Menzil Yolu's banner
Menzil Yolu's profile picture

Menzil Yolu

@MenzilYolu109,393 subscribers

https://t.co/Bb1HTupaPL https://t.co/v0smKyrVqA https://t.co/J1zGq4CnnL

Videos

MenzilYolu's profile picture

Halifelik ve İrşad Vazifesi Halife kelimesinin sözlük anlamı "ardından gelen, sonraki, yerine geçen" demektir. Alimler halifeyi, "Bir kişinin yerine geçerek vazifesini sürdüren kişi" olarak tarif etmişlerdir. Halk arasında halife dendiğinde ilk akla gelen mefhum müminlerin emirliği, bütün müslümanların yöneticiliğidir. Halife kelimesinin böyle bir manası vardır. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden sonra ümmetin başına geçen sahabe efendilerimize Allah Resulü'nün halefi ve vekili olmaları hasebiyle "raşid halifeler" denmiştir. Ancak halife kelimesi sadece müminlerin yöneticileri için kullanılmaz. Tarihimizde ve medeniyetimizde bütün mesleklerden ustaların, pirlerin, üstatların yerine geçecek kişilere halife denmiştir. Nakşibendî-Halidî yolunda mürşid-i kamil zatlar genellikle irşadın daha da büyümesi, daha fazla insana ulaşılabilmesi için birden çok zata halifelik vermişlerdir. Yolumuzun büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadî kuddise sırruhû pek çok halife yetiştirmiş, hepsi alim ve arif olan bu zatlarla Nakşibendilik dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Nakşibendî-Halidî yolunda mürşid-i kamiller genellikle yerlerini tek bir kişiye bırakma, sağlıklarında bir halifeyi işaret etme usulünü tercih etmemişlerdir. İcazet verilen halifelerin hepsi irşad ile vazifelendirilmiş, hepsi zahirde eşit görülmüştür. Mürşidi tarafından vazifelendirilen her bir halifenin, mürşidi vefat ettiğinde gecikmeden irşada başlaması gerekir. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû da irşadı boyunca dokuz zata halifelik vermişti. Halifelerin her biri vazife aldığında ilan edilmişti, halife oldukları herkesçe malumdu. Bu zatlardan üçü, mürşidlerinden evvel vefat etmişti. Hayattaki altı halifesinden üçü aynı zamanda evladı idi. Aynı aileden 3 halife olması alışıldık bir durum değildi. Aynı köyde bu vazifenin nasıl yapılacağı hakkında üçü arasında istişare yapıldı. İstişare sırasında halifelerden biri kardeşlerine “Bugün ben irşada başlayayım, siz bekleyin, sizin durumunuza sonra bakarız.” Şeklinde bir yaklaşım sergilemiştir. Kardeşleri bunun adaben uygun olmadığını, aldıkları vazife gereği irşada aynı gün başlamaları gerektiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine konu camide ilan edilerek üçü adaba uygun şekilde irşada başlamıştır. Daha sonra çeşitli vesilelerle ikrar edilen bu yaklaşımdan dolayı bazı kişiler hakları ve hadleri olmadığı halde diğer halifeler hakkında birtakım söylemlerde bulunmaya başlamıştır. Abilerine biat etmeleri gerektiği, daha sonra halife olduklarından dolayı makamlarının daha düşük olduğu, hatta halifeliklerinin tartışmalı olduğu gibi aslı olmayan ve mesnetsiz ifadeler sarf edilmiştir. Oysa bir halifenin başka bir halifeye biat etmesi, irşad vazifesini tehir veya terk etmesi usulen uygun değildir. Halifeler arasında öncelik-sonralık, büyüklük-küçüklük gibi bir üstünlük sıralaması da yoktur. Şayet böyle olsaydı diğer halifelerin, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin daha önce hilafet verdiği halifesine ya da yaşça en büyük halifesine biat etmeleri gerekir ki birtakım kişilerin biat edilmesi gerektiğini düşündüğü halife, en yaşlı halife olmadığı gibi hilafeti diğer bütün halifelerden önce almış da değildir. Nakşibendî-Halidî yolunda halifeliğin şartları ve usulleri, mürşidin vefatından sonra ifa etmesi gereken vazifeler net bir şekilde ortadadır. Aksi yöndeki söylem ve beklentiler, kadim Nakşi-halidi geleneğine aykırıdır. Bu yolda ihlasla yürümeye niyet etmiş saliklerin akıllarını ve gönüllerini adaba uymayan bu ifadelerle karıştırmak ancak yola ve salike zarar verir. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

