Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

1995'te Bill Gates, David Letterman'ın programına çıkıp interneti anlatmaya çalıştı. Salondaki herkes ona güldü. O sırada 40 yaşındaydı. Serveti 15 milyar dolardı ve dünyanın en zengin insanıydı. Letterman ona sordu: “İnternet tam olarak ne işe yarıyor?” Gates şöyle cevap verdi: “İnsanlar burada yazılar yayımlayabilecek, elektronik posta gönderebilecek ve kendileriyle...

59,565 views • 1 month ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

Topladım ucu kırık hayallerimi yerden. Başımı göğe çevirdim. Sonsuzluğa baktım ve gördüm ki, orada da onlara yer vardı. Bu gece, her bir yıldızın yanına ışık saçan hayallerimden birini bıraktım. Sonra hepsini Allah’a emanet ettim. Biliyorum… Bir gün hepsi gerçek olacak. Ve biliyorum ki, vermeyi istemeseydi, istemeyi vermezdi. Sonra döndüm ona baktım. Gökyüzüne değil, yere bakıyordu ve ağlıyordu… Sessizce yanına oturdum. Saçlarını okşadım. Gözyaşlarını sildim. Ama tek bir öğüt bile vermedim. O konuştu… Ben ise sadece dinledim. Kalbinde ve sırtında derin yara izleri vardı… “Yaraların bugün değil belki… Ama bir gün kapanacak.” dedim. O ise içli içli ağlayıp anlatmaya devam etti. Meğer ne çok acı çekmiş… Sözünü hiç kesmedim. Aklımın almadığı, kalbimin kabul edemediği bir hikâyesi vardı… “Beni anlıyor musun?” diye defalarca sordu. Yüzüne acı bir tebessümle baktım. Ve o an fark ettim… İnsanın en temel ihtiyacı anlaşılmaktı. “Anlıyorum.” dedim. “Artık yanındayım.” Gözyaşlarını silerken anlamıştım. Korkuyordu. Savunmasız ve tek başınaydı… Konuşurken elleri titriyordu. Gözleri korkusunu ele veriyordu. Zarar gördüğü için sevmekten de sevilmekten de korkuyordu. Sanki herkes o naif kalbine zarar verecekmiş gibi…Belki de bu yüzden insanlardan sebepli veya sebepsiz uzaklaşıyordu. Ben ise sadece yanında kaldım. “Buradayım. Gitmeyeceğim.” dedim. İnanmayan gözlerle baktı bana. Kim bilir… Kaç gece… Kaç sene… Ve kaç baharı kış olarak geçirmişti. Bir ömrü devirmişti.. Dua etmeyi seviyordu. O anlarda sanki oturduğu yerden başka yerlere gidip geliyordu. Karanlığı da seviyordu… Sessizliği de … Ve uzun uzun yazmayı seviyordu.. Yine bir şeyler yazdı. Okudum ve her satır çok tanıdıktı. Acısını yazıyordu. Yaşadıklarını satırlara akıtıyordu. Hayal kırıklıklarını… Gözyaşlarını… Yazdıkça temizleniyordu. Temizlendikçe şifalanıyordu. Bir süre sonra yanıma yaklaştı. Aramızdaki mesafe yavaş yavaş kapanmaya başladı. Sonra her şeyin sonsuz ve kudret sahibi Yaratıcısından bahsetti. Bu kısmı diğerlerinden çok daha farklı ve daha uzundu… Konuştukça gözleri ışıldadı. Yüzüne adeta gökkuşağı açtı. Sanki sevdiğinden bahsediyordu. Bir ara durdu ve gülümsedi. “ Biliyormusun aslında kimsemde yok değil benim.Ben O’nun mülküyüm.O da mülkünü asla sahipsiz bırakmadı ,bırakmazda hiçbir zaman .”dedi. Şaşkınlıkla baktım. Sonra bana döndü. “Seni tanıdım, geleceğini biliyordum.” dedi. “Nasıl olur? Ben sadece yanında durdum.” dedim. “Gözlerindeki yaşayan ölülerden tanıdım seni” dedi. Uzun uzun baktık birbirimize. Bir süre sonra fark ettim… Artık birbirimize değil, birbirimizden bakıyorduk. Hayatımıza… Kayıplarımıza.. Yaşadıklarımıza… Meğer bütün hikaye boyunca yanında oturduğum kişi, yıllar önce karanlıkta bıraktığım benmişim. Ve gördük ki, yaşadığımız her şey zamanın büküldüğü bu yerde bir araya gelmemiz içindi. “Birlikte daha güçlüyüz hikayemizin vakti geldi artık dedi… “Söyle ne dersen yazacağım.” dedim. Gülümsedi yazmayı seviyorum ama bu ancak bir dua ile olacak dedi..Sonra başını gökyüzüne çevirdi ve ellerini açtı.. “Allah’ım… Bugün geriye dönüp baktığımda Bana acı veren her şeyin beni Sana getirdiğini, uzayan yollarımın ise Sende derinleştiğini görüyorum… Hayal ettiğimden de öte… Hayal ettiğimden de güzel… Bir son diliyorum Senden… Dönüp baktığımda, “Meğer yaşadığım her şey bunun içinmiş.” diyebileceğim bir son istiyorum… Sen dilemedikçe ben isteyemem… İstemek bana, vermek ise en çok Sana yakışır…

Aşkı Tekamül / Sırrül’Esrar

69,178 views • 1 month ago

Tam 15 yıl önce, yine bir pazar günü, tam da bu saatlerde.. 💫 Metroda şarkı söyleyen bir grup üniversiteli genç, bir anda Türkiye'nin gündemine oturdu! 🤗 Boğaziçi Caz Korosu (henüz o zamanki adımızla, BÜMK Caz Korosu) ile Avusturya'daki Dünya Koro Şampiyonasına katılmaya hak kazanmışız, çok heyecanlıyız! Fakat ne paramız var ne de bir sponsorumuz.. Az önce baktım, altı ayda 30'dan fazla konser yapmışız.. Her konser çıkışı oturur, bu işin içinden nasıl çıkacağız diye konuşurduk. Bu konuşmaların birinde bir video fikri çıktı. Bir cumartesi, Kadıköy Evlendirme Dairesinden başlayarak gün boyu İstanbul'un her yerinde şarkı söyledik. Metro da bunlardan biriydi.. Ertesi gün yine bir konser çıkışı, bilgisayarımı açtığımda önüme çıkan şeye nasıl şaşırdığımı dün gibi hatırlıyorum.. Videoyu çeken Deniz ve arkadaşı Zeynep, bizden habersiz, bir performansı çoktan paylaşmışlar bile! 😲 Aynı gün içinde 20 bin, 50 bin, 100 bin derken, video bir anda milyonlara ulaştı. O dönemde sosyal medya böyle değil, viral videolar yeni yeni konuşuluyor. Birkaç dakikalık bir koro performansının bu kadar yayılacağını biz dahil kimse beklemiyordu. Ama videodaki samimiyet, heyecan, neşe, yani "sahicilik", bugün hala bu kadar çok paylaşılıyor olmasının da en büyük sebebi. ❤️ İki hafta boyunca, tüm ana haber bültenleri, ülkenin en çok izlenen TV şovları, canlı yayınlar, gazete, dergi röportajları.. Üniversite bünyesinden ayrılma ve bağımsız bir topluluk olarak devam etme süreci de tam o günlerde yaşanıyor. Bir yandan beklenmedik bir görünürlük ve ilgi, diğer yandan şampiyonaya bir ay kala prova yapacak yerimiz bile yok.. O sancılı sürecin sonunda sponsorumuzu bulduk ve bir ay boyunca Galata Derneğinde geceli gündüzlü çalıştıktan sonra Avusturya'ya gidebildik ve ülkemize iki dalda Dünya Şampiyonluğunu getirdik. Yaşadığımız gururu, hisleri tarif etmem imkansız.. ✨ Bu süreçte Türkiye'deki koro algısı da müthiş bir değişime uğradı. O yıllarda yalnızca belirli bir gruba hitap eden koro müziği, çok daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı ve böylece Türkiye'de yepyeni bir sayfa açılmış oldu. Elbette bu dönüşüm bir grup insan ve tek bir videoyla olmadı. Gerek bizden önceki çok değerli hocalarımızın, gerekse sonraki yıllarda onlarca şef, binlerce korist ve sayısız kurumun emeğiyle sürdürüldü. Ama bu süreç ve sonrasındaki adanmışlık ve sıkı çalışma, şüphesiz bu dönüşümde en büyük paya sahip. 🙏🏻 Videonun ardından elbette çok şey söylendi, 15 yıl boyunca olacağı gibi.. 😊 Ama her türlü imkansızlığa, sistematik dışlama ve engellemeye rağmen, 3 kıta ve 13 ülkede ülkemizi en üst düzey platformlarda başarıyla temsil edip, bugün hala uluslararası alanda Türkiye'den kazanılan en üst düzey başarılara sahip olmanın, Türkiye'nin neredeyse tamamından ve onlarca farklı ülkeden, her yaştan beş bine yakın müziksevere, amatör koro şarkıcısına ev sahipliği yapmış olmanın, ilk günden itibaren, her türlü konuda öncülük (bazıları önce alay edilip ardından 'bire bir' taklit edilen) etmiş ve öncü projeler gerçekleştirebilmiş olmanın, sesini çıkarmaktan asla çekinmeden, halkın içinde, halkla birlikte olmayı seçip, gerçek anlamda milyonlarca kişinin sesi olabilmenin, özetle, bu ülkede koro müziği algısını değiştiren, halka koroyu tanıtan, sevdiren ve tüm bunları yaparken niteliğinden bir an bile ödün vermemiş bir topluluk olmanın, ve dahası, her türlü çabaya rağmen, Türkiye'de hala koro denince tartışmasız akla ilk gelen topluluk olabilmenin büyük gururunu yaşıyoruz. ✨ Yıllar boyu, bu korodan yetişenlerin kurduğu ya da bizden aldıkları ilhamla kurulan Türkiye'nin dört bir yanındaki, hatta yurt dışındaki koroları (Fransa'da bir koro dahil) gördükçe hissettiklerim ise çok daha farklı.. 💫 Özetle, üniversite yıllarından bugüne bu hikayenin bir parçası olmuş, emek vermiş herkese ve Yücel Kültür Vakfı başta olmak üzere bu yolculukta bizlere destek olan tüm kurumlara bir kez daha, teker teker ve sonsuz teşekkürlerimle, "iyi ki"... ❤️ Bu günler aslında koroyla ilgili bir büyük dönüm noktasının daha yıl dönümü, onu da başka zaman anlatırım artık. ☺️ Son olarak, hepimizin çok iyi bildiği o söz var ya, bu vesileyle bir kez de ben söylemiş olayım: "Güneş balçıkla sıvanmaz." ☀️ Sevgilerimle, Masis YouTube'da izlemek için: #metrodaminikonser #bogazicicazkorosu

Masis Aram Gözbek

44,448 views • 2 months ago

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 views • 7 months ago

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 views • 6 months ago

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,574 views • 3 years ago

(18+) Videolardan bazıları üst seviye küfür barındırıyor. Ortalık bir yerde açmamalısınız. Özgür Özel'in okullar basılmasın diye bulduğu çözüm 65 bin güvenlik görevlisi atamak. Baskın okulda gerçekleştiği için dümdüz bir mantıkla her okula bir güvenlik görevlisi koyarak meselenin çözülebileceğini sanıyor. Mesela saldırganın "okulda silahlı güvenlik görevlisi var ben en iyisi okul yolunu kana bulayayım" diyeceğini düşünemiyor. Okul yoluna da üçer dörder güvenlik koymak lazım. Türkiye'de bazı okullar 4-5 bin öğrencili ve çok geniş bir alana yayılmış durumda. Bir güvenlik görevlisi ile olacak iş değil oraya da en az üç dört tane lazım. Okul civarında öğrencilerin takıldığı kafeler, parklar da var. Özgür Özel'in bulduğu çözüm için polis teşkilatına yakın büyüklükte bir okul güvenlik teşkilatının kurulması gerekiyor ve bulduğu çözüm, kendisini öldürmeyi göze almış bir çocuğu başkalarını öldürmeden önce emekli bir askere öldürtmek üzerine kurulu. Özgür Özel için bu sonuç bir sorun teşkil etmiyor anladığımız kadarıyla. Bomboş bir konuşma, her zaman olduğu gibi ne sorunu anlayabilmiş ne de çözüme dair mantıklı bir fikir üretebilmiş. ( Videonun son bölümünde o konuşması var.) Bugün Dünya çapında korkutucu bir hızla gerçekleşen kültürel bir değişim ile karşı karşıyayız. Toplumsal reflekslerin hızı, artık teknolojinin hızına yetişemiyor, günümüzün insan hakları, fikir özgürlükleri tanımları üzerine inşa edilmiş kanunları, internetin ortaya çıkardığı sayısız sorunu çözemeyecek kadar hantallaşmış durumda. Binlerce yıllık insanlık tarihinin vardığı noktada aileleri tarafından değil sanal bir bakıcı tarafından yetiştirilen bir nesil ile karşı karşıyayız. Ölmek ve öldürmek kavramlarını "sanal dünya ölümsüzlüğü"nde öğrenen milyonlarca hatta milyarlarca çocuk ve genç şu an aramızda. Dünyadaki bütün çocukların birbirine bu kadar benzediği bir dönem daha önce yaşanmamıştı. 7-8 yaşından itibaren son derece gerçekçi grafiklere sahip katliam alanlarında, günde 100-200 sanal cinayet işleyen, bir o kadar da ölüp ölüp yeniden dirilen çocukların, ölmek ve öldürmek kavramlarını anlamakta zorlanması, aslında o kadar da şaşırtıcı bir durum değil. Google'a PUBG cinayetleri yazıp aratırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Tabii bütün suçu spesifik bir oyunun üzerine atarak kurtulamayız. Burada anlatmaya çalıştığım, bir insanın davranışlarını düzenleyen ve ruh halini belirleyen dopamin gibi çok hassas dengelere sahip hormonları, yapay zekanın da devreye girmesiyle artık kolayca manipüle edebilen bir algoritmalar dünyasında yaşıyor olduğumuz gerçeği. Yakın geçmişe kadar kişinin davranışlarına göre oluşturulan algoritmalar, artık kişilerin davranışlarını yönlendirecek şekilde oluşturulmaya başlandı. Asıl büyük tehlike psikolojisi bozuk birkaç çocuğun okulda katliam yapma ihtimali değil maalesef. Asıl büyük tehlike, psikolojisi bozuk toplumların ortaya çıkma ihtimali. Dünyanın en çok silaha ve silahlı personeline sahip ülkesi olan, dünyada okulları polis tarafından korunan beş ülkeden biri ve en iyi korunanı olan Amerika, aynı zamanda dünyada en çok okul baskınının ve öğrenci katliamının yaşandığı ülke durumunda. ABD'deki her okulda 3-4 silahlı güvenlik görevlisi var. Nüfusa oranla en çok polise, eyaletlere has emniyet güçlerine ve muazzam imkanları olan iç istihbarat birimlerine rağmen bu sorunu çözemiyor. Özgür Özel'in soruna getirmeyi düşündüğü çözümün alameti farikasının ABD'de işe yaramadığını net şekilde görüyoruz. Özgür Özel, biraz derinlemesine düşünmeyi gerektiren her meselede olduğu gibi bu konuda da hükümete alternatif olamayacağını ispatlamış oldu. Acilen yapılması gereken ilk şey, sosyal medyanın çocuklara ve gençlere kontrolsüz şekilde ulaşmasının önüne geçmek. Şu an internete bağlanma imkanı olan her çocuğun uçsuz bucaksız bir pornografi ve dipsiz bir şiddet arşivi ile arasında birkaç tuş var. Bugünün çocukları, anne babalarımızın zihninde ihtimalinin bile izi olmayan, bizim ise çoğumuzun kırk elli yaşına gelmeden varlığından dahi haberdar olmadığımız acayipliklerle o yaşlarda karşılaşıyorlar. Bu ise çocuğun sapkın olduğunu değil sıradan bir çocuk olduğunu gösteriyor. Sizin büyüdüğünüz evde bir fırsatını bulunca kurcalamadığınız bir kutu, anahtarını bulup da açmadığınız kilitli bir kapı kalmış mıydı mesela? O da her çocuk gibi büyüdüğü yerdeki her şeyi merak ediyor doğal olarak. İşte Özgür Özel'in ve genel olarak da muhalefetin anlamadığı nokta tam burası. İnternet denetimine yönelik düzenlemeleri, özgürlüklere yönelik bir saldırı olarak algılayıp gençleri de bunun üzerinden kışkırtmaya çalışıyorlar. Şu an CHP'nin koca koca milletvekillerinden tutun, gençlik örgütlerine kadar her unsuru, internetin devlet tarafından denetlenebilmesine karşı çıkıyor. Dahası hazırladıkları görsellerle, videolarla bir de "oyunuma karışma" isminde kampanya yürütüyorlar. Yani çocukların denetimsiz bir sanal dünyada psikolojilerinin bozulmasına izin verelim, okula saldıran olursa da "şahane kıyafeti olan" emekli bir askere işini bitirtiriz diyorlar. Çocukların psikolojisinin bozulmasını engelleyecek önlemlerin alınmasına karşı çıkıp hükümeti çocuklara şikayet ediyorlar. Dünyada buna karşı çıkan CHP iriliğinde bir muhalefet partisi de yok bu arada. Kedi köpeğin bile yavrusuna kural koyduğu şu alemde çocuklara ve gençlere sınırsız bir internet özgürlüğü vaadediyor CHP. Her konuda Avrupa Birliği'ni örnek gösteren Özgür Özel, Avrupa'nın hiçbir ülkesinde olmayan okul güvenliği gibi çalışmadığı canlı örneklerle ispatlanmış bir uygulamayı önerdiği gibi Avrupa'nın tamamında uygulanan gençler ve çocuklara yönelik internet önlemlerine de karşı çıkıyor. Halbuki daha geçen gün Pedro Sanchez İspanya'da ne yapıyorsa biz de Türkiye'de aynısını yapacağız diye ballandıra ballandıra anlatıyordu. İspanya, sadece Avrupa'da değil dünya genelinde çocuklara yönelik en sert internet önlemlerinden birini hayata geçirdi bu yıl. Özgür Özel, 7/24 ağzından düşürmediği adamın ne yaptığından da habersiz. Yaşını bilmesem onun da eline tablet verilip büyütülen nesilden olduğuna dair yemin edebilirdim. Aşağıda bazı PUBG videoları var. Youtube birbirine sürekli küfür eden, ölümle tehdit eden hatta buluşup birbirini bıçaklayan oyuncuların videolarıyla dolu. Tekrar edeyim bir oyun tek başına çocukların hayatına yön veremez ama bunun sadece bir oyun olmadığını da anlamak gerek. Aşağıda örneğini gördüğümüz, bizden sonraki neslin yoğun şekilde maruz kaldığı sosyal medya dili. Bu dil de toplumu dönüştürme amacıyla oluşturulmuş algoritmik unsurlardan birisi. Bunlar gibi çok sayıda unsurun biraya geldiğini düşünün. Bir sonraki paylaşımda buradan devam ederiz. Saygılar.
2:41

