
Agâh Aydın
@agahaydin • 148,390 subscribers
Psychiatrist | Psychotherapist
Videos

Büfe Değişti: İştah Aynı, Peçeteler de! Sosyal medyayı kötülemek için sosyal medyayı kullananlar vardı. Şimdi içlerinden bir bölümü herkesten çok orada. “Bir bilim insanı televizyona çıkar mı?” diye soranların YouTube kanalları var. İnsan fikrini değiştirebilir. Peki, başkasını küçümserken verdiği hükme ne olur? Şimdi sıra yapay zekâda. Yardım alınıyor, sonra izleri siliniyor. Metne özenle kusur ekleniyor. İnsan kusursuz görünmek isterken kusurlarını bile tasarlamak zorunda kalıyor. Açık büfede tatlılarla mücverleri aynı tabağa doldurduğumuzu düşünelim. “Parasını verdim” diye yiyebileceğimizden fazlasını almışızdır. Garson yaklaşınca kalanları peçeteyle örteriz. Peçete küçüktür ama kendimiz hakkındaki güzel düşünceyi kurtarmasını bekleriz. Ana babaları açık büfeyle sınandı, çocukları yapay zekâyla sınanıyor. Büfe değişiyor; iştah, haset ve bunları kendine yakıştıramama hâli sürüyor. Tabağı dolduran biziz diye yemeği de bizim pişirdiğimiz sanılsın istiyoruz. Kendimiz hakkında beğendiğimiz görüntüye eksiklerimiz sığmayabilir. Narsistik yanımız, başkasına ihtiyaç duymayı değersizlik gibi yaşayabilir. Katkıyı alır, kaynağını küçültürüz. Üstelik koruduğumuz görüntüye kendimiz de inanabiliriz. Başkasının yapay zekâ kullanması kolaycılıktır; kendimizinki zaman kazanmak. Oysa kimse parlak bir fikir duyunca “Kitap okuyor da ondan böyle konuşuyor” demez. Derse güleriz. İnsan taklit ederek, başkalarının seslerinden geçerek kendisi olur. Kimse yalnızca kendi eseri değildir. Kitap okumakla yapay zekâ kullanmak aynı şey değil. İkisi de düşünmeyi garanti etmez. Aldığımız katkıyla ne yaptığımız önemlidir. Klein’ın şükran kavramı, başkasından gelen iyiliği tanıyabilmeyi içerir. Aldığımız katkıyı küçültmeden kabul edip teşekkür edebilmek, ruhsal olgunluğun bir göstergesidir. Günün birinde “Bu metne yapay zekâ hiç dokunmadı” diye övünmek, “Hiç kitap okumadan kitap yazdım” demek kadar tuhaf karşılanabilir. Mevzu, yalnızca ne söylediğimiz değil; söylediğimizin sorumluluğunu alıp almadığımızdır. Güzelbahçe Sohbetleri, 2026
Agâh Aydın43,927 views • 6 days ago

Bir ay F Tipi cezaevinde çalıştım. Doktordum. Yirmi dört saatlik nöbetlerden sonra kapı benim için açılıyordu. Ben çıkıyordum, onlar kalıyordu. Mahpusluğu bilmiyorum. Ama insanın hayatından alınan bir günün, takvimden koparılan sıradan bir yaprak olmadığını anlayacak kadar yaşlandım. Ben bu ülkeye, bu ülkenin insanına ve bütün kırgınlıklarımıza rağmen ortak bir vicdanımız olduğuna hep inandım. Bugün de inanıyorum. Sadece konuştuğu için ceza çeken bir insanı serbest bırakmak, ona özgürlüğünü; bize de vicdanımızı geri verecek. Serbest bırakın onu. Yarın, Deniz Göktaş'ın hayatından alınan bir gün daha değil, ona geri verilen ilk gün olsun.
Agâh Aydın183,702 views • 1 month ago

16 yıl önce, Türkiye’de televizyon diye bir şey vardı. Ben de gençtim. İkisinden de geriye görüntüler kaldı. :) Son görüntüdeki kırmızı kravat hâlâ duruyor. Bir daha takmadım. Belki bazı şeyleri zamanında bırakmak lazım. Not: 15-16 yıl önceki tv programlarından kesitler…
Agâh Aydın93,764 views • 1 month ago