103,425 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

Sosyal Medya Meşrebimizin Neresinde? İnsanoğlu, tarihin her devrinde iletişim için farklı araçları kullanmıştır. Günümüzde ise internet ve özellikle sosyal medya iletişimi farklı bir boyuta taşımıştır. Müminler asırlar boyunca iletişim araçlarının her birine ihtiyatla yaklaşmış; gündelik ve içtimai hayatında nasıl konumlandıracağını iyice düşünmüş, tartışmıştır. Bu ihtiyatlı yaklaşım, özellikle Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin meşrebinde açıkça tezahür etmiştir. O’nun internet ve sosyal medya kullanımıyla ilgili meşrebini fotoğrafının çekilmemesi ve paylaşılmaması konusundaki hassasiyetinde görmek mümkündü. Bu meşreb sofilerine de öyle sirayet etmişti ki bilmeden fotoğraf çekenler ya da paylaşanlar yine sofiler tarafından uyarılırdı. Bu hassasiyetin arkasında muhakkak birçok zahiri ve batıni incelik vardı. Bu inceliklerin kaynağı ise, tasavvuf büyüklerimizin kadim meşrebi ve duruşudur. Sâdât-ı kirâm efendilerimiz kendilerini sakladıkça, gizledikçe, Allah Teâlâ onları yüceltmiş, insanlara tanıtmıştır. Onlar hiçbir zaman reklam ihtiyacı hissetmemişler, bundan sakınmışlardır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri hayattayken hiçbir dergide, kitapta, televizyon veya radyo programında kendisinden söz edilmesine rıza göstermemiş; bu mecralardan her mümin için gerekli olan fıkıh, akaid, siyer gibi ilimlerin öğretilmesini tembihlemiştir. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin internet ve sosyal medyanın uygun şekilde kullanılmadığı takdirde kişiyi mahvedeceğine dair uyarısı meseleye ne kadar ciddiyetle yaklaştığını göstermektedir. O’nun zamanında milyonlarca insan akın akın Menzil’e gittiği halde caminin içinden görüntülerin günbegün sosyal medyaya saçıldığı vaki olmamıştır. Ne yazık ki bu hassasiyet, O’nun ahirete irtihalinden hemen sonra bir kesim tarafından terk edilmiştir. O’nun meşrebine muhalefet edercesine köyden ve cami içinden görüntü alınması serbest bırakılmış, hatta sofiler buna neredeyse teşvik edilmiştir. Üstelik bu yaklaşım bir irşad modeli olarak konumlandırılmış ve pazarlanmıştır. Sosyal medya, “usulsüz vusul olmaz” düsturunun dışında değildir. Güzel niyetlerle usulüne uygun olarak kullandığı takdirde insanların istifade edeceği çalışmalar ortaya koymak mümkündür. Ancak bugün karşı karşıya kaldığımız manzarada, yolumuzun usulleri yerine sosyal medyanın dinamikleri düstur edinilmiş gibi görünmektedir. Oysa bu mecraların arka planında yatan temel anlayış, bizim meşrebimizle büyük ölçüde çelişmektedir. Sosyal medyanın temelinde mana ve ruhtan uzak bir tüketim anlayışı yatmaktadır. Herhangi bir mesajı ya da manası olmayan bu kadar çok görüntünün servis edilmesi kişiyi de bir tüketim nesnesi haline getirir. Bunun farkına varmak çok önemlidir zira muhabbetle yapıldığı düşünülse de bir video ya da fotoğraf ile de olsa sürekli göz önünde tutulması günün sonunda muhabbeti azaltır, heybeti zedeler. Bu da nihayetinde mürid-mürşid hukukuna zarar verir. Bu edeplerle bağdaşmayan bir iştahla her gün servis edilen onlarca fotoğraf ve video arasında, cami adabıyla ve sufi edebiyle bağdaşmayan nahoş manzaralara da maalesef rastlanmaktadır. Ayrıca sofiler yanlış anlaşılmaya müsait bazı görüntüleri şerh etmek durumunda kalmakta, bakış açısı olumsuz olanlar ise bu görüntüleri tasavvufu inkar etmek için kullanmaktadır. Birtakım kişiler ise ne acıdır ki bu görüntüleri mizah malzemesi haline getirmektedir. Sonuç itibariyle tasavvuf adabına uygun olmayan davranışlara ve bunların sosyal medyada dolaşıma sokulmasına ortam hazırlamak irşad yerine inkara yol açmaktadır. Geride kalan yaklaşık iki senelik süre zarfında bazıları tarafından şiar edinilen sosyal medya kullanım biçiminin faydadan çok zarara sebep olduğu açıktır. Söz konusu nahoş tabloların sosyal medyada hızla yayılması, tasavvuf ehline zarar vermekte, kamuoyunda “sosyal medya tarikatı” gibi yakışıksız benzetmelere yol açmaktadır. Netice itibariyle meşrep hassasiyetinin ne kadar elzem olduğunu bir kez daha görülmektedir...

Menzil Yolu

57,621 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

Kalabalık Görünme Çabası Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni’nin kuddise sırruhû, ahirete irtihalinden sonra özellikle sosyal medyada sofilerin sayıları hakkında çeşitli oranlar paylaşıldığı görülmüştür. Bazı kimselerin bu oranları öne sürerek yakışıksız kıyaslamalar yaptığı, kendi tarafını övüp muhatabını yerdiğine şahit olunmuştur Evvela belirtmek gerekir ki Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin sofilerinin sayısını net olarak tespit etmek mümkün olmadığı gibi intisap oranlarını da tayin etmeye çalışmak abesle iştigaldir. Dolayısıyla zikredilen oranların spekülatif olduğu açıktır. Nitekim sürecin başında “tamamına yakını bizde” gibi gerçeklikten uzak söylemleriyle net yüzdeler zikredenler süreç ilerledikçe zikrettikleri oranları da aşağıya doğru çekmiştir. Açıkça görülebileceği üzere süreç içinde yapılan birçok hamlede “çoğunluk biziz” kalkanı arkasına sığınılmaktadır. Dolayısıyla gerçek oranlardan bağımsız olarak ortaya atılan bu “büyük çoğunluk” söyleminin desteklenmesi gerekmiştir. Böylece iddia, adeta sahiplerini esir almış, ispatlamaya mecbur bırakmıştır. Ortaya çıkan bu ispat zarureti tasavvuf adabına yakışmayan durumlara yol açmaktadır. Bunun en bariz örneği ise İstanbul ve Ankara gibi yerlerdeki ziyaret programlarında kalabalık görünme çabasıdır. Zamanla zorlaşan bu çaba doğal olmayan uygulamaları beraberinde getirmekte, sonuçları ise en çok ziyaretlere gidenler tarafından hissedilmektedir. Bu noktada Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin Menzil dışındaki, örneğin İstanbul’daki ziyaret programlarını hatırlamak faydalı olacaktır. Rahat bir ziyaret yapılması için sofiler münavebeli olarak davet edilir; bölgesel olarak ziyaret günü tayin edilirdi. Bugün gördüğümüz manzara ise bunun tam tersidir. Uzak yakın şehir fark etmeksizin haftasonu bir namaz vaktine herkesin davet edilmesi, bunun için kafile organizasyonları yapılması, yapılan bu organizasyonların özenle çekilmiş görüntülerle sosyal medyada servis edilmesi, “kalabalık görünme çabası”nın iyice zorlaştığını göstermektedir. Bu durumun en üzücü tarafı ise kamuoyunca, keyfiyet terk edilip yerine kemiyet ve gösteriş merkezli yeni bir usul ihdas ediliyor gibi algılanmasıdır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

