevi değerlerine bağlılığı ve bu değerleri uğruna canlarını ortaya koyup mücadele ederek şehitlik ve gaziliği en büyük şeref nişanesi görmesidir. Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya’nın, “Şehitler tepesi boş değil, Toprağını kahramanlar bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için; Rüzgâr bekliyor!” mısralarında da dile getirdiği gibi asil milletimizin istiklaline sevdalı nice yiğit ve kahraman evladı millî ve manevi değerlerimizi korumak uğruna kahramanlıkla mücadele ederek ya şehit ya da gazi olmuşlardır. İstiklal ve istikbalimiz uğrunda şehit ve gazilik payesine ulaşan tüm kahramanlarımız birlik ve beraberliğimizin en büyük teminatıdırlar. Vatanımız ve al bayrağımız için hayatlarını feda eden her bir şehidimiz, bugünün ve yarının güçlü Türkiye’sinin mimarlarıdırlar. Yârdan ve serden geçebilen şehitlerimize yoldaş ve şehadete âşık olan siz gazilerimizin yazdığı kahramanlık destanları da şanlı ordumuzun her zaman ilham kaynağı olmuştur. Çok iyi biliyoruz ki bugün 86 milyon, vatanımızda özgürce yaşıyorsak, bayrağımız göklerde dalgalanıyorsa bunu da aziz şehitlerimiz ile siz kahraman gazilerimize borçluyuz. Sizlerle ne kadar gurur duysak azdır. Dolayısıyla şehitlerimizin ve sizlerin yazdığı kahramanlık destanları hiçbir zaman unutulmayacak, asil milletimizin vefa dolu gönlünde sonsuza dek yaşayacaktır. Şehitlerimizin, gazilerimizin ve siz kıymetli ailelerimizin fedakârlıklarının bedeli hiçbir şeyle ölçülemez. SİZLER TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN BİRİCİK EMANETİSİNİZ Kıymetli Şehit ve Gazi ailelerimiz; canlarınızdan bir parça olan kıymetlileriniz, ülkemiz için emsalsiz bir mücadele ile fedakârlıklarda bulunurken sizler de bu vatan için kelimelerle tarif edilemez büyük zorluklara göğüs gerdiniz. Yaşadığınız acılar karşısında metanetinizi asla kaybetmediniz, vakur duruşunuzdan asla ödün vermediniz ve milletimizin ferasetini dosta düşmana bir kez daha gösterdiniz. Sizler, milletimizin baş tacı Türkiye Cumhuriyeti’nin manevi mimarlarının biricik emanetisiniz. Siz kıymetli ailelerimizin hakkını ne yaparsak yapalım asla ödeyemeyiz. Ancak sizlerin hayatını kolaylaştırmak, yaşam standartlarınızı yükseltmek için devletimiz, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın koordinatörlüğünde yoğun bir gayret sarf etmektedir. Şunu çok iyi biliyoruz ki acınızı paylaşmak, gözyaşlarınızı dindirmek, sizleri hiçbir zaman yalnız bırakmamak bizim en büyük sorumluluğumuzdur. Aynı şekilde şehit ve gazilerimizin uğruna mücadele ettiği değerleri koruyarak bu mirasa sahip çıkmak, hepimizin en önemli vazifesidir. Nitekim kahraman ordumuz, şehitlerimizin kanlarını yerde bırakmamak ve siz kıymetli ailelerinin gözyaşlarının hesabını sormak için bugüne kadar terör örgütlerine büyük darbeler vurmuş ve örgütün hareket kabiliyetini büyük ölçüde sınırlandırmıştır. TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ, ŞEHİTLERİMİZİN HATIRASINA LEKE DÜŞÜRMEYECEK 40 yılı aşkın süredir ülkemizin huzurunu ve güvenliğini tehdit eden terör belasından kurtulmak ve evlatlarımızın aydınlık geleceğini teminat altına almak için devletimiz, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde “Terörsüz