Загрузка видео...

Не удалось загрузить видео

На главную

📍 Amed Rojava Devrimi’ni savunmak için enternasyonal yoldaşlarımızla buradayız! Bu söz değil, pratiktir. Almanya’dan gelen gençlerle Rojava’yı savunuyoruz. Rojava kapitalizme karşı insanlık mücadelesidir; kadın devrimi, ekoloji, demokrasi burada yaşıyor! Her yer Rojava!

21,149 просмотров • 6 месяцев назад •via X (Twitter)

Комментарии: 0

Нет доступных комментариев

Здесь появятся комментарии из оригинального поста

Похожие видео

Nusaybin’de Qamişlo sınırında Rojava’ya dönük saldırıları kınadık. Rojava’da Kürt halkına yönelik saldırıları en güçlü şekilde kınıyorum. Çok iyi biliyoruz ki bu saldırılar halkların ortak yaşam umudunu ve özgürlük mücadelesini hedef almaktadır. Rojava, tüm baskı ve kuşatmalara rağmen; halkların eşitliği, kadın özgürlüğü, demokratik özerklik ve birlikte yaşam temelinde inşa edilen tarihsel bir kazanımdır. Ortadoğu’nun karanlığına karşı yakılmış bir ışıktır. Kadınların öncülüğü, halkların ortak iradesi ve bedel ödeyerek yaratılan bu deneyim, sadece Kürt halkı için değil, tüm insanlık için büyük bir değerdir. Bugün Rojava’ya yönelen saldırılar, bu kazanımları yok etmeyi, halkların kendi kaderini tayin etme hakkını bastırmayı amaçlamaktadır. Aynı şekilde Rojhilat’ta Kürt halkına uygulanan baskı ve şiddet, inkâr ve imha politikalarının devamıdır. Sessizlik suça ortaklıktır. Rojava’nın kazanımlarını savunmak, Rojhilat’taki direnişle dayanışmak; özgürlükten, eşitlikten ve adaletten yana olan herkesin sorumluluğudur. Tüm dünyada demokrasiye, özgürlüğe, halkların eşitliğine ve barış içinde bir arada yaşama ilkesine inanan kamuoyunu; uluslararası kurumları, sivil toplum örgütlerini, insan hakları savunucularını ve vicdan sahibi herkesi Kürt halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz. Rojava Vicdandır, Özgürlüktür, Direniştir; Teslim Alınamaz..

Devrim Demir

15,930 просмотров • 7 месяцев назад

Bahçeli-Öcalan ikilisi tüm Kürt siyasi parti liderlerinin ruhuna “Türk şamanı” şırıngasını zerk ettiler:) DEM Parti’nin başındaki Arap kadın Tülay Hatimoğulları Londra’da yaptığı bir konuşmada tiyatrocu SS Önder ve Pervin Buldan’ın Irak Kürdistan Bölgesi’ne yaptığı seyahat ve aldıkları önerileri daha sonra İmralı’daki Bahçeli’nin şeyhi Öcalan’a aktaracaklarını söyledi. Tülay Hatimoğulları’na göre de süreç-müreç yok çünkü Erdoğan ve hükümet bu tiyatroya sahip çıkmıyor ama yine de Öcalan Rojava ve Suriye’ye “demokratik anayasa” önerecek. Bu videoda olmasa da Hatimoğulları aynı toplantıda Öcalan’ın sadece Türkiye’yi değil ama İran’ı da “Batılı emperyalistlerin” şerrinden kurtaracağını söylemiş!!! Fesubhanellah:) İmralı’daki Türk devleti hizmetkarı Öcalan kendi köyü olan Urfa’daki Ömerli köyünü bile Türk devletinden kurtaracak güce sahip değil ama bütün Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi, Irak’ı ve Kürdistan’ı “Batılı emperyalistlerin” şerrinden kurtaracak. Erdoğan ve Türk devleti bu palavraya sahip çıkmadığı halde Bahçeli-Öcalan ikilisi DEM Parti ve bu oyuna gelen Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki PDK ve YNK yöneticilerinin desteği ile yapacak:) Tabii ki Kürtler arasında bu palavra ve “rüzgar satma” oyununa açıkça karşı çıkan ben varım:) Kürt siyasi parti liderlerinin içine de “Türk şamanı” kaçmış olmalı ki bu işi ciddiye alıyorlar, tiyatrocu SS Önder ve Pervin Buldan’ı yüksek protokol gösterileri ile karşılıyorlar:) Bitirmeden şunu da eklemek lazım. Öcalan Türkiye/Bakur’daki bir örgütün lideridir. Rojava için karar verme yetkisi de haddi de yoktur. Zaten daha önce SDG komutanı Mazloum Abdî مظلوم عبدي şayet Türkiye kendi tarafındaki Kürtlerle barışmak için bir süreç başlatırsa onlar destek verir ama bunun Rojava ile bir bağlantısı olmamalı çünkü kendileri Rojava için karar verme yetkisine sahiptirler dedi. Aynı şekilde Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki Başkan Mesud Barzani de başka parçalardaki Kürtlerin karar verme işlerine karışmayacaklarını, örneğin Rojava’daki Kürt siyasi partileri ortak bir tutumla neye karar verirlerse onu destekleyeceğini söyledi. Her parçadaki Kürtler sadece kendi bölgeleri için karar verme yetkisine sahiptir. Bir parçadaki Kürtler sadece diğer parçadaki Kürtlerin kararlarına destek vermekle mükelleftirler.

Arif Zêrevan

58,494 просмотров • 1 год назад

“Sumuda Destek, İnsanlığın Vicdanını Ayağa Kaldırmaktır” Arslan, TGRT Haber Canlı Yayınına Katıldı Genel Başkanımız Mahmut Arslan, insanlığın susturulmak istendiği bir dönemde Gazze’nin sesi olmak, abluka altındaki mazlumların haykırışını dünyaya duyurmak ve vicdanın tarafında yer almak amacıyla bulunduğu Küresel Sumud Filosundan TGRT Haber canlı yayınına katıldı. Genel Başkanımız Mahmut Arslan, “Bizler buraya herhangi bir çatışma için değil; insanlık vicdanını ayağa kaldırmak, Gazze’de yaşanan zulme dikkat çekmek, ablukanın kaldırılmasını sağlamak ve Filistin halkına yalnız olmadıklarını hissettirmek için geldik. Bu yolculuk bir insanlık yolculuğudur. Burada farklı ülkelerden, farklı inançlardan, farklı kültürlerden insanlar aynı amaç etrafında birleşmiş durumda. Gazze söz konusu olduğunda bütün farklılıklar ortadan kalkıyor. Yeni Zelanda’dan Kanada’ya, Tunus’tan Endonezya’ya kadar dünyanın dört bir yanından gelen insanlar aynı sofrayı paylaşıyor, aynı mücadeleyi omuzluyor. Burada insanlar birbirlerini ilk kez görüyor ama yıllardır kardeşmiş gibi güçlü bir bağ kuruluyor. Sumud’a verilen destek, insanlık vicdanına verilen destektir. İsrail’in tehditleri bizi korkutmuyor, aksine kararlılığımızı daha da güçlendiriyor. Gazze özgürlüğüne kavuşuncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Gazze’de insanlığın öldürülmek istendiği bir dönemde insanlığı yeniden ayağa kaldırmak için buradayız. Bu mücadele; vicdanın, kardeşliğin ve insan olmanın mücadelesidir” HAK-İŞ olarak, başkenti Kudüs olan özgür ve bağımsız bir Filistin devleti kuruluncaya kadar mücadelemize devam edeceğiz.. ITUC | ITUCasiapacific | EUROPEAN TRADE UNIONS | Global Sumud Flotilla | Global Sumud Filosu Türkiye | Filistin’e Destek Platformu | International Labour Organization | Organisation of African Trade Union Unity (OATUU)

