Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Devlet Bahçeli, Bese Hozat özelinde tarafların söylemsel düzeyde bile olsa gerilmelerine gerek yok. Herkes diline dikkat etmek zorunda ama herkes aynı zamanda kendi kitlesini konsolide tutmak zorunda, söylemler biraz da bu kaygıdan kaynaklanıyor. Bese Hozat'ın "Suç işlemedik, af istemiyoruz..." minvalindeki sözleri ilk değil, tek değil hepimiz söylüyoruz bunu zaten,...

56,262 views • 9 months ago •via X (Twitter)

0 Comments

No comments available

Comments from the original post will appear here

Related Videos

Evet, birkaç arkadaş bana bu videoyu gönderdi ve analiz etmemi istediler, başlayalım: Söylediği şeyler genel hatlarıyla hem doğru hem yanlış. Redpill etiketini yapıştırarak uyardığı şeyler konusunda haklı ama redpill o değil zaten. Lakin ben bu konularda insanları uyarmayı falan bıraktım. Bir insan redpillin ne olduğuna inanmak istiyorsa inanabilir. Sağlıklı bir kafa yapısına sahip olduğu sürece gerisi önemli değil. Gerçeği anlayıp hayatın içerisinde gerçeklerle uyumlu bir şekilde fonksiyonel bir yaşam sürdürebildiğin zaman zaten redpill hakkında düşüncelerin önemli olmaksızın redpill doğrultusunda yaşıyorsun demektir. Redpill’in bir isim olarak veya bir marka değeri olarak pek de bir önemi yok, temsil ettiği şeylerin değeri var. Zaten redpill herkese göre değil. Bazen insanların varoluş sancılarıyla kafayı yememek için kendisine birtık yalan söylemesi gerek. Gerçeği %100 saf bir şekilde almak herkese göre değil. O insanlara da anlayış göstermek lazım. Dediği diğer şey konusunda da haklı bu arada, gerçektn redpill camiasında çoluk çocuk çok. Ama bu da normal; bunu işaret etmek hastanede çok fazla hasta insan var demek gibi bir şey. Bir de geçen Uğur abi Centilmen Kulübü şey demişti, berbat insanların olmadığı bir topluluk yok. Yani teknik olarak doğru ama, so what? Lüzumsuz bir çarpıtma. Bir diğer argüman: Redpill’in topluma feminizmden daha büyük bir zarar vereceği düşüncesi biraz duygusal bi cevap olmuş. Birilerine kızmış belli ki, öfkesini atmak için böyle şeyler söylüyor. Zira redpill günümüzde geldiği konuma rağmen hala underground sayılabilecek bir akım. Milyonların desteklediği, devlet politikalarını şekillendiren, milyonlarca dolar fonlanan bir politik ideoloji aynı kefeye koymak biraz oksimoron bir düşünce. Manosferin erkekleri öfkeli warboylara dönüştürmesi eleştirisine de tam katılmadım çünkü bu çocuklar zaten manosferden önce iyi çocukluğun uç noktasına savrulmuş adamlardı. Bir uç noktadan çıkınca öbür tarafta radikalleşmek normaldir. Ha bazı şeyler bunu hareketlendirmiş olabilir ama zaten kendini hayatı boyunca yalan soyledigini fark eden ve bu yalanlardan acı gerçeklere uyanan herkes ister istemez radikalleşir. Yani manosfer bu radikalleşmeye katkıda bulunmuş olabilir ama asıl sebebi olamaz. Asıl sebep onlara söylenen yalanlardır. Bir de bizim gibi değilsen karşı taraftasındır safsatasını kendisi de yapmış farkında mı bilmiyorum ama, redpilciysen radikalsin toksiksin akıllı ve rasyonel olmak için bizim tarafta olman lazım ikilemini sen de yaratmışsın yani buradan çok farklı gözükmüyorsun. Son olarak: Öğretmen Kemal gibi adam diye örnek gösterdiği adam Mahmut abinin redpilli Türkiye’de popüler hale getiren bir numaralı kişi olması bir tık ironik olmuş. Redpillcileri bunlar gençlerin dertleriyle ilgilenmiyor tek dertleri kendi ceplerini doldurmak diye eleştirip, Redpillcilerin yazılarıyla kendine ün yapan, kendi sitesinde hala bir sürü redpill çevirisi bulunan, bir sürü pdf, patreon içeriği ve özel görüşme gibi şeyler satan adamı örnek göstermesi gülümsetmedi değil. Tutarsızsın hoca. Demek ki senin derdin birilerinin erkeklerin dertleri üzerinden ceplerini doldurmaları değil, senin hoşuna gitmeyen kabul etmediğin ve doğru bulmadığın şeyleri anlatarak ceplerini doldurmaları. Video ile ilgili yorumlarım aşağı yukarı bu şekilde. Atladığım bir yer varsa veyahut konuya dair sormak istediğiniz başka bir şey varsa yorumlarda sorabilirsiniz.

Zafer Karaaslan

16,972 views • 1 month ago

Amerika’yla ilgili ilk izlenimlerini anlatan hanımefendi; Amerikalılar gerçekten pis insanlar. Şimdi no offense, gerçekten pisler. Bir kere tuvalet musluğu kullanmıyorlar. Neyse, yani biraz pis bir konu üstünde durmak istemiyorum. Bir de bunun yanında, tuvalet kağıdı, ıslak mendil, yüzey temizleme mendilini bile klozete atıp sifonu çekiyorlar. Çöp kovası kullanmıyorlar tuvalette. Ben bunu oda arkadaşımdan öğrenmiştim geldiğimde. Şimdi ben Türkiye’de ne yapıyorsam aynısını yapmaya devam ettim. Sonra kız bana geldi ikinci gün şey dedi: 'Neden bunu buraya koyuyorsun ki, klozetin içine niye atmıyorsun?' dedi böyle, sanki ben malmışım gibi. Birincisi, ben mal değilim, sen pissin. İkincisi, statü ayırmıyorlar. Herhangi birine saygı duymak için title’a ihtiyaç duymuyorlar. Yani bir işletmenin patronuna da aynı saygıyı gösteriyorlar, atıyorum temizlik görevlisine de aynı saygıyı gösteriyorlar. Bence bu müthiş bir şey, Türkiye’de de olması gereken bir şey. Çünkü insan olarak nitelendiriyorlar karşısındaki kişiyi. Yani title’ı gerçekten umurlarında değil, müthiş bir şey. Keşke Türkiye’de de bu olsa. Ben çok fazla denk geldim Türkiye’de ki patronları, herkes biliyor zaten Türkiye’deki patron onları. Bu benim bayağı hoşuma giden bir şey, dikkat ettiğim bir şey yani daha doğrusu. Bir diğeri, saygıyla alakalı. 10 yaşındaki küçücük kız, 50 yaşındaki kocaman adama ismiyle hitap ediyor. Şimdi tabii ki de burada abi, abla gibi hitaplar olmadığı için tabii kültürler farklı. Ben buna biraz zorlanmıştım yani, hani abla, abi diyesim geliyor içimden. O Türk tabii ki de atamıyorum ama daha sonra şunun farkına vardım; birinin saygıyı hak etmesi için yaşının bir önemi yok aslında, yaptıklarının bir önemi var. Böyle olunca da buna da bir noktada alıştım. Dördüncüsü, keyif pzvleri. Amerikalılar inanılmaz çilli insanlar. Eğlenmeyi biliyorlar. Adamlar o kadar keyiflerine düşkün ki, ya bu refah seviyesiyle çok doğru orantılı. Bunun da bilincindeyim. Keşke Türkiye’de de böyle olsa. Maalesef değil, bayağı kıskandığım bir şey. Adamlar eğlenmeyi biliyor, çilliyorlar, memnunlar, hayatlarından memnunlar yani, keyif almaya bakıyorlar. Her şeyden keyif alıyorlar. Hiçbir şeyi zorla, yapmak zorunda oldukları için yapmıyorlar. Çalıştıkları işi bile tabii ki de para kazanmak hepimiz zorundayız, onlar da zorunlu ama onlar işlerini gerçekten çok severek yapıyorlar. Hiç bir tane bile somurtan Amerikalı görmedim. Herkes herkese merhaba, selam diyor. Bak tanımıyorlar birbirlerini, yoldan geçiyorlar bildiğiniz ve bu arada verdiğiniz cevap önemli değil, umurlarında değil. Sadece istedikleri laf atmak. İnanılmaz pozitifler, eğlenmeyi çok iyi biliyorlar. Kaç kere bunu diyeceğim ama artık eğlenmeyi biliyorlar, bu da kıskandığım bir şey. Ve son dikkat ettiğim şey de şu ki, inanılmaz sığ görüşlü insanlar var. Yani Türkiye’de de böyle insanlar olduğu için alış yani kolay alıştım. Biliyorum insanlara bu konuda nasıl davranmam gerektiğini zaten. Ya böyle futbol takımı gibi şeylerden bahsetmiyorum, özellikle din ve siyaset konularında inanılmaz sığ görüşlüler. Hani onlardan bir tık daha farklı düşünün, sizi tamamen hayatlarından falan silecek seviyeye geliyorlar. Fikirlerini değiştirmeleri çok zor, yani Türkiye’de de aynı zaten yani Ak Partililer falan aynı da, neyse işte anladınız. Yani sadece Ak Parti özelinde demiyorum, bütün siyasi partiler için bunu diyorum şimdi. Açıklamamı da bir düzgün bir şekilde yapayım, bunu dipnot gibi geçeyim. Böyle, şu anda bunları fark ettim. Daha fark ettiğim, benim garibime giden başka bir şey varsa, aa, porsiyonlar çok büyük! Ha, bunu söylemiştim zaten. Porsiyonlar inanılmaz büyük. Amerikalılar bu yüzden obez bence. O kadar büyük ki bir şeyin en küçüğünü alıyorum bitiremiyorum. Bir videoda göstereceğim galiba. Kendime küçük boy, küçük boy cornflakes aldım ve gerçekten benim gövdem kadar. Ki ben öyle minyon çıtı pıtı minik bir kız değilim yani ben 1.65’im, benim gövdem kadar. Porsiyonlar çok büyük. Neyse, bu kadardı."