Türkiye” sürecini başlatmıştır. Bu tarihî süreç kardeşliğimizi pekiştirme, milletimizi güvenli ve müreffeh yarınlara ulaştırma kararlılığımızın da en açık göstergesidir. Altını çizmek isterim ki bu süreçte atılan ve atılacak tüm adımlar şehitlerimizin aziz hatırasına kesinlikle leke düşürmeyecek, gazilerimizin onuruna ve emeklerine asla zarar vermeyecek niteliktedir. Bu yolda milletimizin birliğini, kardeşliğini ve güvenliğini zedeleyecek hiçbir adım atılmamış bundan sonra da atılmayacaktır. Süreç asırlara uzanan köklü tarihimizden ve ferasetli devlet geleneğimizden aldığımız güçle yönetilmektedir. Yegâne amacımız artık evlatlarımızı yitirmediğimiz, kanın ve gözyaşının sona erdiği, ayrılık tohumlarının kökünden söküldüğü çocuklarımızın sadece barış ve kardeşlik ortamında büyüdüğü bir geleceği inşa etmektir. Hâlihazırda sahadaki gelişmeleri dikkatle izliyor, tüm tedbirlerimizi her zamanki hassasiyetimizle almaya devam ediyoruz. TERÖRSÜZ TÜRKİYE HEDEFİMİZ İÇİN ÇALIŞMALARIMIZI SÜRDÜRECEĞİZ Yakın coğrafyamızda meydana gelen çok boyutlu ve aktörlü gelişmeler, ülkemizin stratejik yaklaşımlarını doğrudan etkilemektedir. Nitekim tehdit yelpazesinin her geçen gün daha da belirginleştiği bu uluslararası ortamda, askerî caydırıcılığımızın artırılması kadar iç barışın ve toplumsal kardeşliğin tahkim edilmesi de bir o kadar hayatidir. İşte bu yüzden terörün tam anlamıyla ortadan kaldırılması tarihî bir sorumluluk olarak karşımızda durmaktadır. Şu husus unutulmamalıdır ki güvenliğini ve toplumsal bütünlüğünü aynı çizgide koruyabilen ülkeler, böylesine kaotik dönemlerde tehditleri kendinden uzakta tutarak vatandaşlarına umut verecek kudrete sahip olabilmektedirler. Türkiye de yakın coğrafyasında krizlerin, çatışmaların ve savaşların yaşanmasına rağmen; Sayın Cumhurbaşkanımızın stratejik liderliğinde yürütülen etkin ve kararlı diplomasi ile şanlı ordumuzun gücü ve etkinliği sayesinde istikrar adası olma vasfını sürdürmekte, böylece milletine güven vermeyi başarabilmektedir. Bu anlayışla ülkemizin hak ve menfaatlerini her koşulda kararlılıkla korumak için üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye, aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin mirasına sıkı sıkıya sahip çıkmaya devam ediyoruz. “Türkiye Yüzyılı” hedeflerimize emin ve kararlı adımlarla ilerlediğimiz bu süreçte; - Terörsüz Türkiye hedefimizi gerçekleştirmek için çalışmalarımızı sürdürecek, - Yerli ve millî savunma sanayimizi daha da ileri seviyelere taşımak için gayretlerimize devam edecek, - Türk Silahlı Kuvvetlerimizin gücünü sürekli tahkim edeceğiz. NATO TATBİKATI’NDA ÜLKEMİZİ VE MİLLETİMİZİ EN İYİ ŞEKİLDE TEMSİL ETTİK Şu bir gerçek ki bugün, sadece sınırlarımız içinde değil, sınırlarımız dışında da barış ve istikrara katkı sağlayan bir ülke konumundayız. Nitekim en son Türk Silahlı Kuvvetleri olarak NATO’nun en büyük tatbikatı olan Steadfast Dart 2026 tatbikatına deniz, kara ve hava unsurlarımızla iştirak ederek Avrupa güvenlik mimarisine katkı sağlama kabiliyetlerimizi ortaya koyduk. Bu çerçevede Kahraman Mehmetçiğimizin gücünü disiplinini ve hazırlık seviyesini yerli ve millî silahlarımızın etkinliğini ve ileri teknolojisini de göstererek