HAKİŞ KONFEDERASYONU

14,306 просмотров • 3 месяцев назад

İlham Ehmed Beyaz Saray: Kürt kadını, tarih boyunca her alanda gösterdiği başarılarıyla topluma örnek olmuş bir figürdür. Siyasi, ekonomik, askeri, ailevi ve ideolojik alanlarda ortaya koyduğu mücadele, Kürt halkının hak arayışındaki kararlılığını yansıtmaktadır. Özellikle Rojava’daki kadınların mücadelesi, sadece Kürt toplumu için değil, dünya kadınları için de ilham kaynağı olmuştur. Üç Kürt kadın Beyaz Saray’da gerçekleştirdiği konuşma, Kürt halkının haklarını ve taleplerini uluslararası arenada cesurca dile getirdiği önemli bir gelişme olarak kaydedilmiştir. A i ynı zamanda dünya kadınlarının haklarını savunma ve onlara yol gösterme açısından tarihi bir adım olarak değerlendirilmelidir. Kürt kadınının Orta Doğu’daki kadınlara karşı yapılan baskı, şiddet ve vahşete karşı verdiği direniş, mücadele azmi ve ahlaki duruşu, tüm dünyada takdir toplamakta ve örnek gösterilmektedir. Kürt kadınlarının bu başarısı, gelecekte Rojava’nın bağımsızlığına giden yolda önemli bir katkı sağlayacaktır. Beyaz Saray’daki görüşme ve yapılan açıklamalar, sadece Kürt halkının değil, dört parçada yaşayan Kürtlerin haklarının savunulması ve uluslararası alanda Kürt kadınlarının gücünü ortaya koyması bakımından oldukça anlamlıdır. Bu duruş, Kürt kadınlarının dünya kadınlarına rehberlik edecek bir güce sahip olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kürtlere karşı olan sorumluluklarını yerine getireceğine dair inancımız tamdır. Kürtlerin, son dönemde Amerika ve İsrail’in stratejik müttefikleri olduğunu daha iyi anlaması, bölgesel gerçeklikler açısından önemli bir farkındalık yaratmıştır. Bugüne kadar Ortadoğu’da Kürtlere karşı yürütülen savaşlar, baskılar ve zulüm politikalarının arkasında yer alan güçlerin, yanlış söylemler ve yalanlarla halkı manipüle etmeye çalıştığı ortaya çıkmıştır. Ancak bugün Kürt kadınlarının mücadelesiyle bu oyunlar bozulmaktadır. Kürt kadınlarının bu haklı ve kararlı mücadelesinde başarılar diliyor, bu önemli gelişmelere öncülük eden kadın liderlere en derin saygılarımızı sunuyoruz. Bu tarihi süreç, Kürt halkının özgürlük ve bağımsızlık yolundaki azmini güçlendirecektir. Syrian Democratic Council SDC People’s Defense Units - YPG YPJ ROJAVA Mazloum Abdî مظلوم عبدي Saleh Moslem Partiya Yekîtiya Demokrat Ronahi tv DEM Parti X

Hozan Cane

51,017 просмотров • 1 год назад

📌Şam çeteleri ile girilen savaşta kimliği henüz netleştirilememiş en az 200 Arap savaşçı şehit düştü ve yüzlercesi şuan Rojava savunma güçleri içinde yer alarak mücadeleye devam ediyor 📌AZİZ ARAP’TAN NET MESAJ: “ARAP GENÇLİĞİ QSD SAFLARINDA YERİNİ ALMALI” 📌Kuzey ve Doğu Suriye’de kritik bir süreç yaşanırken, Rojava savunma güçleri üyesi Aziz Arab’dan dikkat çeken ve güçlü bir birlik çağrısı geldi. Şaitat Aşireti’ne ve Arap halkına seslenen Aziz Arab, bölgede devreye sokulmak istenen girişimlere karşı açık bir tutum alınması gerektiğini vurguladı. Arap toplumunun tarihsel hafızasına seslenerek, yaşananları unutmama çağrısında bulundu. 📌DAİŞ’in bölgede yarattığı vahşeti hatırlatan Aziz Arab, o karanlık dönemde halkları kimin savunduğunun açık olduğunu belirtti. Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ve Kadın Koruma Birlikleri’nin (YPJ) ağır bedeller ödeyerek halkları kurtardığını ifade eden Aziz Arab, bu fedakârlıkların görmezden gelinmesine izin verilemeyeceğini dile getirdi. Ona göre bugün yaşanan tartışmaların merkezinde, o mücadeleyi değersizleştirme çabası yatıyor. 📌Aziz Arab, özellikle Arap gençlerine seslenerek provokasyonlara kapılmamaları gerektiğini söyledi. Suriye genelinde ve özellikle Kuzey ve Doğu Suriye’de yürütülen planların bölge halklarının iradesini kırmayı hedeflediğini belirterek gençlerin bu oyunu bozacak güçte olduğunu vurguladı. Açık bir çağrıda bulunan Rojava Savunma güçleri üyesi Aziz Arab, Arap gençliğinin QSD saflarında yer alarak hem kendi bölgelerini hem de halkların ortak geleceğini savunması gerektiğini ifade etti. 📌Şam yönetimini sert sözlerle eleştiren Aziz Arab, mevcut iktidarın baskıcı politikalarına karşı mücadelenin meşru olduğunu savundu. Kendilerini “kurtarıcı” olarak sunan bu çetelerin gerçekte Suriye halklarına acıdan başka bir şey getirmediğini belirterek, Liwa el-Tevhid (Tevhid Tugayı), el-Amşat ve el-Hamzat gibi çete yapılanmalarının geçmişte sivillere yönelik ağır ihlaller gerçekleştirdiğini hatırlattı. Bu yapıların bugün de demokratik ulus fikrine düşmanlık ettiğini söyledi. 📌Aziz Arab’a göre asıl hedef, Arap ve Kürt halkları arasına nifak sokmak. Ancak sahadaki gerçeklik bunun tam tersini gösteriyor. Son savaşta DAİŞ-HTŞ olarak anılan yapılara karşı verilen mücadelede en az 200 Arap savaşçının hayatını kaybettiğini belirten Aziz Arab, bu kayıpların halkların ortak direnişinin en somut göstergesi olduğunu ifade etti. Kimlikleri henüz tam olarak netleşmemiş olsa da, bu savaşçıların halkların birliği için can verdiğini söyledi. 📌Bugün de çok sayıda Arap gencin Kürt savaşçılarla birlikte cephelerde omuz omuza mücadele ettiğini vurgulayan Aziz Arab, bunun bölgedeki gerçek kardeşliğin en güçlü kanıtı olduğunu dile getirdi. “Demokratik ulus” anlayışının halkların eşitliği ve ortak yaşamı temel aldığını belirterek, bu fikrin korunmasının yalnızca bir siyasi tercih değil, tarihsel bir sorumluluk olduğunu savundu. 📌Açıklamasını “Yaşasın Suriye Demokratik Güçleri, yaşasın demokratik ulus, yaşasın halkların kardeşliği” sözleriyle tamamlayan Aziz Arab, Kuzey ve Doğu Suriye’de ortak direniş ruhunun güçlenerek devam edeceği mesajını verdi.