Netlog Medya

78,900 views • 2 months ago

İHH’dan Ayrıldım… Mayıs 2016 tarihinde İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Merkez Medya ve Sosyal Medya Birimi’nde muhabir olarak başlayan ve içerik üreticisi olarak devam eden profesyonel çalışma hayatım, bugün itibariyle son buldu. Elbette, karşılıklı anlayış çerçevesinde. Ve tabi gönül bağı devam Allah’ın izniyle. Aradan geçen 7,5 yıl şüphesiz bana çok büyük tecrübeler kazandırdı. Bir insan için en değerli yıllardır belki de 20 ila 30 yaş arası. Ve ben ömrümün en kıymetli yıllarının böylesi güzide bir kurumda geçmiş olmasından onur duyuyorum. Umarım hakkını verebilmişizdir bunca nimetin ve hizmet fırsatının… Onlarca coğrafyayı ziyaret etmek, oralarda yaşananları Türkiye ve dünya kamuoyu ile buluşturmak nasip oldu. Kah Srebrenitsa’da yumruklarımızı sıktık, kah Patani’deki yetimlerimizle hayatımızın belki de en mutlu günlerini geçirdik. Gittiğimiz her memleket, derin izler bıraktı yüreğimizde. Mesleki olarak kazandırdığı tecrübeleri saymak mümkün bile değil. Vakfa başlarken, benim için büyük müjde olan bu haberi takipçilerimle paylaşırken “Ümmete hizmet yolunda vites büyütüyoruz” iddiasında bulunmuştum. Öyle olmuş mudur gerçekten bunu tarih takdir edecek. Ama yazdığım her habere; basına servis ettiğim her bültene, fotoğrafını çektiğim her kareye, imza attığım her belgesele, klibe; inandım. İnandım da yaptım. Vicdan terazimde tarttım, maşeri vicdana sorgulattım ve öyle paylaştım kendi mecrasında. Bu nedenle ki bugün sonuna kadar huzurluyum ve hiçbir keşkem yok. Bir keşkem var aslında: İşi yapabilmenin heyecanı, sonuca bir an evvel ulaşabilmenin gayretiyle biraz yorduğum ve hatta belki de istemeden de olsa kırdığım abiler, arkadaşlar oldu; biliyorum. Ama eğer onlar da bu satırları okuyorlarsa şunu yürekten yazıyorum ki hiçbiri bir art niyetle değildi. Belki toyluk, belki biraz Karadenizlilik ve belki de biraz uzun yılların kurs ortamlarında geçmiş olmasından kaynaklıydı bu bilinçsiz yormalar. Onlar özellikle haklarını helal etsinler ve bana bunu aşabilmem için dua etsinler, ricamdır. Eksiğimin farkındayım, er ya da geç düzelteceğim inşallah. Son haftalarda yıllık izinlerimi kullanıyordum ve bu sürede vakıfta mesaimin geçtiği tüm abilerle - kardeşlerle helalleşmeye gayret ettim. Henüz görüşemediklerimiz var, onlarla da en kısa zamanda yapacağız inşallah. Tüm bunların her birine ve özellikle yakın çalışma arkadaşlarıma, abilerime sonsuz teşekkürlerimi burada sunmak istiyorum. Bir vakte kadar hiçbir akrabamın dahi olmadığı şu İstanbul’da bana aile oldular, baba oldular, öz abiden öte abilik yaptılar. Allah her birinden razı olsun, güzel işlerinde muvaffak eylesin. *** “Medya” meselesini belki de gereğinden fazla kafasına takmış birisiyim. Bu, yola çıktığımda da böyleydi aslında. Lakin kaçırdığım bir yer varmış. Bunu zamanla öğrendim: Ekonomik bağımsızlık olmadan medyada var olabilmek ve söz söyleyebilmek mümkün değilmiş. Aslında neredeyse tüm meslek dallarında dünya gidişatında böyle bir ivme var. Özel şirketler, devletlerden fazla söz sahibi olabiliyorlar yeni düzende artık. Bugün Selçuk Bayraktar’ı güçlü kılan en önemli şeyin de tam olarak bu olduğu kanaatindeyim. Kendileri de defaatle bunun altını çiziyorlar zaten. Eğer bu çaba, devletin kanatları altında ilerletilseydi bugünlere gelemeyecekti muhtemelen. Bürokratik engeller, değişen siyasi atmosfer vs. Dün, bakan olduğu için en önemli atılımlara imza atabilen adamlar bugün neredeler, hangi işle meşguller acep bir bakın. Ama Bayraktar Ailesi, kendi çizgilerini muhafaza ettikleri müddetçe bir ömür bu başarıyı sürdürebilecekler. Sürdürsünler de zaten, duamız o yönde… Demem o ki bu kurtlar sofrasında var olabilmek için önce mesleki birikim elde edilecek. Ardından da ekonomik bağımsızlık. Aslında bu yeni bir şey de değil. Bir arkadaşım bu meseleleri konuştuğumuz esnasında Ahi Teşkilatından bahsetti ve “Bu eskiden de böyleydi. Girerdin bir ustanın yanına çırak olur, işi öğrenir sonra müsadeni ister yoluna bakardın.” Kendisi farkında değildi belki de hatırlattığı bu hakikatin. Ama tam da duymam gereken zamanda gelmişti bana bu hatırlatma. Evet, meslekte 10 yılı devirdim ve artık sıra bu işin ekonomik tarafını halletmeye geldi. Ardından da sıra bu işin destanını yazmaya gelecek evelallah. Tabi, sizlerin bugüne kadar yanıbaşımda hissettiğim o eşsiz dualarıyla. Çünkü, Müslümanlar hala olması gereken düzeyde temsil edilemiyor henüz medyatik düzeyde. Çünkü, hala zalimler mazlum; mağdurlar yok sayılıyor bu kirli düzende… Bir de şu var: İstanbul’da yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Tıpkı diğer büyük devletlerin başkentlerinde olduğu gibi burada da hayata tutunmak, ekonomik olarak ayakta kalmak kolay olmayacak. Devlet, “Ben sana Anadolu’da da yol, hastane yaptım, İstanbul’da yaşamak zorsa oraya gidebilirsin” diyecek alttan alttan. Bunun için yöneticileri de suçlu bulamıyorum doğrusu. Aksini yapsalar akıntıya karşı kürek zorlamış olacaklar ki bugüne kadar deneyenlerin başaramadığı gibi onlar da başaramayacaklar. Öyle ise yeni hale karşı vaziyetimizi almak icap ediyor. Hem zaten rızkın onda 9’u ticarette değil miydi? Ya Allah… “Hak, haklının en mukaddes malıdır, vermezlerse alacaksın tamam mı?” diyen şaire verilmiş bir sözüm var. Yitik hazinemizi bulamazsam da yolunu gösterecek, ardımızdan gelen nesle medyanın, sinemanın neden önemsenmesi gerektiğini hatırlatacağım. Sancağımızı bizden çalanlar da böyle başlamışlardı işe bundan 150 yıl evvel. Gazetecilik faaliyetleri gömmüştü bu asil milleti diri diri toprağa. Bugün de bu cephede pek bir şey değişmedi. Adı gazete değil artık ama yol yöntem yine aynı. Adına medya demiş olalım bu düzenin. Hala bizden koparmaya devam ettikleri evlatlarımızı, memleketlerimizi, şehirlerimizi ve geleneklerimizi neyle kopartıyorlar, bir hatırlayalım isterseniz: Dizi, film, medya propagandası ve her ne halt yerse yesin asla dokunulmaması gereken gazeteciler… Hafızlığın ardından imamlık, müezzinlik, vaizlik, müftülük yolunu bırakıp bu alana yönelme saikim de buydu tam olarak zaten. Şimdi yeni bir heyecanla Besmelesini çekiyorum tüm bu niyetin. *** “Ne yapacaksın?” sorusuna cevaba gelelim şimdi: Vakfa girdiğimde yapabildiğim tek profesyonel şey haber yazabilmekti. Zamanla, medya ilişkilerinin nasıl kurulacağından tutun da fotoğraf - video çekmeye; bunların hangi bakış açısıyla elden geçmesi gerektiğine ve tüm bunları aynı anda kompleks bir şekilde nasıl yönetilebileceğine kadar birçok noktada kendimi geliştirme fırsatım oldu. Bugün geldiğim noktada sadece vakıftan değil, kamusal hayat denen mesaili hayattan da ayrılıyorum. Tabi büyük konuşmak da istemem lakin en azından bir müddet böyle deneyeceğim. Evet, şahıs şirketimi kurdum ve artık evden devam edeceğim rızkımı aramaya. Elbette bu bir risk. Maaşlı düzenden, düzensiz bir gelire geçmek çok kolay olmasa gerek. Ama kim dedi ki zaten risksiz başarı var? Bugüne kadar neyi başarmak nasip olduysa o korkularımın üzerine giderek oldu. Hatta en güçlü yanlarım da burası oldu hep: Acı acı, tırnaklarımla neyi kazandıysam o yaptı beni ben… Halihazırda dışarıdan destek olarak üstlendiğim işler var. Gün geliyor bu kurumların ya da kişilerin, fotoğraflarını çekiyorum. Gün geliyor, haberlerini yazıyorum, sosyal medyalarını yönetiyorum. Gün de geliyor belgesellerini, kliplerini, sosyal medya videolarını her şeyiyle birlikte yönetip bunun pazarlamasına gayret ediyorum. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, bir vakfınız, bir Kuran Kursu’nuz, bir ticari işletmeniz ya da kendiniz için böyle bir ihtiyaç duyuyorsanız ve asgari müştereklerde buluşabiliyorsak size de bu noktada hizmet verebileceğimi buradan ilan etmek istiyorum. Bu işlerin de her birinin yine benim davama hizmet eden iş kalemleri olmasına gayret ediyorum. Bu benim bakmakla yükümlü olduğum eşimin ve Selimhan’ımın iaşesini temin için. Bunun dışında ekran yüzü olarak ama bir mecrada ama kendi oluşturmayı planladığım ortamda sözümü söylemem gerekiyor. Bu bir sac ayağıysa sadece tekniğini bilmek ya da sadece parasını kazanmak yetmiyor. Onun da arayışı içerisindeyim. Ama zorlamayacağım. Çünkü artık içimdeki deli kanı yenebilecek kadar büyüdüm. Biliyorum, nasipte varsa su akacak ve yolunu bulacak… Hem de hevesini ettiğimin de ötesinde! Adı lazım değil bir medya patronu, bugün değil çalışanlarına, eğitime gelen öğrencilerine bile hatırı sayılır bir maaş verebiliyor. Ne sebeple? Batıl davasına asker yetişsin için. Var mı Müslümanlar arasında böyle bir yapı, hem bunun heveskarlığını oluşturabilen ve hem de ödemesi gereken miktarı titremeden verebilen? Şimdi benim derdim de bu. Önce kendi iaşemi rayına oturtacağım. Ardından da ne tecrübem varsa ya da piyasada ne tecrübesi olan makul gazeteciler varsa her birinin bu aktarımı yapabilmesi için şu yeni şartlara göre bir sistem kurmaya gayret edeceğim. Gelen adamlar burada hem işi öğrenecekler hem iaşelerini temin edecekler. Oldum diyen de rahatlıkla piyasada kendi düzenini kurabilecek, ama Müslümanca! Allah’ım nasip et… Söz tükendi. Dualarınıza talibim. Rabb’im araç diye gördüklerimizi amaçlaştırmasın inşallah. Hepsinden öte bir kul olarak eksiklerimiz de çok. Her biri için ayrı ayrı dualarınıza tekraren talibim. Vesselam. | Temmuz, 2023