ülkemizi ve asil milletimizi en iyi şekilde temsil ettik. Özellikle belirtmeliyim ki kahraman ordumuzun yaklaşık 2 bin personelden oluşan bir kuvveti sınırlarımızdan 6 bin 450 kilometre ve 3 bin 480 deniz mili mesafeye hızlı bir şekilde ulaştırma kudreti muharebeye ne denli hazır olduğu göstermektedir. İçinde bulunduğumuz dönemde görev ve sorumluluklarımız birbirinden çeşitli ve büyük olsa da motivasyon ve inancımız da bir o kadar kuvvetlidir. Zira başta siz şehit ve gazi ailelerimiz olmak üzere asil milletimizin desteğini her an hissediyor aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin mirasından aldığımız güçle gece gündüz demeden artan bir azim ve şevkle çalışıyoruz. Çalışmaya da devam edeceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal etmiş gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor; sizlerin şahsında tüm kahraman gazilerimize ve değerli şehit-gazi ailelerimize sağlıklı uzun ömürler diliyorum. Bu vesileyle mübarek Ramazan ayının hayırlı ve bereketli geçmesini niyaz ediyor, sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla… #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

35,420 просмотров • 5 месяцев назад

18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 110’uncu yıl dönümü dolayısıyla Millî Savunma Bakanlığı Atatürk Kültür Sitesinde tören düzenlendi. Şehitlerimizin kıymetli ailelerinin yer aldığı törene Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, beraberinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu ve Bakan Yardımcıları Şuay Alpay, Alpaslan Kavaklıoğlu, Bilal Durdalı ve Musa Heybet ile birlikte katıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından başlayan törende şehit eşi Tuğba Bal, şehit aileleri adına bir konuşma yaptı. Daha sonra ise Görsel Yapım ve Foto Film Merkezi tarafından hazırlanan 18 Mart Şehitler Günü klibi davetlilere seyrettirildi. Törende Millî Savunma Bakanlığı Armoni Mızıkası ve Mehteran Birliği de TRT Ses Sanatçısı İlker Gökkaya ve Solist Gökçe Nur Semerci ile birlikte birbirinden güzel kahramanlık marşlarını seslendirdi. Daha sonra Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, bir konuşma yaparak şehitlerimiz kıymetli ailelerine hitaben şunları söyledi: CANINI ORTAYA KOYAN YİĞİTLER SADECE BİR SAVAŞ KAZANMADI, BİR ULUSUN ONURUNU DÜNYAYA GÖSTERDİ Bu anlamlı gün vesileyle vatanımız ve milletimiz, istiklal ve istikbalimiz için canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi şükran ve minnetle yâd ediyorum. Siz değerli misafirlerimizin şahsında, şehitlerimizin ve gazilerimizin fedakâr ailelerine, buradan saygılarımı sunuyor, selamlarımı gönderiyorum. Bugün, aziz şehitlerimizi anarken aynı zamanda 110 yıl önce Çanakkale’de bir milletin kaderinin yazıldığı o muhteşem zaferin gururunu bir kez daha yaşıyoruz. Zira 18 Mart 1915’te, vatan toprağını savunmak için canını ortaya koyan yiğitler, sadece bir savaş kazanmadı; bir ulusun onurunu, direncini ve ruhunu tüm dünyaya gösterdi. O gün, Çanakkale’nin sularında dalga dalga yükselen cesaret toprağa düşen her damla mukaddes şehit ve gazi kanıyla birleşti ve bir milletin esarete direnişinin de sembolünü oluşturdu. Büyük bir adanmışlık duygusuyla cepheye