Engelli1

35,155 просмотров • 6 месяцев назад

⚡️Fenerbahçe-Galatasaray maçında gelen eleştiriler hakkında Nihan Cabbaroğlu : 🎙️Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Artık maç anlatan her spikere çok ciddi bir şekilde sosyal medyadan tepki geliyor. Bunlar küfürlere hakaretlere varabiliyor maalesef ve neredeyse bütün meslektaşlarım bunu yaşıyor bugün ben yaşıyorum yarın başka bir meslektaşım yaşayacak dün yine başkası yaşayacak bu artık hani kişisel bir problemden çıkıp genel bir mesele haline geldi. Bizim yayınlanan videolarımızın altındaki yorumlara baktığımız zaman da artık her hafta başka bir grup başka bir grubu suçlayarak ya da bizi başka bir şekilde suçlayarak konuşmaya başladı. Eleştiri tabii ki olabilir ama bu artık hakaret ve kişisel saldırı boyutuna geçtiği zaman bu çok tehlikeli bir hal alıyor gerçekten ve bununla baş etmek artık çok zor ve bu her meslektaşımın başına geliyor maalesef bunu söylemek istiyorum. İkincisi, benim mesleğe bakışımla alakalı ben bu mesleği TRT Spor‘da Ankara’da başladım ve orada meslek büyüklerimizden belirli eğitimler aldık ve orada şunu söylüyordu meslek büyüklerimiz, biz bu işi sevgiyle yapacağız biz bu işi kapsayıcı bir şekilde yapacağız çünkü bizi herkesin insan izliyor 100.000’lere ulaşıyor yayınlar bizim videolarımız da aynı şekilde farklı şehirlerde farklı yaş gruplarında insanlara ulaşıyor, maçları ablalarını örnek alan çocuklar seyrediyor küçük ablaları gibi olmak isteyenler seyrediyor, evlatlarıyla gurur duyan yaşlılar izliyorlar ve bunları düşündüğümüz zaman şunu düşünüyorum ben bu ise vicdanımızla ve sevgiyle yapmanız gerekiyor ben de hep bu değerleri gözeterek yapıyorum sahada olumsuz şeyleri görerek değil olumlu iyiyi doğruyu görerek bunları anlatmaya çalışıyorum mücadelenin rekabetin güzelliğine anlatmaya çalışıyorum her seferinde ve bu işi yaptığım sürece de bu şekilde dürüst ve adil bir şekilde ve vicdanımla ve sevgiyle yapmaya devam edeceğim ve bu sporu eğlenmek için sevmek için mutlu olmak için izleyen de yüz binlerce insan var belki ve onların varlığını bilmek de bana hep güç veriyorlar ve bu süreçte de bana çok destek oldu bir çok kişi çok teşekkür ediyorum. Bir diğer nokta da şu söylemek istediğim, ben çocukken yaz tatillerinde olimpiyat oyunlarını izliyordum hafta sonları yeri geliyordu radyodan futbol maçlarını dinliyordum ben sporu çok severek duydum spor yaparak duydum hala da spor hayatımı çok büyük bir parçası ve ben büyürken spor izlerken hiçbir kadın sesi duymadım hiçbiri radyoda ne televizyonda bu spora bu güzelliğe eşlik eden bir kadın sesi olmadı ve ben 2015’te spor anlatımına başladığımda televizyonda 2015 Dünya Atletizim Şampiyonası ile başladım ve o dönemde televizyonda hiçbir spor kanalında yayın yapan kadın bir spiker yoktu. Bu yıl gerçekten çok zor şu anda belli şeyleri artık normal olarak kabul ediyoruz ben 13 yıllık kariyerimde hiç iki tane kadın yorumcuyla yayın yapmadım. Voleybol bunun için çok büyük bir alan oldu hem sporcuların kadın sporcuların kahramanların kendisi olabilmesi için hem kadın spikerlerin burada görev alması hem kadın yöneticilerin takımlarda görev alıyor olması bunlar çok değerli bu alan çok çok kıymetli ve burada bu kadar kadının olması gerçekten çok güzel ve bizim bu alana sahip çıkmamız gerekiyor bizim kadınlar olarak birimize destek olmamız gerekiyor kimsenin kimse bu spor alanında çalışan hiçbir kadının bulunduğu yere kolay geldiğini düşünmüyorum belki gelmekten çok orada kalmak da çok zor bir yandan da ve bu kadar şeyin içerisinde birbirimize destek olmamız gerektiğini düşünüyorum, burada tekrar sporda yer almak isteyen kız çocukları için genç kadınlara yol açmamız yol göstermemiz onların da burada iş yapabilmeleri için olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Volleyland