Bilal Gündoğdu

152,574 views • 3 years ago

📢SESLİ ANLATIM: 🚨HAYVANLARIN YARADILIŞ HAKİKATİ NEDİR? 🚨İFRİTLER NEDEN SİLÜET OLARAK HAYVAN ŞEKLİNDEDİR? Hal ilmi üzerine hocamızla istişare ettiğimizde; İnsanlardan ve cinlerden çok önce hayvanların yaratıldığı, ancak o zamanlarda bu günkü gibi et bedenlerinin olmadığı anlatıldı Bizim alemimizde melekler, hayvanlar, cinniler, insanlar ve yecüc mecüc olmak üzere beş çeşit mahlukat var. Tayyi mekan veya astral seyahat yapılıp biraz geriye gidildiğinde cinnilerle bir takım garip şekillerin, hayvanların savaştığı görüldü. Biraz daha ileri gidildiğinde; çok daha farklı olan hayvanlar var. Uçan, ağzından ateş çıkaran ejderhalar filan var. Evet bunlar gerçek, var. Dünyevi olarak da fosilleri incelediğinizde bu zaten teyit edilebilir. Bugünkü hayvanların bazısı bize yardımcı oluyor, bazısı saldırıyor. Yılan sokmaya çalışıyor, köpek bizi korumaya çalışıyor. Nasıl oluyor yani? Hepsi hizmet için sunulduysa o zaman bize saldıran hayvanlar niye var? Hepsinin bir insan oğlunu görünce "hazır ol" da beklemesi gerekmiyor mu? Gibi birçok beyin yakan sorularımız var. Astral yolculuk esnasında görülen bazı konuları anlatmak istiyoruz. Hayvanlar ve hayvanların yaratılış özellikleri hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyoruz, gayret ediyoruz. Bir kaynak da olmadığı için hal ilmi ile birlikte yolculuk yapıyoruz. Asıl konuya başlayalım: Cinlerden önce bir hayvanlar alemi olduğunu düşünün. Cinler yok, insanlar yok. Şu an bildiğimiz hayvan şekillerinde yaratılmış ama vücutları şimdiki gibi et değil. Suretleri şu anda gördüğünüz hayvan suretinde Kendi çeşitlerine göre birbirlerine üstünlük kurmaya çalışıyorlar Güçlü olan zayıfı eziyor. İçlerinde imanlısı var, imansızı var. Bugünkü cinler ya da insanlar nasılsa onlar da aynı şekilde. Uzun bir yaşam neticesi sonucunda cinler yaratılıyor. Rabbimiz cinleri yaratıyor ve hayvanlara üstün, halife olarak gönderiyor. Bu arada cinler yaratıldığında cinlerin vücuduyla hayvanların yani bize göre şu anda hayvan dediklerimizin vücutları aynı değil. Nasıl ki cinler bizim vücudumuza girebiliyorsa, hayvanların vücudu da cinlerin vücuduna girebiliyor o dönem. Bizim şu andaki gözümüze göre düşünmeyin. İnsan boyutundan değil Cinni boyutundan geriye bakın. İnsan boyutundan baktığınızda cinnileri göremiyorsunuz. Cinni boyutundan geriye baktığınızda şu andaki biz gibi onlar da o hayvanları göremiyorlar. Cinler yaratılmadan önce öyle bir durum yok çünkü hepsi birbirini görüyorlar İçinde imanlı olan, imansız olanlar var. Rabbimizin dini tek olduğu için Onlara bildirilen emirler de bizdeki gibi aynı fakat onlara bildirim şekli olarak yine kendi cinslerinden uyarıcı olarak gelenler var. Bize Efendimiz Aleyhisselam geldi, peygamberler geldi. Cinlerden de peygamberler geldi fakat gelen uyarıcılar herkesin kendi cinsinden geldi. Efendimiz Aleyhisselam bir kere geldi, ahir zamanda geldi. Bu şekilde düşünmeyin. İlk gelen insan sorumluydu, ilk gelen cinni de sorumluydu, tebliğciydi. Fakat cinler ve daha insanlar yokken hayvanların olduğu zaman da her çeşitten yaratılanlar varmış. Adem babamız gibi tek olarak değil. Her çeşidin bir başlangıcı yaratılmış ve her nesil çoğaldıktan sonra, kendi aralarında ciddi savaşlar olmuş. Yani şu andakinden daha karmaşık -Şu anda en azından insanlar, cinniler tek tip. Cinniler geldikten sonra bunlar cinnilerin aynı şekilde üstünlüğünü kabul etmemişler. Zaman içerisinde cinnilerin içine girerek hani nasıl cinniler, musallatlar insanların içine girebiliyor, hakimiyet altına alabiliyor Benzer şekilde onlar da cinnileri kontrol altına almışlar. Tabi bunu dünyamız olarak düşünmeyin. Başka gezegenlerde, galaksilerde de yaşandığını düşünün. Şu andaki hayvan yapısına göre de odaklanırsanız yine işin içinden çıkamazsınız. Daha bildiğiniz et bedeni yok. Zaman içinde bu “hayvanlar” cinnilerin içine girerek cinnilerin de inançlarını bozuyorlar ve zamanla vücut yapıları da o hayvanların şekillerine giriyor. Onun içindir ki ifritler değişik hayvan şekillerinde, en azgınları da yılan şeklindedir. O hayvanların zamanında yılanlar en azılılarıydı. Azılıları haline geliyor. Kime karşı? Bize göre kedi, köpek veya diğer canlılara karşı Bugünkü insanlara saldıranlarla, insanlara faydalı olanların ayrımı orada da aynı. İyi ve kötü olanlar Yani imanlılar ve imansızlar Hayvanlar, cinni ırkı bozuyor ve başka gezegenlere de gidebiliyorlar. Cinnilerin büyük bir kısmı hayvan şeklinde görünmeye başlıyor çünkü içlerine giriyorlar. İçlerine girince onların kimyasını, yapısını değiştiriyor. Bugün de bazı insanlar var ya cinnilere benzer. Yüzlerinde nur yoktur, içgüdüsel, hayvansı özellikler vardır kimi insanlarda. İşte bu hayvansı özellikler cinlere de aynı şekilde geçmiştir. Onlar da hayvansı özellikler göstermeye başlamıştır, nefislerini azdırmıştır. İnsanlar halife olarak yaratılınca bu sefer bunlar yine Rabbimize karşı çıkmıştır. Hayvanlara biz bugün hayvan diyoruz ama o zaman ki isimleri değişikti. İşte o karşı çıkmalarında onlara üstün olduğu için üstünlüğünü kaybetmek istememişlerdir. Ama ; İşledikleri günahlar ve yaptıklarından dolayı da artık Allah’u Teâlâ onların üzerine yeni bir ırk getirmiştir. Bu gelen ırk insanoğludur ve insanoğluna itaat etmemiştir. Bunlar hayvanlardan cinlere, cinlerle birleşerek de bugün insanlara musallat olmaktadır. "Hayvanların bugün et bedenleri var. O zaman ki eğer cinnilerin vücuduna girebiliyorlarsa nasıl bunlara hayvan diyemeyiz" diye sorduğumuzda; "Hayvan bugünkü adlandırmasıdır. Topraktan yaratıldınız, toprağın bir parçasından da hayvanlar yaratıldı" denildi. Cinnilerin içine girdiklerinde cinnilerin yecüc mecücü oluyorlar, şekil değiştiriyorlar. Yani iki ırk birleşiyor. Yine ölüyorlar ama o soy melez olarak devam ediyor. Bu "hayvanlar" içinde zamanında köpek tipli olanlar hala gelip insanlara yardımcı olan, insan nesline itaat edenler. İnsanlara ve cinlere saldıranlar ise o zamanda cinlerin sonra da insanların üstünlüğünü kabul etmeyenlermiş. İnsan yaratılmadan önce hayvanlar ve cinniler aralarında şu anda ki cinni ve insanlar gibi mücadeleler vardı Bir de insan ırkı üzerine gelince, hayvanlarla cinnilerin birleşmesinden oluşan yecüc mecücler insanla da birleşerek hayvani özellikler gösteren üçlü bir ırk oluşturdu Allah dostları anlatmıştır. ”Her şeyi yiyip bitirecekler”Bu hayvani özellikleri anlatılır. Bu hayvani özellikler o hayvanların yaratılışından gelip cinnilerle birleşip, döllenerek ortalama bir ırk oluşturup, o ırkın da gelip insanla birleşerek birlikte ırk oluşturması ile olur Yani yecüc mecüc sadece cinni ile insanın birleşimi değil. Hayvanla birleşen cinni ara bir ırk ve o ara ırkın da gelip yine insanla birleşmesiyle oluşuyor. Şöyle düşünün; Hayvandı, ifritler cinniler ile birleşti. Birleşmeden bir ara ırk çıktı. O ara ırk topraktan yaratılmış olan insanla da birleşince yine topraktan yaratılma özelliğini de alarak farklı bir özellik sağlamış oldu. Yani hem hayvanların özellikleri, hem de cinnilerin özellikleri var Çok hızlı hareket etmeleri ve farklı özellikleri var. Bir de üstüne cinni ifritler insanlarla birleştiğinde -ki ilk baştan beri istedikleri bu- Ne oluyor? Kendi ara ırkları devam ediyor. -Bugün nefsi biz hayvani iç güdülerle anlatıyoruz, bakın aslında olanın ve söylediğimizin farkında değiliz Hayvani o istekler, hayvanlardan cinlere, cinlerle birleşerek bize geçtiğini anlatıyor. Çok iyi düşünün. Yani burada "bunu kabul etmiyorum. Bu Hazreti Kur'an’da nerede var? Buna delil getirin" demeden önce bir düşünün. En azından bu anlatılanların olabilirliği, doğru olma imkânı var mı, yok mu? Sohbetin sesli anlatımı aşağıdadır.