45,377 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

Nakşibendi Yolunda Âdaba Riayet ve Usulün Önemi Tasavvuf ehlinin en büyük gayesi, insanların hidayetine vesile olmaktır. İrşadın özü de budur. Allah dostlarının en büyük gayreti, kapılarına gelen insanlara şer’-i şerifi ve sünnet-i seniyyeyi öğreterek onları son nefese kadar istikamet üzere tutmak olmuştur. Bu minvalde her tarikat kendi meşrebince bir usul ve âdap üzere irşad etmiştir. Nakşibendî yolunda da müridleri doğru yolda sabit kılacak, kalplerine muhabbetullahı yerleştirecek ve bu kapıdan tam anlamıyla istifade etmelerini sağlayacak usuller, şer’-i şeriften ve sünnet-i seniyyeden süzülerek Altın Silsile’nin büyükleri tarafından belirlenmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Usuller, bu yolda yürüyüşün ölçülerini belirleyen esaslardır. Tarikat âdabı hem müridler hem de mürşidler için büyük bir dikkat ve hassasiyet gerektirir. Bu sebepledir ki, Nakşibendî meşâyihi tarih boyunca birçok âdap kitabı kaleme almış, her devirde bu usulleri hatırlatmıştır. Bu eserlerin sonuncusu, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin -kuddise sırruhû- el-Minhâcüs Senî: Âdâb-ı Şeyh Seyyid Abdülhakîm el-Hüseynî adlı eserdir. O’nun, eserin mukaddimesinde şu ifadelere yer vermesi çok önemlidir: “Efendim Şeyh Seyyid Abdülhakîm el-Hüseynî ve Efendim Şeyh Seyyid Muhammed Râşid el-Hüseynî’nin (kuddise sırruhumâ) tarikiyle Nakşibendî sâdâtının silsile ve senedinden gelen âdapları zikrettik.” Bu ifadelerle O, eser boyunca anlattığı âdabı kendisine isnad etmek yerine, mürşidlerine ve onlardan önceki meşâyih-i kirâma atfetmiştir. Zira o devraldığı usul ve meşrebi muhafaza etmiş ve halifelerine de o şekilde devretmiştir. Bir sohbetinde âdabın ehemmiyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Tasavvufun bazı âdabı vardır. Bu edeplere uymak lazımdır. Bâtıl şeyler ihdas etmek, bu yola bid‘at sokmak, büyük âdapsızlıktır. İnsan edebe riayet ederse, ona uyarsa, bütün ameller güzel olur. O olmadan hiçbir başarı elde edilemez. Önce kendimiz edebe dikkat edeceğiz. Zira sâdâtın, ‘Yapmadığınız şeyleri sûfîlere söylemeyin, etkili olmaz.’ demeleri boşuna değildir. Sûfî edepli olmalıdır. Bu yolda olgunluğa el öpmekle değil, edeple erişilir. Edebe aykırı haller kalbe zarar verir. Âdabsızlık iradeyi, iradesizlik de müridliği bozar. Bir sûfî muhabbet ehli olmasa bile âdaba dikkat ederse biz onu asla bırakmayız. Âdaba riayetin menfaati çok fazladır. Âdaba riayet edenin en büyük yardımcısı hem sâdât hem de Hz. Peygamber’dir. (sallallahu aleyhi ve sellem)” Tasavvuf âdabının ve sâdât-ı kirâm efendilerimizin bu âdaba verdiği önem açıktır. Bugün ise bazı çevrelerin "her noktada geçmiş büyüklerimizin usullerine dönülecektir" diyerek yola çıkmalarına rağmen, bu usullerden giderek uzaklaştıkları görülmektedir. Şeyh Seyyid Abdülhakîm hazretlerinin, Şeyh Seyyid Muhammed Râşid hazretlerinin ve Şeyh Seyyid Abdülbaki hazretlerinin (kaddasallahu esrarahum) usulleri ortadadır. Meşrebleri herkesçe malumdur. Onlar, en büyük zorluklar karşısında dahi bu meşrebten ve âdabdan ödün vermemiştir. Âdaba sıkı sıkıya bağlılığın örneklerini görmek için çok eskiye gitmeye gerek yoktur. Şeyh Seyyid Abdülbaki hazretleri küresel salgın zamanında hastalığı sebebiyle sofilerle bir araya gelemiyor, ziyarete gelenlere evinin balkonundan tövbe veriyordu. (Mürşid-i kâmilin, kendisine intisab etmek üzere gelenlerle ilk olarak Allah Teâlâ’ya tövbe etmesi ardından biat alması “tövbe vermek” olarak ifade edilmektedir.) Sofilerin, sesini daha rahat duyması için mikrofon ve hoparlör sistemi kurulması kendisine teklif edilince “Ben bugün hoparlörden tövbe verirsem siz yarın telefonla verirsiniz.” diyerek hem reddetmiş hem de ikaz etmişti. Ancak vefatının ardından pek çok şey gibi bu ikazı da göz ardı edildi, unutuldu. Ahirete irtihalinin ardından telefonla tövbe de verildi, gönüllülük bağı ile intisab edilebileceği de söylendi. Nakşibendî yolunda, intisabları farklı mürşidlere olsa da sofilerin birlikte hatm-i hacegân yapmasına müsaade vardır, bunda bir beis görülmemiştir. Ancak bugün “geçmiş büyüklerimizin usulü” göz ardı edilerek sofilerin birlikte hatme yapması yasaklanabilmektedir. Bu örneklerde görülen usulün, “geçmiş” demeye dahi hicab ettiğimiz Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin uyguladığı âdaba, sâdât-ı kirâm efendilerimizin âdabına muvafık olmadığı ortadır. Her noktada sözler ve fiiller arasındaki tenakuz açıkça ortada olup, kamuoyunun takdirine bırakılmaktadır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf âdabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