Sensitive content

(18+) Videolardan bazıları üst seviye küfür barındırıyor. Ortalık bir yerde açmamalısınız. Özgür Özel'in okullar basılmasın diye bulduğu çözüm 65 bin güvenlik görevlisi atamak. Baskın okulda gerçekleştiği için dümdüz bir mantıkla her okula bir güvenlik görevlisi koyarak meselenin çözülebileceğini sanıyor. Mesela saldırganın "okulda silahlı güvenlik görevlisi var ben en iyisi okul yolunu kana bulayayım" diyeceğini düşünemiyor. Okul yoluna da üçer dörder güvenlik koymak lazım. Türkiye'de bazı okullar 4-5 bin öğrencili ve çok geniş bir alana yayılmış durumda. Bir güvenlik görevlisi ile olacak iş değil oraya da en az üç dört tane lazım. Okul civarında öğrencilerin takıldığı kafeler, parklar da var. Özgür Özel'in bulduğu çözüm için polis teşkilatına yakın büyüklükte bir okul güvenlik teşkilatının kurulması gerekiyor ve bulduğu çözüm, kendisini öldürmeyi göze almış bir çocuğu başkalarını öldürmeden önce emekli bir askere öldürtmek üzerine kurulu. Özgür Özel için bu sonuç bir sorun teşkil etmiyor anladığımız kadarıyla. Bomboş bir konuşma, her zaman olduğu gibi ne sorunu anlayabilmiş ne de çözüme dair mantıklı bir fikir üretebilmiş. ( Videonun son bölümünde o konuşması var.) Bugün Dünya çapında korkutucu bir hızla gerçekleşen kültürel bir değişim ile karşı karşıyayız. Toplumsal reflekslerin hızı, artık teknolojinin hızına yetişemiyor, günümüzün insan hakları, fikir özgürlükleri tanımları üzerine inşa edilmiş kanunları, internetin ortaya çıkardığı sayısız sorunu çözemeyecek kadar hantallaşmış durumda. Binlerce yıllık insanlık tarihinin vardığı noktada aileleri tarafından değil sanal bir bakıcı tarafından yetiştirilen bir nesil ile karşı karşıyayız. Ölmek ve öldürmek kavramlarını "sanal dünya ölümsüzlüğü"nde öğrenen milyonlarca hatta milyarlarca çocuk ve genç şu an aramızda. Dünyadaki bütün çocukların birbirine bu kadar benzediği bir dönem daha önce yaşanmamıştı. 7-8 yaşından itibaren son derece gerçekçi grafiklere sahip katliam alanlarında, günde 100-200 sanal cinayet işleyen, bir o kadar da ölüp ölüp yeniden dirilen çocukların, ölmek ve öldürmek kavramlarını anlamakta zorlanması, aslında o kadar da şaşırtıcı bir durum değil. Google'a PUBG cinayetleri yazıp aratırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Tabii bütün suçu spesifik bir oyunun üzerine atarak kurtulamayız. Burada anlatmaya çalıştığım, bir insanın davranışlarını düzenleyen ve ruh halini belirleyen dopamin gibi çok hassas dengelere sahip hormonları, yapay zekanın da devreye girmesiyle artık kolayca manipüle edebilen bir algoritmalar dünyasında yaşıyor olduğumuz gerçeği. Yakın geçmişe kadar kişinin davranışlarına göre oluşturulan algoritmalar, artık kişilerin davranışlarını yönlendirecek şekilde oluşturulmaya başlandı. Asıl büyük tehlike psikolojisi bozuk birkaç çocuğun okulda katliam yapma ihtimali değil maalesef. Asıl büyük tehlike, psikolojisi bozuk toplumların ortaya çıkma ihtimali. Dünyanın en çok silaha ve silahlı personeline sahip ülkesi olan, dünyada okulları polis tarafından korunan beş ülkeden biri ve en iyi korunanı olan Amerika, aynı zamanda dünyada en çok okul baskınının ve öğrenci katliamının yaşandığı ülke durumunda. ABD'deki her okulda 3-4 silahlı güvenlik görevlisi var. Nüfusa oranla en çok polise, eyaletlere has emniyet güçlerine ve muazzam imkanları olan iç istihbarat birimlerine rağmen bu sorunu çözemiyor. Özgür Özel'in soruna getirmeyi düşündüğü çözümün alameti farikasının ABD'de işe yaramadığını net şekilde görüyoruz. Özgür Özel, biraz derinlemesine düşünmeyi gerektiren her meselede olduğu gibi bu konuda da hükümete alternatif olamayacağını ispatlamış oldu. Acilen yapılması gereken ilk şey, sosyal medyanın çocuklara ve gençlere kontrolsüz şekilde ulaşmasının önüne geçmek. Şu an internete bağlanma imkanı olan her çocuğun uçsuz bucaksız bir pornografi ve dipsiz bir şiddet arşivi ile arasında birkaç tuş var. Bugünün çocukları, anne babalarımızın zihninde ihtimalinin bile izi olmayan, bizim ise çoğumuzun kırk elli yaşına gelmeden varlığından dahi haberdar olmadığımız acayipliklerle o yaşlarda karşılaşıyorlar. Bu ise çocuğun sapkın olduğunu değil sıradan bir çocuk olduğunu gösteriyor. Sizin büyüdüğünüz evde bir fırsatını bulunca kurcalamadığınız bir kutu, anahtarını bulup da açmadığınız kilitli bir kapı kalmış mıydı mesela? O da her çocuk gibi büyüdüğü yerdeki her şeyi merak ediyor doğal olarak. İşte Özgür Özel'in ve genel olarak da muhalefetin anlamadığı nokta tam burası. İnternet denetimine yönelik düzenlemeleri, özgürlüklere yönelik bir saldırı olarak algılayıp gençleri de bunun üzerinden kışkırtmaya çalışıyorlar. Şu an CHP'nin koca koca milletvekillerinden tutun, gençlik örgütlerine kadar her unsuru, internetin devlet tarafından denetlenebilmesine karşı çıkıyor. Dahası hazırladıkları görsellerle, videolarla bir de "oyunuma karışma" isminde kampanya yürütüyorlar. Yani çocukların denetimsiz bir sanal dünyada psikolojilerinin bozulmasına izin verelim, okula saldıran olursa da "şahane kıyafeti olan" emekli bir askere işini bitirtiriz diyorlar. Çocukların psikolojisinin bozulmasını engelleyecek önlemlerin alınmasına karşı çıkıp hükümeti çocuklara şikayet ediyorlar. Dünyada buna karşı çıkan CHP iriliğinde bir muhalefet partisi de yok bu arada. Kedi köpeğin bile yavrusuna kural koyduğu şu alemde çocuklara ve gençlere sınırsız bir internet özgürlüğü vaadediyor CHP. Her konuda Avrupa Birliği'ni örnek gösteren Özgür Özel, Avrupa'nın hiçbir ülkesinde olmayan okul güvenliği gibi çalışmadığı canlı örneklerle ispatlanmış bir uygulamayı önerdiği gibi Avrupa'nın tamamında uygulanan gençler ve çocuklara yönelik internet önlemlerine de karşı çıkıyor. Halbuki daha geçen gün Pedro Sanchez İspanya'da ne yapıyorsa biz de Türkiye'de aynısını yapacağız diye ballandıra ballandıra anlatıyordu. İspanya, sadece Avrupa'da değil dünya genelinde çocuklara yönelik en sert internet önlemlerinden birini hayata geçirdi bu yıl. Özgür Özel, 7/24 ağzından düşürmediği adamın ne yaptığından da habersiz. Yaşını bilmesem onun da eline tablet verilip büyütülen nesilden olduğuna dair yemin edebilirdim. Aşağıda bazı PUBG videoları var. Youtube birbirine sürekli küfür eden, ölümle tehdit eden hatta buluşup birbirini bıçaklayan oyuncuların videolarıyla dolu. Tekrar edeyim bir oyun tek başına çocukların hayatına yön veremez ama bunun sadece bir oyun olmadığını da anlamak gerek. Aşağıda örneğini gördüğümüz, bizden sonraki neslin yoğun şekilde maruz kaldığı sosyal medya dili. Bu dil de toplumu dönüştürme amacıyla oluşturulmuş algoritmik unsurlardan birisi. Bunlar gibi çok sayıda unsurun biraya geldiğini düşünün. Bir sonraki paylaşımda buradan devam ederiz. Saygılar.

Abese İrca

130,498 views • 4 months ago

İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'den çok önemli açıklamalar: ◾️Bu dönemde Mücteba Hamanei hiç görmedim. Birkaç kişi dışında kimsenin onu gördüğünü sanmıyorum. ◾️(Mücteba'nın Rehber seçileceğini düşünüyor muydunuz?) O her zaman adaylardan biri, bu makam için uygun kişilerden biri olarak görüldü. Karar Uzmanlar Meclisi'ne aittir. ◾️Bölge, bizim tüm bölgeyi (stratejik noktaları) vuracağımıza ve onların buna cevap veremeyeceğine inanamıyordu. Bu, gerçekleşen büyük bir dönüşümdü ve aslında bölgenin güvenlik yapısını tamamen değiştirdi. İran'ın tüm bölgeyi vurması, hem de tamamını... ◾️Savaştan önce Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nde çok sayıda toplantı yaptık. Tüm senaryolar incelenmişti. Örneğin; eğer Amerika tek başına saldırırsa ne yaparız? Rejim (İsrail) ile birlikte saldırırlarsa ne yaparız? Eğer altyapı tesislerimize yönelirlerse ne yaparız? ◾️Ve bir senaryo daha vardı ki o en son ihtimaldi: "Ya Liderlik (Rehberlik) makamını vururlarsa ne yapacağız?" ◾️Toplantıda hiç kimsenin dili bunu söylemeye varmıyordu. Bunu dile getirmek bile çok zordu. Bu yüzden buna bir kod vermiştik: "110 Kodu". Herkes "110 Kodu" denildiğinde neyin kastedildiğini biliyordu. ◾️İşte bu yüzden karşı saldırı anında başladı; hem de çok düzenli, planlı ve organize bir şekilde başladı. Kesinlikle gafil avlanmadık. Her şeye karşı hazırlıklıydık. ◾️Görüştüğüm tüm bakanlar, dost ya da düşman fark etmeksizin, İran'ın bu savaştan daha güçlü çıktığını söylüyorlar. İran dünyayı şaşırttı. ◾️On gün önce ateşkes yapmış olsaydık hem Laricani'yi kaybetmezdik hem de Asaluye ve Mübareke Çelik tesisleri elimizde zarar görmemiş bir şekilde olurdu. ◾️İki kez tünele toplantı için girdim. Ben ve Dışişleri Bakanlığı yardımcıları, savaş sırasında Dışişleri Bakanlığı binasını terk etmedik. ◾️Bölge liderlerinden biri İran’ı askeri saldırıyla tehdit etti; ona, 'Eğer vurursan doğrudan seninle savaşa gireriz' uyarısında bulundum ve savaşın sonuna kadar o Arap ülkesini bombaladık. ◾️Dey ayı (Aralık-Ocak) olayları için hazırlıklı değildik. Elbette 18 ve 19 Dey tarihlerinde dış bir komplo devreye girdi; halkın üzerine ateş açmaya başlayan silahlar ve eğitimli güçler ülkeye sokuldu. ◾️18 Dey’den sonraki Çarşamba günü, savaşın eşiğine kadar geldik. O iki günün olayları, düşmanın savaş için toplumsal zeminin hazır olduğunu düşünmesine yol açtı. ◾️12 günlük savaşta, ne tür değerlere sahip olduğumuzu anladık; ne yazık ki 12 günlük savaştan sonra da bu değerlerin kadrini bilmedik. ◾️Sayın Hicazi’yi neredeyse enkazın altından çıkardılar. Özel kalem müdürü ise bedeninden hiçbir iz kalmayacak şekilde şehit oldu. Birkaç saniye içinde "Beyt" (Rehberlik Ofisi) yerleşkesine üç saldırı gerçekleştirildi. ◾️Savaşın üçüncü günü, bölge ülkelerinden birinin dışişleri bakanı beni aradı ve şöyle dedi: "Topraklarımıza yaptığınız saldırıların misillemesi olarak birkaç saat sonra ülkenizin falan noktasını vuracağız; ancak biz devam etmeyeceğiz, siz de devam etmeyin. Aksi takdirde, bizimle sizin aranızda da savaş başlayacaktır." ◾️Son savaş, bölgenin güvenlik yapısını değiştirdi. Tüm adımlarımız, daha öncesinden Şehit Lider'in onayından geçmişti. ◾️Biz petrol ihraç edemezsek, bölgedeki hiç kimsenin petrol ihraç etmesi mümkün değildir. ◾️ABD’nin "sıfır zenginleştirme" şeklindeki mantıksız talebine karşı direndik. Karşı taraf, müzakere yoluyla istediği sonuca ulaşamayacağını görünce savaşa yöneldi; "müzakerelerin savaşa yol açtığını" söylemek doğru değildir. ◾️Bence 12 günlük savaşı durdurmak, nizamın aldığı doğru bir karardı. 12 günlük savaş, 40 günlük savaştaki zafer için bir ön hazırlık oldu. ◾️40 günlük savaştan önce müzakerelere, esasen ileride kimse "Eğer müzakere etseydiniz savaş çıkmazdı" diyemesin diye başladık. Biz ve askeri güçler, savaşın yeniden patlak vereceğinden emindik. ◾️Ben kendi itibarımı korumak için değil, İslam Cumhuriyeti'nin çıkarları için dışişleri bakanıyım. Bunun aksi bir tutum ihanet sayılır. Sunucu: Eğer biz 7 Esfend’de (26 Şubat) birkaç yıllık askıya almayı (nükleer faaliyetleri durdurmayı) kabul etseydik savaş çıkmaz mıydı? ◾️Bunu kesin olarak söyleyemeyiz ama kabul etseydik savaştan daha büyük bir zarar görürdük; çünkü ülkenin onurunu satmış olurduk. Sunucu: Ben olsaydım, Trump ve Netanyahu gidene kadar birkaç yıllık askıya almayı kabul eder, sonra zenginleştirmeye yeniden başlardım. ◾️Biz zorbalığı ve teslimiyeti bir gelenek (yol) haline getirmemeliydik; bu yüzden savaş pahasına da olsa müzakerelerde dik durduk. ◾️Bölge liderlerinden biriyle görüştüm. Çok kibirli bir tavırla ve davranışlarında hissedilen bir tür sevinçle şöyle dedi: 'Emin olun ki size saldıracaklar. Nükleer tesislerinizi yok edecekler, petrol tesislerinizi de mahvedecekler ve siz karşılık vermeyeceksiniz; çünkü bizzat sizi (şahıslarınızı) vuracaklar ve liderliğinizi de hedef alacaklar. ◾️Onlara, konunun sizin hayal ettiğiniz kadar basit olmadığını söyledim. Eğer bizim herhangi bir noktamızı vururlarsa, biz de buna karşılık gelen noktayı hedef alırız. ◾️Ancak daha sonra bazı Amerikan ve Siyonist çevrelerden gelen analizler duyduk. Bazıları bize, onların bölge ülkelerine şu açıklamayı yaptıklarını söyledi: 'En fazla bir ay daha dayanın; bu hikaye sonsuza dek bitecek. ◾️Anayasa'da barış zamanı mı, savaş zamanı mı yoksa başka bir durum mu; buna Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi'nin karar vermesi gerektiği belirtilir. Ayrıca barış ve savaş kararı, anayasaya göre nihayetinde Rehberlik makamına bağlıdır. Yani tüm bu karar alma süreçleri önceden belirlenmiştir. Bu, "sen ben şöyle olur, böyle olur" diyeceğimiz bir şey değil; her şeyin tam olarak hesaplanması gerekir. ◾️Amerika ile savunma muhtırasının (Mütabakat Zaptı) onaylandığı o son toplantı günü. Hani şu çokça sorgulanan ve hakkında çok konuşulan toplantı. O malum son toplantı, akşam saat 9’da başladı, gece 3’e kadar sürdü. ◾️Ateşkes çok daha zor güvenlik şartları altında gerçekleşti. O sırada Yüksek Konseyi (tek bir yerde) toplama imkanı yoktu. Çünkü toplansak, o bina anında bombalanırdı ve ülke büyük bir felaket yaşardı. ◾️O dönemde daha küçük çaplı toplantılar yapıldı (4'erli, 3'erli gruplar halinde) ve onların sonuçları birleştirildi. ◾️Tabii ki o zaman da hem lehte hem de aleyhte görüşler vardı. Ama o günün şartlarını, sonraki şartlarla asla kıyaslayamazsınız. İki kişinin bir araya gelmesinin bile çok zor olduğu savaş koşulları altındaydınız. Ama sonuçta görüşmeler yapıldı. ◾️ Ancak nihayetinde şu şartla kabul edildi: "Eğer Amerika, bizim sunduğumuz 10 maddelik planın müzakerelerin temeli olmasını kabul ederse."

Ramazan Bursa

434,904 views • 1 month ago

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 views • 7 months ago

Şeyhim Müslüm Yücel müslüm yücell 13 Ocak 2025 Şeyhim! Üç aylardayız. Dilek kapıları dualarla açılıyor ve bu ay yengeç burcunda seyahat ediyor. Bu burcu alimler kimsenin ulaşamadığı bir kadın olarak tasvir ediyorlardı. Şeyhim, Demek ki talihler açılıyor, demek ki benim talihim senin nefesinle daha da gür olacak. Biliyorsun hepimiz Allah’ın sürülerindeniz ve Allah istediği gibi güder bizi. Ne içimizde olanı ne dışımızda olanı onun dışında kimse bilmez. Yolun doğrusu yani kasdus sebili de Allah’a aittir. Şeyhim. Senin kelamınla, tarihim, dimağım ışıyor. Senin dinin demeye gerek yok, apoletleri sevmez. Senin dilin de karanlık olan geceleri ışıtır. Kelimelerin yıldız yıldızdır. Kelimelerin karşısında deniz kabarıyor, dağlar çiviye dönüyor. Yer yarılıp döşenmiş Allah’ın ırmakları kelimelerden boşalıyor. Gökte haberler, yerde ibret… Bana düşen, deliler gibi ellerimi açıp senin için Allah’a dua etmektir. Allah’ım demektir. Allah’ım, insanlar gidiyor ve bir daha geri dönmeyecekler. Öyle istedikleri için mi, yoksa uyusunlar diye mi bizi bırakıp gidiyor hepsi. Nerede baba, anne, ata; nerede oğul ve kızlar? Nerede şükürle karşılanmayan iyilik, Yadırganmayan zulüm? Bir an gözlerimi kapatsam, gençliğimde gördüğüm kentler, o kentler, o kentlerde konuşulan diller, nefes alan dinler, şimdi hepsi doğumuna az kalmış kadın gibiler… Ve bu kadın karşısında ben ne bir kente gidebiliyorum ne bir yere dönebiliyorum… Allah’ım, senin önünde dünya sinek kanadından hafiftir. Ve zaman zaman ona sahip olmak isteyen kişi sinek kanadından da küçüktür. Bilirim, şeyhim de biliyordur elbet, o bunu söylüyor hep. Allah’ım, senin adını anmadan hiçbir iş yapılmaz. Senin adın anılmadan yapılan iş, korku verir. Acı çekmenin karşılığı acıya son vermek değil, sabır ve sebat etmektir. Allah’ım her şeyi senin merhametine bırakıyorum. Allah’ım, insanlar kimi acıları cehennemde değil bu dünyada çekiyor. Cennet mutluluk demektir. Allah’ım, acı çekenin acısına son vermek ne kişinin kendi elindedir ne başkasının. Tek yetki senindir. Bir cana kıymak, bütün insanlığa kıymaktır. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Allah’ım, şehit Şeyh Maşuk’un oğlu Murşid Haznevi’nin dilini kalbi gibi derin, aklı gibi keskin eyle… Her işte yardım eden sensin ve din diye bir şey varsa ve bu bir borç değil bir yol ise şeyhim Mürşid bu dinin delilidir. Allah’ım delilimizi incitmesin kimse… Şeyh Mürşid dirlik istiyor, senden gelen sağlığı ve varlığı istiyor. Başkasından gelen sağlığı, başkasından gelen varlığı kabul etmiyor. Şeyhim ölümü dilenenlerden değildir, Şeyhimin ayak bastığı yerde birileri ölüm dileniyor. Biri bizi yılan gibi görüyor, birilerine de haber gönderiyor ve diyor ki “yılanın başını ezin…”... Bunu söyleyen bir insan değildir, bu insan kılığında cehennemin köpeğidir. Allah’ım, sen bilirsin, sen tanırsın, o adam birilerinin de köpeğidir. Allah’ım, onları sen af edesin. Allah’ım, o birilerinin yaşları çok gençtir, akılları zayıftır, okudukları Kuran gırtlaklarından öteye geçmezdir. Kıldıkları namaz dizlerinin acı çekmesinden başka bir şey değildir. Ki bu da bir gösteriş içindir. Onlar ki Allah’ım, her şeye tamah ederler, tamah ettikleri her bir şeye bağlanıp giderler, ne büyük bir eserin insanı, ne eserlerinin içinde yaşadığı bu dünyayı bilmezler. Mürşid’i bu dillere, bu herkesin önünde açılıp kapanan mendil tıynetli suretlere karşı koru Allah’ım… Allah’ım, şeyhimin acısı büyüktür; ağrısı vardır, geçmemiş bir acı vardır kalbinde. Kalbi baba acısıyla yanan bir çocuktur şeyhim. Allah’ım, Mürşid senin yetimlerindendir. Yetimlerin sahibi sensin, onları sen korursun. Dün gibi hatırlarız. Dün gibidir. Zaten bir günün diğer bir günden farkının olmadığı bir zamanın içindeyizdir hep. Kamışlo’da bir futbol maçı var ve nasıl oluyorduysa birden bir tribünden Saddam Hüseyin posteri açılıyor. Kanıyla Kuran yazan Saddam’ın posterleri bize yalnızca katliamları hatırlatmıyor. Bir adamın elleri bağlanıyor, ağzına benzin boşaltılıyor ve sonra bu adamın karnına ateş açılıyor; şunu deniyorlar, acaba ağzından ateş fışkıracak mı? İşte Saddam o ateş açan adamdı… Sonra başka bir olay. Birkaç kişi birbirine bağlanıyor ve ağır bir silahla ateş açılıyor, şu deneniyor; acaba mermi kaç kişiyi geçecek… Bu mermiyi deneyen Saddam’dı… İşte bu adamın posterleri açılıyor… Sonra sokaklara iniyorlar, Kürtlere ait ev ve iş yerleri yağmalanıyor. O günler, zor da olsa geçiyor, o günlerden sonra bir sürek avı başlıyor. O sırada Şeyh Maşuk kaçırılıyor. Ağır işkenceler ediliyor, öldürülüyor. Şeyh Maşuk’un sekiz çocuğu var, hepsi bir odada büyüyor. Şeyh Maşuk’un iki derdi var: Özgürlük ve ilim. Maşuk’un cenazesine katılmak için o gün ölüler bile uyandı. Bir halkın ölülerinin uyanması ne demektir? Bir halkın dirilerine ölüler sahip çıkarsa… Tarih şöyle diyor: Eğer dirilere ölüler sahip çıkarsa, o halk yenilmeyecektir. Nedeni mi? Nedeni şu, vatan denilen yerin altında eğer huzurla uyumuş ölüleriniz yoksa o toprağın insanı değilsinizdir. Allah’ım, şeyh Mürşid ölülerimizin vasiyetidir. Ölülerimiz kendini Allah yerine koyanlara boyun eğmediler. Allah’ım senin adını zikreden ve zikri ezilenlerle birlikte gören, gösteren ve böylece Latin dünyasını özgürlüğe götüren Helder Kamara ve diğerlerinin hikâyelerini en iyi biz biliriz… Kamara, tıpkı Mürşid gibi direnişin sembolüydü. İkisi de diktaya karşı yalnızca hak aramıyorlar; halkın ihtiyaçlarını dile getiriyorlar, gideriyorlar… Din dediğin ev yıkmak değildir, toprağı işletmek, ev yapmaktır. Derler ki İsa, marangozdu. İsa bugün yaşıyor olsa Kürtlerin yanında dururdu ve Şeyh Maşuk’un yakılan evinin bütün kapılarını tamir ederdi. Muhammed, şeyhin kırılan, yakılan ağaçlarının köklerini teriyle besler elleriyle budardı. Musa olsa, dili açılır, tekrar ve tekrar söylerdi: öldürmeyeceksin… Şeyh Maşuk’u öldürmekle kalmadılar. Maşuk’un evini de talan ettiler. Namaz kıldırdığı caminin minaresi yıkıldı, evinin bahçesinde dedelerinden kalan ağaçlar kesildi, zarar verildi ve daha ileri gidildi, mezar taşları tahrip edildi, bütün bunlar din adına yapıldı. Allah’ım ne mutlu ki bizlere Maşuk’un oğlu Mürşid geldi. Ayak bastığı her yerde babasının kokusu sardı. Kamışlo; Yeni bitmiş çimenlerin üstündeki çiğ, sanki yaşlı adamların yeşil cam üstündeki incilere benzeyen gözyaşları. Gözyaşları ışıldar ama şeyhimin gördüğü ışıltı içinde. Bir burukluk çimenlerde ceylanların tırnak izlerinin yerinde potin yaraları… İzledim… genç bir gazeteciyle Şeyh Mürşid çocukluğunun sokaklarını geziyor. Evini geziyor. evi, ev olmaktan çıkmış. doğduğu oda talan edilmiş. evlendiği, çocuklarının doğduğu oda yine öyle. Mezarlığa gidiyor; mezar taşları arasında otlar büyümüş, buraya, dünyanın dört bir yanından ziyaretçiler gelirmiş, mezarlık yıkılmış… Bir yerin yıkılması, yakılması ve sonra yakılan bir yerde insanın kendi tarihini bir turist gibi gezmesi acıdır. Kim buraları yaktı, yıktı? Haya vardır ve hayaya akıl ve iman eşlik eder. Peygambere Miraç’ta sorulur: Bu üçünden hangisini seçersin? Peygamber “akıl” dedi ilkin, iman gücendi dedi “beni akılla bir tut.” O zaman dile geldi utanma, “Ben imandan uzak kalamam ki…”dedi. Nasırı Hüsrev’e sordular, ey dediler, bu nedir? Hüsrev, soruya soruyla yanıt verdi: “Akla aşina olan bir kimse nasıl utanmaz.” Devam etti ve dedi: “Eğer sana iman lâzımsa, utanmayı göz önünde tut. Çünkü utanma olmaksızın iman nasıl belli olur?” Utanmayan kimselerin üstünde tek bir şey vardır: Allah’ın laneti… Evleri yıkan, ağaçları kesen, mezar taşlarını yağmalayan kimseleri sana havale ediyorum Allah’ım… Şeyh Mürşid, geri döndü. Yalnızca kendi evi ve yıkılmış mezar taşları arasında gezmedi. Camilerde hutbeler verdi. Misafirliklere gitti ki evi olmasa bile hangi kapıyı çalsa, orası onun eviydi. Hangi kapıyı çalsa, bir kederle karşılaştı ve bana büyük acı veren bir şey söyledi. “Şehir ihtiyarlamış…” dedi… Soru şudur: Bir şehir nasıl gençleşir? Şeyhim, bunun için geldi, dedi ki "artık burada bebeler ölmesin."