232,106 просмотров • 1 год назад

Bugün, Şanlıurfa’nın bereketli topraklarında, Tülmen Köyü’nde, bu ülkenin vicdanını, gerçeğini ve onurunu temsil eden bir ismin hatırası önündeyiz. Bugün, Bekir Coşkun’u anmak için buradayız. Ama yalnızca bir gazeteciyi değil, bir dönemi, bir mücadeleyi, bir onuru anıyoruz. Bekir Coşkun, kalemiyle sadece yazmadı. Kalemiyle direndi. Kalemiyle hakikati savundu. Kalemiyle halkın sesi oldu. O, iktidarın değil, halkın gazetecisiydi. O, gücün değil, gerçeğin yanında durdu. O, suskunluk değil, cesaret yazdı. O, dalkavukluk değil, doğruluk anlattı. Bekir Coşkun, Şanlıurfa’nın Tülmen köyünde doğdu, ama kalemi tüm Türkiye’nin sesi oldu. Köydeki yoksul çocuğun da, şehirdeki işçinin de, taşeronun, köylünün, memurun, emeklinin de dili oldu. Onun kaleminde ayrıcalık yoktu. Onun satırlarında iktidar yoktu, ama halkın alın teri, emeği, umudu vardı. Bekir Coşkun, Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü hakkını bir yaşam biçimine dönüştürmüş bir insandı. O maddeyi yalnızca hukuk kitaplarında değil, her yazısında, her nefesinde, her sözünde yaşattı. Çünkü o biliyordu ki; bir ülkede ifade özgürlüğü susturulursa, orası artık demokratik bir ülke değil, baskının, korkunun ve yalanın hüküm sürdüğü bir ülkedir. Bugün, Türkiye’de çok sayıda gazeteci susturulmak isteniyorsa, bugün, hakikati yazanlar tehdit ediliyorsa, bilin ki Bekir Coşkun’un yazdıkları hâlâ doğruları söylüyor demektir. Bekir Coşkun, Cumhuriyet’in yazarıydı. Ama o Cumhuriyet’i sadece yazılarında değil, yaşamında da yaşadı. Cumhuriyet onun için bir tarih değil, bir vicdan meselesiydi. Cumhuriyet onun için sadece bir yönetim biçimi değil, halkın onuruydu, halkın eşitliğiydi, halkın ekmeğiydi. O, laikliğe inandı. Çünkü bilirdi ki, laiklik yalnızca bir anayasal ilke değil, bir halkın huzur garantisidir. O, adalete inandı. Çünkü bilirdi ki, adalet olmadan hukuk yaşayamaz. O, özgürlüğe inandı. Çünkü bilirdi ki, özgür olmayan bir millet nefes alamaz. Bekir Coşkun’un kalemi, yolsuzluğa, israfa, baskıya karşı bir halk kürsüsüydü. O, “Ben halkın gazetecisiyim” derken, aslında bu ülkenin en sade insanını temsil ediyordu. Sarayların lüksünden değil, halkın tenceresinden konuştu. Makamlardan değil, pazarda file dolduramayan yurttaşın sesinden yazdı. Bugün biz burada onun mezarı başında, işte o halkın sesiyle konuşuyoruz. Bekir Coşkun, hiçbir dönemde iktidarın sofrasına oturmadı. Hiçbir zaman sus payı almadı. O, kalemini satmadı, yüreğini kiraya vermedi. Bu yüzden baskı gördü. Bu yüzden yargılandı. Bu yüzden susturulmak istendi. Ama o sustuğunda bile, yazıları konuşmaya devam etti. O, susturulan basının değil, direnen basının yüzüydü. O, bu ülkenin basın özgürlüğü mücadelesinde bir milattır. O, halkın haber alma hakkını savunurken bedel ödeyen bir aydındı. Çünkü bilirdi ki, basın sustuğu gün halk kör olur, halk sağır olur, halk çaresiz olur. Bugün Türkiye’nin her köşesinde, doğruyu yazdığı için cezaevinde olan gazeteciler varsa, biz onların her birinde Bekir Coşkun’un mirasını görüyoruz. Bekir Coşkun aynı zamanda doğanın, hayvanların, insanın dostuydu. O, doğaya da adalet gözüyle bakardı. Çünkü o, yaşamın her alanında adaleti savunurdu. Bir köpeğe yapılan zulmü de, bir çocuğun açlığını da aynı yürekle hissederdi. Onun yazılarında vicdan vardı, merhamet vardı, insanlık vardı. Bugün burada, Tülmen Köyü’nde, onun toprağından yükselen sesle bir kez daha söylüyoruz: Kalem susturulamaz! Gerçek yasaklanamaz! Cumhuriyet teslim alınamaz! Bekir Coşkun’un hayali, özgür bir basın, bağımsız bir yargı, adil bir Türkiye idi. Bu hayali yaşatmak, bizim hem vatandaşlık borcumuzdur, hem de insanlık görevimizdir. Bu topraklarda doğan bir çocuk, kalemiyle bir millete yol gösterebildiyse, bu, Cumhuriyet’in nasıl büyük bir ışık yaktığının kanıtıdır. Bekir Coşkun o ışığın taşıyıcısıydı. O ışığı söndürmek isteyenler çok oldu, ama o ışık hâlâ yanıyor, çünkü o ışığın adı halktır, adalettir, özgürlüktür.

Av.Mahmut TANAL

18,976 просмотров • 10 месяцев назад

YPJ çok gereksiz bir teşkilattır! Mazlum Abdi ve Sipan Hemo’dan rahatsız olan YPJ’lilerin tek derdi Suriye Arap Ordusun’da memur olup maaş almaktır - mesele asker olmak bile değildir Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Savunma Bakan Yardımcısı olan Sipan Hemo eski YPG’li erkek savaşçıları da Suriye Arap Ordusu’na aldıramıyor. Yani çok fazla erkek asker var. Mazlum Abdi ve Sipan Hemo erkek askerlere yeni orduda yer bulamıyor YPJ’ye ne yapsınlar! Suriye Arap Ordusu kadın askerleri kabul etmiyor. Yani YPJ’li kadınların orduda yer bulmaları mümkün değildir. SDG komutanı Mazlum Abdi (Mazloum Abdî مظلوم عبدي) ve Sipan Hemo’nun (سمير علي أوسو ( Sîpan Hemo)) da daha önce yaptıkları açıklamalar var. Kendi bölgelerini savaşmadan, binden fazla esir vererek, 260 savaşçılarını Suriye Arap Ordusu’na öldürterek teslim ettiler. Sipan Hemo şimdi Savunma Bakan Yardımcısıdır. Yani YPJ meselesi Şam’daki Arap yönetimi ile Kürtler arasında bir çekişme değildir. YPJ’nin derdi de Rojava’da bir otonom ya da federal Kürdistan Bölgesi kurmak değildir. Dertleri kadın hakları da değil. Mesele kandın hakları olsa polis olabilirler ve polis olarak şehirlerde hizmet yapabilirler. Bu ekibin tek derdi niye Sipan Hemo ve erkek Kürt askerler orduya alındılar, Suriye Arap Cumhuriyeti’nden maaş alıyorlar ama YPJ’li kadınlar işsiz kaldılar hesabıdır. Mazlum Abdi, Sipan Hemo, PYD, YPG ve YPJ bir bütün olarak mağlup oldular ve Suriye Arap Cumhuriyeti’ne teslim oldular. Şimdi de memurluk için gösteri yapıyorlar. Rohilat Afrin (Rohilat Afrin) de boş konuşuyor. “Rojava devrimi” çöktü, yerinde yeller esiyor. Bizzat Öcalan kendi eliyle, yani Mazlum Abdi, Sipan Hemo ve Rohilat Efrin gibilerinin eliyle orayı dağıttı.