koşan, iman dolu göğsünü kurşunlara siper ederek “Çanakkale geçilmez!” diyen Mehmetçiğin bu sözü, yalnızca bir slogan değil, vatan-millet-bayrak için bir yemin, bir ant oldu. Ezineli Yahya Çavuş, bir avuç yiğidiyle destan yazarken Seyit Onbaşı, omzunda taşıdığı en ağır top mermisiyle düşmana meydan okudu. Anafartalar’da Mustafa Kemal’in “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum.” emri, “Bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen asil milletimizin haykırışı oldu. ASİL MİLLETİMİZ, İŞGALE BOYUN EĞMEYECEĞİNİ TÜM DÜNYAYA GÖSTERDİ Gönül coğrafyamızın her köşesinden gelerek millî ve manevi değerlerimiz uğruna şehadet şerbeti içen nice kahramanlar, kutsal vatan toprağına kök saldı. Anaların ve babaların dualarıyla büyüttüğü fidanların vatan savunması için gösterdikleri cesaret, asil milletimizin işgal ve esarete asla boyun eğmeyeceğini tüm dünyaya göstermiştir. Onların kahramanlık ve fedakârlıkları, milletimizin gönlünde ve hafızasında sonsuza kadar yaşayacaktır. Bu vesileyle Çanakkale’yi Türk tarihine altın harflerle yazdıran başta Anafartalar kahramanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere yaşadığımız toprakları bizlere vatan kılan ecdadımızı rahmet ve şükranla yâd ediyorum. BU RUH, ASİL MİLLETİMİZİN KARAKTERİNDE EBEDİYEN VARLIĞINI SÜRDÜRECEK Ezanımız dinmesin, al bayrağımız inmesin diye vatan ve millet sevdasıyla Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Millî Mücadele’de, Sakarya’da ortaya konan mücadele ruhu; aynı şekilde Kıbrıs’ta, terörle mücadele operasyonlarında ve 15 Temmuz’da da tezahür etmiş, şehit ve gazilerimizin kahramanlıkları tarihe nakşolunmuştur. Kimsenin şüphesi olmasın ki bu ruh, asil milletimizin karakterinde ebediyen varlığını sürdürecektir. ÜLKEMİZ, GÜVENLİK MİMARİSİNİN VAZGEÇİLMEZ BİR ÜYESİ HÂLİNE GELDİ Cumhuriyetimizin ikinci asrına başladığımız bu tarihî dönemde, kahraman ecdadımızdan aldığımız ilhamla, ülkemizi daha güçlü ve aydınlık yarınlara ulaştırmak için çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyoruz. Tüm dünyada jeopolitik gerginliklerin tırmandığı ve çatışmaların arttığı bir süreçte, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde yürütülen etkin diplomasiyle de ülkemiz, müzakere masalarının ve dünya güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir üyesi hâline gelmiştir. Türkiye olarak bölgemiz başta olmak üzere geniş bir coğrafyada barış ve istikrarın hâkim olması için yoğun gayret sarf ediyoruz. Ülkemiz, bölgesel krizleri çözmede büyük bir deneyime sahiptir. Öyle ki Ukrayna’daki savaştan Kafkasya’daki istikrasızlığa, Afrika’daki anlaşmazlıklardan Libya iç savaşının çözümüne kadar üstlendiğimiz yapıcı inisiyatif ve çatışmaları önlenme çabası, Türkiye’nin dünya barış ve istikrarına katkıda bulunma kabiliyetini açıkça ortaya koymuştur. Ülkemizin etki ve ilgi alanının böylesine genişlemesinde ve çok önemli misyonlar üstlenmesinde elbette Türk Silahlı Kuvvetlerimizin de büyük payı vardır. Kahraman ordumuz; ▪️Hudutlarımızda ve terör örgütleriyle mücadelede, ▪️Denizlerimizde ve semalarımızda, ▪️ Uluslararası güvenlik, barış ve istikrarın sağlanmasında, ▪️Ayrıca, geniş çaplı tatbikatların icrasında tüm vazifeleri