İyi yaşam doğru insanlarla karşılaşmaya dayanan olağanüstü bir talihtir. Pessoa, sevilmeyi düşünmektir bizi tek yoran şey, telaşa düşürecek kadar yorar hem de, der. Yaşadım demek için karmaşık ve zor yollar deneyip muhteşem çözümler üretti insan. Benim durduğum yerden mevzu daha basit görünüyor!... Hemingway’in dediği gibi, tüm kusurlarınızı bilmesine rağmen, bizim hala muhteşem olduğumuzu düşünen birisinin olması yeter. Bir kişi yani! (18.01.2024, Agah Aydın - Pınar Sabancı Zorlu Performans Sanatları Merkezi)
Agâh Aydın90,241 views • 1 month ago

İnsanları sözlerinden çok hayatlarıyla tanımayı daha erken öğrenebilseydim, başka türlü yaşardım. Elleri titreyerek erdemden söz edenlerin fantazilerinin sapkın, fantazileri ve söylemleri kusursuz görünenlerin yaşamlarının ise çoğu zaman sapkın olabileceğini bilseydim, hiçbir ideoloji beni kolay kolay tuzağına düşüremezdi. Ama sonra kendime şu soruyu soruyorum: Bunu nereden bilebilirdim ki? Memleketinden on iki yaşında ayrılmış bir çocuk, geride bıraktığı sokakların, insanların, kokuların ve dağların hayatının en kıymetli parçası olduğunu nasıl bilebilirdi? Nereden bilebilirdi ki yıllar sonra toplumun en temiz görünen kurumlarında, en saygın unvanlarında, en güçlü şirketlerinde, en köklü siyasi partilerinde de çocukluğunda rastladığı aynı hırsla, aynı hasetle, aynı zorbalıkla ve aynı dedikoduyla yeniden karşılaşacağını? Çocuk aklı kötülüğün kenar mahallelerde dolaştığını sanıyor. Oysa büyüdükçe öğreniyor ki kötülük çoğu zaman iyi giyiniyor, güzel konuşuyor, toplantılar yönetiyor, erdem üzerine nutuklar atıyor ve en çok da güven veren yüzlerin arkasına saklanıyor. Nereden bilebilirdim ki mesele kötü insanların varlığı değilmiş. Asıl mesele, hırsın, hasedin, yalancılığın ve zorbalığın en güvenilir sandığımız kurumlarda bile kendine rahatça yer bulabilmesiymiş. Meğer insanı aldatan, kötülüğün varlığı değil; iyiliğin üniformasını giyebilmesiymiş. İnsan en güzel yerin, içinde yaşadığı yer olduğunu ancak oradan ayrıldıktan sonra öğreniyor. Tıpkı en sahici insanların en gür sesle konuşanlar olmadığını da çoğu zaman çok geç öğrendiği gibi. Hayat, bize önce kaybettiriyor; neyi kaybettiğimizi ise yıllar sonra öğretiyor. On iki yaşında ayrıldığım memleketimin hayatımın en güzel coğrafyası olduğunu bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum: İnsan en değerli şeylerini çoğu zaman onları kaybettiğinde değil, çocukluğunun sıradan bir günü sandığında kaybediyor. Belki de insan büyümekle bilgilenmiyor; yalnızca çocukken bilmesinin mümkün olmadığı hakikatlerin yasını tutmayı öğreniyor. *Ardahan- Artvin sınırı / 2026
Agâh Aydın83,611 views • 2 months ago

Gençler yozlaşmadı yaşlılar yalan söyledi. Aralık 2012, CINE5 Tv
Agâh Aydın45,332 views • 2 months ago