43,790 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

Ş𝐄𝐘𝐇 𝐒𝐄𝐘𝐘İ𝐃 𝐀𝐁𝐃𝐔𝐋𝐁𝐀𝐊İ 𝐄𝐋𝐇Ü𝐒𝐄𝐘𝐍İ 𝐇𝐀𝐙𝐑𝐄𝐓𝐋𝐄𝐑İ𝐍İ𝐍 İ𝐋İ𝐌 𝐕𝐄 İ𝐑Ş𝐀𝐃 𝐇İ𝐙𝐌𝐄𝐓𝐋𝐄𝐑İ Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû, ilim ve irşad hizmetlerini hayatının merkezine almış, tasavvufun temel sütunları olan şeriat, sünnet-i seniyye ve adaptan asla taviz vermemiş büyük bir mürşid-i kâmildi. O’nun irşad yolu, yalnızca sözle değil, fiili olarak ortaya koyduğu ilim temelli hizmetlerle şekillenmişti. Zira tasavvuf yolu ancak ilimle yükselebilirdi; ilimsiz bir tasavvuf ise buz üzerine kurulan bir binadan farksızdı. Bu hakikat doğrultusunda, O’nun rehberliğinde medreseler inşa edildi; on binlerce talebe bu medreselerde ilim tahsil etti, binlerce alim yetişti. O, başta talebeler olmak üzere ilim ehline çok kıymet verdi. Medreselerin ve talebelerin durumlarını her zaman yakından takip eder, alimlerle beraber olmayı her zaman gönülden arzulardı. Yanındaki alimlerin ve medreselerindeki talebelerin çokluğu bir şükür ve mutluluk vesilesiydi O’nun için. Ömrünün son demlerinde, sağlık durumu çok uygun olmamasına rağmen ilim ehli ve talebelerle birlikte olmak için icazet merasimine katıldı. O’nun her aşamasına bizzat riyaset ettiği bu medreselerden yetişen alimler yıllarca şeriatı, sünnet-i seniyyeyi ve adabı anlattılar. Dergahlarda kurulan ilim halkaları her geçen gün genişledi. Böylece Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin irşadı ülkemizin ve dünyanın her yerinde ilim temeli üzerine büyüdü. O sofradaki gönüllerin sayısı önce yüzbinler sonra milyonlar oldu otuz sene içinde. Cenazesi çok sevdiği Menzil’e getirildiğinde irşadıyla gönlüne dokunduğu milyonlarca insan O’nu bekliyordu. Ne var ki böylesine aşikâr hakikatler ortadayken, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin vefatının ardından, O’nun sağlığındaki hizmetlerin ilim ve irşaddan uzaklaştığına dair iddialar dile getirilmiştir. Bu tür iddiaların ne kadar temelsiz olduğunu görmek için O’nun riyasetinde gerçekleştirilen ilim ve irşad hizmetlerine bakmak yeterlidir. Bu hizmetler de milyonlarca insanın hüsn-ü şehadetiyle sabittir. Böyle bir zatın, asli vazifesinden uzaklaştığını iddia etmek, sıradan bir şekilde yanlış anlaşılma ya da basiret bağlanması olarak tarif edilemez. Bu iddialar ancak yapılan ilim ve irşad hizmetlerini görmezden gelmek isteyenlerin, O’nun meşrebini unutturmak isteyenlerin dile getireceği sözlerdir. Bu iddialar, o hizmetlere riyaset eden Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin hatırasına saygısızlıktır. Bugün geldiğimiz noktada bu eleştirileri dile getirenlerin başta Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri olmak üzere geçmiş büyüklerimizin usul ve meşrebinden giderek uzaklaştıkları üzücü ama ibret alınması gereken bir gerçektir. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