ibrahim halil baran

127,162 views • 1 year ago

Konfor seni öldürüyor. Boş vakitlerin içerisinde boğuluyorsun, günahları terk edemiyorsun, ruhunu öldürüyor, enerjini tüketiyorsun, hiçbir işi hakkıyla yapamayıp dinleneceğin vakti beklemeye koyuluyorsun. Çok zayıfsın ama bu sen değilsin. İçerisinde yaşadığın yüzyıl ve modernite seni bu hâle getirdi. En büyük düşmanın göz kapaklarından soktuğun haramlardan başkası değil. Bundan daha aşağılık ve ezik bir davranış asla gelmedi ve gelmeyecek. Günahlar içerisinde ya namazları terk edeceksindir ya da günahları. Aynı kalp ikisini beraber taşıyamayacak ve acıdan kıvranacaktır. Sen seçimini namazdan yana kullanacaksın. Allah'a bir adım attığında O'nun sana on adım atacağından haberdar değil misin? Yeis'in en büyük günahlardan biri olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan ümidini kesmek gibi bir hâle nasıl düşersin? Allah'ın seni her saniye gördüğünden nasıl bihaber davranabilirsin? Sen O'nu ve eğer gerçekten ister ve mücadele edersen sana verebileceklerinin farkında değil misin? -10.994 metre derinliğindeki Mariana Çukurundaki türlerin dahi rızkını gönderen Rabbinin seni unuttuğunu mu zannediyorsun? Haddini fazla aşıyorsun. Şefkat tokadı yeme zamanın gelmiş geçmiş belli ki. Seni artık ancak şöyle sağlam bir Osmanlı Tokadı paklayacak gibi görünüyor. AYAĞA KALK ARTIK! Sana önce güzel bir fiziksel şok vereceğiz. Abdest almak için musluğun başına her gittiğinde suyu en soğuğa getirip öyle abdest alacaksın. Yüksek iradeli insanlar buzlu suya giriyorlar her gün çünkü insan bedenine inanılmaz iyi geliyor. Keşkelerle yaşamayı keseceksin, geçmişle boğuşmayı ve hatalarınla boğuşmayı keseceksin. Şeytanın seni günaha sokmadan önce basit gösterip günahtan sonra zor gösterdiğini, tövbeye gitmemen için kafanın içinde 40 tane film çektiğini ve seni dipsiz kuyulara çektiğini aklından çıkarmayacaksın. Yolculuğuna Nasuh tövbesi ile başlayıp geçmiş hatalarını terk edeceksin. Allah'ın senden istediği de budur. Bunu yaparsan biiznillah o günahları hiç yapmamış gibi olacaksın. Daha önünde yürünecek çok uzun bir yol var hatta daha başlamadın bile. Hem borçlu olduğun bu memleket hem de dünyanın sana ihtiyacı var. Faydalı ve üreten bir adam olacaksın. Zeki ve güçlü bir müslüman olacaksın. Her gün sosyal medyada bir boka yaramayan gerizekalı gereksiz tiplerin sözlerini haberleştirilip önüne getirilmesine şahit oluyorsun. Bir basit başıboş sokak köpeği sorununa bile ses olamıyorsun. Oraya kaydır buraya kaydır diye gezinip hiçbir şey üretmeden paralar içerisinde yüzen tiplerin arasında hayatı sorguluyorsun. Sosyal medyaya da lazımsın. Etkileşim gücü olacak biri varsa sen olacaksın. Boykot ve yapılan hashtag çalışmaları gibi işlerin buralardan geçtiğini görüyorsun. Ekmeğini taştan çıkartacaksın. Bahanelere ve zorluklara kulak tıkayıp hedefine odaklanacaksın. İmkan getirmek için uğraşmaya ve erken yaşta evlenmeye çalışacaksın. 30'dan sonra evlenilir, birbirlerini tanımaları lazım, siz daha çocuksunuz, erkekler geç olgunlaşır gibi deli saçmalarını duymayacaksın. Erken yaşta evlenip evliliğinden aldığın mutluluk, huzur ve enerjiyle verimin daha da artacak. Çile çekeceksin. Resulullah (s.a.v.)'in çektiği çilelere benzer çileler çekmek için yırtınacaksın. Taif'te taş yemiş bir peygamberin ümmeti olarak günü geldiğinde Allah yolunda yiyeceğin bir taş veyahut taş hükmünde yiyeceğin bir kötülüğü sünnete uymak olarak bilecek ve bu irade ve inançla devam edeceksin. Önce bu çileleri çekecek gücü kazanacaksın. Her düştüğünde tekrar kalkacaksın. Seni yere düşüren her ne ise yerdeyken sırıtarak onun suratına bakıp ‘‘elinden gelenin hepsi bu mu?’’ diyeceksin. Çünkü sen düştüklerinden ders çıkartan güçlü bir iradeye sahipsin, olacaksın. Muhammed Ali'nin konuşmalarına hiç göz attın mı? Başardığı her şeyi Allah'a borçlu olduğundan bahsediyor. Evet, sen de böyle olacaksın. Herkesin kendine özgü bir parmak izi olması gibi biricik bir deneyim yaşadığının, senden başka olmadığının farkına varacaksın. Allah seni seviyor, bunun hakkını vereceksin. Allah'ın sevmediği kullardan olmamalısın, olmayacaksın. Bunlar arkamdaki okyanusa elimi daldırıp suratına attığım birkaç damla su sadece. Sen okyanusa dalacaksın. Boğulacaksan büyük suda boğulacaksın. Yerinden kalkmazsan sıradan tiplerden biri olarak yaşayıp öleceksin. Böylesini aşık olduğun kişinin, arkadaşlarının, herhangi bir insanın sevmeyeceği gibi Allah'ta sevmeyecektir. Allah taşıyabileceğinden fazlasını kuluna yüklemez. O halde kalk ve taşıyabileceğin yükü arttır! Çünkü Gazze'de olduğu gibi yükü sırtlanacak çok durak var ve kimsenin taşımaya niyeti yok. Sen bunu başaracaksın. Değişimin bambaşka olacak buna inanıyorum. Sen de inanacaksın. Potansiyelinin farkına varacak ve yola koyulacaksın. Daha gidecek çok menzilimiz var. Her şey daha yeni başlıyor. Allah azze ve celle ye secdelerde seslenecek ve ‘‘Beni al ve kendi yolunda kullan Ya Rabbi! Senin yolunda yürüt, mücadele ettir, iş ve eşimi senin yolunda yaşayabilmeyi, senin yoluna fayda verebilmeyi, her mazluma, derde, sıkıntıya koşabilecek bir durak olabilmeyi bana nasip et, hayal dahi kuramayacağım bir güç nasip et, kapına geldim beni geri çevirme’’ diyeceksin. Herkese karşı güçlü duracaksın lakin Allah Teâlâ'ya karşı aciz olacaksın ki zaten acizsin. Ayrıca sana tavsiye edebileceğim en mükemmel şey hayatına teheccüdü kazandırmak olacaktır. Hiçbir flood dayanmaz onun faydalarını anlatmaya bizzat kendin araştırmalısın. Neyse artık işe koyulma zamanı. Her ne okuyor, ne yapıyor veya hiçbir şey yapmıyorsan dahi bu okuduklarını uygulayabilecek bir fırsata sahipsin. Mezarlıklarda dünyaya dönüp bu saydığım işleri yapabilmek için her saniye Allah'a yalvaran insanlar dolu. Ancak hayat bir kere yaşanıyor. Onlar da bir zamanlar yaşıyorlardı. Sen henüz orada değilsin. Zira hayattasın ve film hâlâ devam ediyor. Oscar sadece ismi olan içi bomboş bir çöpten ibaret. Öyle bir film ortaya çıkart ki sana özel ödüller çıkartılmak zorunda kalınsın. Haydi artık gitme zamanı. Allah teâlâ ayağına taş, gözüne yaş değdirmesin. Bismillahirrahmanirrahim.
0:45

Sensitive content

Konfor seni öldürüyor. Boş vakitlerin içerisinde boğuluyorsun, günahları terk edemiyorsun, ruhunu öldürüyor, enerjini tüketiyorsun, hiçbir işi hakkıyla yapamayıp dinleneceğin vakti beklemeye koyuluyorsun. Çok zayıfsın ama bu sen değilsin. İçerisinde yaşadığın yüzyıl ve modernite seni bu hâle getirdi. En büyük düşmanın göz kapaklarından soktuğun haramlardan başkası değil. Bundan daha aşağılık ve ezik bir davranış asla gelmedi ve gelmeyecek. Günahlar içerisinde ya namazları terk edeceksindir ya da günahları. Aynı kalp ikisini beraber taşıyamayacak ve acıdan kıvranacaktır. Sen seçimini namazdan yana kullanacaksın. Allah'a bir adım attığında O'nun sana on adım atacağından haberdar değil misin? Yeis'in en büyük günahlardan biri olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan ümidini kesmek gibi bir hâle nasıl düşersin? Allah'ın seni her saniye gördüğünden nasıl bihaber davranabilirsin? Sen O'nu ve eğer gerçekten ister ve mücadele edersen sana verebileceklerinin farkında değil misin? -10.994 metre derinliğindeki Mariana Çukurundaki türlerin dahi rızkını gönderen Rabbinin seni unuttuğunu mu zannediyorsun? Haddini fazla aşıyorsun. Şefkat tokadı yeme zamanın gelmiş geçmiş belli ki. Seni artık ancak şöyle sağlam bir Osmanlı Tokadı paklayacak gibi görünüyor. AYAĞA KALK ARTIK! Sana önce güzel bir fiziksel şok vereceğiz. Abdest almak için musluğun başına her gittiğinde suyu en soğuğa getirip öyle abdest alacaksın. Yüksek iradeli insanlar buzlu suya giriyorlar her gün çünkü insan bedenine inanılmaz iyi geliyor. Keşkelerle yaşamayı keseceksin, geçmişle boğuşmayı ve hatalarınla boğuşmayı keseceksin. Şeytanın seni günaha sokmadan önce basit gösterip günahtan sonra zor gösterdiğini, tövbeye gitmemen için kafanın içinde 40 tane film çektiğini ve seni dipsiz kuyulara çektiğini aklından çıkarmayacaksın. Yolculuğuna Nasuh tövbesi ile başlayıp geçmiş hatalarını terk edeceksin. Allah'ın senden istediği de budur. Bunu yaparsan biiznillah o günahları hiç yapmamış gibi olacaksın. Daha önünde yürünecek çok uzun bir yol var hatta daha başlamadın bile. Hem borçlu olduğun bu memleket hem de dünyanın sana ihtiyacı var. Faydalı ve üreten bir adam olacaksın. Zeki ve güçlü bir müslüman olacaksın. Her gün sosyal medyada bir boka yaramayan gerizekalı gereksiz tiplerin sözlerini haberleştirilip önüne getirilmesine şahit oluyorsun. Bir basit başıboş sokak köpeği sorununa bile ses olamıyorsun. Oraya kaydır buraya kaydır diye gezinip hiçbir şey üretmeden paralar içerisinde yüzen tiplerin arasında hayatı sorguluyorsun. Sosyal medyaya da lazımsın. Etkileşim gücü olacak biri varsa sen olacaksın. Boykot ve yapılan hashtag çalışmaları gibi işlerin buralardan geçtiğini görüyorsun. Ekmeğini taştan çıkartacaksın. Bahanelere ve zorluklara kulak tıkayıp hedefine odaklanacaksın. İmkan getirmek için uğraşmaya ve erken yaşta evlenmeye çalışacaksın. 30'dan sonra evlenilir, birbirlerini tanımaları lazım, siz daha çocuksunuz, erkekler geç olgunlaşır gibi deli saçmalarını duymayacaksın. Erken yaşta evlenip evliliğinden aldığın mutluluk, huzur ve enerjiyle verimin daha da artacak. Çile çekeceksin. Resulullah (s.a.v.)'in çektiği çilelere benzer çileler çekmek için yırtınacaksın. Taif'te taş yemiş bir peygamberin ümmeti olarak günü geldiğinde Allah yolunda yiyeceğin bir taş veyahut taş hükmünde yiyeceğin bir kötülüğü sünnete uymak olarak bilecek ve bu irade ve inançla devam edeceksin. Önce bu çileleri çekecek gücü kazanacaksın. Her düştüğünde tekrar kalkacaksın. Seni yere düşüren her ne ise yerdeyken sırıtarak onun suratına bakıp ‘‘elinden gelenin hepsi bu mu?’’ diyeceksin. Çünkü sen düştüklerinden ders çıkartan güçlü bir iradeye sahipsin, olacaksın. Muhammed Ali'nin konuşmalarına hiç göz attın mı? Başardığı her şeyi Allah'a borçlu olduğundan bahsediyor. Evet, sen de böyle olacaksın. Herkesin kendine özgü bir parmak izi olması gibi biricik bir deneyim yaşadığının, senden başka olmadığının farkına varacaksın. Allah seni seviyor, bunun hakkını vereceksin. Allah'ın sevmediği kullardan olmamalısın, olmayacaksın. Bunlar arkamdaki okyanusa elimi daldırıp suratına attığım birkaç damla su sadece. Sen okyanusa dalacaksın. Boğulacaksan büyük suda boğulacaksın. Yerinden kalkmazsan sıradan tiplerden biri olarak yaşayıp öleceksin. Böylesini aşık olduğun kişinin, arkadaşlarının, herhangi bir insanın sevmeyeceği gibi Allah'ta sevmeyecektir. Allah taşıyabileceğinden fazlasını kuluna yüklemez. O halde kalk ve taşıyabileceğin yükü arttır! Çünkü Gazze'de olduğu gibi yükü sırtlanacak çok durak var ve kimsenin taşımaya niyeti yok. Sen bunu başaracaksın. Değişimin bambaşka olacak buna inanıyorum. Sen de inanacaksın. Potansiyelinin farkına varacak ve yola koyulacaksın. Daha gidecek çok menzilimiz var. Her şey daha yeni başlıyor. Allah azze ve celle ye secdelerde seslenecek ve ‘‘Beni al ve kendi yolunda kullan Ya Rabbi! Senin yolunda yürüt, mücadele ettir, iş ve eşimi senin yolunda yaşayabilmeyi, senin yoluna fayda verebilmeyi, her mazluma, derde, sıkıntıya koşabilecek bir durak olabilmeyi bana nasip et, hayal dahi kuramayacağım bir güç nasip et, kapına geldim beni geri çevirme’’ diyeceksin. Herkese karşı güçlü duracaksın lakin Allah Teâlâ'ya karşı aciz olacaksın ki zaten acizsin. Ayrıca sana tavsiye edebileceğim en mükemmel şey hayatına teheccüdü kazandırmak olacaktır. Hiçbir flood dayanmaz onun faydalarını anlatmaya bizzat kendin araştırmalısın. Neyse artık işe koyulma zamanı. Her ne okuyor, ne yapıyor veya hiçbir şey yapmıyorsan dahi bu okuduklarını uygulayabilecek bir fırsata sahipsin. Mezarlıklarda dünyaya dönüp bu saydığım işleri yapabilmek için her saniye Allah'a yalvaran insanlar dolu. Ancak hayat bir kere yaşanıyor. Onlar da bir zamanlar yaşıyorlardı. Sen henüz orada değilsin. Zira hayattasın ve film hâlâ devam ediyor. Oscar sadece ismi olan içi bomboş bir çöpten ibaret. Öyle bir film ortaya çıkart ki sana özel ödüller çıkartılmak zorunda kalınsın. Haydi artık gitme zamanı. Allah teâlâ ayağına taş, gözüne yaş değdirmesin. Bismillahirrahmanirrahim.