Başka kaç dilde böyle “gitme” denebilir, bilmiyorum. “Gitme, kal sana kurban.” Klein haklıydı; sevdiğimiz insanı yalnız sevmeyiz, onu kaybetmekten korkar, içimizde saklamak, kırdığımız yerlerini onarmak isteriz. Aşk biraz da sevdiğimiz şeyi kendi yıkıcılığımızdan koruma çabasıdır. Tanpınar olsa belki, insanın gidene değil, onunla birlikte giden zamana “kal” dediğini düşünürdü. Pessoa, zaten kimsenin gerçekten kalamayacağını bilerek söylerdi bunu. Ama bütün bunlardan daha güzelini Azerbaycan Türkçesi üç kelimeyle söylüyor: Qal, sənə qurban. Başka kaç dilde birine böyle “gitme” denir; başka kaç dilde insan, sevdiğinin kalması için kendisini ortaya koyar? Belki mesele hangi dilde sevdiğimiz değildir. Ama bazı diller sevgiyi anlatmaz; insanın başına getirir.
Agâh Aydın23,906 views • 1 month ago

İyilik bir zevk meselesidir. İyilik iyidir diye iyi olunamaz. İyilikten zevk alıyorsanız iyilik yapabilirsiniz. Kötülükte böyledir… “Vermemişse Mevla neylesin Mahmut” Nefret eden kişi yıkıcılığın, saldırganlığın, şiddetin yanlış olduğunu bilmediğinden ya da barışçıl bir dünyada yaşayamayacağı, hasta ya da beceriksiz olduğu için değil, zevk aldığı için nefret eder. Nefretle zevklenen insanlar hemen her zaman nefret edecek yeni bir nesne bulur. Nefret, nefret edene keyif verir. Yani mevzu eğitim, bilgi ya da beceriksizlikle ilgili değildir. Hele hele cahillikle hiç ilgilisi yoktur. Sevememek başka, bilmemek başka bir şeydir. Neticede her insan kendi cahilliğinin cahilidir. Hiçbir siyasi parti cehaletimizi tekeline alamaz. Cehaletimiz her siyasetçinin ortak malıdır. Ancak zevk tamamen bizim malımızdır. Kimsenin keyfine kimsenin diyecek bir lafı olamaz. Herkes kendi meşrebince ölür. Ancak, birlikte yaşayabilmek için keyfi nefrete dayananların yasalarla durdurulması gerekir. Birbirimizi kınamak yerine birlikte yaşamaya gölge eden bütün ehli keyiflerin zevklerini sınırlamak, yasalara ve demokrasiye sahip çıkmak daha doğru bir yol olabilir. ****** *Cansel Poyraz Akyol soruyor; Agah Aydın ve Ezel Akay Başka Bir Söz’de yanıtlıyor.. Başka Bir Söz 27.05.2023
Agâh Aydın45,574 views • 2 months ago

“Cahildim dünyanın rengine kandım” Bu dize yalnızca bir aşk yanılgısını değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de anlatır. Çünkü dünya bize renksiz gelmez; ailemiz, toplum, çağın idealleri ve başkalarının arzuları tarafından çoktan boyanmıştır. Daha ne istediğimizi bilmeden, neyi istememiz gerektiği öğretilir. Lacan’ın “simgesel” dediği düzen budur: dil, yasalar, gelenekler ve bize verilen roller… İnsan kendi arzusuna ulaşmaya çalışırken çoğu zaman Öteki’nin çizdiği hayatı yaşar; sevilirse, sahip olursa tamamlanacağını sanır. Dünyanın rengine kanmak, bu vaatlerin bizi tamamlayabileceğine inanmaktır. Türküdeki asıl kırılma, sevilen kişinin sonsuza kadar “benim” kalacağının sanılmasıdır. Aşk, sevilen kişiyi kaybedilmeyecek bir nesneye dönüştürme arzusuna dönüşür. Oysa arzu hiçbir şeyle doymadığı gibi sevdiğimiz insan da “bizim” olmaz; karşımızdaki de eksik, bölünmüş ve arzusu bize ait olmayan bir öznedir. Gerçeklik, yaşayabilmek için imgeler ve sözcüklerle kurduğumuz dünyadır. Gerçek ise bu hikâyenin açıklayamadığı, dile gelmeyen ve geri dönüp bizi sarsan eksiktir. Ayrılık, sevilenin başka bir arzusu olduğunu göstererek bizi bu Gerçek’le karşılaştırır. Bu yüzden “kandım”, safça aldatılmış birinin yakınması değil, kendi yanılsamasını fark eden öznenin cümlesidir: Dünya bana yalan söylediğinden çok, ben onun vaadine inanmak istedim. Her kuşak dünyayı kendi korkuları ve arzularıyla boyar; sonra o renkleri gençlere hakikatin kendisi diye sunar. Gençler inanmayınca da onları yozlaşmakla suçlar. Mesele renkten vazgeçmek değil; onun nerede aşka, nerede arzuya, nerede yalana dönüştüğünü görebilmektir. Hayal kırıklığına uğrayan kişinin, o kırıklığa vesile olan kişiyi değil, hayallerini elden geçirmesi daha kıymetli sonuçlar üretir. Gençlerin dünyanın rengine kanması için elimizden geleni yapmalıyız; çünkü umut, hakikatin gençlikte aldığı ilk renktir. Ama o rengin utanca dönüşmemesi için büyüklerin sözleriyle hayatları birbirine benzemelidir. Agah Aydın - Güzelbahçe Sohbetleri, 2026
Agâh Aydın17,876 views • 28 days ago