40,533 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

YÖNETME HIRSI Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû, 30 yıl boyunca ilim ve irşad hizmetleri için çok güzel bir niyet ve gayret ortaya koymuştu. Bu hizmetlerin usulüne uygun bir şekilde yürütülmesi ve mekanların yönetimi ile ilgili çalışmaların idaresini yaklaşık 20 yıl önce Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Aynı şekilde 10 yıl önce Menzil’in yönetimini de yine bizzat kendisi görev olarak ona vermişti. Bu durum ilgili herkesin malumudur. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri yapılan tüm hizmetlerden çok memnundu. Ahirete irtihalinden kısa bir süre önce yaptıkları sohbette bu memnuniyeti şöyle ifade etmişlerdi: “Bizim vakfımızdan çok razıyız çok da iyi gidiyor ama yine tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz vakfa çok çalıştık bu hale getirdik siz de dikkatli olmanız gerekir. Üzerinde duracaksınız, niyet edin bizim vakfımız bozulmasın.Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için... Biz (Seyyid) Mübarek’i bizim vakfımızın üzerine koyduk genel müdür yaptık ve siz de mecbur çalışacaksınız. (Seyyid) Mübarek’in dediğini yapın, hatası inşallah olmayacak. Dikkatli olacaksınız biz de size dua ederiz inşallah.” Hal böyle iken yıllardır yönetim ile ilgili birtakım hissi yaklaşımların olduğu anlaşılmaktadır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin sağlığında başlayan bu yaklaşım O’nun ahirete irtihalinin ardından ayyuka çıkmıştır. Ahirete irtihalinden 13 ay önce isim hakkı alınan vakıf, definden 1 gün sonra ilan edilmiştir. Ardından sert açıklamalarla; ilim ve irşad mekanları ele geçirilmeye, tabelaları değiştirilmeye, içindeki mallara el konulmaya başlanmıştır. Daha sonra kendileri tarafından “Bu maddeleri ezberleyin, anayasamızdır.” dedikleri 10 madde yayınlanmıştır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin kendi sohbetlerinde defaatle belirttiği üzere çok memnun olduğu hizmetlerine ve irşadının son 10 yılına söz konusu maddeler üzerinden sert eleştiriler yapılmıştır. Sofileri ve vicdan ehlini çok müteessir eden bu maddelerin ortaya atanlar tarafından daha sonra birer birer ihlal edilmesi ibretlik bir manzara ortaya çıkarmış, tasavvufta mutabaat adabının önemini bir kez daha hatırlatmıştır. Kılıfına Uydurulmuş Hırs: Çoğunluk Söylemi Yönetme hırsıyla mekanları ele geçirmek için gerçekleştirilen fiiller ne şeriata, ne adalete, ne vicdana sığar. Tepkiyle karşılanan bu fiiller, sahiplerini bir kılıf bulmaya zorlamıştır. Bu ihtiyaç “ümmetin malı” ve “çoğunluk” söylemini ortaya çıkarmıştır. Bu söylemlere göre bir muhitteki ilim ve irşad mekanlarının durumu; o muhitteki sofilerin %50+1 sayısına göre belirlenir. Bu görüşün şer’i olmaktan çok “demokratik bir kılıf” olduğu söylenebilir. Nitekim bu görüşü ortaya atanlar da ilmi bir dayanak sunamadıkları için “bu görüş kitaplarda geçmez, mürşidimizin görüşüdür” ve “vicdan müftüdür” demekle yetinmişlerdir. Zira meselenin şer’i açıdan tespiti için taraflardan birer alim görevlendirilmiş; onların çalışması tek taraflı olarak akamete uğratılmıştır. Öncesinde ve sonrasında yapılan görüşmeler ve mutabakat girişimleri reddedilmiştir. Sonrasında Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin halifelerinden teşkil edilen hakem heyeti, meselenin şer’i durumunu tespit etmek üzere tüm taraflardan imzalı yetki almıştır. Lakin hakem heyeti çalışmalarının kendi söylemleriyle uyuşmayacağını anladıklarında verdikleri yetkileri tek taraflı olarak feshetmişlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere niyet doğruyu bulmak değil; kendi doğrusunu kabul ettirmektir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin “Şer’i hakem heyeti ne diyorsa biz razıyız.” diyen evlatları vicdan sınırlarını aşan ithamlara maruz bırakılmıştır. Bu ithamı pekiştirmek için insanların eline pankart verilerek sokak protestoları dahi yaptırılmıştır. Asıl niyeti gizleme amacı taşıyan “Ümmetin malı” söylemine dair tafsilatlı izah “Mülkün Gerçek Sahibi Kim?” yazısında yapılmıştı. Benzer bir niyetle ortaya atılan “çoğunluk” söylemi de yönetme hırsını perdeleme aracıdır. Kendilerince bu çoğunluk bazen mekandan istifade eden sofilerin sayılarına göre, o sayı istedikleri gibi olmazsa dünya genelindeki sayılara göre belirlenmelidir. Ayrıca eğer bir yerde sayı olarak geri düşerlerse ilk haftadaki intisab sayılarının esas alınması gerektiğini ifade etmektedirler. Şer’i bir konuda böyle belirsiz, böyle keyfe keder bir yaklaşım ortaya konulması ise maalesef trajikomiktir. ( Bu söylemin ortaya çıkardığı bir diğer problem ise sahiplerini kalabalık görünmeye, çoğunluğu ispat etmeye mecbur bırakmasıdır. İlmi olarak ortaya koyulamayan dayanak, her gün sosyal medyaya servis edilen fotoğraf ve videolarla sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu halin sebep olduğu sıkıntılara daha geniş bir şekilde “Kalabalık Görünme Çabası” başlıklı yazıda değinilmiştir. ( Fitneyi Bitirmenin Yolu: Kardeşlik Hukuku Oysa bu meselenin mümin gönüllüleri rahatsız etmeden çözülmesinin yolu; birlik-beraberlik, kardeşlik hukuku ve itidalli olmaktan geçiyordu. Zira bir tarafta ilk günden itibaren ihtilafın ortaya çıkmasına ve bir fitneye dönüşmesine neden olan sert uygulama ve açıklamalar yapılırken; diğer tarafta Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin dört mahdumu bir araya gelerek kardeşlik hukuku çerçevesinde babalarının hizmetlerini birlik-beraberlik ruhuyla sürdüreceklerini ilan etmişlerdi. Bu ilan sofilerin endişeli gönüllerine ferahlık vermiştir. Devam eden süreçte; Şeyh Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni fitnenin önene geçerek, birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini yapmıştır. İki mürşidin kendi aralarında bu birlikteliği tesis etmiş olmaları, fitneyi engellemenin mümkün olduğunun en önemli delilidir. İki mürşid-i kamil bazı hizmetlerini halen birlikte sürdürürken, bazı hizmetleri fikir birliği ve istişareyle müstakilen yürütmeye başlamıştır. Tüm bunlar kardeşlik hukuku çerçevesinde, iyi niyet ve birbirlerinin hizmetlerini destekleyerek gerçekleştirilmektedir. Bunların da ötesinde en kıymetli birliktelik, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin meşrebine sahip çıkma hususunda gösterilen hassasiyet ve birlikteliktir. Bu bakış açısından da anlaşılabileceği üzere; büyüklerimizin hizmet mekânlarının yönetimini sadece kendi uhdelerinde tutma gibi bir niyetleri bulunmamaktadır. Bilakis, ortak akılla ilim ve irşad mekanları mürşidlerin her birinin hizmetine tahsis edilebilirdi. Ortak aklın tesis edilmesinin önündeki engel; yıllardır biriktirilen yönetme hırsıdır. İki yıllık süreçte bu yaklaşımın ortaya çıkardığı sıkıntılar ortadır. Sosyal medyanın sürece alet edilmesiyle geniş kitlelere ulaştırılması, masum insanların manipule edilerek sürecin bir parçası haline getirilmesi gibi özellikleriyle bu fitnenin tasavvuf tarihinde benzeri yoktur. Söndürmek yerine büyütülen bu fitne; Menzil’in irşad vazifesine ve irşad ortamına büyük zararlar vermiştir. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