Yunus 🇵🇸

79,191 views • 2 years ago

📢SESLİ ANLATIM: 🚨İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI (YECÜC MECÜC ÇAĞI) İnsan-cinni melezlerinin nasıl vücut bulabildiği hakkında sorular soruluyor. Öncelikle cinnilerle insanların, hatta insanlardan önce cinnilerle cannların, birbirleri ile ilişkileri olabileceğini kabul edelim ➡️Cinniler insanlarla birleşir mi, birlikte olur mu? Evet, olur. Bunu yaşayan insanlar çok iyi biliyorlar ve böyle çok insanla biz görüştük. Cinniler, insanların vücuduna girer, insanların vücudundan faydalanır, insanlarla birlikte olur. ➡️Peki, bunlar nasıl oluyor? ➡️Bir de bu melezlerin nesli, doğumu nasıl oluyor? Cinniler insanların vücudundaki atıkları kullanır, çünkü cinnilerin vücut yapısı bizimki gibi değil. Biz maddenin katı haliyiz ama onlar gaz hali. Gaz hali olunca, bizdeki maddenin de gaz halini kullanarak, bizdeki DNA’ları da kullanarak o gaz halinden çocuk edinebiliyor, doğum yapabiliyorlar. Bu melezler eğer ifritlerden olursa, ifritlerden olan çocuklarda otomatikman o ifritlerin, o babaya, o babanın yaşantısına, her şeyine müdahale etme hakları oluyor -ki bunlarla da çokça karşılaştık-. Madde boyutunda, yani "maddenin katı hali"nden bahsediyoruz; anne ve baba (insan) birleşmelerinde tam birleşme anında cinniler araya karışıp kendi DNA’larından, kendi gaz hallerinden araya girebiliyorlar. Bu ayrı bir şey Kadın doğum yaptığında, çocuğu et beden doğdu, yani insan. Bunun vücudunun içine, DNA’lara girdiğinde bu insanla beraber onlar da içine giriyorlar ve içinde yaşıyorlar. Bir DNA’sından gelen etkiler var, ayrı; bu etkileri kullanarak, kendilerine bir zemin hazırladılar. Bunun üzerine de bir de bu insanın et bedeni oluştu, ruhu geldi ayrı Ayrıca o soydan gelen cinniler, onun içine girerek, ruhunu minimize edip, en düşük hale getirerek ve o bedeni ele geçirerek, çocuğu kendi örf, adet ve isteklerine göre yaşatabiliyorlar. ➡️ Peki, madde boyutuyla direk birleşme oluyor mu? Önce, cinnilerin, teknoloji olarak bizden çok ileri olduklarını bilmemiz lazım. Yani bizim şu andaki en üst seviyemiz bile onlar için çok eski bir teknoloji. 📌ANUNNAKİLER VE "CANN" LAR NEDİR? Cinnilerden bahsederken önce Anunnakiler’den ve "cann"lardan bahsetmek lazım (İLGİLİ PAYLAŞIM: ANUNNAKİLER KİMDİR, GERÇEKTE NEDİR? ) Buradaki yarı insan, yarı hayvan görüntülü ırklar tarihi eserlerin üzerinde yazıtlarda veya piramitlerde var. Bunlar, teknolojiyi öyle noktaya getirmişler ki maddenin gaz halini katı haline, katı halini de gaz haline dönüştürebiliyorlar. Bu gaz halini kendinden alıp, insan bedenine enjekte ederek bunu katı haline dönüştürecek mekanizma insan bedeninin içinde. Bir fabrika gibi düşünün, katı hale dönüştürüp sonra bu bir kadına enjekte edilirse, doğacak olan iki ırkın maddesel olarak birleşmiş hali insan olur. Peki, bu "melez" insan iman edebilir mi? İman etmek için çokça uğraşır fakat cinni tarafı onu öyle bir ele geçirir ki istediği gibi yönlendirir Peki, nasıl ele geçirebilir? O insanlar cinler alemini de olduğu gibi görür, bu âlemi de görür. İki âlemin arasında kalmaktan sıkıntıya düşer Fakat, cinniler boyutundaki teknoloji ve anlatılanlar, oradan gelenler, oradaki yaşayan cinnilerin ve bu dünyada da yaşayanların halini gördükçe, karşı taraf insanı ikna eder. Yani gözlerinde öyle bir mercek, kamera var ki iki boyutu da aynı anda görüyor. Kulaklarında öyle bir yapı var ki iki tarafı da aynı anda duyuyor. Yani tüm her taraftaki sesleri, bağlantıları, alabiliyor ki cinniler bize göre çok hızlıdır. Maddenin gaz hali olduğu ve çok hızlı oldukları için ses, görsel, işitsel iletişim de onlarda hızlı olur ama o özellikleri maddesel insan vücudunun içinde DNA’sına kodladıkları için bu defa o insan, insan olan cinnilerden olabilir Soru: Bu birleşmeden doğan insanların iman etmediğini söylediniz. İman etmeyeceğini söylediniz. ➡️Bugün burada yaşayanlar, iman etmeyen deist, ateist insanların, bu cinlerin birleşmesinden kaynaklanan doğumlardan meydana gelen insanlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Şöyle bir ayrım yapıyorlar: Kendi nesillerini, belirli ırklara enjekte ediyorlar. Şöyle düşünün; Bundan beş, sekiz bin yıl önce bunu enjekte ettilerse -ki ettiler-. Nuh tufanına kadar teknoloji de çok yüksek, çok ilerideydi. Bu dönemden sonra da kendilerinden hayatta kalan var Kalan onlar için "safkan" yani et beden olarak kalmış. DNA dahil birçok şeyleri kendilerine uyarlayarak, onlara enjekte ederek nesli devam ettiriyorlar. Her gördüklerine rastgele seçtiklerine değil bu uygulama. Paganlar ve onlara hizmet edenler de zaten buradan gelenler Yani kendilerine seçtikleri özel bir ırk dönüştürdüler. Her insana değil, onlara bunu uyguluyorlar. Her insana cinnilerin münasebeti oluyor mu? Oluyor ama onunla, bunlar farklı şeyler. Underworld diye bir film serisi var. "Lycan" olarak adlandırdıkları, kurt adam olarak görünen bir ırktan bahsediyor ve “safkan” olarak ifade ediliyor. Bu ırk istediği zaman insan kılığında, istediği zaman kurt adam formuna dönüşerek iki tarafın da avantajlarını kullanabiliyor Kendisini hem insanlardan hem diğer bütün yaratılan varlıklardan üstün ırk olarak tanımlamış ve kendisini ırk olarak da başka hiçbir ırkla bozmak istemiyor. Yani böyle bir şey, böyle bir senaryo var bu filmde. Gerçeklik payı olabilir mi diye sorabiliriz. Şöyle, geriye dönüp filmlere bakın, paganların yaptığı bu filmler yaptıklarını anlatıyor ama biz anlayamıyoruz Aradan onlarca yıl geçince bunu anlıyoruz Kurt adam veya benzeri dönüşmüş insanlarla ilgili filmler var değil mi? İşte bunlar, onların o ırktaki değişimleri aslında subliminal anlatıyorlar. Bunlar var ama o kadar özel ve o kadar korumalı ve farklı yerde, farklı şekilde gizlenerek yaşıyorlar ki biz bunları anlayamıyoruz Özellikleri var. Bizden daha fazla görüyorlar, daha hızlılar, beyin yapıları farklı, madde boyutunu farklı inceliyorlar Bir nevi Yecüc Mecücün farklı bir versiyonu gibi ama onların çoğalıp, dağılacağı kadar yeryüzü daha hazır değil. Onlar, yecüc mecüc olarak dağıldıklarında yeryüzündeki oksijen seviyesine kadar -ki oksijen seviyesi en son noktadır-, daha birçok değişimlerin olması gerekiyor ( İLGİLİ ANLATIM: YECÜC VE MECÜC: CİNLER İLE İNSAN IRKININ KARIŞMASI ) Buna klonlama da dahil, gen çalışmaları da dahil. Tüm bu çalışmalar bunları daha fazla çoğaltmak için yapılan hazırlıklardır ama bunları daha başaramadılar. Şimdilik önceki zamanlardaki birleşmelerden olan nesli korumaya çalışarak, devam ediyorlar. Bütün bu filmlerdeki senaryoların temel içeriği DNA boyutunda mutasyonla açıklanıyor. Yani mesela Lycan dedikleri ya da diğer ırklar olarak tanımladıkları safkan ırkları, DNA ölçeğinde başka ırklarla birleştirmişler ve oradaki mutasyonlar üzerinden hareket ediyorlar Bu onların anlatımı ve delili de aynı zamanda. Bu konuları inkâr ettiğinizde o filmler bize bir hayal veya uydurma gelebilir ama kesinlikle yaptıklarını yapmak istediklerini, varacakları sonuçları birleştirerek bunları filmlerle empoze ediyorlar bizlere 2004 yapımı "I Robot" ( ben robot) adlı bir film vardı "İnsanlığın %100 kontrolü" anlamında bu bahsettiklerimizi 20 sene önce ekrana taşımışlardı. Tüm anlatılanlar aynen olacak ve bu günleri 20-30 sene önceden empoze etmeye başladılar ! (İLGİLİ SERİ: GRAPHEN, ÇİPLER VE İNSANLIĞIN KONTROLÜ) Hayal sandığınız şeylerin bir bir gerçekleştiğini gördüğünüz gün; anlamak, tanımak ve savaşmak için çok geç kaldığınız gündür... "İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI" SES KAYDI

Synergy Kendiyas

31,988 views • 1 year ago

Fenerbahçe Şampiyon olsun diye söz verilmiş Fatih Altaylı'ya Cevap verildi 🤔 🗣İbrahim Seten: Abi, "akım" derken "mokum" demek diye bir şey vardır, tamam mı? Yani kaba tabirle söyleyeceğim, çünkü o da bu kabalıkla yazmış. Şimdi bu ne demek abi mesela? Gerçekten istemiyorlardır; şampiyon olmamak için emir almış gibi davranıyorlar falan. Hani burada söylemeye çalıştığı şeyi hepimiz anlıyoruz. Tam da söylemiş yani. Mesela "peki niye istesin? Niye böyle bir şey olsun?" Sezon başı böyle bir şeye gerek var mı? Bu resmen provokasyon. Mesela her sezon başı yapılır ya, atıyorum, bizim Rasim de söylerdi. Atıyorum, kim vardı başka böyle? Hıncal abi söylerdi, rahmetli. Ne derdi abi? "Her sezon başı da ayarlandı, söz vermişler, kesin Fenerbahçe şampiyon olacak" deyip bir ters sarma yapardı. Abi bu ne demek? Şimdi sen bir Galatasaraylı olarak bana bunun açıklamasını yapar mısın abi? Abi bunlar Neye dayanarak? Bir kere duvara dayanarak yapıyorsun bu açıklamayı, tamam mı? Taraftar olarak yaparsın, anlarım. Ama koskoca Fatih Altaylı'sın; sebep-sonucu kur, lütfen. 🗣Haluk Yürekli: Yani burada demesi lazım ki: "Evet, Galatasaray bir yerden talimat aldı, bu sene şampiyon olmayacak" diyorsan, bunun argümanını koyman lazım. "Böyle davranıyorlar"la falan böyle bir yumuşak geçiş olmaz. Ben şimdi yazıyı bilmiyordum, burada gördüm. Fatih Altaylı'nın yazısını gördüm. Girişteki bölümlere katılıyorum. Yani "Galatasaray transferde geç kalmış, 4 yıl üst üste şampiyon olmuş, Dursun Özbek'in..." Yani bugün geldiğimiz 2 Ağustos'a geldik. 2 Ağustos'ta Galatasaray'dan şu ana kadar, geçen senenin yani bıraktığımız gün kadroda 5 oyuncu gitmiş, 1 oyuncu gelmiş. Yani sen sayını arttırman gerekirken bir de sayısal olarak azalmışsın. Her şeyi hedef göstermişsin. Önce limiti hedef göstermişsin, sonra 10+'yı hedef göstermişsin, sonra Dünya Kupası'nı hedef göstermişsin. Yani bir sürü şeyi hedef göstermişsin. Bu hedef göstermemişsin aslında; zaman kazanmışsın. Ya bugün geldiğimiz durumda 13'ünde mi başlıyor lig? 11 gün kaldı. Galatasaray ligin başlamasına 11 gün kala hâlâ eksiklerini gidermiş değil. Bak, burada şu yanlış anlaşılmasın: Galatasaray mutlaka eksiklerini giderecek. Yani Galatasaray 3 transfer mi yapacak, 4 transfer mi yapacak, 5 transfer mi yapacak? Bunu bize zaman gösterecek. Bunları yapacak Galatasaray. Ama burada en tartışma konusu, İbrahim abi, Galatasaray taraftarının da Galatasaraylı genel kurul üyelerinin de, işte Fatih Altaylı'nın da eleştirisi, bunun geç kalınmış olması üzerine. Yani Fatih Altaylı'nın geç kalındı hikâyesine katılırım ama eğer bir bilgi varsa, yani bu konuda bir anlaşma yapıldıysa, emir aldılarsa, bunu da çıkıp argümanlarıyla ortaya yani belgeleriyle beni ikna edecek açıklamayı yapması lazım. Benim yaklaşımım bu. Yani öyle oturduğun yerden emir mi aldın falan, çok kıraathane Çok kıraathane yaklaşımı bu. 🗣İbrahim Seten: Şimdi hiçbir konuda bu kadar net bir sonuca gidemezsin, tamam mı? Yani siyasetle ilgili de, ekonomiyle ilgili de gidemezsin. Sporla ilgili de gitmeyi de ben anlamıyorum. Yani burada sana siyaset, şampiyon olmamak için emri neden verir abi mesela? Tamam mı? Siyasetin delirmiş olması lazım. Üstüne Galatasaray'ın da delirmiş olması lazım. Niye 4 senedir vermiyor? Üst üste 4 kere yaparken de o zaman siyaset mi yaptı falan? O kadar izaha muhtaç bir nokta ki burası. 🗣Haluk Yürekli: Çok boş ya 🗣İbrahim Seten: Ve abi, boşsa da boş dememiz lazım. Ben o yüzden istedim bunu. Yani abi, koskoca Fatih Altaylı'sın, sen bunu koyuyorsun ya. Hani bunu koyarken bence ciddiye aldığımız için okuyoruz. Yani bunu herhangi birisi yazsa, derim ki: "Ya delirmiş zaten, ne yapıyorsa yapsın" derim. Yani neredeyse küfrediyordum. Şimdi hani abi, koskoca Fatih Altaylı deyince bakıyorsun, kim bilir belki de gerçekten istemiyorlardır, belki de şampiyon olmamak için emir almış gibi davranıyorlar. 🗣Haluk Yürekli: Abi bu da zaten bu bir de yazıda benim yani yayın öncesinde gördüğüm, daha kalın puntolarla yazmış, büyük yazmış. Ama işte bu bir Soruyu da soruyor, cevabı da veriyor Abi ne farkı var o zaman diğerlerinin eleştirdiğimizden? Kıraathane yaklaşım dediğim şey bu. Yani herkes böyle konuşuyor. Abi şimdi geçen benim bir arkadaşım aradı, aynı bu yaklaşımdaydı. Dedi ki: "İşte seneye seçim olma ihtimali var, o yüzden Türkiye'de bu süreçte herkes futbol konuşsun, o yüzden 4 takımlı bir lig mücadelesi olsun, o yüzden Galatasaray ekonomik olarak daha az para harcayacak ve işte ona göre uygun..." Ya dedim ki, ya bu çok fazla niyet okuma değil mi? Dedim, ben böyle niyet okuyorum Eğer 5 safhalı okunu Hayır, bana bunu söyleyen arkadaşım aynen şöyle söyledi: "Dedim ki, biz geçen sene futbol konuşmadık mı her hafta?" Dedim, yani Türkiye'de zaten.