layıkıyla yerine getirmekte, büyük başarılar elde etmektedir. Gazi ve muzaffer Türk ordusunun bu şekilde güçlü, etkin ve caydırıcı varlığı milletçe vatan topraklarımızda huzur ve güvenlik içerisinde yaşamamızı sağlamaktadır. Şu hususu özellikle vurgulamak isterim: Ordumuzun sahip olduğu yüksek operasyonel tecrübe, muharebe kabiliyeti ve modern teçhizat kapasitesi pek çok ülke tarafından gıpta ile takip edilmektedir. Bu da şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerimizi pek çok coğrafyada güvenlik ve istikrar için vazgeçilmez bir aktör hâline getirmektedir. TERÖR ÖRGÜTÜ VE UZANTILARI, SİLAHLARINI TESLİM ETMELİ Sizlerin de bildiği üzere uzun yıllar gündemimizin ilk sırasında hep terörle mücadele olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetlerimiz, tarih boyunca olduğu gibi ülkemizin birlik ve bütünlüğüne yönelen her türlü tehdide karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etmiş; kendisine verilen her türlü vazifeyi başarıyla yerine getirmiştir. Güvenlik güçlerimizin topyekûn ortaya koyduğu bu mücadele ve operasyonlar sayesinde terör örgütlerinin hareket kabiliyeti büyük ölçüde sınırlandırılarak kritik bir aşamaya getirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olduğunu itiraf eden örgütün; terörle bir yere varılamayacağını, ömrünü tamamladığını ve kendisini feshetmekten başka çaresinin olmadığını geç de olsa anlaması kayda değerdir. Ancak, terör örgütü PKK ve farklı coğrafyalarda ve isimler altında faaliyet gösteren tüm uzantıları -nerede olduklarından bağımsız olarak- bir an önce fesih kararını almalı, derhâl ve koşulsuz olarak silahlarını teslim etmelidirler. Aksi yöndeki hiçbir açıklama ve eylemin bir karşılığı yoktur ve olmayacaktır. ATEŞKES ASLA SÖZ KONUSU DEĞİL Bu kapsamda ateşkes gibi metinde yer almayan hususlar gündeme getirilmemelidir. Zira böyle bir şey asla ve asla söz konusu değildir. Nihai hedefimiz; 85 milyon vatandaşımızın ortak temennisi olan terörün sona ermesi, terör örgütlerinin tamamen tasfiye edilmesi ve ülkemize yönelik her türlü tehdidin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yüzden sürecin sabote ve suistimal edilmesine veya uzatılmasına müsaade edilmeyecek, temkinli ve rasyonel bir yaklaşım esas alınacaktır. Devletimizin engin tecrübesi ve basiretine hepiniz güvenin ve müsterih olun. ŞEHİT AİLELERİMİZ VE GAZİLERİMİZ MİLLETİMİZİN BAŞ TACI OLDU Malumunuz olduğu üzere ülkemizin enerjisini ve kaynaklarını tüketen terör, hepimize büyük acılar yaşattı. Bu süreçte hiçbir zaman yılmadık, asla pes etmedik. Çanakkale’de yedi düvele karşı nasıl kahramanca mücadele verdiysek arkasında birçok karanlık odağın olduğu terör örgütlerine karşı da aynı kararlılıkla mücadele verdik. Bu mücadelenin kahramanı olan her bir şehidimiz, milletimizin kalbinde sonsuza dek yaşayacak birer destan, her bir gazimiz ise cesaret ve fedakârlığın timsalidir. Nitekim bugün önemli bir süreç yaşanıyorsa ve tarihî bir adım atılacaksa, anlaşmazlıkların çözümü, aldatılmış olanların kazanılması, terörü türlü bahanelerle kendi amaçları doğrultusunda kullananların emellerine bir son verilmesi durumuna gelinmişse bu ağır bir bedel karşılığında olmuştur. Bu ağır bedelin yükünü