36,105 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

YALAN VE İTHAMLARDAN MEDET UMMAK... Mümine yakışan, zanla değil, bilgiyle; öfkeyle değil, adaletle konuşmaktır. Bunun aksi yönde hareket edenler; İslam’ın vakarına, yüzlerce yıllık tasavvuf adabına ve ehl-i hakkın itimatla örülmüş meşrebine gölge düşürmektedir. “İnsanlar ilk söylenene inanır. Yalan da olsa ilk söylenene inanılır!” gibi çıkarcı bir yaklaşım ve “Her dedikodu yüzde yüz yalan değildir.” diyerek dedikoduyu bilgi kaynağı olarak konumlandırmak, kendi fikrini kabul ettirmek için her yolu mübah gören bir zihniyetin tezahürüdür. Kamuoyu iki yıllık süreçte bu zihniyetin yüzlerce hezeyanına maruz kalmıştır. Bazen gülünç benzerlikler kurarak büyük ithamlarda bulunmaktan geri durulmamıştır. Örneğin; hayri hizmetlerin yöntemleriyle ilgili bir bilgilendirme dosyası bile kaplama renginden dolayı; Yezidilerin “kara kitabı” ile özdeşleştirilip “Bunlar Yezidi gibi olmuş!” benzeri tuhaf söylemler dile getirilmiştir. Bu gibi örnekler iddialarının aslında ne kadar sığ ve temelsiz olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu sığ yaklaşım bazen Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin evlatlarını, dünyanın en zalim insanlarından biriyle kıyaslayıp “onlar şeriatı ağızlarına alamazlar” şeklinde hezeyanlara dönüşebilmektedir. Bu yaklaşımın sadece evlatlarına değil, evlatlarının yetişmesinde çok titiz davranan ve özel gayret sarf eden zâtın kendisine de dil uzatma anlamına geldiği aşikardır. Bu durum onu seven yüzbinlerce mümin gönlü mahsun etmektedir. Bir diğer hezeyan ise Semerkand’ın, devletine ve milletine kastetmiş bir örgütten daha beter olduğunun ifade edilmesidir. Bütün kardeş kuruluşlarıyla ve gönüllüleriyle devletin ve milletin her daim yanında yer almış; tüm kritik süreçlerde tavrını net bir biçimde ortaya koymuş olan Semerkand ailesine böyle bir iftira atmak vicdana ve adalete sığmamaktadır. Zira bu duruş merhum Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin bizzat kendi duruşudur. Söz konusu izansız söylemler; Semerkand ve kardeş kuruluşlarının hizmetlerini yakinen gören, istifade eden kamuoyunda karşılık bulmamaktadır. Benzer bir tavırla defin ve taziye için yapılan hazırlıklara da akla ziyan yakıştırmalar yapılmıştır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin sağlığında bütün işleriyle bizzat ilgilenmesini istediği mahdumu Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, O’nun teçhiz ve taziye süreciyle de bizzat ilgilenmişti. Zaten rahmetli Gavsımızın (kuddise sirruhu), ahirete irtihalinden önce en küçük detayları dahi düşünerek hazırladığı; gasil, tekfin ve defin sırasında kullanılması gereken eşyalar, Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’deydi. Doktorlar kendisine babasının durumunun ağırlaştığını bildirdiğinde ağır bir sorumluluk ortaya çıkmıştı. Bu sorumluluk bilinciyle “Gavs hazretleri çok titizdir, çok düzenlidir. Her şeyin ona yakışır şekilde olması gerekir. Bağrımıza taş basarak bu hazırlıkları yapmalıyız.” diyerek kapsamlı bir çalışma yaptırdı. Söz konusu hazırlıklardan aile fertleri ve ilgili kişiler haberdar edildi. Yapılan çalışmalar sayesinde defin günü ve sonrasında yüzbinlerce insan aynı anda Menzil’de taziyeye iştirak etmesine rağmen -elhamdulillah- herhangi bir izdiham ve olumsuz durum yaşanmamıştır. Fakat ne yazık ki bu hazırlıklar bir takım evham ve dedikodular itibara alınarak yanlış bir zemine çekilmiş ve bazı müdahaleler yapılmıştır. Sonrasında bu müdahaleler “Mihrabı ele geçirmek için plan yapmışlardı, engel olduk” denilerek haklı gösterilmeye çalışılmıştır. Buna benzer pervasız ithamlar gün geçtikçe arttırılarak sürdürülmüştür. Özellikle sosyal medyanın hakaret, yalan, iftira ve asılsız ithamlar için bir araç olarak kullanılmasıyla birlikte ciddi bir bilgi kirliliği oluşmuştur. Bu şekilde bâtılın, hak suretinde dolaştırılmasına gayret edilmektedir. Meselelere hakim olmayan, söz konusu ithamların muhatabı olan kişileri tanımayanlar planlı bir dezenformasyona maruz bırakılmaktadır. Böylece gerçek bilgiyle aralarına set çekilerek menfi bir kanaat sahibi olmaları için özel bir çaba sarf edilmektedir. Bu noktada Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni (kuddise sirruhu) hazretlerinin ithamlar hakkındaki hatırlatmasını tekrar etmekte fayda görüyoruz: “Bir konu hakkında konuşmadan önce işin aslını öğrenmenin dini bir yükümlülük olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Zira bize yöneltilen asılsız ithamlara araştırmadan inanan kardeşlerimizden dolayı çok üzülüyoruz. Fakat şahsi üzüntümüzden daha önemlisi bu mesele nihayetinde insanların tasavvufa ve İslam'a yönelik bakışına zarar vermektedir. O yüzden biz haklı çıkmışız, haksız zannedilmişiz bunu önemsemiyoruz. Doğru doğruya götürür, yanlış doğruya götürmez. Biz doğru olanı yapıp halimizi Allah Teâlâ'ya arz ediyoruz.” İçinde birçok tutarsızlık barındıran iftiraların, doğru-yanlış demeden tekrar edilen söylemlerin arkasındaki maksat ortadadır. Hakikate değil, hak iddiasına dayalıdır. Kendi doğrusunu kabul ettirmeye yöneliktir. Şahsî arzularını maskelemeye çalışanların, kendilerince inşa ettikleri algıyı hakikat gibi sunma çabasıdır. İtham ve iftiralar; sadece zâtları değil, meşrebi de hedef almaktadır. Çamur at izi kalsın anlayışıyla hareket edilmektedir. Lakin attıkları çamur ellerini kirletmekte; hedef aldıkları zâtlara isabet etmemekte, aksine gönüllerdeki sevgileri gün geçtikçe artmaktadır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