Galatasarayultrataraftar

28,209 views • 29 days ago

KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! Evet, bu gerçeği artık tüm dünyada aralarında doktorların ve hatta virologların da olduğu, gerçek bilim için mücadele eden sayısız dürüst ve cesur yürek gür bir şekilde haykırıyor. Böylece gün be gün daha fazla insana bu harika gerçek ulaşıyor. Engellenemez, karşı koyulamaz hâliyle yayılıyor ve yayılıyor... Jamie Andrews'ın (Jamie Andrews) bu sürece olan katkısı muazzam. Andrews, virolojinin bilimsel anlamda yerinin aslında tamamen çöp olması gereken Franklin Enders'dan miras kalmış protokollerini, bilimsel prosesin olmazsa olmazı olan kontrol deneyi aşamasını atlayan "virüs izolasyonu" hilelerini ve "virüs/viral enfeksiyon" anlatısına ait tüm sahtekârlıkları, bizzat kendi ve bilim adamlarından oluşan ekibiyle gerçekleştirmiş olduğu KONTROL DENEYLERİYLE ifşa ediyor. Bu kontrol deneyleri, virüs diye bir biyolojik patojenin var olmadığını tamamen kanıtlıyor. Zaten hiçbir duyusal kaynakla denetlenemeyen bir "şey"in fiziken var olmadığını kanıtlamak, o "şey"in var olduğuna yönelik "alamet" diye sunulanları tümüyle, bilimsel metotları izleyip çürütmektir. Şuna benzer; Birisi çıkıp "boynuzlu bir at"ın var olduğunu ve etrafta gezindiğini söylüyor, "Esasta onu göremiyorum, etrafındaki her şeyden izole edip onu kimseye de gösteremiyorum lâkin varlığına ilişkin standart 'saydığım' birtakım alametleri izlediğimde fiziken var olduğu sonucunu çıkarıyorum" gibi bir de argüman sunuyor. Bu tuhaf iddiayı nasıl çürütürsünüz? Bu kişinin keyfince standart alametler uydurduğunu (zira o kendisinden başka hiç kimse için standart değil), öznel yorumun nesnel gerçeklikte bir anlam ifade etmediğini dümdüz söylersiniz, işte hepsi bu. Sizi temin ederim, ne eksik ne fazla, virolojinin saçmalıkları da, "boynuzlu at"ın duyularla denetlenemese de fiziken var olduğunu ve aramızda dolaştığını söyleyen şu kaçığın saçmalığına eşdeğerdedir. Elbette "boynuzlu at" saçmalığının arkasında milyar dolarlık ilaç şirketleri yer almaz ve hâliyle kimse bir "boynuzlu at" korkusuyla aşılanmaz. "Büyük yalanlar, daha kolay inandırıcılığı olan yalanlardır." Çünkü büyük yalancıların işine yaramaları önemlidir, gerçeklikle olabildiğince uzak olmalarının hiçbir önemi yoktur. Andrews'e kulak verin. Büyük yalancıların, gözbebeği virüs yalanını toplumlara yedirebilmek için nasıl hilebazlıklara/sahte bilim yöntemlerine başvurduklarını harika bir şekilde izah ediyor. Videodaki değerli açıklamalarına destek ve belki de meseleyi sıfırdan irdeleyenler için tamamlayıcı olacak, her kesimden, her yaştan insanın anlayacağı şekilde çok basit bir şekilde özet hâlinde, virüs yalanını ifşa edeceğim ben de. 1950'lerden günümüze, virologların başlıca kullandığı, "altın standart" olarak kabul ettiği, sözde virüslerin izolasyonunu sağlayan "hücre kültürü" yöntemidir. Hasta sürüntüsü (balgam gibi), maymun böbrek hücreleri, kürtajdan gelen insan fetüslerinin böbrek hücreleri, fetal buzağı serumu (bunlar genellikle tercih edilen) ve çeşitli antibiyotiklerle (penisilin, streptomisin gibi), toksik maddelerle oluşturulan hücre kültürüne ekilir. Hücreler aç bırakılır ve sitopatik etki (CPE) beklenir. Hücre kültüründeki sitopatik etki, insan vücudunda sözde virüsün canlı & sağlıklı hücreye karşı saldırganlığının bir fragmanı sayılır. Hücreler hastalandığında ve öldüğünde/sitopatik etki gözlemlendiğinde ise bu, "virüs"e atfedilir. Bu sonuç virologlara göre virüsün varlığının kanıtıdır. Anlayabiliyorsunuz değil mi? "Virüs" hiçbir şekilde izole edilmiyor, sitopatik etkiye sebep olanın "virüs" olduğu varsayılıyor. Ortada izole edilmiş/purifikasyonu sağlanmış bir "virüs" yoktur lâkin hücreleri hastalandıranın "o" olduğu düşünülür, varlığına "alamet" sayılır. "Boynuzlu at"ın var olduğunu iddia eden şu kişinin kendince standart saydığı birtakım alametleri kanıt sayması gibi... Hücrelerin hastalanmasına ve ölmesine/sitopatik etkiye asıl sebep olan; hücrelerin besinlerden mahrum bırakılarak, günlerce antibiyotikler, fenol kırmızı asit boyası, tripsin enzimleri vb. altında zehirlenmesidir, daha varlığı gösterilememiş "virüs" değil. KONTROL DENEYLERİ YAPILMAZ, misal hasta olmayan insanlardan da sürüntü alınıp sitopatik etki gerçekleşiyor mu gerçekleşmiyor mu diye gözlem/denetleme yapılmaz. Oysa burada kontrol deneyi kilit aşamadır. Kontrol deneyinin olmadığı yerde bilim değil, sahtekârlık vardır. Şuna dikkat ettiniz mi? Bir "virüs"ün hiçbir zaman doğrudan insanın balgamından, tükürüğünden, kanından vs. izole edilip/etrafındaki diğer materyallerden arındırılıp saf fiziki varlığı gösterilemiyor. Sürüntüyü alıp, hücre kültürüne ekmeye, hücreleri aslında antibiyotiklerle hasta edip bu sürece sebep olanı "virüs" diye servis etme hilesine ihtiyaçları varmış gibi görünüyor. Muhtemelen okuyuculardan bir kısım bu noktada "bize elektron mikrograflarında gösterilenler nedir öyleyse?" diye soracaktır. "Virüs"ün varlığına kanıt olarak öne sürülen şu elektron mikroskopları... Neden hiçbir zaman elektron mikroskoplarının ölü dokular üzerinde çalışmak zorunda olduğu gerçeğini insanlara anlatmadıklarını düşündünüz mü? Eğer bunu anlatsalardı emin olun elektron mikroskoplarının "virüs"ün var olduğu iddiasını destekleyen son şey dahi olamayacağını bilirdiniz. Evet, elektron mikroskopları ölü dokular üzerinde çalışmak zorundadır, bu mikroskobun çalışma prensibidir zaten. Zira elektron mikroskobunda meydana gelen dehidrasyon, düşük basınç, x ışınları ve elektron bombardımanına hiçbir canlı hücre dayanamaz. Bu bir gerçektir. Kültür evresini açıkladık, bu süreçten sonra hücrelerden elektron mikrografları alabilmek için çok çeşitli aşamalardan geçilir: Hücreler, doku örneklerinde etanol ve aseton banyolarında kurutulur, epoksi reçine ve balmumu dolu kalıplarda dondurulur, mikro parçalar hâlinde kesilerek onlar da kurşun ve uranyum asetat gibi ağır metallerle boyanır ve elektron mikroskopları altında 150 ila 300 santigrat ısı ışınlarına maruz bırakılır. Öncelikle hücrelerin kurutulması ve sabitlenmesi aşamasında hücreler zaten ekzositos ile dışarıya çeşitli hücresel atıklar salacaktır. Hücrenin kendi döküntüleri de buna eklenir. Ortada sayısız ölü hücre kalıntısı yer alır ve mikrograflarda gösterilenler de ancak bunlar olacaktır. Tüm sözde virüs görüntüleri/"virüs" diye servis edilenler sadece ölü hücre atıklarına, döküntülerine aittir. Bu gerçeği elbette birçok bilim adamı da dile getirmiştir. Dr. Harold Hillman'ı hatırlayalım. Bakın Pasteur Enstitüsü'nün resmi web sitesinde ne yazıyor: "Pasteur virüs yokluğunda aşıyı geliştirdi ve virüs ancak 1962'den sonra elektron mikroskobu altında gözlemlenebildi." Hayır, bir "kuduz virüsü" hiçbir zaman gösterilemedi. Elektron mikroskopları hiçbir zaman hiçbir "virüs"ü gösteremedi, gösteremez. Elektron mikroskoplarının "virüslere" ait görüntüler sunduğu iddiası, dünyanın en kıytırık, en zavallı iddiasıdır. Hayır, tek bir "virüs", tek bir "virüs" dahi KONTROL DENEYİ sağlanmış gerçek bir izolasyon çalışmasıyla ya da elektron mikroskopları altında gösterilebilmiş, varlığı kanıtlanmış değildir. Tüm "virüsler", in silico yani bilgisayar üzerindeki bir tasarımdan ibarettir. Zihinlerin dışında toza dumana karışacak hayaller gibi... Tüm bu süreçlerden sonra/ya da süreçle birlikte, sözde virüsün sözde gen dizilimi çıkarılır ve in silico ortamına aktarılır. Bu sözde gen dizileri de aslında kültürdeki insan ve hayvan ölü hücre kalıntılarına aittir, asla var olmayan virüslere ait değildir. Yahut bu "gen dizileri" tamamen ama tamamen uydurmadır... Daha derinlere dalmak isteyenler için Andrews'dan "DNA Aldatmacası": Peki ya testler? Hiçbir "test" bir insanın "virüs" taşıdığını belirleyemez. Bu asla mümkün değildir. Uzun zamandır, PCR'a, "virüs"e atfedilen sözde baz çiftinin bir kısmını (kendi literatürlerinde dahi bu kısım, devede tüy kadarıdır) tespit ettiği gibi sahte bir misyon yükleniyor. PCR'nın çalışma metodu asla spesifik değildir, son derece manipülatiftir. Alınan sürüntüde yer alan bir kimyasal çorbada hiç var olmayan bir "çeşni" aramak gibi... PCR tamamen yoruma dayalıdır, ne pozitif ne de negatif sonuçların herhangi bir anlamı vardır. Hadi hafızaları çalıştırın: - Mart 2020’de Çin’den %80 yanlış pozitiflik oranı bildirilir. - 3 Mart 2020’de Jamanetwork’de yayınlanan bir makalede, Singapurda neredeyse her gün 18 hastaya yapılan testlerin en az bir kez "pozitif"ten "negatif"e ve bir hastada en fazla beş kez "pozitif"ten "negatif"e geri döndüğü anlatılır. - Milford Moleküler Teşhis Laboratuvarı'ndan Sin Hang Lee, 22 Mart 2020'de DSÖ'nün koronavirüs müdahale ekibine ve Anthony S. Fauci'ye şunları söyler: “İnsan örneklerinde SARS-CoV-2 RNA'sını tespit etmek için kullanılan PCR test kitlerinin birçok yanlış pozitif sonuç ürettiği bildirilmiştir.” - 26 Mart 2020’de Journal of Medical Virology'de yayınlanan bir makale, Wuhan'daki bir hastanede 610 hastadan 29'unun “negatif”, “pozitif” ve “şüpheli” arasında değişen 3 ila 6 test sonucunun olduğunu gösterir. - FDA’nın PCR testlerine ilişkin açıklama makalesinde şöyle der: “Tespit edilen etken, hastalığın kesin nedeni olmayabilir.” (PDF 2. sayfaya bakın.) - Altona Diagnostics PCR testlerinin kullanım kılavuzunda testlerin “tanı testi olarak tasarlanmadığı” belirtilir. - Portekiz Temyiz Mahkemesi PCR'ın %90'larda yanlış pozitif verdiğini doğrular. PCR sonuçlarını anlamsız kılan önemli sorunlardan biri de yüksek döngü sayısı/CT değeridir. Aslında bu, PCR'ın temelde manipülatif/hileli çalıştığı gerçeğinden ayrı olarak bu "testi"n keyfi belirlenen standartlar çevresinde yorumlandığına dair önemli bir detaydır. - MIQE Kılavuzunda (kantitatif PCR üzerindeki yayınları değerlendirmek için gerekli minimum bilgileri tanımlayan kılavuz) şöyle yazar: “40'tan yüksek CT değerleri, ima edilen düşük verimlilik nedeniyle şüphelidir ve genellikle rapor edilmemelidir.” (PDF 7. sayfaya bakın.) Elma püresinde, muzda, karpuzda, gazozda, araba egzozunda vs. PCR'ın pozitif sonuçlar verdiğini biliyorsunuz değil mi? PCR bir "test" dahi değildir. Ve ister "antijen testi" ister "antikor testi" olsun bunların hiçbiri ne "virüs" varlığını sürüntüde, kanda vs. tespit edebilir ne de "viral enfeksiyon" geçirildiğine dair bir kanıt sunabilir. Hiçbir test, ne doğrudan bir "virüs"ün varlığını ne de "virüs"ün varlığına dair en ufak bir emare tespit edebilir. Servis edildikleri gibi "yüksek duyarlılıklı ve özgül" değiller. Sonuçları tamamen yoruma dayalı değerlendirilir. Misal, "antikor testi" kişinin antikor artışı lehine sonuç verdiğinde bu, "hücrelerin x virüsüyle (genellikle hepatit ve "HIV" için kullanılıyor) enfekte olduğunun göstergesi" sayılıyor. Oysa spesifik yani belli bir antijene karşı özel üretilen antikor, söz konusu bile değildir. "Spesifik antikor" söylemi, bunun da sözde virüs kaynaklı olduğu yaygın propagandasına aittir. Bu, hem var olmayan virüslerin hem de baştan aşağı uydurma olan "İmmün/Bağışıklık Sistem Teorisi"nin ayakta tutulması amacından başka bir şey değildir. Vücudun toksisiteye verdiği tepkiler pH odaklı gerçek vücut mekanizmalarından koparılarak hayali teorilere ve hayali "spesifik" tepkilere atfedilir. Hile budur. Nasıl ki virüs yalanı söyleniyorsa, "spesifik antikor" yalanı da aynı yalanlar bütününün devamıdır. Açıklayalım; Hücreler, toksin yapılarına maruz kaldığında ve bu yapılar tarafından duvarlarında gedikler açılıp, tahribata uğradığında, diğer protein ve diğer şeylerle ağ oluşturmak için, asidik koşullarda hemen genişleyen, düz hale gelen ve enerjinin depolandığı, hafif tuzlu suda çözünebilen, sızdırmaz maddeler -globülinler- yani küçük protein gövdeleri/işte bu antikorları oluşturur. Bu, hücrelerin, toksin yapılarına karşı yani toksisiteye/zehirlenmeye karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıdır. Hücreler bu şekilde kendi formunu korumaya ve işlevini devam ettirmeye çalışır. Yüksek antikor/antikor sayısında artış sadece vücudun toksisite maruziyetine karşı bir direnme yöntemini ifade eder, hepsi bu. Toksinler altta yatan nedendir/etkidir, antikor üretimi bu duruma karşı verilen tepkidir. Anlaşıldığı üzere, bunun adı, toksin yapılarının marifetlerini var olmayan virüse yüklemektir. TIPKI; Zaten virüs/viral enfeksiyon yalanıyla, kordon bağını keser kesmez yeni doğanların, okul çağı çocuklarının, gencinin, yaşlısının, kas içinden -koruyucu bağırsak bariyerlerine uğramayan- doğrudan kan dolaşımına zerk ettikleri; alüminyum, cıva, formaldehit, polisorbat80, monosodyum glutamat, setiltrimetilamonyum bromür, glutaraldehit, neomisin sülfat, gentamisin sülfat, hücre kültüründen gelen filtrelenmemiş insan ve hayvan hücre parçaları gibi ağır metaller, nörotoksik ve kanserojen içeriklerle dolu olan AŞILARLA, Altta yatan gerçek nedenle ilgilenmeyen, sadece semptomları değerlendiren bir teşhis usulünün eseri olarak, tedavi etmekten/iyileştirmekten tamamen uzak, sadece semptom baskılayan ve vücutta bir dizi tutarsız kimyasal reaksiyona sebep olan ve hâliyle esas sorunu zamanla şiddetlendirip azdıran İLAÇLARLA, Hamilelikte kullanıldığında yeni doğanda kanama riski oluşturan (K2 vit. bağırsaklarda bakteriler tarafından sentezlenir), aşırı kullanımında kist hidatik'in ve çeşitli kistlerin tek müsebbibi, karaciğer hasarları meydana getiren, "canlılık karşıtı"/mikrofloranın katili ANTİBİYOTİKLERLE, İnsan ve hayvan vücudunun bizzat kendi hücrelerinin ve mikroplarının ortamın toksisitesine göre pleomorfizm ilkesi gereğince dönüşmüş halleri, vücudun güçlü toksin yapılarıyla, dokularda birikmiş ağır metallerle mücadeleci (enzimleriyle bu zararlı yapıları vücut için faydalı yapılara dönüştürürler) şifa ordusu parazitleri, klor kanallarını bloke ederek etkisiz hâle getiren yani felç ederek öldüren, dolayısıyla vücudun toksisite ile mücadelesinin önüne geçen, "kansere çare" diye pazarlanırken asıl kanserojen etkenin ta kendisi olan, kadınlarda ve erkeklerde yumurtalıklarda birikim yaparak kısırlığa sebep oldukları sayısız bağımsız çalışma ile ortaya konmuş, daha birçok sağlık hasarının bir numaralı sorumlusu ANTİPARAZİTER İLAÇLARLA, Epifiz bezinde birikerek epifiz bezinin bilişsel faaliyetlerden (sorgulama, kritik etme, mantık yürütme, analiz etme vb.) sorumlu olan melatonini üretmesini engelleyen florürlü ve dünyanın en zehirli kimyasallarından biri, çok düşük seviyelerde sadece solunması hâlinde bile ciddi akciğer hasarları meydana getiren, belli maruziyetiyle atardamar sertleşmesinden, kansere, kalp problemlerine dek bir dizi olumsuz sağlık etkisi olan klorlu ŞEBEKE SULARIYLA, Resmi adıyla "bulut tohumlama teknolojisi" olan, havaya baryum ve alüminyum tozu püskürterek, bölgesel çaplı ısı tutulumunda/mikrodalga etkisinde bulunurken aynı zamanda bu ağır metal partiküllerini havaya, suya, toprağa/habitata salan CHEMTRAİL'LE, Endüstriyel tarımda, bitkiler tohum - fide - olgunluk evresine dek, her bir zerresine nüfuz edecek denli (öyle ki bitkiler başta bakırı, bünyesinde olması gereken pek çok minerali ve vitamini dışlar hâle geliyor) kullanılan ve elbette bu bitkiler aracılığıyla insan vücuduna giren, başta endokrin (hormon) sistemi bozukluklarından nörolojik bozukluklara dek bir yığın sağlık sorunu üreten PESTİSİTLERLE, Aslında kaynağı kaya tuzu olsa da, bu doğal tuzun içerisinden 80'den fazla hayati mineralin ve iz elementlerin alınmış olduğu ve böylece artık insan vücudu için "agresif" forma kavuşan, vücudun su - tuz dengesini, mineral dengesini; dolaşım sistemini, sinir sistemi fonksiyonlarını vb. alt üst eden RAFİNE TUZLA, Sayısız toksik kimyasalla formüle edilen KOZMETİK ÜRÜNLERİYLE, DETERJANLARLA, Sayısız toksik katkı maddesiyle, "koruyucu" maddeyle harmanlanmış, endüstriyel İŞLENMİŞ GIDALARLA, Formül olarak hücrelerin kullanabileceği yağlara çok benzediği için hücreleri kandırarak hücre zarından içeri sızan ve artık hücrelere doğru yağların girmesine mani olan; hücrelerin enzim üretmesine, reseptör organellerinin hasar almasına sebep olan ve böylece hücresel bozulmalarla gelen çeşitli dejeneratif hastalıklara kapı aralayan TRANS YAĞLARLA, Uzun süreli ve şiddetli maruziyetiyle voltaj kapılı kalsiyum kanallarını aktive ederek hücrelerin aşırı kalsiyum yüklenmesine, böylece oksidatif stres gelişimine ve "programlanmış hücre ölümleri" yaşanmasına yol açan KABLOSUZ AĞ/ELEKTROMANYETİK FREKANSLARLA vb. İNSANLIĞI SÜREKLİ ZEHİRLEYİP/HASTA EDİP, ORTAYA ÇIKAN ZEHİRLENME SEMPTOMLARININ ÖNEMLİ BİR KISMINI ALIP "BUNUN SEBEBİ VİRÜSLERDİR" DEDİKLERİ GİBİ! İşte bunlar "virüs yoksa bizi hasta eden nedir?" diye soracak olanlar için hastalıkların gerçek nedenleri... Kan dolaşımına doğrudan sokularak, oral yolla alınarak, solunarak, yiyip - içilerek, cilt teması ve elektromanyetik alanda maruz kalınarak hücrelerin hasar almasına sebep olan gerçek hastalık nedenleri... Şu ısrarla gizlenen nedenler... Hepsinin üzeri titizlikle örtülüyor ve sebep oldukları hasarların çok önemli bir bölümü ısrarla var olmayan şu hayali unsura/"virüs"e bağlanıyor. İşte karşınızda Rockefeller Tıbbının en büyük sahtekârlığı: VİRÜS ALDATMACASI! Rockefeller Tıbbı tesis edildiğinden/gerçek tıbbı dışlayıp tüm tıbbiyeyi, akademiyi ve farmasötik tüm faaliyetleri ahtapot kolları gibi sarıp insanlığın başına sahte bir "sağlık otoritesi" kesildiklerinden bu yana, insanlığa salgınlar ve hastalıkların gelişimi konusunda SÖYLEDİKLERİ HER ŞEY YALAN! Hayır, Bir çiçek virüsü, kızamık virüsü yahut deri döküntülerine sebep olarak gösterdikleri bir virüs yok. (Çiçek salgını tüm gerçekleri: Kızamık gerçekleri: Çiçek, kızamık gibi salgınların biricik sebebi yetersiz beslenme, temiz suya -temiz su mikropsuz su demek değildir; temiz su toksik atık barındırmayan sudur- erişimin zorluğu ve sanitasyon eksikliğinden kaynaklı toksisite maruziyetiydi. Sanitasyon programlarıyla, temiz suya erişimin sağlanması ve beslenme sorunlarının ortadan kalkmasıyla bu salgınlar sona erdi. Aşı sayesinde falan değil. AŞI TEK BİR HAYAT DAHİ KURTARMADI! Peki ya sonradan ortaya çıkan kızamık vakaları? Başta aşı hasarı...) Hayır, Kuduz virüsü diye bir şey yok. (Kuduz gerçekleri: Köpek ısırmasıyla, kedi ısırması, tırmalamasıyla vs. yahut başka bir tür temasla hayvandan insana geçen bir virüs yok. Bu tamamen saçmalıktır. Hayvanlarda kuduz belirtisi diye saydıkları şu semptomlar ancak hayvanın kendi vücudunun zehirlenmesinin göstergesi olabilir. Misal köpeklerde beyne dek işleyen bir zehirlenmeye ve aslında ensefalite sebep olarak kuduz virüsü palavrasını uyduruyorlar. Geçmişte siyanür zehirlenmelerinin üzerini "kuduz" diyerek örterlerdi.) Hayır, Çocuk felci virüsü diye bir şey yok. (Çocuk felci gerçekleri: Çocuk felci, çocukların omuriliğinde ağır kimyasal birikmesi sonucu sinir sistemlerinin iflas etmesiyle meydana gelir. Geçmişte "çocuk felci salgını"na doğrudan sebep olan yoğun DDT kullanımıydı. DDT kullanılan bölgelerde DDT hasarı, bir "salgın" özelliği kazanmıştı. DDT yasaklandığında hâliyle "salgın" da sona ermiş oldu. İleri vade ortaya çıkan vakalar nedir? Eğer çocuğun omuriliğinde ağır kimyasal birikmesine sebebiyet veren başka bir tür zehirlenme ardından o vakalar kaydedilmiş ise, tabii ki onu da "poliovirüs"e bağlıyorlar. Misal Salk'ın aşıları sonrası "DDT zehirlenmesi"ni taklit eden hasarlar gösterilmişti. Sadece semptomlara bakıyor ve o semptomları çeşitli şekilde meydana getiren etkenleri hesaba katmıyor ve hazır şablon bir virüs anlatısına başvuruyorlar.) Hayır, HIV diye bir şey yok. (AIDS'in zamanındaki ilk tanısına baktığınızda bunların aşırı alkol, uyuşturucu kullanan insanlar üzerinde olduğunu görürsünüz. Bu insanlar alkol ve uyuşturucu sebebiyle aşırı T hücre düşüklüğü yaşayan insanlardı. Birçok hastalıkta olduğu gibi gerçek nedenle yani toksisite maruziyetiyle ilgilenmeyip bunu bir virüse bağladılar: HIV dediler. Söylemedikleri bir gerçek vardır, Montagnier HIV'i hiçbir zaman izole edememiştir. HIV diye bir şeyin varlığı hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Ve HIV tedavisi için verilen AZT'lerin, HIV'e neyi atfettiler ise bizzat ona sebep olduğu bilinir. AZT tedavisiyle, sahte testlerle HIV pozitif çıkardıkları insanlar, bu defa gerçekten de aşırı T hücre düşüklüğü sorunu yaşar oldular. Aşırı T hücre düşüklüğünün/lenfositopeninin görülmesi için gerçekte lenf düğümlerinde ciddi hasarlar meydana gelmelidir. Buna yakın dönemde neyin sebep olduğunu bilmek ister misiniz? Covid aşıları. Mahkeme zoruyla yayınladıkları şu "yan etki" listesinde lenfositopeni yer alır. Bugün Covid aşı hasarı yaşayan insanları sahte testlerle HIV pozitif çıkarıyorlar.) Hayır, HPV diye bir şey yok. (HPV gerçekleri: HPV'ye atfettikleri rahim ağzı/çevresi siğillerin, döküntülerin vs. sebebi o bölgede birikim gösteren toksisitenin bir işaretidir sadece. O toksisiteye, bölgenin sözde hijyenini sağlamak için yersiz ve gereksiz kullanılan, hâliyle inflamasyon geliştiren kimyasallar, toksik ürünler sebep olur. Plastik yapıda pedler, çeşitli zararlı kimyasalları barındıran yıkama jelleri, duş jelleri vs. ya da öncesinde olunan ve rahim bölgesinde birikim yaptığı ve o bölgede toksisiteye sebep olduğu bilinen içeriklere (polisorbat 80 gibi) sahip aşılar ya da alınan ilaçlar vs.) Hayır, Grip virüsü diye bir şey yok. (Grip, özellikle mevsim geçişlerinde termal değişime karşılık vücudun belli periyotlarda toksin yükünden kurtulma çabasıdır. En basit ifadeyle, detoks sürecidir. Kadınlardaki regl durumuna benzer. Vücudumuz uygun "termal" ortamı bulduğu an, biriken toksin yükünden kurtulmak ister. Eğer bu olmasaydı, ani ölüm bile gelebilirdi. Grip, eskilerin deyimiyle şifalanmadır. Bu sezona çoğu kez toplu olarak gireriz, çünkü termal değişimi topluca hissederiz.) Hayır, Kuş gribi virüsü diye bir şey yok. (Elbette toplu kümes hayvancılığının zavallı hayvanlarda sebep olduğu yoğun stres, kötü beslenme ve kötü koşulları, kuş gribi virüsü palavrasına bağlıyorlar.) Hayır, Sars-Cov-2 diye bir şey yok. (Covid gerçekleri diye buraya hangi bir yazımı koymam gerekir bilmiyorum, son 5 senedir binlerce yazı dizisi çıkardım bu sahtekârlığa yönelik. Ama aralarından en hoşuma gideni paylaşabilirim: Bu sadece basit bir gripti. Ve dünya nüfusunun yarısından fazlası bir gripten "korunma" adına kan dolaşımına gidip o grafen zehirlerini aldı.) Ve aklınıza hayalinize gelebilecek hangi ön isimde olursa olsun, HİÇBİR VİRÜS YOK. VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK. Yazının bu noktasına geldiyseniz, eminim ki virüs yalanını reddetmenin ne derece önemli olduğunu artık iliklerinize dek kavramış durumdasınız. Virüs yalanının olmadığı/çökertildiği bir dünyada; - SMA'lı, otizmli, diyabetli, alerjik, otoimmün hastalıklarına sahip vs. tek bir çocuk olamaz. - Alzheimer, Parkinson, MS, ALS gibi nörodejeneratif hastalıklar, endokrin sistemi bozuklukları, kısırlık gibi üreme problemleri vs. görülemez. Kanser nedir bilinmez/unutulur. İnsanların hayat kaliteleri yüksek, ömürleri uzundur. - TV'ler, radyolar, gazeteler ve tüm sosyal medya kanalları "x salgını" üzerine korku kampanyaları düzenleyemez. - Hükümetler hukuksuz genelgeler yayınlayamaz, insanları evlere kapatamaz, seyahat hakkından mahrum edemez, ağızlara kölelik ağızlıkları olan maskeleri dayatamaz. Ölümcül tedavi protokolleri uygulanamaz. Hem insanlar hem hayvanlar için aşı denen zehir enjeksiyonlarının esamesi okunmaz. - Gerçek tıp uygulanır! Tıp, toksisite maruziyetlerine karşı tedaviyi destekler. Tek bir hücrenin dahi sağlığı ve sıhhati önem kazanır. İnsanlar sıhhatli olmak nedir bilir ve bunu yaşar. Böylesi güzel bir dünyada; Rockefeller Tıbbının ve ilaç tröstlerinin yaslandığı öjenist ideolojiye sahip, insanlara ve hayvanlara ve aslında tüm canlılığa -ezelden- düşman olan malum ÇETE asla barınamaz. İşte bu sebepledir ki, insanlığın biricik kurtuluşu adına; yaşanabilir özgür bir gelecek, çocuklarınız için dileyeceğiniz güzel bir gelecek adına DAHA FAZLA GEÇ OLMADAN ZİHNİNİZDE VE KALBİNİZDE VE ÇEVRENİZE ANLATARAK VE SOSYAL MEDYADA YAZIYLA/VİDEOYLA VS. HAYKIRIN: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK! ŞARLATANLIK SİSTEMİNE KARŞI GERÇEĞİ HAYKIRMA CESARETİNE SAHİP BİR ÇOCUK SAFLIĞIYLA: KRAL ÇIPLAK: VİRÜS DİYE BİR ŞEY YOK!