Synergy Kendiyas

11,152 views • 1 year ago

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ: Amedspor Süper Lig'e çıkarıldığı zaman, bakın “çıktığı zaman” demiyorum, “çıkarıldığı zaman”; çünkü şampiyon olarak çıkmadı, ikincilikten çıktı ve Türkiye'de futbolun ne kadar siyasallaştığını hepimiz biliyoruz. İstenmeseydi çünkü çıkarılmayabilirdi. Arkadaşlarımızla bir değerlendirme yaptık ve şu tespitte bulunduk: Kim bütün bu süreci kurguladıysa Amedspor'un Süper Lig'e çıkarılması da bu kurgunun bir parçası ve amaç, toplumsal gerilimi artırmak, stadyumlar üzerinden Türkiye'de patlamaya hazır bir potansiyeli hazırlamak. Diyebilirsiniz ki, “Ya öyle şey olur mu? Hangi akıl böyle bir şey yapar?” Hangi akıl, Sevr'in 100. uğursuz yıl dönümü olan 10 Ağustos 2026'da PKK affı yasasını Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirdiyse, o akılla aynı akıl bu düzenlemeyi yapmıştır diye düşünüyoruz. Bu benim kişisel görüşüm değil. Bu, partimizin ortak görüşü; divanda, konusunda uzman emniyetçiler, askerler, psikiyatristlerle birlikte yapmış olduğumuz tartışmanın sonucunda ulaşmış olduğumuz nokta. Çünkü futbol, her zaman ve hemen her ülkede olağanüstü gerilimlerin çok hızlı ortaya çıkmasını sağlayan bir alandır. Siz de hatırlayacaksınız, Türkiye'de bir futbol maçında iki İç Anadolu şehri arasında çıkan olaylarda onlarca kişi hayatını kaybetmiş, ağır yaralanmıştı. Onun için bunu bilen, futbolun bu gerilim alanını bilen merkezler, Amedspor üzerinden böyle bir gerilimi planlı olarak yaratmak için bunu ortaya çıkarttılar. Peki, Amedspor ne? Amedspor çok açık; yani PKK tarafından desteklenen ve PKK'nın ayrışma aracı, duygusal kopuş aracı, tahrik aracı olarak bilinçli bir şekilde kullandığı bir araç durumunda. Ve şimdi bu araç, bütün Türkiye'yi yıl boyunca bir grup taraftarla dolaşacak ve daha önce görmediğimiz görüntülerin ortaya çıkmasına neden olmaya başladı bile. Trabzon'da... Yani ligin en arkalarında, adı duyulmamış bir spor takımı iken Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası sahip çıktı. STK temsilcileri... Yani bir gizli el adeta talimat verdi. Ve yapılan araştırmaları söylüyorum size: 18 yaş üstü Kürtlerde Amedspor'a olan ilgi, 2023'ten 2025'e yüzde 8,7'den yüzde 27,5'e çıkmış. Yani 4 milyon kişiye ulaşmış bu kadar kısa sürede. Ve oy dağılımına baktığınızda, kulübün taraftarı olarak kendini niteleyenlerin yüzde 57'si DEM Parti'ye, yüzde 18'i CHP'ye, yüzde 12'si AK Parti'ye veriyor. Yani bir gizli el çok ciddi bir finansman sunuyor, bir devlet projesi gibi adeta. Ve daha önemlisi, daha geçen gün Futbol Federasyonu Başkanı hakemlere çağrıda bulundu. Dolayısıyla bunu sadece PKK ile sınırlamak mümkün mü sizce? Hayır, değil. Ama en etkili unsurun o olduğu görülüyor. Devletin yapmış olduğu tespitler var biliyorsunuz. Cemil Bayık, Amedspor'un desteklenmesi için çağrıda bulunuyor. Bu arada şunu da parantez içinde ifade edeyim: Partimizin divan üyesi, genel başkan yardımcısı, GATA'dan emekli Profesör Ali Şehirlioğlu Hoca, Diyarbakır Askerî Hastanesi'nde görevliyken aynı zamanda Diyarbakırspor'un da doktoruydu, gönüllü doktoruydu. Yani biz parti olarak Diyarbakırspor gerçeğinden, sürecin nasıl Amedsporlaştırılarak siyasallaştırıldığını gayet iyi ve gayet yakından biliyoruz. Şimdi bu siyasal pimi çekilmiş psikolojik bombayı Türkiye'nin değişik yerlerine götürüp bir tahrik ve gerilim tuzağı Türkiye'ye kurulmak isteniyor. Bu konuda devlete büyük sorumluluk düşüyor. Şu ana kadar ben devletin bu sorumluluğu yerine getirmediğini ve polisiye önlemlerle sadece durumu yönetmeye çalıştığını görüyorum. Bu da yetersiz. Bakın, bu da yetersiz. Çok daha kapsamlı, çok daha tansiyonu düşürücü psikolojik önlemlere ihtiyaç var. Ve ayrıca Amedspor lehine bir pozitif ayrımcılık yapıldığı duygusunu vermek, bunu güçlendirecek, bu düşünceyi güçlendirecek açıklamalar yapmak da tansiyonu düşürmüyor. Aksine yükseltiyor. Mesela Trabzonlu Futbol Federasyonu Başkanı'nın maçtan önce hakemlere yapmış olduğu çağrı, iyi niyetli bir çağrı olsa bile sonuçları itibarıyla doğru bir çağrı değil. Yani, “Hakemler, kanaatlerinizi Amedspor lehine kullanın.” Niye yani? Niye Antalyaspor lehine değil de Amedspor lehine? Niye Muğla İdman Yurdu için değil de Amedspor lehine? Bakın, bu herkesin kendisine sorduğu ve herkesi öfkelendiren soru hâline geliyor. Yani bir takım var, taraftarı İstiklal Marşı'nızı söylemiyor. Bir takım var, taraftarlarına diyor ki, “Stada İstiklal Marşı'ndan sonra girin.” Bir takım var, Trabzon maçı öncesinde statta örgüte yakın marşların çalınmasına izin veriyor veya çaldırıyor, bilmiyorum. Ben sadece videoda gördüğümü söylüyorum. Şimdi bu süreç böyle devam edemez. Devletin bu konuda üzerine düşen önlemleri alması ve Amedspor'u normalleştirmesi gerekiyor. Yoksa bu lig çok uzar.