Arif Zêrevan

45,448 просмотров • 2 месяцев назад

Refaha Yürüyen Vicdan: Çocuklarımızın Yüzüne Bakmak İstiyorsak Kahire’de güneş, sabahın ilk saatlerinde bile bir keder gibi doğuyordu. Tozlu sokaklardan geçip Refah’a uzanan kalabalık bir yürüyüş başlamıştı. Herkesin adımlarında başka bir hikâye, başka bir suskunluk vardı. Kalabalık büyüktü ama sessizlik daha büyüktü. Bu sessizlik, utancın ve vicdanın ortak diline dönüşmüştü. İnsan bazen konuşarak değil, yürüyerek anlatır içindeki feryadı. Yürüyüş esnasında kalabalığın içinde, yüzünde ne medya kimliği ne de ülke rozeti taşıyan bir kadınla göz göze geldim. Adı Stella’ydı. Almanya’dan geldi. Elinde yalnızca bir su şişesi ve yorgun bir sırt çantası vardı. Ona kim olduğunu sormadım; ama neden burada olduğunu, durduğu yer, taşıdığı ifade zaten sessizce anlatıyordu. Sadece birkaç kelime etti, ama o kelimeler kalabalığın uğultusunda yankı oldu: “Bu hayatta çok kötü şeyler oluyor. Eğer çocuklarımızın yüzüne bakmak istiyorsak, sessiz kalamayız. Almanlar, Türkler… artık kim olduğumuzun önemi yok. Herkes burada çünkü herkes her şeyi görüyor. Elimizde telefonlar var, görüntüler var… Ama evde oturup kahvemizi içmeye, işe gitmeye devam edemeyiz. Böyle şey olmaz. Ayağa kalkmak lazım. Çünkü çocuklar ölüyor… Anneleri, babaları ölüyor...” Stella bir gazeteci değildi o gün. Haber yapan değil, acıyı taşıyan bir insandı. Belki de en gerçek habercilik artık kalbiyle yürümekten geçiyordu. Sessizce yürüyen insanların gözlerinde, anlatılamayan bir yük, bastırılmış bir haykırış vardı. Refah’a atılan adımların arasında yalnızca Ortadoğu’dan insanlar yoktu. İspanyol bir çift, ellerinde zeytin dalı taşıyordu. Kanada’dan gelen bir kadın gözyaşlarını mendiline değil, küçük bir çocuğun oyuncak ayısına siliyordu. Her birinin ortak bir yarası vardı: Görmek. Ve artık hiçbir şey olmamış gibi yaşayamamak. İnsan bazen kendi acısına bile yabancılaşır. Ama bu yürüyüşte insanlar birbirinin acısına yabancı değildi. Herkesin kalbinde, başkalarının çocukları için atan bir parça. Herkesin omuzunda, dünyanın başka ucundaki bombalanmış bir evin tuğlası. Kimileri sustukça içten içe yanıyor, kimileri ağlamayı bile unutur hale gelmişti. Bu yürüyüş, Gazze için yürünüyordu. O coğrafyada bombaların altında kalan çocuklar, enkazdan sağ çıkamayan anneler, göz göre göre susulan, görmezden gelinen bir vahşetin ortasındaydılar. Kalabalık; Gazzeli çocukların, annelerin, insanların hayatta kalabilmesi için yola düşmüştü. Bu yürüyüş, onların sesi olma gayretiydi. Gazze artık yalnız değildi. Bu kalabalık, o acının yalnızca bir ülkeye, dine ya da sınıra ait olmadığını gösteriyordu. Alanda Müslümanlar kadar Hristiyanlar da vardı. agnostikler de... Farklı kıtalardan, inançlardan, geçmişlerden gelen insanlar tek bir duyguda birleşmişti: Vicdan. Toprağın sıcağı, bedenin yorgunluğuyla birleşiyordu ama kimse durmak istemiyordu. Çünkü bu yürüyüş sadece Refah’a değil; insanlığın kendine dönüşüydü. Kalabalık, yeryüzünde hâlâ kalmış azıcık merhametin izini sürüyordu. Yol boyunca birbirine sıkıca sarılan insanlar vardı. Diller farklıydı ama duygular aynıydı. Göz göze gelen iki insan, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan anlaşabiliyordu. O anda ne siyaset konuşuluyordu, ne analiz yapılıyordu. O anda sadece kalp konuşuyordu. Bir yaşlı adam, elinde bastonla yürüyordu. Her adımda hafifçe sendeleyerek ama inatla ilerliyordu. Yanından geçen genç bir adam, koluna girdi. İsimlerini sormadılar. Kim oldukları önemli değildi, neden orada oldukları yeterince güçlü bir cevaptı. Bir köşede susarak yürüyen genç bir kızın elinde kendi çizdiği bir pankart vardı: "İnsanım, çünkü acıyı taşıyabiliyorum." Yalnızca o yazı bile, sayfalarca rapordan, manşetten, söylemden daha etkiliydi. O gün Kahire’de, adımlarımızı bir hedefe değil, bir haykırışa doğru attık. Bu haykırış, sadece Gazze için değil; kaybettiğimiz merhamet için, unuttuğumuz ortak insanlık için, susturulmuş çocukların sesi için yankılandı. Ve o ses hâlâ kulaklarımızda çınlıyor: "Ayağa kalkmak lazım." Erdal Elibüyük 15.06. 2025, Kahire

Erdal ELİBÜYÜK

23,319 просмотров • 1 год назад

Memur-Sen Heyeti Olarak Başlattığımız Protesto Genel Kurul’da Büyük Destek Gördü: İsrail Susturuldu Katiller topluluğu İsrail’in, Filistin’in ILO’daki “Üye Olmayan Gözlemci Devlet” statüsünü hedef alan ve Filistin’in uluslararası platformlardaki meşru temsilini zayıflatmayı amaçlayan girişimi, sosyal tarafları temsil eden delegelerin online oylamasında 17 kabul oyuna karşılık 394 ret oyuyla ezici bir çoğunlukla reddedildi. Böylece Filistin’in ILO bünyesinde elde ettiği temsil ve katılım hakları bir kez daha uluslararası toplum tarafından teyit edilmiş oldu. Ancak İsrail bununla da yetinmedi. Genel Kurul’da bu kararı protesto etmek için söz alan İsrail temsilcisini, Memur-Sen/Türkiye heyeti olarak başlattığımız ve dünyanın dört bir yanından gelen delegelerin güçlü destek verdiği protestolarla susturduk. Salonda masalara vurularak yükselen tepkiler, açılan Filistin bayrakları ve adalet çağrıları, insanlığın ortak vicdanının sesine dönüştü. İsrail temsilcisinin konuşması defalarca kesintiye uğradı. Bu tablo, yalnızca bir oylamanın sonucu değil; yıllardır işgal, zulüm, katliam ve hak ihlalleriyle mücadele eden Filistin halkına verilen güçlü bir dayanışma mesajıdır. Filistin davası, sadece Filistinlilerin değil; adalete, insan haklarına, emeğe, özgürlüğe ve insan onuruna inanan herkesin ortak davasıdır. Uluslararası emek hareketi, hakkı ve hakikati hedef alan girişimlere karşı susmayacağını, mazlumun yanında yer almaya devam edeceğini bir kez daha göstermiştir. Filistin’in meşru temsil hakkını yok saymaya çalışanlar kaybetmiş; adalet, dayanışma ve insanlık kazanmıştır. Memur-Sen olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Filistin’in haklı davasını her platformda savunmaya, uluslararası kuruluşlarda adaletin, özgürlüğün ve insanlık değerlerinin sesi olmaya devam edeceğiz. Filistin özgür olana, adalet yerini bulana kadar... #Filistin #ILO #FreePalestine #JusticeForPalestine