31,775 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

Hayri Hizmetlerin Kaynakları Nakşibendi dergahları tarih boyunca bireyleri manevi anlamda terbiye etmekle kalmamış; aynı zamanda toplumun ilmi, sosyal ve kültürel yapısına olumlu katkılar sağlamıştır. Bu katkılar medreseler, kütüphaneler, yetimhaneler, hanlar, aşevleri ve su kuyularıyla somutlamış ve insanların istifadesine sunulmuştur. Bu hayri hizmetlerin inşasında ve yürütülmesinde öz kaynaklar, bağışlar ve ticari gelirler gibi birçok kaynak kullanılmıştır. Bu sistem, ihtiyaca binaen asırlar boyunca tasavvuf ehli tarafından uygulanmış; camiler, medreseler ve tekkeler bu gelirlerle ayakta tutulmuştur. Örneğin Osmanlı'da Süleymaniye ve Fatih külliyeleri gibi ilim merkezlerinin; dükkanlardan, hanlardan ve tarım arazilerinden elde edilen gelirlerle desteklendiği tarih kitaplarımızda yazmaktadır. Bugüne geldiğimizde ise “tarikatlar dünyevi işlerden uzak durmalıdır” gibi söylemler gündeme getirilmektedir. “Bir lokma, bir hırka” düsturu bağlamından koparılarak sığ bir tartışma zemini oluşturulmaya çalışılmaktadır. Konuyu bu zemine çekenlerin maksadı menfidir. Onların ehl-i tasavvufa reva gördüğü rol; topluma herhangi bir katkısı olmayan, miskin bir insan tipidir. Bu insan tipinin tam aksine Nakşibendi sufileri asırlardır Fahri Kainat Efendimiz’in (sav)“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” Hadisi Şerif-i mucibince hareket etmektedir. Asırlardır yapılan hizmetler; ilim, irşad, imar, yaygın eğitim, sosyal yardımlar gibi geniş bir yelpazeyle karşımıza çıkmaktadır. Bunları bilmesine rağmen tasavvufu sığ bir alana hapsetmek isteyenler, tarikatların topluma dokunan hayri hizmetlerinden rahatsız olanlardır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri de medeniyet mirasımız olan bu usulü sürdürmüştür. Onun 30 yıllık irşadında her kesimden insana dokunan hizmetleri, milyonlarca insanın kalbindeki yerini müstesna hale getirmiştir. Bunların şeriata, sünnet-i seniyyeye ve tasavvuf adabına uygun bir şekilde yürütülmesinde büyük hassasiyet göstermiştir. Sık sık “bir hatamızı görürseniz söyleyin, aksi halde siz mesul olursunuz.” buyurmuştur. Hal böyle iken kendisinin ahirete irtihalinden sonra onun yolundan gittiğini iddia edenler tarafından “Para toplama âdeti tasavvuf yolunun ruhuna uygun bir durum değildir. Bizim işimiz ilim irşad ve eğitimdir” benzeri ifadelerin dile getirilmesi tam bir çelişkidir. Bu kişilerin Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin irşadına dair hakkaniyetten uzak değerlendirmeleri kadim geleneğimize de taban tabana zıttır. Bu söylemler onun sağlığında ilmi ve hayri hizmetlere destek vermiş insanların aklını karıştırmakta, kalbini bulandırmakta ve huzursuz etmektedir. Aklı karışan, gönlü bulanan bu kimseler ise tasavvuf yolundan uzaklaşmaktadır. Günün sonunda insanları söz ve fiilleriyle bu noktaya getirenler ümmet-i Muhammed’e zarar vermektedir. Ayrıca bu söz ve fiillerin sahipleri; tasavvuftan, tarikattan, ilmi ve hayri hizmetlerden rahatsız olanlarla benzer bir noktaya sürüklenmekte, benzer söylemleri dillendirmiş olmaktadır. Diğer taraftan dün söz konusu usulleri eleştirenlerin bugün aynı usulleri birer birer taklit etmiş olmaları, söz ve eylem birliği içinde olmadıklarını çarpıcı şekilde göstermektedir. Öyleyse eleştiriler aslında usule değildir. O zaman asıl eleştirilmek istenen, asıl rahatsızlık duyulan nedir? Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin meşrebi midir? Bu usullerle yapılan ilim ve irşad faaliyetleri midir? Topluma, gönüllere dokunan hayırlı hizmetler midir? Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin başlattığı ve bugün de devam eden hizmetleri ve hizmet usullerini önce kıyasıya eleştirip ardından aynı hizmetleri, aynı usullerle “aynı şekilde yapmanın” ne kadar makul ve mantıklı olduğunun takdirini kamuoyuna bırakıyoruz. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