Haberiniz

22,728 views • 19 days ago

Türkiyeleşme, Öcalan’ın Kemalist Kompleksinin Siyasal Adıdır Bu metni 2023’te, artık X’te (eski Twitter) erişilemeyen bir videoyu izledikten sonra kaleme almıştım. Dün o videoyu yeniden buldum; bu nedenle bu kısa yazıyı bir kez daha gözden geçirip yeniden paylaşmak istedim. Görüntülerde, Murat Karayılan ile Duran Kalkan’ın huzurunda yapılan, adeta bir “Judenrat” sahnesini andıran bu buluşmada bir komutan Kürtlükle alay ediyordu. Mardinli olduğunu söylüyor, anne ve babasının adlarını—biri Kurdê, diğeri Kurdo idi—tek tek sayıyor ve kahkahalar arasında şunu ekliyordu: “Bir de katırımız vardı; o da ‘Kürt’tü… ‘Kürtçe çifte bile atardı.’” Bu sahne, basit bir kabalık ya da münferit bir “şaka” değildir. Burada işleyen şey, Kürtlüğün insanî, tarihsel ve siyasal bir aidiyet olmaktan çıkarılıp zoolojik bir alaya, aşağı bir varoluş biçimine indirgenmesidir. Kürt kimliği, bir ulusal özneleşmenin zemini olarak değil, aşılması gereken bir “hamlık” ve utanılacak bir tortu olarak kurulmaktadır. Tam da bu noktada “kro” figürü belirir. Bir insanın kendi Kürtlüğünü—seçmediği bir dili, bir etnisiteyi, ulusal aidiyetini ve kültürel varoluşunu—başkalarına saldırmadan, kimseyi asimile etmeden, hiçbir şiddet pratiğine başvurmadan yalnızca sahiplenmesinin bu denli aşağılanması ve hor görülmesi bir rastlantı değildir. Türkiye, on binlerce Kürdü rızaları dışında söylemsel ve retorik düzeyde Türklüğün bir tahakküm ve fetih nesnesine dönüştürmüş; devlet aygıtı Kürt bedenlerini ve kimliklerini Türkçülüğün zorunlu imgesel alanı içinde yeniden biçimlendirmiştir. Bu zorunlu dönüşümün en görünür tezahürlerinden biri, Kürtlere dayatılan ve Türk ırksal üstünlüğünü simgesel biçimde ilan eden soyadlarıdır: Öztürk, Boztürk, Göktürk, Baytürk, Koçtürk, Alptürk, Karatürk, Aktürk, Ertürk, Söntürk, Kantürk, Gençtürk, Yiğittürk… Türkçülüğün bu adlandırma ve Kürt silme rejimi, yalnızca bürokratik bir kayıt meselesi değildir; daha en başından coğrafyasıyla, mekânsal düzeniyle ve siyasal alanın kurucu mantığıyla birlikte Kürt varlığını bedensel ve simgesel olarak aşağı bir konuma yerleştiren kolonyal bir şiddet biçimidir. Devletin bütün kurumları, yasaları, egemenlik dili ve anayasal düzeni, bu ülkede mutlak ve münhasır aidiyetin yalnızca Türk kimliğine ait olduğunu tekrar tekrar ilan eder. Türkçeden başka bir ana dile sahip olanın, bu siyasal düzen içinde tam anlamıyla eşit bir yurttaş ve meşru bir insan öznesi olamayacağı fikri, Kürt varlığının inkârını dahi anayasal güvenceye bağlayan bir dışlama rejimi olarak işler. Bunu aklı başında olan herkes bilir. Sanki bunlar yetmezmiş gibi, bugün Türk devleti Öcalan aracılığıyla her Kürde “Türkiyeleşme”yi telkin eden, Kürt sosyal ve kültürel varoluşunun daha önce bütünüyle tasfiye edilememiş alanlarını dahi disipline etmeye ve hizaya sokmaya çalışan yeni bir kolonizasyon dilini devreye sokmaktadır. Herkesin tanıklık ettiği şey budur: Kürtlerin yalnızca bastırılması değil, aynı zamanda kendi kendilerini inkâra zorlanmalarıdır. Fakat en sarsıcı olan şudur: Elli yıl boyunca Kürt adını siyasal alana taşıyan, yok edilmek istenen, adı anıldığında bile nefes alınamaz hale getirilmeye çalışılan bir hareketin içinden, bugün bizzat Kürtlükle alay eden ve Kürtlüğü tasfiyeyi neredeyse tarihsel bir görev gibi gören bir dil yükselmektedir. Kürt kimliğini aşağılayan, Kürdün katırını bile “Kürtçe çifte atan” bir karikatüre dönüştüren bu söylem, faşist Türkçü tahayyülün yalnızca dışarıdan dayatılması değil, içeriden yeniden üretilmesidir. Bu, Kürt’e karşı kurulan kolonyal prototipin Kürt siyasetinin içinde dahi içselleştirilmiş hale gelmesinin en çıplak göstergesidir. Öcalanperestlerin “Türkiyeleşme” siyaseti, fiilen tam bir Kırolaştırma ve kültürel kırımı derinleştiren disipliner bir kampanyadır. Buradaki Kıro, basitçe “Kürt” değil; Kürtlüğün inkârıyla “medenileştirilmesi gereken eksik-Türk” prototipinin aynı anda üretildiği kolonyal bir ara figürdür—yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan ise bu sürecin başlıca aracısı, hatta başlıca figürüdür: Kemalist devlet aklının Kürt siyasal varoluşunu yeniden biçimlendirmek üzere devreye soktuğu “baş Kıro”laştırma mekanizmasının tam merkezinde yer alır. Öcalan, Kürt’e ilişkin Kemalist tahayyülü derinlemesine içselleştirmiş bir figür olarak, hayatı boyunca Kürtleri “Kürtlükten kurtarmayı” adeta bir misyon gibi görmüş; Kürtlüğü ulusal ve siyasal bir ufuk olmaktan çıkarıp aşılması gereken bir “hamlık” olarak yeniden kodlamaya yönelmiştir. Bu iddiayı belgelendiren en çıplak ifadelerden biri, Öcalan’ın Kürt varlığını neredeyse insanlık-dışı bir ara kategoriye indirgediği şu sözleridir: “Kişilik üzerine birçok çözümlemeler yaptım. Hâlâ Kürt’ü tam yakaladığımı, çözdüğümü söyleyemem. Çünkü kendisi olmaktan epeyce uzaklaştırılmıştı. Şeklen Kürtvari gözükse de, özde başkalaşmıştı. İhanetinin boyutlarının farkında bile değildi. Ona ne insan yasaları ne de hayvan yasaları işliyordu. Adeta üçüncü bir varlık türünü oynuyordu.” (Öcalan, 2004, Bir Halkı Savunmak, s. 222). Burada Kürt, bir ulusal özne değil; ne insan ne hayvan yasalarına tâbi olmayan, “üçüncü tür” olarak kodlanan bir ham maddeye, yani Kırolaştırmanın nesnesine indirgenmektedir. Bu dil, yalnızca bir betimleme değil, Kürtlüğün siyasal statüsünü düşüren kolonyal bir epistemolojidir: Kürt varlığı, hak ve egemenlik talep eden bir ulus olmaktan çıkarılıp terbiye edilecek, dönüştürülecek bir aşağı kategoriye yerleştirilir. İşte “Kıro” figürü tam da bu ontolojik düşürmenin adıdır. Çünkü Kıro, “Türkleştirilmesi gereken Kürt”tür: hem Öcalancı söylemin hem de Kemalist tahayyülün Kürt üzerine bindirdiği prototip. Kürdü zamandışı ve parokyal bir dağ varlığına indirgeyen; dili çözülemez, kimliği belirsiz, siyasal varoluşu “ilkel” sayılan aşağı bir özne-konumu. Kıro, yalnızca bir hakaret değil, modern Türk ulus-devlet aklının Kürt’ü tanımlama biçimidir: Kürdü ulus olma kapasitesinden yoksun, kültür ve tarih taşıyamayan, medeniyetle bağdaşmayan bir “artık” olarak kodlayan kolonyal bir kategoridir. İşte Öcalan’ın Kürtlüğe yaklaşımı da tam olarak bu kolonyal prototipin içselleştirilmesi üzerinden şekillenir. Öcalan’ın Kürtleri “Kürtlükten kurtarma” girişimi, basit bir siyasal taktik değil, derin bir Kemalist kompleksin ve kolonyal/ırkçı bir mimicry rejiminin ifadesidir. Bu kompleks, Öcalan’ın kendisini Türk ulus-devlet aklının ölçütleri içinde “insan” sayılabilir bir varoluşa yaklaştırma çabasında; Kürtlüğü ise aşılması gereken bir hamlık olarak kodlamasında görünür. Burada “Kıro” figürü belirleyicidir: Kıro, eşzamanlı olarak hem Kürt varlığının inkârını hem de “tamamlanmamış,” “medenileşmemiş” bir Türk prototipini temsil eder—bir tür yarım-insan, yarım-vatandaş formu. Öcalan, Türklüğü insan olmanın normu olarak kabul eder; fakat aynı zamanda bu norm karşısında kendisini ontolojik bir eksiklik içinde konumlandırır. Bu eksiklik, Lukács’ın yabancılaşma ve bütünlük kaybı bağlamında düşündüğü türden bir “eksik-totalite” hissiyle, sürekli telafi edilmesi gereken bir varlık açığına dönüşür. Mimicry, tam da bu açığın yönetimidir: taklit, asla “asıl” olamaz; fakat kolonyal düzen içinde zorunlu bir sınav gibi dayatılır. Öcalan’ın Türkiyeleşme projesi, bu nedenle, Kürt özgürleşmesinin değil, Kürt öznesinin Kırolaştırılarak devletin ontolojik ölçüsüne yaklaştırılmasının—hiçbir zaman tamamlanamayacak bir Kemalist taklidin—siyasal adıdır. Bu Kırolaştırma mantığının en açık göstergelerinden biri, Öcalan’ın Kürtleri bir ulus olarak değil, tekrar tekrar bir “olgu” olarak adlandırmasıdır. Nitekim Öcalan, Demokratik Konfederalizm’de Kürtlerden defalarca “olgu” diye söz eder (2015: 39). Bu kelime seçimi tesadüf değildir: Kürt varlığını tarihselliği, egemenlik iddiası ve siyasal özne statüsü olan bir ulus olmaktan çıkarır; üzerinde işlem yapılacak ham bir nesneye indirger. “Olgu,” burada hak talep eden bir kolektif özne değil, disipline edilecek, dönüştürülecek, Türkiyeleşme içinde eritilecek bir Kıro maddesidir. Bu nedenle “demokrasi,” “Türkleştirme” ve “Türkiyeleşme” aynı mantığın farklı adlarıdır: Kürt bir olgudur; Türk milletiyle bütünleştirilmesi, terbiye edilmesi ve “medenileştirilmesi” gerekir. Mehmet Uçum’un Öcalan’la aynı çizgide söylediği gibi, “Türk milleti birdir; Türk ve Kürtten oluşan tek bir millet vardır ve onun da tek dili Türkçedir.” Burada kast edilen tam da budur: Kürt, ancak Türklük içinde eritildiği ölçüde meşru bir varoluşa kavuşabilir. Öcalan’ın “kültürel talepleri” dahi gayrimeşru sayması, Bülent Arınç’ın 2014’te dile getirdiği “Kürtçe medeniyet dili değildir” sözleriyle aynı epistemik şiddetin farklı versiyonlarıdır. Bu söylemlerin ortak zemini açıktır: Kürt varlığını inkâr etmek, Kürtlüğü bir siyasal özne değil, terbiye edilecek bir hamlık olarak görmek ve “Kıro”yu medenileştirme kisvesi altında Kürtlüğün tasfiyesiyle uğraşmak. Aradaki tek fark şudur: Devlet aklı bunu açık ırkçı Türkçülükle yapar; Öcalan ve ona tapanlar ise kendi içselleştirilmiş Kıroluklarını genelleştirerek bütün Kürt milletini de kendileri gibi kokusu ve zamandışı bir varlık olarak tahayyül ederler. Kolonize edilmiş bir mimicry (taklitçilik)—adeta bir “ev zencisi” pozisyonu—üzerinden, Türk efendisinin haklılığını ispatlamak için Kürtler aleyhine simgesel, dilsel ve epistemik şiddete başvururlar. Kürt ulusal ısrarını “ilkel milliyetçilik,” Kürt varoluşunu “geri hamlık,” Kürt siyasal ajansını ise “kardeşlik düşmanlığı” diye damgalarlar. Türk devleti bir asırdır yapamadığını, bugün Öcalanperestler yapmaya çalışmaktadır: Kürdü “Türkiyeleştirmek,” yani fiilen Kırolaştırmak—Kürt ulusunu, kendi kendisiyle alay eden, kendi varlığını inkâra yönelen, kolonyal prototipi içeriden yeniden üreten bir aşağı özne-konumuna mahkûm etmek. Hayatını kaybeden Rêzan Javid’in annesinin feryadını asla unutmayacağım. O, PKK’nin Kürtleri kurtarmak için silaha sarıldığına hâlâ inanıyordu. Cenazede “Kürdistan bayrağına kurban olayım” diye haykırdı. İşte yeni-Kırolaşma, Türkiyeleşme adına, devletçi aklın içselleştirilmesiyle Kürtlüğü böyle imha eder: bir halkın onurunu değil, kendi kendisiyle alay etmesini siyasal ufuk hâline getirerek.