Memur-Sen

21,413 просмотров • 2 месяцев назад

Bugün Selanik’te, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu evi ziyaret ettim. Orası sadece bir ev değildir. Orası; bir milletin bağımsızlık mücadelesinin başladığı yer, Cumhuriyet’in fikren doğduğu yer, Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluk nefesinin hissedildiği tarihi bir hafıza mekanıdır. Ancak büyük bir eksiklik açıkça görülmektedir. Atatürk Evi’nde, ziyaretçilere verilmek üzere hazırlanmış, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca ve diğer dillerde kapsamlı bir tanıtım kitapçığı, rehber broşür, bilgilendirme kataloğu maalesef yoktur. Duvarlara birkaç bilgi asılmış olabilir. Ama insanlar sadece duvara bakıp çıkmak istemiyor. İnsanlar; Atatürk’ün hayatını, Selanik yıllarını, ailesini, çocukluğunu, Cumhuriyet’e giden yolculuğunu anlatan bir çalışmayı yanında götürmek istiyor. Bir ziyaretçi, Atatürk’ün doğduğu evden ayrılırken elinde bir eser, bir rehber, bir hatıra bilgi kitapçığı görmek ister. Çünkü Atatürk sıradan bir lider değildir. Atatürk; yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu değil, dünya tarihinde anti emperyalist mücadelenin en büyük liderlerinden biridir. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, tarihi kişiliklerin doğduğu evlerde onlarca dilde profesyonel tanıtım kitapçıkları, multimedya içerikleri, rehber yayınlar, çocuklar için özel anlatımlar bulunmaktadır. Ama Selanik’te Atatürk Evi’nde böyle kapsamlı bir çalışma görememek büyük eksikliktir. Üstelik bu mekan, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sorumluluğunda tanıtılan en önemli tarihi alanlardan biridir. Her alana bütçe bulunurken, Atatürk’ün doğduğu ev için çok dilli, nitelikli, akademik, görsel açıdan güçlü bir tanıtım kitapçığının hazırlanmaması kabul edilemez. Bu yalnızca bir tanıtım eksikliği değildir. Bu, Cumhuriyet hafızasına karşı eksikliktir. Bu, Atatürk mirasına karşı yetersizliktir. Bu, kültürel diplomasi açısından büyük kayıptır. Selanik’e gelen yabancı turistler, Atatürk’ü daha yakından tanımak istiyor. Ama ellerine alabilecekleri kapsamlı bir kaynak bulamıyorlar. Oysa burada yapılması gereken çok açıktır: Atatürk Evi için; Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca, Arapça ve diğer dillerde kapsamlı tanıtım kitapçıkları hazırlanmalıdır. Atatürk’ün hayatı, Selanik yılları, ailesi, eğitim süreci, Cumhuriyet’e giden fikir dünyası, fotoğraflar ve belgelerle ziyaretçilere sunulmalıdır. Çünkü Atatürk yalnızca bizim tarihimiz değildir. Atatürk, insanlık tarihinin önemli liderlerinden biridir. Böylesine büyük bir mirasın, sadece birkaç duvar yazısıyla anlatılması yeterli değildir. Atatürk’e gerçek saygı; sadece törenlerle değil, onun mirasını dünyaya doğru anlatmakla olur.

Av.Mahmut TANAL

64,410 просмотров • 2 месяцев назад

İletişim Başkanımız Sayın Fahrettin Altun'un (Fahrettin Altun) TRT World Citizen Humanitarian Film Festival programındaki konuşmalarından... ▪ Geçtiğimiz yılın, 2023’ün 7 Ekim’inden bu yana güneş tam 393 kez doğdu… ▪ O günden bu yana, daha 1 yaşını bile görmemiş kaç bebek öldü biliyor musunuz? Tam 786 bebek! ▪ Dahası var! Son 393 kara günde; toplamda 17 bin 210 çocuk, maalesef hayatını kaybetti. ▪ O günden bu yana, gökten ölüm olup yağan bombaların altında tam 11 bin 742 kadın can verdi. ▪ Gazze’de, toplamda 42 bin 885 masum insan, ne yazık ki artık nefes almıyor. ▪ 35 bin 55 öksüz ve yetimse anasız-babasız bir şekilde ne kadar tutunabilirse o kadar hayata tutunmanın mücadelesini veriyor. ▪Maalesef dahası var! Aradan geçen 393 günde, tam 183 gazeteci kardeşimiz, bin 47 sağlık çalışanı, 85 sivil savunma görevlisi ne yazık ki görevlerinin başında haince katledildi. ▪ İçinizden, “Onlar sayı değil, onlar birer insan” dediğinizi duyabiliyorum… Evet! Onlar birer sayı değil, onlar insan. Her biri birer anne, baba, çocuk, eş, abi, kardeş… İnsan onlar… ▪Aradan geçen bu 393 günde üzerlerine toplam 85 bin 500 ton patlayıcı yağan insanlar. ▪ Şimdi, maalesef bu zulmün bölgeye yayılma riskiyle karşı karşıyayız. Türkiye’nin en önemli mücadelesi, bugün, yakın coğrafyasında başlayan Gazze’de yükselen bu şiddet sarmalının bölgeye yayılmasını engellemek. Maalesef kelebek etkisiyle büyüyen bir katliamdan, organize suçlar zincirinden bahsediyoruz. ▪ İşte tam da bu noktada, burada, sanatın birleştirici gücü altında “İnsani Değerleri” savunmak için toplanan bizler, şu hakikati var gücümüzle yüksek sesle haykırmak durumundayız. ▪ Bütün bunlar bir İNSANLIK SUÇUDUR, bu suçları gizlemeye çalışanlar bu insanlık suçunun ortaklarıdır. ▪ Suçlu İsrail’dir ve bir o kadar da İsrail’e destek olan, İsrail’in cürümlerini görünmez kılmak için çaba sarf eden, o cürümlere malzeme sağlayan, o cürümleri işlesin diye İsrail’i cesaretlendiren Batılı müesses nizamın öncü aktörleridir. ▪ Evet, onlar suçludur. Biz, haktan-hakikatten yana olan insanlar, bu apaçık gerçeği her ne olursa olsun haykırmak durumundayız. Bugün bu apaçık gerçeği haykıran sanatçılar, bilim insanları, ne yazık ki yoğun mahalle baskısına maruz kalmakta, işlerinden kovulmakta ve toplumsal anlamda izole edilmeye çalışılmaktadır. ▪ Ne olursa olsun hakikatin gür sesi, bu türden zulüm düzenlerini bastırmıştır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İnşallah bizler, insanlık var oldukça, insan onuru var oldukça, küresel vicdan toplumu var oldukça bu zalimlerin tarihin çöp sepetine gönderileceğine inanıyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz.