Gül Temel

94,159 views • 10 months ago

Fransa'nın Pasifik'teki sömürgesi Yeni Kaledonya'da işler karıştı. Yeni Kaledonya, aslında resmi olarak sömürge değil zira hiçbir sömürge resmen sömürge değildir. Ya kolonidir, ya "deniz aşırı topraktır" ya özerk bölgedir ya da "Tam bağımsız, faizleri tavan ama parası çöp" bir ülkedir. İşte Yeni Kaledonya bu en sondaki fenafillah mertebesine henüz ulaşamamış olan "Deniz aşırı özel bölge" sıfatında bir ülkedir. Biraz tanıyalım ve meseleler ne durumda ve ne şekilde seyredecek öngörülerimizi ve yarısı ciddi yarısı hikaye bir floodu paylaşalım. Yeni Kaledonya, 18.000 km2 bir alana sahip ve Pasifik'te bu boyutta adalar azdır. Genellikle Avustralya ve ABD arasındaki bu sahada ufak adalar vardır ve çoğunda da insan yaşamaz zira yaşamaya elverişli değildir. Bu sebepten Fransa, buralardaki adaların bir kısmını nükleer deneylerde kullanmıştır. Kaledonya'yı ise deyimi yerinde ise özel tutmuş, hiçbir nükleer deneme yapmamış, hiçbir nüklleer çöpü göndermemişlerdir. Bu ise Kaledonya'daki yerlilerin değil, orada sayıları hayli önemli derecedeki (%27) fransız kolonistlerin yüzü suyu hürmetinedir. Buradaki Fransız kolonistler, Bankaların ana çalışanları, müdürleri, burada bulunan ordunun subayları, kolluk kuvvetleri, üniversitelerdeki akademisyenlerin çoğunluğunu oluşturan gruptur. Esasen bu saydığım ve toplumun kaymağını oluşturan kısım da bu %27'nin tamamıdır. Halkın etnik çoğunluğunu oluşturan ana grup ise %40 ile Kanak yerlileridir. %40 neden çoğunluk? Derseniz, etnik çoğunluktan bahsederken eğer çok etnisiteli bir ülkede sizden daha kalabalık yüzdeye sahip olan yoksa siz %20 ile bile çoğunluk olabilirsiniz. Etnik çoğunluk demek nüfusun çoğunluğu demek değildir. Hele Kıbrıs'ın iki katı kadar büyük bir adada 270 bin nüfus, gayet az bir nüfustur ve bu kadar geniş bir adada egemen olup buradan Fransız ordusunu kovmak için km2'ye en az 100 kişilik bir nüfus yoğunluğu ve genel toplamda %60'lık bir etnik çoğunlukları olmalıdır. Şu andaki durumla sadece dünya çapında haber olurlar. Daha fazlası değil. %40'lık Kanakları takip eden %8 ve diğer %1-2-3'lük pasifik yerlileri ise bu nüfus yoğunluğu düşük adalarda egemen olacak profili sunmuyor. Zira bu iklimlerde böyle ciddi bağımsızlık savaşları nadiren olur ve istisnalar (Timor ayrılık savaşçıları gibi) Avrupa'nın desteklediği gruplar olmuştur. Yeni Kaledonya aslında kötü bir ekonomiye sahip değil. Ülkede çıkarılan nikel olduğu gibi Fransa'ya veya Çin'e gider. Fransa bunu ücretsiz alırken Çin'e gönderilenlerin parası da Kaledonya'nın %27'lik kesiminin cebine girer. Demir (1,39 Milyar Dolar), Nikel Cevheri (825 Milyon Dolar), Nikel Matlar (586 Milyon Dolar), Ham Nikel (13 Milyon Dolar) ve Uçaklar, Helikopterler ve/veya Uzay Araçları (7,23 Milyon Dolar), çoğunlukla Çin'e ihraç edilirken ki bu 1,79 Milyar Dolar eder, Güney Kore'ye (403 Milyon Dolar), Japonya'ya (334 Milyon Dolar), Tayvan'a (57,1 Milyon Dolar) ve İspanya'ya (51,4 Milyon Dolar) ihracatla Kaledonya aslında Türkiye'nin KKTC'de başaramadığı bir hikayenin başarılmış versiyonudur. Bu da Türkiye'ye ders olmalıdır zira KKTC'de daha fazlası olan doğal kaynaklara rağmen şu anda orada İsrail'e emlak satarak para kazanmaktan, kumarhane ve üniversite işletmekten başka bir ekonomi yoktur. Peki insan niçin ayaklanır? Kaledonya neden ayakta? Siz eğer etnik çoğunluğunu oluşturduğunuz ülkede hapishanelerdeki tüm mahkumların %92'sini oluştursanız, Kaledonya'da yaşayan Fransız ailelerde işsizlik %5 iken sizde %40 olsa ne derdiniz? Tabii ki hoşnutsuzluk duyardınız. İşte onlar da duyuyor. Aslında bu hoşnutsuzluk Kanaklarda hep vardı. Ülke, dünyanın en zengin 25 ülkesi arasında (ülke olmasa da) yer alsa da bu aslında bir istatistiki yanılgıdır zira coğrafyadaki yırtmaç ekolünü bilenler bizi anlayacaktır. İstatistik, yırtmaç gibidir. Göstermek istediğinizi gösterir, gizlemek istediğinizi gizler. Yeni Kaledonya'da varoşlarda yaşayanlar hep Kanak yerlileridir. Evsizler Kanak'tır. Refahtan pay alamayanlar da Kanaklardır. Nüfusları artanlar da Kanaklardır ama kapital yoksa artan nüfus zafer getirmez. Yeni Kaledonya'nın bağımsız olmak için sokaklara çıktığı bu günlerde bağımsızlıklarına kavuşmalarını pek ihtimal dahilinde görmüyorum. Toprak üzerindeki demografik hakimiyetleri, nüfus yoğunluğu azlığı gibi kriterlerle bakıldığında Fransız ordusunun ezip geçeceği bir gariban halktır bunlar. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Rusya'ya karşı şahince çıkışlarına Rusya'nın bu bölgedeki bir cevabı olarak da yorumlayabiliriz ülkede olan olayları. Ancak bağımsızlık ve bağımsızlık hareketleri açısından ergenlik evresindedir bu bölge. Çünkü ateşli sokak protestoları ile başlayan hareketler, devlet kurumlarını ateşe vermek dışında bir yere varamaz. Ülkeye kaçakçılar tarafından sokulan silahlar da olmadığı için silahlı hareket çok kısıtlı kalacak ve bu da bölgedeki Fransız tugayı tarafından ezilerek etkisiz hale getirilecektir. Var sayalım bağımsız oldular yine de sömürü şekil değiştirip aynen devam edecektir. Zira bu tür ülkelerde fakir, bağımsız bile olsa zengin onu sonrasında yeniden köle etmeyi bilir. Yeryüzünde hiçbir fakir halk yoktur ki bağımsızlığını ve cehaletini aynı anda koruyabilsin. Bağımsız olan her fakir ülkenin cehaleti ile onu yeniden ve sürekli olarak ebediyen köle halinde tutabilirsin. Bu da nasıl olur? Bir bakalım. Yeni Kaledonya, sokak hareketleri, ateşli protestolar, kitlesel ayaklanma ve silahlı hareketle bağımsız oldu diyelim. Bir "milli liderleri" çıkara ve ülkeyi tıpkı şimdilerdeki Rwanda'nın idealist lideri Kagame gibi harika şekilde yönetir. Ne çıkarılan Nikel Fransa'ya gider ne de Çin ve Kore'ye satılan hammaddelerin parası Fransız bankalarına akar. Artık her şey Kaledonya içindir. Ülke kalkınır, milli bir ruh inşa edilir ama ondan sonra gelenler eski liderin mirasını eleştirip daha iyisini yapma iddiası ile ülkeye bir anda farklı bir kimlik verme yoluna giderler. Fakir ne kadar bağımsız olsa da cehaleti ile kendisini yeniden sömürge haline getirir kuralı daima işler. Fransa bir anda ülkenin liderine gaz verir ve ona "Gel seni Büyük Pasifik projesinin eş başkanı yapalım" der. Lider gazlanır ve hayalindeki Büyük Pasifik projesinin lideri olmak için boyundan büyük işlere kalkışır. Ordusunu sağa sola olmadık yerlere yollar ve bölgedeki istikrarın dibine dinamit koyar. Bu masraflı işler ekonomiyi sallarken milli gazla büyük katedraller inşa edilip birbirinden büyük Yeni kaledonya bayrakları dikilir. Maaşları ödemek için para basılırken karşılıksız paraya karşılık bulmak için ülkeye döviz gelmelidir ve bu döviz de Fransa'dan bulunur. Fransa ülkeye dövizi babasının hayrına vermeyecektir. Onu %25 faizi ile almak için verecektir. Dolayısıyla eskiden ülke zenginliklerinin %20'sini alan Fransa, bu kez de yine %20 almaya devam eder. Kalan %5 ise ülkenin başındaki "milli lider" veyahut Yeni Kaledonya'nın "dünya lideri" olan tasfiye memurunun hakkıdır. %5 tüm dünyada simsar hakkıdır. Halk ne alırsa bu %25 faizle cebindeki paranın her ay %25'ini sömürüye vermeye devam eder. Bu sömürüyle ne kadar çalışılsa da başkent Numea'daki insanın durumu asla düzelmez. Çalışanlardan daha da ucuza çalışması için ülkeye doldurulan Jawalı işçiler ucuz endüstri kollarında çalışırken liderin emriyle Kanak halkına ateş edecek bir emir kulu kitleyi de oluşturacaktır. Diğer yandan Yeni Kaledonya'nın bağımsız ve milli lideri, pasifiğin en büyük havalimanını yapmış ve bunu da paraları yurtdışında Fransız bankalarına yatıran işadamı arkadaşlarına paslamıştır bile. Havalimanının gelmeyen yolcuları için bile devlet kesesinden paralar ödenmeye devam edecektir. Görünürde havalimanı iş adamlarına ait olsa da Kaledonya liderinin oğlu oradaki en yağlı noktaları işletmektedir. Liderin oğlu, kızı, damadı ve yanında poz verdiği herkes bir yerlerin başındadır. Kızı veya oğlu da masum görünüşlü biri veya süzme saf biri de olabilir. Misal, bir yerlerinden hasta raporu alıp Yeni Kaledonya ordusunda askerliğe gitmeyip aynı hasta yerlerini kullanarak 5-6 çocuk yapmış olabilir. Sorun yoktur. Kanak yerlileri ölmek için hep hazırdır ve Büyük pasifik projesi için top yemi olmak sorun değildir. Tüm Kanak halkı bunu sorgulamaz zira halkın arasında arada bir mikrofon tutulan Fransa'da yaşayan gurbetçi Kanaklar sıklıkla milletin fukaralık acısını sulandırırlar. Bizim Fransa'da kurulu düzenimiz olmasa vallahi gelirdik yeğenim. Bak cennette yaşıyorsunuz, kıymetini bilin. Hem millet kafeteryalarda baksanıza Numea'da kafeler dopdolu madem para yok bu ülkede hiç kafeler dolu olur mu? Var ki harcıyorlar... kıymetini bilin milli liderinizin...! diyebilir. O esnada binlerce kişinin paylaştığı katolik inancın kardinali olan Kanak piskoposu lüks aracıyla sağda solda devlete itaat ve tasarruf konulu vaazlar vermektedir ve ülkenin çoğunda halkın Katolik inancına zerre kadar itimadı, güveni ve sempatisi kalmamıştır. Papaz-hatip okulu mezunları iyi görevler alırken Kanak gençlerine intihar ya da Fransa'ya gurbet seçeneği kalmıştır. Sorun değildir. Ne kadar kişi ülkeden giderse ülkedeki zenginlik o kadar az kimseye bölüneceği için kişi başına GSMH artacaktır. İnsanların büyük kısmı fakirliği de geçtik açlık sınırının altında yaşarken o esnada Kaledonya bilge lideri, dünya lideri veya Kaledonya başkanı ekstra tasarruf mesajları vermekte ve gerek kendisinin bin araçlık konvoyları gerekse eşinin lüks yaşamı gözden kaçmamaktadır. Ama sorun yoktur. Kaledonya'nın itibarı gereği Fransa'ya inat, Kaledonya lideri, Fransız cumhurbaşkanından daha iyi yaşamalıdır. Faizleri uçmuş, parası çöpten hallice olan, insanları sokakta gülümsemeden zombi gibi yürüyen ülkedeki Kanaklar da bu israf ekonomisi içerisinde katolik kardinalin de vaazlarında altını çizdiği gibi tasarruf etmeye yönlendirilir. Zenginliğin üzerinde oturan masum bir halkın bu yeni tasarruf paketleriyle, Muz yaprağı yalayıp manyok kemirmek veya Hindistan cevizi kabuğu dişlemek dışında yapacağı bir şey kalmamıştır. Artık öyle bir noktaya gelinir ki, birileri çıkıp, Fransa gelse keşke. Fransa bile bundan iyi yönetirdi diyecek kadar bağımsızlıktan, bayraktan ve Katoliklikten soğutulmuş ve cennet Yeni Kaledonya onlar için pasifik ortasında bir cehenneme dönüşmüştür. Ülkeyi kuran ilk idealist liderin inşa ettiği milli ruh böylece tüketilip hiç edilmiştir. Bu esnada, başlarda Fransa'nın gazıyla olmadık işler yapan, israf ekonomisiyle küçük ülkenin büyük ve sarsılmaz lideri yapılan yeni ulu lider ise senelerce bayraktarlığını yaptığı dini ve milli ruhun gazıyla artık kendisini daha fazla desteklemeyen Fransa'ya posta koyan açıklamalar yapar. Artık halkın hoşnutsuzluğu barizdir ve bir başka liderin geleceği de kesindir. Fransa'nın destekleri ile Kaledonya halkına alternatif gibi sunularak Numea belediye başkanlığını alan bir ittirme şahıs ile halkın hoşnutsuzluğu, Fransa'nın seçtiği bu yeni isme yönlendirilir. Bu esnada Yeni Kaledonya'nın ulu lideri, büyük başkanı senelerden beridir çoktan yurtdışına çıkarttığı yol ve havalimanlarınca akıtılan paralar ile muhalefeti de medyayı da kontrol etmeye çalışmaktadır. Trol orduları ve besleme kıtalar ile bir yanda ülkeyi senelerce yöneten ulu lider ve diğer yanda Fransa'nın seçtiği seçilmiş Numea belediye başkanının arkasında toplanmaya başlayan kitleler... halk burada tamamen etkisiz elemandır. Halkın dilinden anlayan, ona geleceği gösteren ufak milli partilere ise sandıkta köpek muamelesi çekildiği için halk da aslında sömürüye hazır ve başta belirttiğimiz cehaleti ile bağımsızlığını taşıma kabiliyetinden uzak ve tekrar tekrar sömürü olmaya namzet bir halktır. Fransa artık ülkeyi yöneten milli liderin döneminde de kar eden, ülkedeki karışıklıklarda da kar eden (paralar zaten Fransız bankalarındadır) ve bunu da kullanarak ulu lideri hizaya çeken ülkedir. Muhalefeti de kullanmakta, geleceğe yatırımı çoktan yapmaktadır. Bu esnada ulu lider de muhalefete bir jest yapıp gel Fransa'ya karşı birlik olalım ben iktidarı devrettiğimde beni ve avanemi yargılama benim başlattığım yatırımlara karşı devletin iptalini falan devreye sokma... iktidarı sana yavaş yavaş vereyim diyecektir. Zira bir saf oğul ve alsbergerli zehir gibi zeki ama asosyal damadın kendisini koruyacağından emin değildir. Çünkü liderin sadece bir oğlu ve bir damadı vardır. Bir rivayete göre bir diğer oğlu daha vardır ama aşırı asabi ve şiddet manyağı biri olduğu için kameralara çıkmaz işinde gücünde parasını kazanmaktadır.. (sonuçta hikaye ve faraziye yazıyoruz. Bob Ross gibi bu resme her saçmalığı ekleyebilirsiniz. Fırça sizin... dolayısıyla liderin metresleri, şusu busu her şeyi olabilir hatta kasetleri de) Nitekim bu görüşme sonrasında Yeni Kaledonya muhalefetinin de farklı olmadığı ve aslında hepsinin kuyruğundan Fransa'ya bağlı olduğu ortaya çıkacaktır. Ortaya çıkacak dedikse, de çoğu eğitimsiz ve sağ politikalarla devlet putuna tapmaya alıştırılmış Tropikal Kaledonya köylüsü ortaya çıkmış bir şeyi de anlama kabiliyetinde olmayacaktır. İşler böyle devam ederken Kanak yerlilerinin kaçının öldüğü, kaçının süründüğü önemli değildir. Numea'dan yola çıkan ve dünya ülkelerine gidip gelen gemilerde ne olduğu, ülkeye değil de kime ne zenginlikleri taşıdığını halk bilmeyecektir. Halk zaten ucuz palmiye yağı kuyruklarında liderlerine dua etmeye alıştırıldıkları için her sefalet içerisinde "vardır bir hikmet" diyerek hristiyan teolojisi gereği İncil'de yazdığı gibi "sana tokat atılırsa diğer yanağını uzat" demeye devam edecektir. Halkın kullanımına kapatılmış olan eski havalimanına da neyin girip çıktığı, o koca koca ambarlarda nelerin tutulduğunu halk yine bilmeyecektir ama artık avret mahalinde bir tek yaprak kalmış olan Kaledonya köylüsü, devasa Noumea havalimanına bakıp wargasm olacaklardır. Arada bakışlarını çevirdikleri devasa bayrak direklerine bakıp demlenecekleri, Okyanusunun dalgalarına, palmiye ağacının hışırtısına ölürüm Kaledonyam! şarkılarıyla kendilerini iyi hissedip yine WARgasm olacaklardır ve bu onların en temel hakkıdır. Komşu ülke FİJİ parayla oynarken Kanak ameleleri için ellerinde oynayacakları tek şey kalmıştır ama onda da fakirlik ve sefaletten dolayı mecal kalmamıştır. Zaten ülkeye doldurulan jawalı işçiler onların yerine de bunu hakkıyla yapmaktadır. Fransa'nın Büyük Pasifik projesi gazıyla girdikleri komşu adalardaki işgal ettikleri bölgeler ve oralardan gelen yerlilerin ise ülkedeki istilası bila istisna devam edecektir. Kanaklar için artık makul bir gelecek yoktur. Bağımsızlık akılsızlıkla birlikte gidecek bir kavram olmadığı için akıllanmadıkları ölçüde iyi de yaşayamayacaklarını öğrenene dek Kanaklara ne bağımsızlık ne de koloni hayatı yaramayacaktır. Artık Yeni Kaledonya'nın eski kralları veya kabile şeflerinin haşmetli savaş hikayelerini okumak, Diriliş Kaledonya, kuruluş Kaledonya, Büyük Pasifik Kaledonyası gibi filmleri izleyip en sonunda s...çış kaledonya gerçeğini tadacaklardır. İla nihaye, dünyanın bir yerinde bir Kanak okçusu ya da ciritçisinin fırlattığı ve madalya kazandığı başarılarla övünecek yahu en azından biz de büyük bir halkız diye teselli bulacaktır bu halklar... Dünyanın en rezil ülkelerinden gelen kimselerin caddelerinde insanını öldürdüğü Kaledonya yerlileri kendilerini önemli hissetmek için ya çocuklarını ya eşlerini dövecek ve travmatik bir halk olacaktır. Fakat eskiden ellerinde olan ve kendilerini %40'lık yekunu ile ülkedeki tüm etnik gruplardan da kalabalık yapan nüfus gücü de ellerinde değildir. Fakirlikleri sebebiyle üç kuruşa muhtaç olduklarından ülkelerinden mülk satın alıp yanına eşantiyon pasaport alan zengin ve şimarık FİJİ halkı, ta Fiji'deki sandıklardan Yeni Kaledonya'nın ulu lideri için oy vermektedir. Yeni Kaledonya lideri iktidardan düşmüş bile olsa bu sebepten Kaledonya anayasasının değiştirilmesini engelleyecek bir halk oyuna daima sahip olacaktır. Kanak yerlileri için artık yalayacak muz kabuğu ve kemirecek manyok da yoktur ve muhtemelen ülkelerine hakim olan laterit toprakları yiyecek ve ulu lidere katedrallerde dualar okuyup devletlerinin devamı için ekstra dualar edecek, inandıkları cenneti öbür dünyada göreceklerini sanacaklardır. Artık kurucu liderin hayatında inşa ettiği onca kurum 20-25 yıllık ulu lider iktidarında hovardaca tüketilmiş ve ülkenin kaderini kendi kaderine borçlarla ve elinde rehin tuttuğu ülke hazinesi ile bağlayan yüce liderden kurtarmak isteyen Kanak halkı yeni bir maceraya atılacaktır. Bu da kendilerini emanet edecekleri Noumea belediye başkanı şahsiyetten ve gelecekteki kayıtsız şartsız Fransa sömürüsünün devamından başka bir şey değildir. İşte Yeni Kaledonya'da olması muhtemel şeyleri gerçekle hiç alakası olmayan ve tamamen hayal ürünü, kurgu bir öngörüyle aktaralım dedik. Bunlar tabi kötü senaryo. Zaten böyle kötü bir senaryonun dünyanın hiçbir yerinde olması da söz konusu değildir. Burada yazılanlar da şu veya bu şekilde bir ülkede yaşanmamış ve hayal ürünü şeyler olduğu için bunları "darbı mesel" ve "faraziye" şeklinde ele aldık... Şimdi bu yazdıklarımızı okuyan sıradan bir Kanak bağımsızlık yanlısı bize "Yahu kardeşim sahi siz ne yaşadınız? Biz basit bir bağımsızlık istiyorduk" diyerek şaşırabilir ama biz yine de altındaki DeLorean ile Biff Tannen evreninden geçmişe gelen ve geleceği düzeltmeye çalışan Marty McFly gibi yazmış olalım da Kanaklara hayrımız dokunsun. Özetle, Yeni Kaledonya'da işler pis... Bağımsızlık denemeleri de uzun sürmeyecek. Bağımsız olsalar da daima bağımlı kalacaklar. Çare nedir? Derseniz, hasta olduğunu kabul etmeyen milletler için çare sadece bir hakarettir. Böyle büyük milletlere çare önerecek haddimiz yoktur. Kalplerimiz Yeni Kaledonya halkıyla beraber. :) Pasifiğinin dalgalarına ölürüm, Palmiye yaprağının hışırtısına ölürüm Yeni Kaledonyam!