Kamal Soleimani

23,596 views • 7 months ago

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 views • 8 months ago

Fenerbahçe Yarışın içinde tutuluyor Emre Bol ile tartışma helal olsun Evren Turhan🔥 🗣Evren Turhan: Kardeşlerim. İkinci gol için. Aynı pozisyonun benzerinde Galatasaray'la oyuncu yerdeyken offside verdiler. Biliyorsun yani asıl bütün oradaki şey o. Yani bir kuralı uyguluyorsan bütün takımları uygulayacaksın. Normalde Archibur'a orada evet ilk pozisyonun gözüküyor ama kaleciyi de sanki biraz engelliyetten sonra çekiliyor. Yani bunun değerlendirmesi. Tabii yani o yapıldığı zaman burada bana göre Emre ne kadar derseniz bana offside verebilir yani. Bu pozisyonda. İkinci golde de zaten İsmail'in attığı pozisyonu göstermedi Hakemşi. Yerinci kuruluş göstermedi. Zok geç gösterdi Hakemşi. Düşünün ben içerideydim sizden sonra geldim ya. İçerideydim sizden sonra geldim ya orada gösterdim. Ben neredeyse maç bittikten sonra gösterdim. Maç bittikten sonra neredeyse gösterdim. Şimdi arkadaşlar. Şimdi şöyle olur böyle olur falan filan diye yapmıyorum. Ben asla da biliyorsunuz burada arkadaşlar. Beni tanıyorsunuz az çok. Asla da böyle dansözlük yapmam başkaları gibi. Ben sana kitabın, kural kitabının İFAP'ın her sene dağıttığı o kitabı bir gün okuyun arkadaşlar. Futbol dediğin şeyin kuralı 10 tanedir kardeşim. Ama 10 bin tane yorumu vardır. 10 tane kuraldan bahsediyoruz ha. 10 kural 10 bin yorum. Böyle bir oyun futbol dediğin oyun. O yüzden İFAP diyor ki pasif offside diye bir şey çıkartmış abi. Pasif offside diye bir şey çıkartmış. Sen o sırada kalecinin görüş açısını engelliyorsan Ona diyor offside çalacaksın. Ama diyor kalecinin görüş açısına engellemiyorsan vereceksin golü diyor. Şimdi benim dediğim gözle bir daha izle ey seyirci. Bir daha seyret. Benim dediğim gözle seyret. Vicdanıyla bak formaları çıkart takımların üzerinden öyle bir bak. Görüş açısını engelleyin mi engellemiyor mu? Hepiniz hakemseniz size bırakıyorum. Abi bunun formayla alakası yok bunun. Bu aynısı Galatasaray maçında olan pozisyonda golü vermedi. Yani Galatasarayların tepki verdiği konu bu şu an. Benim gördüğüm o. Çünkü şöyle hem Koca ile maçında hem Konya maçında. Burada niye verdin? Benzer bir şey yaşayamıştı. Onu veriyorsan bunu da vereceksin. Demek istedikleri o taraftarların. Buradaki olay o. Yoksa o gözle bu gözle bakılır değil. Eğer bu kuralda bu varsa o zaman Galatasaray'da vereceksin bu golü. Hangi golü? Konya maçındaki golü. Pasif of state verdi ya. Koca eline de vermişti. Koca eline de yani. Evet yani baktığın zaman o zaman haksızlık oluyor. Yani buradaki tepki o. Kural bunu söylüyor. Haksızlık yok ortada. Kuralı bak. Kuralı uygulamıyorlar Galatasaray'a işte. Onu demek istiyorum. Abi oradan ilgilenmez. Ben o zaman da... Seni ilgilendirmiyor işte ama. Abi beni ben şu andaki maçın yolunu yapmamıştım. Tamam onu eşitliyorum ben. Eğer buna veriyorsan. Niye abi eşitlemiyorsun? Ben kuralı anlatıyorum burada. Tamam kural olsa o da şey olmasın lazım. Vermesi lazım. Eğer engelliyorsa adam içeriden baktı büyük ihtimalle var. Bak adam offside'da. Bunu kabul ediyorum ben. Arçı Burak'ın pozisyonda net bir şekilde offside'da. Ama aması var. Aması var. Kaleciyi engellemiyor ve engellemiyor. Buraya bakacaksın. Galatasaray maçında da engellemiyordu işte. Sen de o gün onu söyleyeceksin. O gün değil. Bir örnek vermemiz lazım. Onu verdiyse diyorum bunu da vermesi lazım. Yani anladın mı? Bu golse o da gol olması lazım. O zaman hakaniyet oluyor mu? Adaletli bir durum. Ya ben o zaman şöyle düşünürüm baktığın zaman Fenerbahçe'nin yarışı içerisinde tutmak istiyorlar. Lig kopmasın. Zaten hep son dakikalarda maçların hepsi 100 dakika sürüyor Fenerbahçe'nin. Yüz küsur dakika. Geliyorlar orada bir şekilde kötü de oynasa. İki tane pozisyon var. İkisi de bana göre off sayıdı ama ne yapıyorsun? O vermedi. O kurallar böyle. Kurallar öyle. Kurallar Fenerbahçe'ye göre değişiyor ha bu zaman. Abi ben sana İFAP'ı yazdığını söylüyorum. Abi İFAP yazıyorsa Galatasaray'da verecek o zaman. Abi ben ver verme. Bak o konu belirlenmez. Ben şu andaki bu maçla ilgili konuşuyorum. Arkadaşlar yapmayın etmeyin. Ben şimdi sana bin tane şey çıkartırım geriye dönersem. Ama şampiyon yolunda sıcağı sıcağına. Ben iki yıl önce bile söylemiyorum ki. Ben bu sezonda dünkü maçta da bir sürü şey söyleriz anladın mı? Önemli olan kitabı ne yazdığını insanlara anlatmamız bizim. Biz anlatalım ki bilgilensinler. Anlatalım biz. Kararı kendileri versinler. Tamam kitabı abi. Ben söyleyeyim. Doğru kitap öyle yapıyorsa Galatasaray'a niye kitap uygulanmıyor? Bunu ben bilmem abi. İşte onu bilmiyorsun. Ben şu anda kuralı söyledim. Ama şampiyonluk yolunda puanlar şey oluyor. Fark açılacaktır. Şimdi oluyor mesela o yarışta kalıyorsun. Bunlar şampiyonluğu etkiliyor. Yani oradaki tepki o. Yoksa gol değil falan akşam herkes hakemler şey yapacak. Kurala göre neyse söyleyecekler. Ben sana kitabın yazdığını söyleyeyim de. Hakemler farklı şey düşünüyorlar. O maçta bunu yapmadın. Bu maçta bunu veriyorsun Fenerbahçe maçında. O zaman o maçta da onu vereceksin. Hakemlere girersek evren. Hakemlerine girersek var ya ben burada üç gün konuşurum. Üç gün konuşurum üst üste yani.