Aslan Değirmenci

18,000 просмотров • 1 год назад

🔴HPG GENEL Komutanı Murat Karayılan: Bilindiği üzere 6 Ocak’ta Halep’ten geniş çaplı bir saldırı başlatıldı. 18 Ocak tarihli açıklamanızda bunun bir komplo olduğunu belirtmiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Halep’ten başlayıp yayılan saldırı dalgası sıradan değildir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sykes-Picot Anlaşması’na dayanarak bölgeyi dizayn etmek istediler. O zaman bu dizayn Suriye’den başladı. Bu anlamda Suriye’nin bölgede bir önemi vardır. Şimdi de bölgenin yeniden dizaynına yine Suriye’den başladılar. Selefi bir kadro olan Colani’nin öncülüğünde bir Suriye ve ona bağlı olarak da bölgenin dizaynını tamamlamak istiyorlar. QSD ile Şam hükümeti arasında 4 Ocak’taki görüşme, basına yansıdığı kadarıyla müdahale sonucu sabote ediliyor. Bir gün sonra (5 Ocak) Paris’te, ABD’nin öncülüğünde Suriye ve İsrail arasındaydı ama Türkiye de endirekt bir biçimde Suriye yoluyla toplantıya dâhil oldu. Bu toplantının ardından, yani 6 Ocak’ta ise Halep’e saldırılar başladı. Sonrasında birçok kez savaşın durmasına dönük müdahaleler olmasına ve ateşkesler ilan edilmesine rağmen hiçbirine uymayıp devam ettiler. Açık ki bu bir komplo ve büyük bir plandır. Bu planı Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve hatta Ürdün gibi bölgesel devletler ile ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçler onaylamıştır. Zaten öncesinden bunlara hazırlanıldığı da açığa çıktı. O görüşmelerin hepsi bunun üzerini örtmek için yapılıyor ama esasında yeni bir dizayn söz konusudur. Bu dizayn içerisinde Kürtlerin yerinin olmamasıdır. Bakın; Suriye’de HTŞ lideri Colani’yi Şam’a getirip etrafında yeni bir devlet kurmak istiyorlar ama Suriye’nin yüzde 30’undan fazlasını savaşarak DAİŞ’ten kurtaran Kürtler, Araplar, Asuri-Süryaniler ve diğer halklardan oluşan QSD’yi ise dışarıda bırakıyorlar. Normal şartlarda koalisyon olması; birlikte devleti kurmaları gerekirdi. Öyle yapmadılar; Rojava Kürtlerini dışarıda bıraktılar. Tıpkı I. Dünya Savaşı ardından olduğu gibi yeni dizaynda Kürtlere yer verilmedi. Yine II. Dünya Savaşı sonrası dizaynda Kürtlere yer verilmedi ve Mahabad yaşandı. İşte şimdi de Rojava’yı ikinci bir Mahabad yapmak, yani yeni dizaynda Kürtlere yer vermemek istiyorlar. Bu saldırı, tüm Kürtlere karşıdır. Kimse bu konuda yanılmamalıdır. Bugün YPG, YPJ ve QSD’li kahramanların yürüttüğü direniş ise tüm Kürtler içindir. Bu komplo, aynı zamanda tıpkı 15 Şubat’taki gibidir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu, Önder Apo şahsında Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yapıldıysa bugünkü de aynı biçimdedir. Önder Apo, 27 Şubat 2025’te yeni bir çağrı yaptı. Bu çağrının temelinde halklar arası barış ve kardeşlik var. Bu komplo ise halklar arasında düşmanlığı geliştiriyor. Önder Apo’nun geliştirdiği süreci de anlamsızlaştırmak ve boşa çıkarmak istiyorlar. Belki şu an konumuz bu değil ama şunu belirtebilirim: Türk devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yine Devlet Bahçeli bilmeliler ki; Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtlerle barış olmaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin, yok etmeyi esas alacaksın ama Kuzey’de veya genel olarak Kürtler, Türk devleti ile barış yapacak ve kardeşliği geliştirecek. Bu mümkün değildir. Gerçekten kardeşlik ve barış isteniliyorsa bu siyaset terk edilmeli ve kökten bir değişim yapılmalıdır. Kısacası, uluslararası ve bölgesel yanları olan genel ve büyük saldırılar, Kürtlere karşı kapsamlı bir komplodur. Bu komployu en iyi hisseden halkımızdır. Bazı çevreler, QSD’nin Kürt-Arap-Asuri-Süryani halkların kardeşliğine dayalı projesinin çöktüğünü, bunun yanlış olduğunu belirterek eleştiriyorlar. Arapların taraf değiştirdiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz? Bu, milliyetçi ve dar bir yaklaşımdır. Halkların kardeşliği ve demokratik ulus çizgisi yanlış değildir. Bildiğimiz kadarıyla QSD de bu çizgi temelinde hareket etmeye çalışıyor. Kuzey-Doğu Suriye’de oluşan sistem, feodallere ve egemen kesime dayanarak değil; emekçi halklara, Arap-Kürt-Asuri-Süryanilerin emekçilerine dayanarak oluşturulmuş bir sistemdir. Yine QSD’ye sırt dönenler, egemen tabakadan aşiret şeyh ve reisleriydi; onların Arap halkının tümü olduğunu belirtemeyiz. Duyduğumuza göre halen de birçok Arap savaşçı, QSD’nin içerisinde yer alıp savaşıyor ve çok sayıda şehitleri vardır. Dolayısıyla karalanmasını doğru görmüyoruz. Arap şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor; kim güçlüyse onun tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından QSD’nin güçlü olduğunu görünce QSD’yi desteklediler. Bu sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon QSD’yi desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi Arabistan’ın da rolü oldu. Aşiret reisleri ve şeyhlerin hepsi kötü değildir. Mesela Şemer aşiretinin reisi Hemedî Deham vardı; değerli, demokrat bir insandı. Kendisi vefat etti. Allah rahmet eylesin. Kısacası böylesi değerli ve iyi insanlar da vardır ve şimdi de ister Şemerî olsun, ister Tayî, Cîbûrî vd., yüzyıldır Kürtlerle birlikte yaşayan birçok aşiret vardır. Yani Kürt-Arap ortaklığı devam etmeli, halkların kardeşliğinde ısrar edilmelidir. Bu konuda yanlış düşünenlere, Arap ve Kürt halklarının kardeşliğine karşı olanlara çağrıda bulunmak ve onları yanlış yoldan döndürmek gerekiyor. Bugün uluslararası bir plan var ve kimse bu plana alet olmamalı, halkların kanını dökmemeli; herkes halkların kardeşliğini esas almalıdır. Arap aşiretlerine ve herkese çağrımız budur. Birçok çevre, Koalisyon güçleri ve Amerika’nın QSD’yle işbirliği yaptığını, onu kullandığını ve sonra da sattığını öne sürüyor. Bu doğru mu? Şayet QSD’yi satın almışlarsa sattıklarından söz edilebilir. Açık ki QSD’yi satın alamadıkları için bir satma da söz konusu değildir. Bu çerçevedeki yorumlar doğru değildir. Orada ne alma ne de satma var. DAİŞ’e karşı bir savaş vardı ve bu savaş temelinde bir kesim Arap, Asuri-Süryani de QSD’ye katıldılar. Uluslararası Koalisyon da onlarla taktik bir ittifak oluşturdu. Zaten ABD’li yetkililer, onlarca kez bu ilişkinin taktik bir ilişki olduğunu söyledi. Taktik ne demek? Yani günü gelince birbirinden kopmak demek. Bunun için aldı-sattı vb. denilemez ve öyle bir şey de yok. Yalnız şunun altını çizmek gerekiyor: Ortada demokratik bir sistem vardı. Bu sistem, her türden gericiliğe karşı mücadele yürütüyordu. ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi devletlerin de önemli bir rol oynadığı Uluslararası Koalisyon ise sürekli bir biçimde demokrasi yanlısı olduklarını belirtiyordu. Suriye’de görüldü ki El Kaide’den gelen, yapay bir Selefi örgütü esas aldılar ve demokratik bir yapı olan QSD’yi ise desteklemediler, yalnız bıraktılar. İkiyüzlülük budur. Bu biçimde bölgede Selefi dalganın tekrardan güçlenmesine ve DAİŞ’in tekrardan dünyanın başına bela olmasına yol verdiler. Uluslararası Koalisyon’un bu siyaseti, radikal İslamcı, Selefi dalganın önünü açtı; onu iktidar hâline getirerek güçlendirdi. Daha da güçlendirecektir. “Şiileri durduralım” adı altında bunu yaptılar ama bu doğru bir şey değildir. Diğer yandan QSD, DAİŞ’e karşı savaşta 13 binden fazla şehit verdi. Peki, DAİŞ’e karşı olan savaş anlamsızlaştı mı? Tabii ki hayır. Açık ki şimdiye kadar bu uluslararası güçler, QSD ile taktik de olsa DAİŞ’e karşı bir ittifak ilişkisi geliştirdi ve şimdi de terk etti. Elbette bunun ihanet olduğu doğrudur fakat işte “stratejik bir ilişkiydi de bu hâle mi geldi” denilirse, öyle olmadığı biliniyor. Biz Hareket olarak hiçbir zaman böylesi ilişki ve devletlere güvenmedik. Ortadoğu’da sürekli bağımsız bir siyaseti yürüttük. Sürekli kendi öz gücümüze dayanıyor ve devletlerin değil, kamuoyunun desteği temelinde hareket ediyoruz. Kamuoyu bugün bir güçtür. Devletlere de söz geçirebilir. Buradan bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Apocu Hareket olarak şimdiye kadar Ortadoğu’da bağımsız bir çizgide yürümemize rağmen Türk yetkililerde ve Türk basınında hastalık hâline gelmiş bir durum söz konusudur. Ne zaman Kürtlerin özgürlükçü bir çıkışı olmuşsa dış mihrakları işaret etmişlerdir. Bu biçimde algı yaratarak Hareketimizi sürekli dışarıyla bağlantılandırıyorlar. Kuşkusuz bunların hepsi yalandır. Bizler her daim kendi öz gücümüzle yürüdük. Bu şimdi de böyledir, geçmişte de böyleydi. Kimin bağımsız hareket ettiği, kimin dışarıya yaslanarak halkları ezmek istediği açıktır.