“Bütün günah bendedir!” Bu cümle ilk bakışta büyük bir aşk ve bağışlama gibi geliyor. Ama psikanalitik olarak biraz daha karanlık bir tarafı var: Sevilen kişiyi kaybetmemek için onun kötü olabileceğine kendi içinde yer açamamak… “Günah bendedir” aşkın en ağır cümlelerinden biridir. Kimi âşıklar, sevdiğini kaybetmemek uğruna yalnız kusurlarını değil, sevdiğinin günahlarını da üstüne alır: “Bütün günah bendedir” biraz da “yeter ki sen kötü olma” demektir. Çünkü sevdiğim kişinin kötü olduğunu kabul edersem hem sevgim hem dünyam parçalanabilir. Şarkının bütünü de bunu büyütüyor: sevilenin sormaması, acı vermesi, hatta “kalpsiz” olması bile sevgiyi sona erdirmiyor. Pir Sultan Abdal da “Günah sende değil bendedir bende” der. Demek ki mesele yalnızca bir şarkının ya da bir dönemin aşk dili değil; sevdiğimiz kişiyi içimizde iyi tutma ihtiyacımıza dokunan daha eski ve daha derin bir ruhsal örüntü. Melanie Klein’ın diliyle söylersek, sevdiğimiz kişiyi içimizde iyi ve bütün tutabilmek için onun kötülüğünü kendimize mal ederiz. Aşk iki kişilik bir suçtur; cezasını seven taraf kendine çektirir. Ve belki de en acısı: Hayatımızdaki bazı insanlar masum değildir; çok sevilince masum kalırlar. Agah Aydın / Güzelbahçe Sohbetleri 20 Ağustos 2026
Agâh Aydın22,342 views • 1 month ago

Yaşamın gerçekliğini (sahteliğini) ancak gerçek’le (komediyle) deşifre edebiliriz. Hayat oyununda kendini rolüne, yönetmenlerin ona layık gördüğü trajediye, o rolün gereği olan acıya kaptıranlar, yönetmenin yaz günü boynuna doladığı atkıya gülemezler. Şubat 2019, Akbank Sanat
Agâh Aydın20,582 views • 2 months ago

İyi yaşadım demek için ne yapmalı? Agah Aydın - Pınar Sabancı Zorlu PSM. - Ocak 2024
Agâh Aydın66,240 views • 1 year ago

Bağımlılık mı yoksa sosyoekonomik bir sorunla mı karşı karşıyayız? İstanbul’un tozlu bir sokağında, bir apartman dairesinde, gece yarısı telefon ışığında coin grafiğine bakan adam da, tribünde formasıyla tezahürat eden genç de aynı hikâyenin kahramanıdır. Aynı yalnızlığın, aynı belirsizliğin, aynı “kurtulma arzusu”nun içine hapsolduk hepimiz. Ayhan Şensoy’la (ayhan şensoy ) Radyospor’da konuştuk…
Agâh Aydın16,083 views • 10 months ago