Galatasarayultrataraftar

55,092 views • 6 months ago

Bese Hozat Kimdir ve Verdiği Mesajların Anlamı Nedir? PKK’nın Kandil’deki en önemli elebaşlarından, belki de şu an en önemlisi topuklu terörist Bese Hozat: “Türkiye bu süreci geliştirmezse Türkiye’nin geleceği çok karanlıktır. PKK kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan da istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim” demiş. Şimdi kimileri bunu duymaz, duymak istemez, kulağının üstüne yatar, kimileri hafife alır, kimileri ciddiye, kimileri de örgütün siyasi uzantılarına/etki ajanlarına/milislerine ekrandan verilen bir mesaj olarak okur, bilemem, ama ben Bese Hozat kod Fatma Yıldız’ı bilir ve önemserim. Öncelikle vurgulayalım; onun bu çatallı dili, sadece ihanet, sadece vekalet, sadece tehdit, sadece ayar barındırmıyor. O hem süreç severlere/teslim olmuşlara/örgüte kanmışlara net bir mesaj ve örgüt kadrolarına net bir talimat veriyor. /// Verdiği mesajları ve süreç için anlamını yorumlamadan önce size Bese Hozat’ın örgütteki yerini ve önemini kısaca anlatayım: “O Apo’nun Kandil’deki Yankısıdır.” Bese Hozat terör örgütünün en kritik çekirdek kadrolarındandır, en tepedeki birkaç teröristten biridir ve örgütün üstyapı ideoloğudur. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı’dır; bu pozisyon örgütte stratejik karar mekanizmasının en üst katmanında bulunmak anlamına gelir. Apo’nun ideolojik çizgisini yorumlayan, güncelleyen, söylemlerini örgüt politikalarına çeviren, yeniden kodlayan ve örgüt tabanına aktaran en etkili figürdür. Bu haliyle Bese Hozat terör örgütünün siyasal söylemlerinin, uluslararası mesajlarının, çözüm süreci dönemi analizlerinin, örgütsel stratejik kavramlaştırmalarının çoğunu Apo adına bizzat formüle eden baş teröriçedir ve Kandil’in “ideolojik beyni” olarak kabul edilir. Bu haliyle 3 tane Murat Karayılan, 5 tane Cemil Bayık, 35 tane Duran Kalkan, 75 tane Mustafa Karasu eder. Her sözü bir sinyaldir, talimattır. Açıklamaları, örgütün özellikle gençlik-milis yapılanması (YPS, YDG-H, Asayiş), kadın yapılanması, şehir hücreleri, sosyal medya operatörleri, medya yapılanmaları, Türk medyasına sızmış etki ajanları, Avrupa’daki propaganda mekanizması için operasyonel talimat niteliği taşır. O, Apo adına “Siyasi meşruiyet yaratma” sürecinin ana mimarıdır, PKK’nın kendini bir “taraf”, bir “meşru aktör”, bir “çatışma paydaşı” gibi sunma çabalarının arkasında onun söylem mühendisliği vardır. Yani Bese Hozat, İmralı’daki Apo’nun izdüşümü, dişil türevi, Apo’nun tercüme edilmiş sözüdür. Söylevleri ne kadar ciddiye alınmalıdır? Kısa ve net bir yanıt vereyim: Çok. Hatta gereğinden bile çok. Çünkü Hozat’ın sözleri açıklama değil, örgütün stratejik terör bildirisi, talimatı, mesajıdır. Ve özellikle: “Suç işlemedik” / “Af istemiyoruz” sözleri; örgütün meşruiyet alanını genişletme, devleti ise hükümranlıkta denk aktör olarak konumlandırma denemesidir. Bu nedenle çok tehlikelidir ve çok ciddiye alınmalıdır. /// Peki sözlerinin anlamı nedir? Siz benim buna terör örgütünün son dönem kodlarını okuma çabası da diyebilirsiniz. Ve gördüğümü en baştan söyleyeyim: Kod Bese Hozat’ın bu söylemi, devlet aklı için normal bir tehdidin çok ötesindedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. Bese Hozat’ın ağzından çıkan hiçbir kelime, bir teröristin laubaliliği değildir; devletin egemenlik alanına atılmış hesaplı bir neşter cerrahisidir. PKK, Türkiye’yi kendi terör eylemlerinin muhatabı değil; kendi siyasal talebinin ‘tarafı’ olarak göstermek istiyor. Bu, klasik bir terör söylemi değil; bir devletleşme iddiasının habercisidir. Devlet bunu anında kırmazsa, bu iddia uluslararası alanda ‘zımni kabul’ üretir. Açalım: • Bu cümle/açıklama terör örgütünün sürece bakışını gösteren ve ispat eden en temel yaklaşımlarından biridir. Kesinlikle ağzı gevşek bir teröristin gevşek bir lafı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetini, hukukunu, egemenliğini hedef alan temel bir meydan okumadır. • Bu söz, terör örgütünün 40 yıllık kanlı tarihini aklamaya çalışmasından çok daha büyük bir tehdidi içerir: Devletin meşruiyetini yok sayarak kendini devletle eşit konumda ilan etme teşebbüsü. • “Suç işlemedik” demek, aslında “devleti tanımıyoruz” demektir. Bu söylem; terörü, ihaneti, kalleşliği, kahpeliği, arkadan vurmayı, bombayı, mayını, pusuyu, hendekleri, infazları, çocukları, bebekleri katletmeyi “suç” değil “hak” gösterme çabasıdır. Bu cümlenin alt anlamı şudur: “Türk devleti bizim üzerimizde hükümran değildir.” Bu haliyle bu kaşar teröristin dedikleri devlete karşı paralel otorite ilanıdır. • “Af istemiyoruz” demekle devlete “sen üst değilsin” deme cüreti gösteriyor. Affı reddederek; “Sen bizi yargılayamazsın-sen bizi affedemezsin-sen bizim üzerimizde egemen değilsin” demeye getiriyor. • Bunlar sanki bir terör örgütü değil de kendilerini devlete denk, hatta üstün gören, statü iddiasının pratikleridir. Ve devlet için kırmızı alarm değerindedir. • PKK, bu söylemle artık suçtan değil; statüden konuşmaya başlamıştır. Ve bu çok kritiktir. Topuklu terörist Bese Hozat, “suç işlemedik” derken; “Biz terörist değiliz; tarafız”, “Biz suçlu değiliz; siyasi özneyiz”, “Siz de bize göre tarafsınız” demeye getirmektedir. • Bu, Türkiye’yi hukuki düzlemden, “iç çatışma/iki taraflı çatışma” düzlemine çekme girişimidir. Son derece sinsi bir terör yaklaşımıdır, uluslararası hukukta ‘silahlı çatışma statüsü’ arayışı ve yine uluslararası hukukta ‘iç statü bildirimi’ kurnazlığıdır. Süreç içerisinde verilen/verilecek her tavizi, uluslararası alana/hukuka taşımayı amaçlayan sinsi bir terör aklıdır. Unutulmasın: Bese Hozat, bugün PKK’nın hem stratejik kodlayıcısı hem de operasyonel tetikleyicisidir. Kandil’in teorisini, sahadaki hücrelerin eylemine bağlayan köprü Hozat’tır. O konuşur, örgüt hareket eder. O ima eder, milisler uygulamaya geçer. O çerçeve çizer, Avrupa’daki propaganda mekanizması o çerçeveyi dolaşıma sokar. Bu cümleler terör örgütü PKK’nın insanlık dışı bir terör örgütü olduğunu ve cinayetlerini normalleştirme operasyonudur. “Suç yok” demek şu anlama gelir: • Köy basmak suç değil. • Çocukları öldürmek suç değil. • Öğretmenleri katletmek, bayrak direklerine asmak suç değil. • Bebekleri, ana karnındaki çocukları kurşunlamak suç değil. • Mayın/EYP döşemek suç değil. • Masum askerleri, polisleri arkadan vurmak suç değil. • Vatanı için terörle mücadele eden korucuları hain ilan etmek suç değil. • Meskûn mahallerde hendek kazmak, tünel açmak, sivil halkı kalkan olarak kullanmak, halkın çocuklarını zorla-tehditle-şantajla ateşe sürmek suç değil. • Gençleri, çocukları kandırıp dağa çıkartmak suç değil. • Siyasi suikastlar suç değil. • Pusu, sabotaj, kundaklama, yakma, infaz suç değil. • Orman yakma; jeosit, ekosit suç değil. Topuklu terörist Bese Hozat’ın bu söylemi; Türkiye Cumhuriyetin egemenliğine karşı yapılmış en tehlikeli psikolojik operasyonlardan biridir. İşledikleri cinayetleri suç kategorisinden çıkarıp “hak verilmiş siyasal şiddet” kategorisine sokmaya çalışmaktır. Bununla; • Devletin ceza hukukunu boşa düşürmeyi hedefliyorlar. • Devletin, örgüt üzerindeki yargı otoritesini çökertmek istiyorlar. • Terörü siyasal alana taşıma çabasındalar. • “Suç değilse, terör yoktur; terör yoksa siyasi çözüm vardır” algısını oluşturmak istiyorlar. Bu söylem, Türkiye’yi terör kategorisinden ‘iç çatışma’ kategorisine çekme girişimidir. Amaç şudur: • Terörü “çatışma”ya çevirmek, • PKK’yı “örgüt”ten “taraf”a taşımak, • Devleti tek meşru otorite olmaktan çıkarmak, • Yeni süreç dayatmalarında PKK’yı “eşit aktör” konumuna oturtmak. Bu cümle, geleceğin masasına şimdiden atılmış bir statü virüsüdür. Devlet bu virüsü bugün yokedip atmazsa, yarın bu kansere dönüşür. Bütün bunlar terör örgütünü devletle denkleme stratejisinin bir parçasıdır. Terör örgütünden, silahlı örgüte, silahlı örgütten tarafa, taraftan aktörlüğe, aktörlükten statü sahipliğine geçiş stratejisidir. Becerebilirlerse sürecin en kritik sıçramalarından birine karşılık gelir. Peki bu söylem Türkiye’de neden boşluk buluyor? Çünkü: • Bazı kesimler hâlâ örgütün söylemini “kimlik politikası” sanıyor. • Bazı medya yapılarına sızılmış durumda. • Bazı aktörler siyasal çıkar için örgüt söylemine alan açıyor. • Bazı uluslararası odaklar PKK’yı zorunlu bir “müttefik” gibi görüyor. • Bazı akademik çevreler batı etkisiyle meseleyi çarpık okuyor. İşte bu yüzden Bese Hozat’ın bu cümleleri görünüşte masum, ama içerikte yıkıcı bir potansiyel taşıyor. Terör örgütünün lider kadroları; kendi adlarına süreci işletenlere, destekçilerine, etki ajanlarına ve sürece teslim olanlara şu mesajı veriyor: • “Bu kez af değil; eşit statü istiyoruz.” • “Bu kez suçtan pazarlık değil; statüden pazarlık yapacağız.” Bu, bir müzakere arayışından çok daha öte, çok daha pervasız; Türkiye Cumhuriyeti’ne bir karşı statü dayatmasıdır. Belli ki sürecin devamında masaya şunları da koyacaklar: “Terör değil, çatışma / terörist değil, taraf / ceza indirimi-af değil, siyasal çözüm.” Terörist elebaşı topuklu terörist kod Bese Hozat üzerinden terör örgütü PKK; • Devletin meşruiyet sinyallerini kesmeye, otorite düğümlerini zayıflatmaya, • Toplumsal algı akışını manipüle etmeye çalışıyor. Yani bu bir açıklama değil; devletin sinir sistemine atılmış bir “otorite virüsü”dür. “Suç işlemedik ki!” diyerek suç alanında olmadıkları devlete kabul ettirerek siyasi alan talep ettiklerini söylüyorlar. Önce statü, sonra pay, sonra kopuş, sonra diğer parçalarla bütünleşme istiyorlar. Örneğin “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin!” diyorlar. Bu cümlenin hedefi, sadece Türkiye’nin egemenliğine değildir, Türkiye’nin sağılmasıdır. Kafalarında güneydoğumuzun tüm alanlarına ve kaynaklarına çökmek, geri kalan Türkiye’nin de otoritesi/egemenliğini paylaşmak, kaynaklarını ve varlığını sağmak, yağmalamak var. • Bitmez, ardı kesilmez talepler, devletten-milletten-vatandan-ordudan intikam alma hırsları var. • Bu arsız ve pervasız söylem ve arkasındaki niyet; Türkiye’nin egemenliğine, varlığına, iç düzenine yönelmiş en tehlikeli meşruiyet operasyonlarından biridir. Bese Hozat’ın söylediği söz, bir teröristin cüreti değildir; devletin meşruiyet merkezine yönelik bir sibernetik saldırıdır. Bu saldırı bugün durdurulmazsa, yarın ‘biz zaten söylemiştik’ demenin hiçbir anlamı kalmaz. Son sözüm: Terör bitmeli midir? Evet, kesinlikle evet. Türk Devleti ve Ordusunun dağda kazandığı kesin zafer çerçevesinde kesinlikle evet. Çözümün temel parametresi budur, örgütün hezeyanları, dış baskılarla/konjonktürle kabaran arsız talepleri değil. Örgüt kaybettiği bir mücadelenin sonrasında 5 alandaki (Irak-İran-Suriye-AB ve Türkiye) bütün varlığından, iddiasından, emellerinden, bağ ve bağlantılarından, vekilliklerinden kayıtsız şartsız vazgeçmelidir. Böylece af dilemelidir. O zaman --- ve sadece o zaman --- şehit ailelerinin ve gazilerin onayıyla, milletin vicdanıyla, “başka kan akmasın” diyerek devlet affı gündeme gelebilir. Kanı akan biri olarak, milleti, orduyu ve kamuyu tanıyan biri olarak gördüğüm onurlu, tutarlı, gerçekçi çıkış budur. Gerisi karanlıktır. Saygılarımla 30 Kasım 2025