15,424 次观看 • 1 年前

MenzilYolu's profile picture

MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİ KİM? Dünya ve içerisindeki her şeyin gerçek sahibi Allah Teala’dır. İnsanoğlu ise birer emanetçidir. Mülkiyetin hükümleri, sorumlulukları ve sınırları vardır. Son zamanlarda bazı kesimler tarafından birtakım sloganlar, bu gerçekleri perdeleme ve çarpıtma maksadıyla ortaya atılmıştır. Bir perdeleme aracı: “Ümmetin Malı” sloganı Ümmet, inanç birliğiyle birbirine bağlı Müslümanların tamamını kapsayan geniş ve kuşatıcı bir kavramdır. Bu kavram, sınırları aşan bir kardeşlik duygusunu, ortak sorumluluk bilincini ve Allah katındaki değerleri esas alır. Böyle yüksek bir anlam taşıyan "Ümmet" kavramıyla, “mal/mülk” gibi dünyevi bir kavramı yan yana getirmek sığ bir bakış açısıdır. Zihinlerde ve mümin gönüllerde “Ümmet-i Muhammed (sav)” olarak kazınmış olan bu terkibi bozarak “Ümmetin malı” gibi yeni bir terkip üreterek birlik-beraberliğe davet eden bir kavramı ihtilaf aracı haline getirmiştir. Esasen “Ümmetin malı” söyleminin arkasına gizlenen niyet, tümünü ele geçirme ve yönetme hırsıdır. Bu hırs “Hakkımız olanı alacağız. Şeriata göre olursa şeriatla; olmazsa devletin kanunlarına göre; onunla da olmazsa orman kanunlarıyla… Mutlaka hakkımız olanı alacağız.” benzeri söylemlerle kendisini açıkça göstermiştir. Kendileri tarafından çeşitli vesilelerle itiraf edildiği üzere merhum Gavsımız Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni (ks) hazretlerinden intikal eden ilim ve irşad mekanlarının yarısından fazlasına daha vefatının ilk günlerinden itibaren el konulmuştur. Bu mekanların anahtarları değiştirilerek kendilerinden olmayanlar bu mekanlardan kovulmuştur. Mekanlardaki tabelalar indirilmiş, kitaplar kimi yerde çöpe atılmış, kimi yerde satılmış; mali kaynaklar gasp edilmiştir. Bu vicdansız uygulamalar ilan edilen 10 maddeyle temellendirilmiş, meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Sürecin başında eleştirdikleri ve reddettikleri her şeyi birer birer yapınca söz konusu maddeler boşa düşmüştür. Nitekim iki yıldır yaşananlar söylemlerin ve eylemlerin çelişkisinden ibarettir. Bugün koparılan yaygara, “ümmet malına sahip çıkıyor” sloganları, ele geçiremedikleri mekanlar içindir. Büyüklerimiz tarafından “ilim ve irşad mekanlarının mirasa konu olamayacağı” defaatle kamuoyuna ilan edildiği halde, buraların miras yapılmak istendiği yalanı tekrar tekrar söylenmektedir. Bu ezber söylemle, bir grup insanın eline tek elden üretildiği belli olan pankartlar verilerek, medyada yer edinip kamuoyunu yanlış yönlendirmek maksadıyla, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin evlatları ve torunları protesto ettirilmiştir. Meşrepten Uzaklaşınca… Nabza göre şerbet usulüyle hareket edilerek kimi zaman mahkeme nezdinde, kimi zaman müminlerin gönüllerinde suçsuz insanlar mahkum edilmeye çalışılmaktadır. “Zafere giden yolda her şey mübahtır” anlayışıyla hareket edenlerin Allah Teala’nın mahkemesinde mahkum olacağına iman edenler, onların sanal zaferlerine kulak asmamaktadır. Aslı astarı olmayan söylemler ve sloganlar her fırsatta tekrarlanarak bir manipülasyon aracı olarak kullanılmakta; bu yolla yönetime tümüyle hâkim olma arzusu gizlenmektedir. Neticede ümmetin gerçek meseleleriyle ilgilenmek yerine, suni gündemler oluşturmak irşada değil, ifsada neden olmaktadır. Fitneyi Bitirmek Kolaydır Meşrep terk edilerek sosyal medya dinamiklerine, medya manipülasyon taktiklerine göre takip edilen usul kamuoyu nezdinde karşılık bulmamaktadır. Kamuoyu tarafından “Siz ümmetsiniz de onlar değil mi?”, “Ümmetin sözcülüğü yetkisini size kim verdi?”, “Ümmetin derdi yerine neden sadece malıyla meşgulsünüz?” gibi sorular yönetilmekte, bu sorular cevapsız kalmaktadır. Ayrıca tasavvuf karşıtı çevrelere çokça malzeme verilmiştir. “Şeriat onlara yetmedi, mahkemelere mecbur kaldılar”, “mirası bölüşemediler birbirlerine düştüler” gibi söylemler, buna neden olanlar için bir utanç vesikasıdır. Kamuoyunu çokça meşgul eden bu meseleler aslında şer’i bir belirsizlik veya tasavvufi bir ihtilaf içermemektedir. Hırs ve öfke bir kenara bırakıldığı takdirde çözüme ulaşmak, fitneyi ortadan kaldırmak, müminleri üzen manzaralara son vermek çok kolaydır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

13,298 次观看 • 1 年前

没有更多内容可加载