🇹🇷🇳🇴Dr.Yüksel Hoš PhD🇧🇦

268,073 views • 2 years ago

Sevgili Fikret Orman, Bir anda seni hangi rüzgar attı da tivibu’ya koşa koşa gittin, estin gürledin, bilmem, ama programdaki esintilere istinaden bir kaç şey söylemek isterim; Samet Aybaba ile başlayıp Şenol Hoca bitirdiğini söylüyorsun. O öyle değil … Döneminde 7 hoca ile çalıştın. 1-Portekizli lobili Carlos Carvahal ile başladın, 2-Tayfur Havutçu ile sezonu tamamladın. 3-Sonra Samet Aybaba'yı takımın başına getirdin 4-Ama, Samet Aybaba öncesi İsveçli Sven-Göran Eriksson resmi sözleşme yapıldığı ve bu nedenle 1 milyon 200 bin Euro tazminat ödendiği ileri sürüldü. Bu para ödendi mi veya sözleşme imzalandı mı buna hiç biriniz cevap vermediniz… Samet Aybaba dönemi kötü gitti taraftar demir-çelik joplarla tribünde dövüldü, 5-Daha sonra Slaven Biliç, 6-Sonra da 2015-2019'da Şenol Güneş ile çalıştın… 'Şenol hoca en uzun dönemini benle çalıştı' diyorsun. Ama 3 dönem 5 hoca değiştirmiş olduğuna bakarsak Şenol Güneş senin en uzun süre çalıştığın tek hoca. 7-İstifa öncesi sezon başında da Abdullah Avcı'yı göreve getirdin. Oysa Abdullah Avcı’yı getirmeden önce seçimden yeni çıkmıştık. Ve size ‘Sergen Yalçın’ı ve Beşiktaşlıları alın, bu dönemi ancak böyle atlatırsınız’ diye çağrı yapmıştım. Ama siz gittiniz Galatasaray Altyapısından yetişen hemşerin Abdullah Avcı ile Beşiktaş taraftarıyla sıkıntısı olan Orhan Ak’a takımı teslim ettin. Dokunun tutmayacağı belliydi. Nitekim taraftar ile Orhan Ak arasında yaşanan krizle önce Orhan Ak gitti. Sonra da Hoca… Netice normaldi… Yardımcısının gidişine ses çıkartmayan ve ekibine sahip çıkamayana futbolcuların sahip çıkacak inancı kalmazdı. Nitekim kalmadı da… Dediğin gibi öyle manavdan alır gibi olmuyor bu işler. Ayrıca Serdar ve Önder ile alt yapı işleri yaptığınızı ve Brezilyalara gidip scoutluk yaptığını söyledin… Peki o zaman 2018 yılında yapılan divan toplantısında 5 yıldır alt yapıdan bir oyuncu çıkartamadınız dediğim zaman “Hocam Şenol hoca vs vs gençler öyle stresi kaldıramaz, o iş zor demedin mi? DEDİN... Nitekim parasını alamayan futbolculardan dolayı bu sözlerin daha kurumadan sahaya çıkma fırsatı bulan Dorukhan bir kaç hafta içinde A Milli takıma kadar yükselmedi mi? YÜKSELDİ... O zaman Brezilya usulu meşhur gençlere bakış açınız neredeydi ? GELELİM TRANSFERLERE; “O çok küçümsemeyle oluşan transferler hem para harcanmasına, hem de imaj kaybedilmesine sebep oldu.” diyorsun… Bak bunu doğru diyorsun… Peki senin 7,5 yıllık başkanlık döneminde 77 futbolcu transfer edilmedi mi…. EDİLDİ... Bak yıllık tescil edilen oyuncu sayısını yazmıyorum bile…. 7,5 yılda 77 futbolcu demek, her yıl 1 takım kurmuşun demek. Öyle değil mi? ÖYLE . . . Sonuçta senin döneminde Beşiktaş Kulübünün borcu yaklaşık 2 milyar lira artmadı mı ? ARTTI . . . Diyeceksin ki o rakım şimdi 12.4 milyar oldu onu da mı ben yaptım... Sen yolunu açtın bir de gelinen borç batağı hiç umurunda bile değil, en çok şaştığım konu da bu oldu ! Ama alışmışınız, yok aslında birbirinizden farkınız... Bak Sergen’in aldığı şampiyonluğa konuşurken “Bizim kurmuş olduğumuz takımın üzerine Sergen Hoca’nın dokunuşlarıyla” diyorsun ya, orada da ayıp ediyorsun… Hasan Arat’ın göreve geldiğinde aynı ANÇ ve senin de yaptığın kadro dışı bırakılan oyuncular marifetiyle aynı Rıza’da olduğu gibi Sergen’de de TAKIM MAKIM kalmıştı. Sergen adeta 12-13 kişi ile tek başına ŞAMPİYON oldu. Şimdi “Ahmet abi” nin posterlerinden sonra sen de o şampiyonluğa sahip çıkıyorsun. Aynı Ghezzal'ın, Salih'in ve Muleka'nın KUPANIN alınmasındaki emeklerine sahip çıkılmadığı, mevcutlar gibi seninde umrunda değil... Ahmet Abi'ne 'abin' diyorum çünkü senden neredeyse 10 yaş büyük aynı şimdileri VELİLİĞİNİ yaptığın Hasan Arat gibi… Velilik diyorum çünkü, geçen hafta eleştirilen bir yönetici… Hani senin tivibu’da ‘boynuna atkı dolayıp yüzünü gizleyenlerin bugün Hasan Arat’ın yanında olduğunu biliyoruz, onları da unutmadık" dediğin; Kullandıkları locadan taraftara tabure, sigara tablası atıp soruşturma sonucu haklarında hukuki takip yapılan kast ettiğin kişiler gibi. Netice de o dönem yedekten yönetime aldığın kül-tablacıların babasına bizi şikayet edip VELİ'sini çağırmasını bir nebze olsun anladık. Netice de o babasını çağırıyor. Ama senin senden iri yarı ve yaşça büyük olan Hasan Arat için "ona bir şey yapanlar karşısında beni bulur, kılına dokundurtmam" ne demek. Koca insanın senin himayende korunmaya mı ihtiyacı var. Hasan Arat’a kıyak yapayım derken onu kendini koruyamayan biri haline niye sokuyorsun. Bunu neden yapıyorsun, ilginç... O kadar koruyucu ve delikanlı tarafın var ise senin oturduğun masada vurulan Şafak’da o tarafın nerdeydi? Murat AĞIREL ve Timur Soykan bulunduğu Özlem Gürses'in yayınına Amerika’dan bağlandığında; "Ben bunların neden olduğunu biliyorum, dönünce anlatacağım" demedin mi? DEDİN. Peki Amerika’dan Süperman gibi direkt tivibu’ya mı gittin? O gün bugün zehir gazeteciler Timur Soykan ve Murat Ağırel’de 1 kez bile 'Ne oldu Fikret bey hala dönemedin mi' demediler... O da ilginç. Netice itibari kocaman ve senden büyük adamın senin Bodyguardlık yapmana mı ihtiyacı var. Sen önce kardeşim dediğin adamı korusaydın. Devam edecek . . .

Hürser Tekinoktay

50,099 views • 1 year ago

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da düzenlenen 17’nci Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı’nın (IDEF 2025) açılış törenine teşrif etti. Açılış törenine Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler de beraberindeki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Metin Gürak, Kuvvet Komutanları ve Bakan Yardımcıları ile katıldı. Törende bir konuşma yapan Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan konuşmasında şunları söyledi: BİR MİLLETİN BAĞIMSIZLIK YÜRÜYÜŞÜNE ŞAHİTLİK EDİYORUZ Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı IDEF 2025’in açılış merasiminde sizlerle beraber olmaktan büyük bir memnuniyet ve heyecan duyuyorum. Türkiye’nin yanı sıra dünyanın farklı ülkelerinden fuarımızı teşrif eden her bir misafirimize kültür, medeniyet ve teknolojinin buluştuğu şehir olan İstanbul’umuza hoş geldiniz diyorum. Fuar kapsamında yapacağınız görüşmelerin, varacağınız anlaşmaların, kuracağınız ortaklıkların şimdiden ülkelerimiz, firmalarımız, sektörlerimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Küresel bir marka haline gelen bu organizasyonu başarıyla organize eden Millî Savuma Bakanlığımızı, Savunma Sanayii Başkanlığımızı ve Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfımızı yürekten tebrik ediyorum. Aynı şekilde ileri teknolojiye sahip savunma ürünleriyle fuarda boy gösteren firmalarımıza teşekkür ediyorum. Kendi alanında dünyanın en büyük ve en etkili ilk 3 fuarından biri olan Uluslararası Savunma Sanayii Fuarının bu yıl 17’ncisini düzenliyoruz. Bugün burada sadece Türk savunma sanayisinin gelişimine değil, aynı zamanda bir milletin bağımsızlık yürüyüşüne de şahitlik ediyor, kendi gök kubbesinde kendi kanatlarıyla yükselen bir ülkenin hikâyesini görüyoruz. 120 BİN ZİYARETÇİNİN FUARA KATILIMI BEKLENİYOR Fuarımıza olan ilginin her geçen yıl artmasından büyük bir kıvanç ve onur duyduğumuzu burada öncelikle vurgulamak istiyorum. Bu yılki organizasyonda 99 ülke ve uluslararası kuruluştan 219 heyeti temsilen 937 heyet üyesini misafir etmenin bahtiyarlığını yaşıyoruz. Bine yakın yerli ve 400’ün üzerinde yabancı firma kara, hava, deniz, uzay ve siber güvenlik alanlarında geliştirdikleri ürünleri 6 gün boyunca burada sergileme imkânı bulacak. Pazar gününe kadar 120 bini aşkın profesyonel ziyaretçinin fuara katılımı bekleniyor. Bu değerli buluşmayı salt ticari bir faaliyet, savunma sanayi alanındaki ürünlerin tanıtım ve satışının yapıldığı uluslararası çapta bir pazar olarak görmediğimizi özellikle bilmenizi rica ediyorum. Hep söylediğim gibi mesele alışveriş yapmak değildir, asıl mesele kazan-kazan temelinde uzun vadeli ortaklıklar tesis edebilmektir. Mesele, ticaretle birlikte kalıcı iş birlikleri geliştirebilmektir. Türkiye olarak biz buna hazırız ve çok yönlü iş birliklerine açığız. IDEF 2025’te ürün ve ekipmanlarıyla yer alan firmalarımızın tamamına başarılar diliyor, misafir heyetlerimizin her birine şükranlarımı iletiyorum. Savunma alanı başta olmak üzere IDEF 2025’in sektör ve firmalarımız arasındaki ilişkilere önemli katkılar yapmasını, yeni iş birliklerine kapı aralamasını, dostluk ve kardeşliğimizi güçlendirmesini temenni ediyorum. GAZZE’DE AÇLIKTAN BİR DERİ BİR KEMİK KALMIŞ ÇOCUKLARIN DERDİ, BİZİM DERDİMİZDİR Değerli misafirler, evvela şu hususu altını çizerek ifade etmek istiyorum: Güç dengelerinin yeniden belirlendiği, küresel ağırlık merkezlerinin yer değiştirdiği, uluslararası rekabetin giderek kızıştığı bir süreçten geçiyoruz. Sizlerin de takip ettiği üzere her gün yeni bir krize uyanıyoruz, yarın ne olacağını kimse bilmiyor, kimse tahmin edemiyor. İkinci Cihan Harbi sonrası kurulan kural temelli uluslararası sistemin yerini kimin gücü kime yeterse diyeceğimiz yeni bir düzen alıyor. Haklının güçlü olduğu değil, güçlünün haklı olduğu bir anlayış tarzı hızla kanıksanıyor. Haklının hakkını arayacağı uluslararası mekanizmalar ise kendilerinden beklenen görevi icra edemiyor. Türkiye, gerek coğrafi konumu, gerekse tarihi, beşeri, kültürel bağları itibarıyla bu yeni statükonun etkilerini en çok hisseden ülkelerden biridir. Gazze’de 22 aydır katmerlenerek devam eden soykırımın İsrail’in coğrafyamızı istikrarsızlaştırmaya dönük saldırılarının, Rusya ile Ukrayna arasında 3,5 yılı geride bırakan savaşın, Güney Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Balkanlar’dan Günel Kafkasya’ya kadar geniş bir bölgede nükseden sıcak gerilimlerin tamamını bir şekilde bizi ilgilendirmekte, tedbir almamızı, müdahil olmamızı gerektirmektedir. Etrafımız ateş çemberiyle kuşatılmış derken, bunu hamaset olsun diye söylemiyoruz, aksine her gün yaşadığımız bir gerçeği ifade ediyoruz. Şunu bir defa açık ve net söylemek isterim: Gazze’de insani yardım malzemesi girişine izin verilmediği için açlıktan bir deri bir kemik kalmış çocukların derdi bizim derdimizdir. 13,5 yıllık zulmün ardından 8 Aralık devrimiyle umutların yeniden yeşerdiği Suriye’ye yönelik saldırılar bizim sorunumuzdur. Karadeniz’in güvenliğini tehlikeye atan sıcak çatışmalar aynı şekilde bizim için büyük bir endişe kaynağıdır. Libya’dan Sudan’a, Pakistan’dan Afganistan’a nerede bir sıkıntı, çatışma, istikrarsızlık varsa tamamı ülkemiz için dikkatle takip edilmesi gereken hassas konulardır. TÜM KALBİMİZLE BÖLGEMİZDE HUZUR, BARIŞ VE DAYANIŞMA İSTİYORUZ Türk dış politikası barış, adalet, uluslararası hukuk, egemenliğe saygı, hakkaniyet ve dayanışma ilkeleri üzerine kuruludur. Nüfuz peşinde değiliz, tahakküm peşinde değiliz, hiç kimsenin içişlerine karışmak niyetinde asla ve asla değiliz. Tüm kalbimizle bölgemizde huzur, barış, dayanışma istiyoruz, elbette bunu isterken gereklerini de yerine getirmekten çekinmiyoruz. Nerede bir haksızlık, adaletsizlik ve zulüm görsek sesimizi de, tepkimizi de belli bir üslup içinde açıkça ortaya koyuyoruz. Bu anlayışla İsrail’in Gazze halkına yönelik Nazileri fersah fersah aşan soykırımını tüm insanlığın gündeminde tutmaya devam ediyoruz. İnsani yardımlarımızla birlikte Gazze’deki vahşeti sona erdirmeye dönük diplomatik temaslarımızı da artırmış durumdayız. Gayemiz, bir an önce ateşkesin tesis edilmesidir. Gazze’ye insani yardımların girişine izin verilmesi bir başka önceliğimizdir. Maalesef Kızılhaç’ın bile girişine izin verilmediği gerçekten korkunç bir durum söz konusudur. Daha önce de söyledim, Netanyahu ve katliam şebekesi barbarlıkta Hitler’i çoktan geride bıraktı. Avrupa’daki Holokost sürecinde dahi Gazze’deki kadar insanlık dışı görüntüler ortaya çıkmadı. Her gün onlarca masumun bir lokma ekmek, bir yudum su bulamadığı için can verdiği bir acımasızlığı, zerre kadar insanlık onuru taşıyan hiç kimse kabul edemez, buna sessiz kalamaz, bu cinnet haline rıza gösteremez. Her kim Gazze’deki soykırıma sessiz kalıyorsa, İsrail’in işlediği insanlık suçlarına ortak oluyor demektir. Gazze’de insanlık ölürken, bebekler, çocuklar ölürken, insanlar bir çuval un alabilmek için ölürken, hiçbirimiz buna sessiz kalamayız ve kalmayacağız. O masum bebeklerin kopmuş kafalarını, o çocukların kopmuş ellerini, bacaklarını, affedersiniz köpeklerin açlıktan yemeye başladığı gömülmemiş cesetleri, o açlığı, o feryadı, annelerin yüreklerimizi yakan o çığlıklarını hiçbirimiz unutamayız, hiçbirimiz unutmayacağız. ULUSLARARASI TOPLUMU İNSANLIK CEPHESİNDE BİRLEŞMEYE DAVET EDİYORUM Açlıktan kitlesel ölümlerin başladığı bu kara günlerde tüm uluslararası toplumu insanlık cephesinde birleşmeye davet ediyorum. Gelin bu caniliğe hep birlikte tepki verelim. Gelin bu zulme, bu vahşete artık yeter diyelim. Gelin gözünü iktidar hırsı bürümüş bir avuç insanlık düşmanının insanlığın adını daha fazla lekelemesine müsaade etmeyelim. Diğer türlü bu kan lekesi sadece Netanyahu’nun ve cinayet şebekesinin eline değil, Gazze’deki soykırıma susan, tepkisiz kalan herkesin eline, anlına, şayet kaldıysa vicdanına bulaşacaktır. Türkiye olarak en başından beri adil ve sürdürülebilir bir dünya nizamı için dostlarımızla birlikte her platformda gayret sarf ediyoruz. Küresel barış ve güvenlini tesisi için her türlü adımı atarken, daha fazla trajedinin yaşanmaması için tüm imkânlarımızı seferber ediyoruz. Bu süreçte şu ilkeyi kendimize rehber edindik: Bin akçalık sulh, bin akçalık nizadan iyidir. Evet, barış diplomasisi adına ne yapıyorsak, bu hikmetli sözün ışığında yapıyoruz. Yine bu süreçte, hiçbir zaman unutmadığımız bir başka prensibimiz şudur: "Hazır ol cenge, eğer istersen sulh-u salah." Yani, eğer barış, huzur, güvenlik, dirlik ve refah istiyorsan, caydırıcılığını en üst düzeyde tutmak zorundasın. Eğer kendi vatanında onurunla, şerefinle, başın dik, alnın ak yaşamak istiyorsan, savunma yeteneklerini güçlendirmek mecburiyetindesin. Şüphesiz, bunun yolu da yerli ve millî savunma sanayiden geçiyor. Türkiye, yakın tarihinde savunma alanında ciddi sınamalarla karşılaşmış bir ülkedir. Dışa bağımlı olmanın sonuçlarını pek çok kez tecrübe ettik. 1960'lı yıllarda Kıbrıs hadiselerinde ve 1990'lı yıllarda terörle mücadelede, maalesef dost ve müttefik bu ülkelerden yeterli desteği alamadık. Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukunu korumak amacıyla gerçekleştirdiğimiz 1974 Barış Harekâtı sonrasında ambargolar adeta zirveye çıktı. Bakım için gönderdiğimiz uçaklar alıkonuldu. Hatta bunun için ülkemize hangarda saklama borcu çıkartıldı. Telsiz gibi en temel iletişim araçları dahi bir süre ülkemize verilmedi. Esad rejimiyle yaşadığımız gerilimde yine aynı ahde vefasızlığı gördük. Hava savunma kapasitemizi güçlendirme arayışlarımızda, karşımızda hep kapı duvar bulduk. Öyle ki, hava sahamızın sürekli ihlal edildiği günlerde, yangından mal kaçırırcasına hava savunma sistemleri ülkemizden sökülüp götürüldü. Libya’dan Karabağ’daki işgalin sonlandırılmasına kadar pek çok yerde benzer uygulamalar devam ettirildi. TÜRKİYE BUGÜN SAVUNMA SANAYİ ÜRÜNLERİYLE DÜNYA PİYASALARINA MÜHRÜNÜ VURAN BİR KONUMA ULAŞTI Atalarımızın bir sözü var, kötü komşu adamı mal sahibi yaparmış. Bizi de dost ve müttefiklerimiz savunma sanayinde mal sahibi yaptı. Her ambargo, her baskı, her haksızlık bize yeni bir kapı araladı. Biz de tüm gücümüzü kullanarak bu kapılardan içeri girmeyi başardık. Dün ambargolara, çifte standartlara ve diplomatik baskılara maruz kalan Türkiye, bugün savunma sanayi ürünleriyle dünya piyasalarına mührünü vuran bir konuma ulaştı. Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz dedik ve öz kaynaklarımızı harekete geçirerek bu alanda kısa sürede ciddi mesafe kat ettik. Bu arka plan temelinde bir yandan insani ve proaktif bir dış politika izlerken, diğer yandan savunma ve güvenlik yatırımlarımıza hız verdik. Tasarımdan seri üretime, ar-ge çalışmalarından ve inovasyon sürecine Türk savunma sanayine çağ atlattık. Bir dönem temel sıkıntımız olan dışa bağımlılığımızı ciddi ölçüde atlattık. Göreve geldiğimizde yüzde 20 seviyesinde olan savunma sanayimizin yerlilik oranı bugün yüzde 80’lerin üzerine çıktı. Sektördeki 3 bin 500’ü aşkın firmamız, 100 bin kişilik nitelikli personel kadrosuyla çalışmalarını başarılı bir şekilde sürdürüyor. Türk savunma sanayi bugün 1.380’in üzerinde proje sayısıyla, 20 milyar doları aşan cirosuyla, geniş ürün yelpazesiyle adeta destan yazıyor. Güvenlik birimlerimizin neredeyse tüm ihtiyaçlarını kendi kaynaklarımızla en etkin şekilde karşılıyoruz. Yerli ürünlerimiz güvenlik güçlerimizin terörle mücadele operasyonlarında, yurt içi ve yurt dışındaki harekâtlarımızda etkin rol oynuyor. İHA ve SİHA teknolojisinde dünyanın önde gelen 3 ülkesinden biriyiz. Geçen sene dünyada satılan her 100 İHA’dan 65’ini Türk firmaları tedarik etti. Özellikle SİHA’larımızın oyun değiştiren konsepti küresel ölçekte büyük yankı uyandırıyor. Geleneksel taktik ve stratejileri dönüştürüyor. Aynı şekilde dünyada kendi savaş gemisini tasarlayan, geliştiren, üreten 10 ülkeden biri şu anda Türkiye’dir. Ana yüklenicilerimiz, alt yüklenicilerimiz, KOBİ’lerimiz, araştırma kuruluşlarımız ve üniversitelerimiz, geliştirdikleri özgün ürünlerle ihracat hanemizi yeni yıldızlarla süslüyor. Şunu büyük bir gururla ifade etmek isterim: Türkiye, bugün dünyadaki en büyük 11’inci savunma ihracatçısı durumuna gelmiştir. İnsansız hava araçlarımız, millî gemi projelerimiz, elektronik sistemlerimiz, kara araçlarımız, silah ve mühimmatlarımız gıptayla takip ve talep ediliyor. Savunma sanayi şirketlerimiz geçtiğimiz sene tam 180 farklı ülkeye ürün ihraç ederek ciddi bir başarıya imza attı. Şu rakam da dikkat çekicidir: 2024 yılında savunma ve havacılık alanındaki ihracatımız, NATO ve hizmet ihracatları da dâhil olmak üzere yüzde 29’luk artışla 7 milyar 154 milyon dolara ulaşarak yeni bir rekor kırmıştır. Böylece 2024 hedefimiz olan 6,5 milyar doların yüzde 11 üzerine çıktık. 2025 Haziran ayı ihracatımız bir önceki yıla oranla yüzde 10,4 artarak 623 milyon dolara ulaştı. Son 12 aydaki ihracatımız ise geçtiğimiz yıla göre yüzde 23,1 düzeyinde artışla 7,5 milyar dolar seviyesini gördü. Lazer ve elektromanyetik silah sistemleri, otonom sistemler, siber güvenlik, kuantum teknolojisi ve yapay zekâ gibi alanlarda izleyeceğimiz doğru stratejilerle yakın gelecekte rekabet gücümüzü inşallah daha da arttıracağız. EN ÖNEMLİ AVANTAJLARIMIZDAN BİRİ DE NİTELİKLİ VE DİNAMİK İNSAN GÜCÜMÜZ Şunu da belirtmekte fayda görüyorum: Ülke olarak en önemli avantajlarımızdan biri de nitelikli ve dinamik insan gücümüzdür. Savunma sanayi başta olmak üzere her alanda teknolojik atılımımızı çok daha ilerilere taşıyacak yetişmiş insan gücüne sahibiz. Özellikle bunu daha da geliştirmekte kararlıyız. Bu vesileyle Savunma Sanayii Başkanlığımız başta olmak üzere bütün bu başarılarda pay sahibi olan tüm kurum ve kuruluşlarımızı, firmalarımızı, emek veren her bir kardeşimi bir kez daha canı gönülden tebrik ediyorum. Türk savunma sektörüyle gurur duyuyoruz. İnşallah gelecekte çok daha iyi seviyelerde olacağımıza yürekten inanıyoruz. Küresel güç Türkiye vizyonu ile savunma sanayinde tam bağımsız Türkiye yolunda kararlı adımlarla ilerliyoruz. Savunma sanayinde millî yetkinlik hamlesi adını verdiğimiz büyük bir dönüşüm başlattık. Onay ve talimatını bizzat verdiğim millî yetkinlik hamlesi ile savunma sanayi ekosistemi içerisinde sistematik bir yapı oluşturmayı hedefliyoruz. Bu alandaki çalışmalarımızla, savunma ve güvenlik yatırımlarımızla dosta güven, düşmana korku veren çok daha büyük ve güçlü bir Türkiye’yi inşa etmek için mücadele edeceğiz. Birlikte çalışacağız, birlikte üreteceğiz, geleceğe birlikte yürüyeceğiz. Rabbim hepimizin yar ve yardımcısı olsun diyorum. Bu düşüncelerle 17'nci Uluslararası Savunma Sanayii Fuarımızın ülkelerimiz, sektörlerimiz, firmalarımız için hayırlar getirmesini diliyorum. Fuara teşrif eden tüm dostlarımıza, tüm kardeşlerimize tekrar teşekkür ediyorum. Fuar kapsamında atılacak imzaların, yeni anlaşma ve iş birliklerinin aramızdaki ilişkilere somut katkılar yapmasını temenni ediyorum. Millî Savunma Bakanlığımıza, Savunma Sanayii Başkanlığımıza, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfımıza ve fuara katkı veren her bir kardeşime, her bir şirketimize tekrar teşekkür ediyorum. #MillîSavunmaBakanlığı