Humanist(Rojava)

117,907 просмотров • 6 месяцев назад

“En derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar..” Oruç ona “Eleni” diye seslenirken geçmişlerini çağırıyordu; birlikte güldükleri anları, denizi, fotoğrafları, birbirlerine baktıkları o sessiz anları… Ama Eleni o kapıyı kapattmıştı. Çünkü o an kalbiyle değil, kırılmış tarafıyla konuşuyordu. “Eleni değil, Aleyna Koçari.” Bir isim düzeltmesi değil; aşklarına çekilmiş ince bir çizgiydi. O ana kadar Oruç’un sesinde yaşayan Eleni, onun sevdiği kadındı. Ama Aleyna Koçari, gerçekleri öğrenmiş, kırılmış ve artık aynı yerden bakamayan kadındı. Bu, Oruç’un karşısında duran kişinin artık onun tanıdığı Eleni olmadığını ilan etmesi gibiydi. İsim burada bir kimlik sembolüne dönüşüyor. Oruç’un sevdiği kadınla, gerçeğini öğrenen kadın artık aynı kişi değildi. Eleni, Oruç’un ona verdiği kimliği geri bırakıp kendi köklerine dönmüştü.. Oruç’un “Nasıl diyorsan öyle olsun, Aleyna…” demesi ise bir teslimiyet anıydı. İlk kez ilişkiyi kendi istediği şekilde yönlendirmeyi bırakıp onun seçimine saygı gösteriyordu. Çünkü bazen aşk, tutmak değil, karşındaki insanın kim olduğunu kabul etmektir. Ben seni çok dinledim sen susarken.” Bu cümle aslında bir vedanın içinde saklanan aşk mektubu gibiydi. Çünkü Eleni, Oruç’u sadece konuştuğunda değil, sustuğunda da sevdi. Onun yaralarını, korkularını, yüklerini anlamaya çalıştı. Bir insanın sessizliğini bu kadar uzun süre dinlemek, onu çok sevmekten başka bir şey değildi.. Ama aşkın trajedisi de burada başlıyordu. Eleni, Oruç’un sustuğu yerlerde ona yaklaşmaya çalışırken, Oruç onu korumak için uzaklaştırıyordu. İkisi de aşk için mücadele etti. Ama biri gerçeğe yaklaşarak, diğeri gerçeği saklayarak. Bu yüzden finalde karşı karşıya gelen şey iki insan değil; iki farklı sevme biçimiydi. Oruç’un “Sen konuş, ben dinlerim” demesi ise bana göre bir erkeğin kaybettiğini anladığı andı.Çünkü bazı kayıplar insan gidince yaşanmaz. Bazı kayıplar, sevdiğin kişinin gözlerinde artık eskisi gibi yer bulamadığını gördüğün an başlar. Oruç o an ilk kez Eleni’nin değil, kendi sessizliğinin karşısında duruyordu. Ve belki de sahnenin en acı tarafı şuydu; Eleni’nin gözleri doluyordu çünkü Oruç’u sevmeyi bırakamıyordu. Oruç susuyordu çünkü kendini savunacak hiçbir söz bulamıyordu. İkisi de aynı aşkın yasını tutuyordu ama ikisi de hâlâ o aşkın içindeydi.Bir zamanlar aynı kareye sığan iki insan vardı. Şimdi aynı acıya sığınıyorlar. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır. Bazen bir aşkı bitiren şey ihanet değildir, zamanında söylenmeyen hakikattir. Ve Eleni’nin gözlerinin dolması.. Bazen bir insanı affetmek zor değildir. Asıl zor olan, onu hâlâ severken kırılmış olmaktır. O sahnede Eleni’nin yaşadığı tam olarak buydu. Oruç’u karşısında bir yabancı gibi değil, hâlâ sevdiği adam gibi görüyor. Bu yüzden sesi yükseliyor, gözleri doluyor ve sonunda konuşuyor. Çünkü en derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar. Ama bazen aşk, iki insanı bir arada tutmaya yetmez; yine de birbirlerinin kalbinde yaşamaya devam eder. Oruç’un sessizliği de, Eleni’nin gözlerindeki yaş da biraz bunu anlatıyordu. Sevgileri bittiği için değil, bitmediği hâlde yara aldığı için bu kadar ağırdı. Eleni’nin gözleri doluyorsa, bu nefret ettiği için değil. Oruç da susuyorsa, sevgisi bittiği için değil.İkisi de aynı aşkın içinde duruyorlar ama artık aynı yerden bakamıyorlar. Bu yüzden sahne bir ayrılık sahnesi gibi değil de, birbirini çok seven iki insanın ilk kez aynı acıyı farklı şekillerde yaşaması gibi hissettiriyor. Çünkü bazen aşk bittiği için ağlanmaz. Bazen aşk hâlâ orada olduğu hâlde, eskisi gibi yaşanamayacağını anladığın için ağlanır. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır.. #orel

PSİKOLOGROZA

10,958 просмотров • 2 месяцев назад