üstlenen şehit ve gazilerimiz ile yaşananların en yakın tanığı olan siz şehit ve gazi ailelerimiz de fedakârlığınız, sabrınız ve vakur duruşunuzla milletimizin baş tacı oldunuz. Acılarınızı yüreğinizde taşırken bile dimdik ayakta duran sizler, hepimize metanetin ne demek olduğunu bir kez daha gösterdiniz. Devlet ve millet olarak her zaman yanınızda olmak boynumuzun borcudur. Sizlerin ve kahraman gazilerimizin hayatını kolaylaştırmak, yaşam standartlarınızı yükseltmek için Sayın Cumhurbaşkanı’mızın ortaya koyduğu vizyon çerçevesinde devletimiz, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın koordinatörlüğünde yoğun bir gayret sarf etmektedir. Bundan sonra da devletimizin tüm kurumlarıyla yakın bir iş birliği içerisinde, sizlerin yanında olmaya devam edeceğiz. DAHA GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE’Yİ HEP BİRLİKTE İNŞA EDECEĞİZ Bölgemizde haritaları değiştirmek isteyenlerin emellerini boşa çıkarmak için her zamankinden çok daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacımızın olduğu bir dönemden geçtiğimizi unutmamalıyız. Kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi daha da güçlendirmek için elimizden gelen gayreti gösterecek, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında daha güçlü bir Türkiye’yi hep birlikte inşa edeceğiz. Türkiye; özellikle son yıllarda, Sayın Cumhurbaşkanı’mızın engin vizyonu sayesinde çok daha gelişmiş; çok daha güçlü ve gıpta edilen bir ülke konumuna ulaşmıştır. Ülkemizin her alanda elde ettiği bu başarıların korunması ve daha yüksek seviyelere çıkartılması temel önceliğimizdir. Bir kez daha ifade etmek isterim ki başarıya ulaşma yolunda en büyük ilham kaynağımız; vatanı ve milleti için canını seve seve feda eden aziz şehitlerimiz ve bu uğurda gazilik mertebesine ulaşan kahraman gazilerimizdir. Asil milletimizin, söz konusu vatanı olduğunda her şeyden geçmeyi göze alabilen cesur ve yiğit evlatları var oldukça mukaddes vatanımız, ebediyen Türk yurdu olarak kalmaya devam edecektir. Bu vesileyle; ▪️Türk milletinin kutlu yürüyüşünde ordumuzun temellerini atan Mete Han’dan Malazgirt’te Anadolu’nun fetih kapısını açan Sultan Alparslan’a, ▪️Çağ kapatıp yeni bir çağı başlatan Fatih Sultan Mehmet’ten Millî Mücadele’mizin önderi ve Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve bugüne kadar ülkemizin, ordumuzun gücüne güç katan tüm devlet büyüklerimizi ve komutanlarımızı saygıyla anıyorum. Onların emaneti olan şanlı ordumuz; mazisinden aldığı ilhamla, ebediyete kadar bu toprakların teminatı olmaya devam edecektir. Sözlerime son verirken aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor; gazilerimize, şehit ve gazilerimizin kıymetli ailelerine saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu duygu ve düşüncelerle gerek törenin düzenlenmesinde gerekse sahne gösterisinin icrasında başta Millî Savunma Bakanlığı Armoni Mızıkamız ve Mehteran Birliğimiz ile katkılarından dolayı değerli solistlerimize ve emeği geçenlere teşekkür ediyor; sizleri bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. Kalın sağlıcakla. #MillîSavunmaBakanlığı #YaşarGüler

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

79,465 просмотров • 1 год назад