T.C. Millî Savunma Bakanlığı

39,340 views • 1 year ago

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 views • 1 year ago

Bu bir; “Ya kaza değilse” analizidir. Jeopolitik Fırtınanın Tam Ortasında: “Cephe Suriye, Araç Libya, Mesaj Ankara.” Genkur. Baş. Org. Selçuk Bayraktaroğlu’nun davetlisi olarak Ankara’ya gelen Libya Genkur. Baş. Org. Muhammed Ali Al-Haddad, MSB Bakanı Yaşar Güler ve diğer üst düzey Türk askeri yetkililerle görüştükten sonra ülkesine dönerken, uçağı Ankara yakınlarında düştü. / Libya Genelkurmay Başkanı uçağının Ankara semalarında düşmesi ve yakın geçmişte yaşanan (havada olanlar dahil) ardışık olaylar birer kaza ve tesadüften mi ibaret? En baştan söylemek zorundayız. Evet, mümkün? Ama biz bunların sadece birer kaza ve tesadüften ibaret olmadığını da düşünmek zorundayız. Çünkü dizilim son derece sıra dışı ve tam bir jeopolitik mücadelenin ortasında yaşanıyor. Bütün bunların raslantısal olduğunu düşünüyorsanız, bu yazıyı okumanıza gerek yok. Ama raslantısal olmadığını düşünüyor ve ne olduğuna dair muhakemenizi-bakış açılarınızı geliştirmek istiyorsanız; biraz zihniniz yorulacak, ama eminim okumanıza da değecek. / Hadi başlayalım: - Türk C-130’unun Azerbaycan’dan dönerken Gürcistan üzerinde düşmesi. - Türkiye 4 savaşın ortasında kalmış, merkezde ve kenar kuşakta doludizgin yaşanan doğrusal etkiler, asimetri ve manipülasyonlar. - Karadeniz başta denizlerde yaşanan istikrarsızlığın/ardışık olayların havada da gözükmesi. - En son Türk Hava Sahasında görülen menşei belirsiz S(İHA)lar. - Ve son olay: Libya Genel Kurmay Başkanının uçağının Ankara semalarında düşmesi… Benzeşen bağlam; yakın geçmişte İran Cumhurbaşkanının helikopterinin Güney Kafkaslarda düşmesi. /// Bütün bu olaylar raslantısal mı, komplo mu, bir etki/mücadele biçimi mi? Tekil olarak mı okunmalı, bağıl mı? Gerçekte nedir; bir baskı/manipülasyon mimarisinin katmanları mı? /// Libya’da 3 günlük yas ilan eden Libyalı yetkililer olayın ilk saatlerinde ‘uçağın bir kaza kırıma uğradığı’ açıklaması yaptı. Oysa bu dakikada olayın bir kaza kırım olduğunu tespit etmek mümkün değildi. Bu açıklama/ön alma çabası, durumun Libya için de kadar hassas olduğunu gösteriyor. TC. İletişim Başkanlığı ise; “Bu süreçte kamuoyunun sadece resmi makamlar tarafından yapılan açıklamalara itibar etmesi; bunun haricinde sosyal medyadaki teyitsiz bilgi, spekülasyon ve komplo teorilerini dikkate almaması, dezenformasyon girişimlerine prim verilmemesi adına oldukça önemlidir” açıklaması yaptı. Bu açıklama da Türkiye’nin; ‘daha kontrollü, daha az konuşur, daha az görünür’ bir yaklaşımla, daha kapalı, daha sert, daha sıkı bir faza geçtiğini gösterir. /// Olayın değdiği noktalar: - Akdeniz, MEB-deniz yetki alanları, kaynak ve alan mücadelesi, - Gazze savaşının başlangıcından beri Türkiye-İsrail arasında başgösteren gerginliğin bölgesel ve teopolitik rekabete, sürtüşmeye dönüşmesi, - İsrail-GKRK-Yunanistan yakınlaşması, - İsrail-YPG/PYD yakınlaşması, - Suriye’nin üniterleşme arayışı ve Türkiye’nin olası Suriye Harekatı, - Libya iç dengeleri, Afrika geçidi, enerji ve üsler, - Kafkaslarda Orta Koridor mücadelesi, - Türkiye yaşanan operasyon ve güç kavgalarının temas ettiği uluslararası ayaklar. /// Bu olay bir kaza değilse, Yüksek Düzey Askeri-Diplomatik Güvenlik Olayı (High-Level Military-Diplomatic Security Incident) sınıfa girmiştir: Bu sınıfın özellikleri: - VIP askeri hedef, - Devlet merkezinde gerçekleşme, - Kritik görüşme sonrası zamanlama, - Alınan kararları manipüle etme potansiyeli, - Ve çoklu aktörü; devleti/alanı/güç odağını etkileme potansiyeli. Bu tür olaylar kazayla başlar, ama kazayla bitmez. /// Kim kazandı sorusu en önemli ipucu: Stratejik analizde ilk soru “kim yaptı?” değil, “kimin işine yaradı”dır. Peki bu olay kimin işine yarar? /// Türkiye-Libya hattından rahatsız olanlar: - Doğu Akdeniz’de Türkiye-Libya deniz yetki alanları, - Trablus merkezli meşru askeri yapı, - Türkiye’nin Akdeniz’de kalıcı askerî varlığı, Bu hatta istikrar değil, belirsizlik isteyen herkes için bu olay kazançtır. /// Libya’da “komuta boşluğu” isteyen aktörler: Libya’da hala ciddi bir komuta boşluğu var. Ülke, siyasi olarak parçalanmış ve askeri yapılar arasındaki bütünlük hem iki başlı ve hem de eksenler içi bağlar oldukça zayıf. Libya Genelkurmay Başkanı Muhammed Ali Al-Haddad, yalnızca bir asker değil, aynı zamanda Libya'da dengeyi sağlayan önemli bir figürdü. Bu tür kritik bir liderin kaybı, iç politikada gerginlikleri artırabilir ve dış müdahalelere zemin hazırlayabilir. /// Türkiye’de iç güç mücadelelerini uluslararası zeminlerde nasıl kullanıldığı, örnekleriyle tarihsel olarak bilinir. Bu konuda hiç polemik yapmayacağım, hiç de girmeyeceğim. Sadece şunu vurgulayacağım: Yakın dönemde kamuoyunun da yakından ilgilendiği sansasyonel medya-fuhuş-uyuşturucu operasyonlarında, iç siyasi rekabet ve eksen içi güç mücadelelerinde ayak izi görülen uluslararası bağ nedir? Olan ve olası iç operasyonlar ile olası Suriye harekatının etkilenme potansiyeli nedir? Bu tür olayların caydırıcılığa psikolojik saldırı modu vardır. Algı artık harp unsurudur, sessiz ama derin etkilidir. /// Şimdi en hayati, en dikkat çekmek istediğim nokta: Ya da en tehlikeli senaryo: Yanlış okuma: Bu tür olayların en tehlikeli sonucu, yanlış aktöre yanlış anlam yüklenmesidir. Yanlış bir okuma: - Yanlış diplomatik tepkiyi, - Yanlış askeri pozisyonu, - Yanlış cepheleşmeyi, - Yanlış geri dönüşsüz tırmanmayı getirir. Yani “Yanlış savaş/yanlış mücadele ihtimali” tam da bu eşikte doğar. Bu tür durumlarda devlet, aceleci kararlar almaktan kaçınarak, “Ya Sabır” çekip stratejik sabra yönelir. “Aceleyle alınan kararlar, yanlış sonuçlar doğurabilir” diye düşünür. Ancak bu stratejik sabır da kendi içinde büyük bir risk taşır. Çünkü bu süreçte de; - 2014 Kobani olayları merkezli 2013-2015 yanlış odaklanma, - “2019’dan beri olduğu gibi” durağanlık ve zaman tuzağına düşme olasılığı vardır. Yavaş ilerlemek, bazen gereksiz yere duraklamaya ve fırsatları kaçırmaya yol açabilir. /// Bu olayın Libya üzerinden görünmesi ama Ankara’da olması, bana şunu söylüyor: Hedef coğrafya başka, mesaj verilen merkez Türkiye. Suriye dosyası şu an Türkiye’nin askeri olarak en sıcak, diplomatik olarak en kırılgan ve uluslararası alanda en ağır baskıyla karşılaştığı dosya. Ve bütün şu başlıklar aynı anda masada: - Türkiye’nin “bekle-gör”den çıkma hazırlığı, - Suriye’nin kuzeyinde yeni bir askeri harekat, - YPG/PKK terör örgütünün varlığı, statüsü, - Suriye (YPG/PKK-HTŞ-Dürziler-Nusayriler) + Gazze üzerinden yeniden şekillenen Türk-ABD-İsrail-Rusya-İran-Arap denklemi, Bu ortamda Türkiye’nin karar eşiklerini etkilemek isteyen biri, doğrudan Suriye hattına dokunur. Ama doğrudan vurmak pahalıdır, o yüzden dolaylı vurur. Libya bu denklemde kullanılıyor olabilir mi? Evet, hem de sadece bir tek mermiyle birkaç kuşu vurabileceği için tekrar tekrar evet. Son sözü Türkiye’nin aklı, caydırıcılığı ve caydırıcılığını kullanma iradesinin belirleyeceğini çok iyi biliyorlar. O yüzden bütün oyun da; Türkiye’nin stratejik aklı ile caydırıcılığını kullanma iradesini etkileme üzerine dönüyor.” /// Libya Özeli: Libya, Türkiye için meşru ve savunulabilir bir angajman alanı. Türkiye'nin Libya'ya müdahalesi, meşru hükümeti destekleyerek dengeleri lehine değiştirti. Ayrıca, Türkiye'nin Libya'daki rolü, Hafter ekseniyle kurulan ve gelişen ilişkiler de, Libya'nın üniter yapısının korunması açısından da çok önemli. Türkiye, burada açık bir siyasi ve askeri inisiyatif kullanıyor, ancak bu durum bazı dış aktörler tarafından hazmedilemiyor. Özellikle AB-Yunan-İsrail-BAE hattında. Yani Libya’ya dokunmak, Türkiye’ye önce “başka dosyalar da yanar” mesajı veriyor. Bu aslında çapraz bir baskı tekniği: Suriye’de hamle yaparsan, bedelini Libya’da, Akdeniz’de, hatta merkezinde üretsin demek istiyor. /// Ankara’da olması: Karar merkezine, karar merkezinde mesaj: Bu çok kritik. Eğer konu sadece Libya olsaydı: olay ya Libya’da olurdu ya Akdeniz üzerinde ve gelirken. Ama olay Ankara kalkışlı, Ankara yakınında, stratejik kararların alındığı bir görüşme sonrasında yaşandı. Bu; “Tek mermiyle çoklu atış yapıyorum: Sahada değil, masada verilen kararlara mesaj veriyorum” demektir. Bu, Türkiye’nin geliştirdiği/geliştireceği inisiyatifleri, özellikle de harekâtı önlemek isteyen irade(lere) ait bir sinyaldir. /// Bütün bu yaşadıklarımızda 2013-2015 terör kuşağında olduğu gibi ve/veya 2019’dan beri yaşanan jeopolitik engelleme-zaman kazanma süreçlerinde olduğu gibi, benzer şeyler görüyorum. Ama koca bir fark eşliğinde. O zaman Karabağ Savaşı, Ukrayna savaşı, küresel-teopolitik Gazze manipülasyonu ve İsrail karşı katliamları ile İran-ABD/İsrail savaşları yaşanmamıştı. Bütün bu olaylar dizisi, bu mücadelelerin bağlamında yaşanıyor. O zaman yeni durumu kavramsallaştırmaya çalışalım: 2013-2015 terör saldırı kuşağının çok daha gelişmişi; - Çok eksenli, - Çok aktörlü, - Çok devletli, - Çok alanlı, - Çok zamanlı, - Çok daha tehlikeli, karar mekanizmalarını ve sosyolojik fay hatlarını hedef alma potansiyeli son derece yüksek bir asimetrik saldırı ve maniplasyon kuşağının içindeyiz. /// Bu tür olaylar birkaç sonucu tekil ya da çoklu üretmek ister: - Türkiye’nin kararlarını etkilemek, - Türkiye’yi durdurmak, - Durduramıyorsa oyalamak, zaman tuzağına düşürmek, - Türkiye’yi yanlış yere savurmak. /// Peki ben neden hala ısrarla olası Suriye harekatının peşinde koşuyorum? - Türkiye’de Suriye ön koşullu “Terörsüz Türkiye süreci” çöker. YPG/PKK terör örgütünün Türkiye’ye bir tuzak kurduğu, oyun oynadığı, zaman kazanmaya çalıştığı ortaya çıkar. - Türkiye Suriye harekatına hazırlandığını gösterir. - Türk karar verici heyet (Fidan-Güler-Kalın) Şam’a gider. - Bunlar bazı aktörlerin kırmızı çizgisine girer. - Bu karar verici ziyaretle eş zamanlı Suriye’de çatışmalar çıkar, YPG/PKK ekseninden iddialı, yüksek perdeden tehditler ve mesajlar gelir. - Türkiye’de YPG/PKK paydaşı açık ve kapalı bazı aktörler aktifleşir. - Siyasetteki (iktidar kanadı içindekiler dahil); İran ve ABD eksenlerindeki Kürtçülerin ayrışması ve rekabeti ayak izleri kendini göstermeye başlar. - Ve diğer İrancı ve Atlantikçiler devrededir. - FETÖ devrededir. - Dışarıdaki angajeler maliyetli olduğu için doğrudan karşı çıkamazlar. - O nedenle dış kaynaklı dolaylı, flu, inkâr edilebilir olay-olaylar üremeye başlar. - Bunlar peşi sıra olaylar dizisi şeklinde gelişir. - Diğer radikaller (IŞİD vb) fonda rol alma peşindedir. - Kimi yüksek profilli, merkezde, belirsizken, kimi kenar kuşaktadır. Sonuçta; Türkiye bir karar verirken “arka planda başka dosyalar da açılır” duygusu üretilir. Konsantrasyonu bozulmak istenir, “özellikle zafiyeti olanlar başta” kişisel mesajlar ve etkiler üretilir. Bu tam olarak: çok alanlı caydırma, çok dosyalı baskıdır. Bugün güney merkezli yaşanan olayların kaynak kodunda bir terör devletinin inşaşı ve Türkiye’nin bunu engelleme iradesini kırma çabası vardır. Kuzey merkezli olayların kaynak kodunda da Türkiye’yi savaşta taraf etme çabası. /// Kaza değilse (-ki kaza olsa bile durum okuması çok değişmiyor) bu olay, Libya’dan çok “Suriye karar dosyasını” etkilemeyi amaçlamış bir ön-alıcı baskı ve uyarı hamlesidir. Bunu başarırlarsa amaca ulaşmış olurlar. Libya gibi görünen bu olay Ankara’da yaşanıyor, ama sadece Libya’yı değil Akdeniz’i, Gazze’yi, Suriye’yi, Suriye Harekatını ilgilendiriyor. O yüzden bu mesajın bir özeli bir de geneli var: Özeli: Cephe Suriye, mesaj Ankara, araç Libya. Geneli: Cephe Türkiye’nin stratejik özerkliği, mesaj Ankara, araç Libya. /// Türkiye için aşırı sert tepki de risktir, ama geri çekilme de risktir. Bence doğru olan kararı bozmayıp, yöntemi sertleştirmektir. Bu yoğun asimetri, manipülasyon ve baskı ortamında Türkiye’nin hareket ekseni aslında çok belirgin ve masumdur. İster İran; “Türkiye’yi İsrail’le savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin”, ister İsrail/ABD; “Türkiye’yi İranla savaştırmak/karşıtlaştırmak istesin.” İster AB-İngiltere Akdeniz denklemini bozmak, Karadeniz’i ısıtmak, ister Rusya Türkiye’yi karşısında değil yanında-yakınında görmek istesin. Türkiye’nin geleceği yakın tehdidini yok etmekten geçer. Çünkü en büyük tehdit, en yakın tehdittir. Bütün bu olaylar, en büyük yani en yakın tehdidi, uzak ve küçük bir tehdit olarak gösterme çabasının bir parçasıdır. Hançer El bu Kemal-El Kaim hattına değdiği an… Türkiye sadece çoklu cepheleri değil, çoklu ihtiras ve dogmaları da çökertmiş olur. Aynı IŞİD ve dogmasını Dabık’ta çökerttiği gibi. Bir ömür öğrenilenle-bir gece sabahlayarak yazılan yazılardan biri oldu. Saygılarımla… Abdullah Ağar 24 Aralık 2025

Abdullah Ağar

143,445 views • 8 months ago