Abdullah Ağar

1,494,452 views • 9 months ago

Cumhuriyet ilan edilirken mecliste yeteri kadar mebus yokmuş. Cumhuriyet, eksik sayıyla yasalara aykırı şekilde ilan edilmiş. Bu nedenle yasa dışıymış falan filan... Şimdi size çok komik bir cehalet fıkrası anlatacağım. Dikkat buyurunuzzz... Yanlışları nereden düzeltmeye başlasak... 1- 1923'te geçerli olan anayasanın 1876 tarihli anayasa olduğunu iddia ediyor. Yanlış. 1921 anayasası yürürlükte. 2- 1876 anasasının adını Teşkilatı Esasiye Kanunu olarak söylüyor. Yanlış. 1876 anayasasının adı, Kanun-u Esasi'dir. Şimdi, bir kimse bu tip konulara giriyor ve 1876'ya Teşkilatı Esasi'ye diyorsa konu baştan kapanır. Çünkü fahiş hatadır. Ötesi konuşulmaz bile. Zaten bu iki ismi karıştıran, bu mevzuları bilmiyordur. Ama bir seferlik istisna yapalım. Geçelim. 3- 1876 anayasasına göre maddelerin değişmesi için 3'te 2 çoğunluk aranır diyor. Bu bilgi de eksik. Çünkü o anayasaya göre çift meclis var. Mebusan meclisi, ayan meclisi... Evvela mebusandan 3'te 2'yle geçecek. Sonra ayandan aynı şekilde geçecek. Ama bununla kalmıyor. Son olarak padişahın da onayı gerekiyor. Yani bir meclisten geçirmekle anayasa değişmiyor. Tabi, 1876 Anayasasını açıp okumayınca bilemiyor insan. Şimdi, bu maddeye göre elimizde ayan meclisi ve padişah olması gerekir. Var mı? Yok. Zaten, 1921 Anayasası ve saltanatın kaldırılması, artık bu anayasanın uygulanabilirliği olmadığını gösteriyor. Ankara'da yeni bir millet meclisi kurulmuş ve kendi düzenini kurmuş. 4- Mecliste o dönem 333 mebus olduğundan söz ediyor. Yanlış. 1. Meclis, nisan ayında ortak kararla feshedildi ve seçim yapıldı. Yeni meclis Ağustos 1923'te toplandı. 10 Ekim tarihli meclis tutanaklarını okuduğumuzda üye sayısının 287 olduğu ve eski deyimle nisab-ı ekseriyetin 145 olduğu tespit edilmiştir. Yani yarısının bir fazlası... Tabi bu da nisabı müzakere kanununa göre belirleniyor. 1920'de çıkan bir kanun. Bu meselelerin konuşan birinin bunları bilmemesi, bu konulardan hiç anlamıyor olduğunu gösterir. Neyse... Devam edelim. 1923'teki nüfusa göre o dönemin seçim kanunu uyarınca yapılan hesaplamaya neticesinde ülke genelinde 287 kişinin mebus seçilmesi gerekiyordu. Peki bu şahıs 333'ü nereden uydurdu? Orası komik işte. Bunu ben de düşündüm. Sonra aklıma ara seçimler geldi... Efendim, bir sonraki seçime kadar çeşitli nedenlerden ötürü görevi sona eren mebuslar için ara seçimler yapılıyordu. Bu süreçte 47 mebusun meclisle ilişiği kesilmiş. Bu kimselerin yerine 47 kişi seçilmiş. 287 ile 47'yi toplarsanız, 334 yapar. Eh, yine 333 olmuyor. O halde bu şahıs 333 nereden bulmuş olabilir? Çok basit. Çünkü Atatürk hem İzmir hem Ankara'dan seçilmişti. Bu nedenle 287 mebus olması gerekirken 286 mebus meclise girmişti. Buna 47'yi ekledik mi 333 yapar. Şimdi, bu arkadaş palavrayı sıkmadan önce muhtemelen bir kaynak araştırması yapmış. Ama ara seçim nedir, seçim kanunu nedir, meclise gireni çıkanı kaçtır, bilmediği için karşısına çıkan yekün rakamı üye sayısı sanmış. Meselenin özeti budur. Cahillik böyle şey. İnsanı komik duruma düşürür. 5- Mecliste karar almak için 222 mebus olması gerektiğini söylüyor. Burada iyice çorba yapmış. 333 rakamı doğru değil. 3'te 2 çoğunluk aranması doğru değil. Yani hem sayı yanlış hem başvurulan yasal kaynak 1876 değil... O yüzden bu çorbadan 222 sayısını bulmuş. Ama hakkını verelim, bir doğrusu var. O da meclisin 158 kişiyle cumhuriyeti ilan ettiği... O kısım doğru. Ama başka bir gerçek daha var. Kanun çıkarmak için gereken sayı 145 olduğu için mecliste yeterli mebus da var... Son olarak, işin tekniğine girecek olursak şahsa daha çok yanlış bulmak gerekiyor. Mesela 1923'te cumhuriyet ilan edilmedi o yüzden bugün bile cumhuriyet yok demeye getiriyor. İyi de 1924 anayasası ile edildi, sonra iki anayasa daha ilan edildi. Hepsinde cumhuriyet yapısı tekraren kabul edildi. Bu nedenle de facto cumhuriyet demek tam olarak komedidir. Fıkra bu kadar...

Con Sinov

351,904 views • 1 year ago

İşin Altında Başka Bir Gerçek Var! O gerçek de şu; ne yaparlarsa yapsınlar, bunlar kendilerini İslam dininin temsilcisi olarak gördüklerinden ve İslam'ı referans alan bir siyasi parti diye ortaya çıktıklarından, İslam diniyle özdeşleştiler. Sonunda ne oldu? Sonunda şu oldu: Bunlar gelmeden önce camiler dolar taşardı. Hatta camilerde cuma günleri yer bulunmazdı. Camilerin önüne hasır falan serilir, caddelere taşardı cemaat... Şimdi camiler boş ya da boşalıyor. Bunlar geldikten sonra birçok orta yaşlı kişi 'Ben artık camiye gitmiyorum. Bunlar geldikten sonra bıraktım.' diyorlar. Görüyoruz. Ama başka bir derin gerçek daha var. Yarınki Türkiye'nin insan dokusunu oluşturacak olan 'Z' ve arkadan gelecek olan 'Alfa' kuşağının şu anda, yüzde 70'i deist. 10 yıl önceki araştırma... Yani, Allah'a inanıyor, dine inanmıyorlar. Bunlar ne yaparlarsa yapsınlar, bütün bu yaptıkları ters tepecek. Dindar ve kindar bir kuşak yetiştirmek savıyla ortaya çıkarken problem burada başlıyor. Geçmişte mahyalarda, iki minare arasında 'Kin tutma!' yazardı. Şimdi ise Fazıl'ın şiirinden alıntılanarak 'dinine ve kinine' diye bir söylem oluşturuluyor. Ne demek 'Dinine ve kinine...'? Ben de bir şiir yazdım. 'Yunus'un dinidir dinim, ne öcüm vardır, ne kinim...' diye başlıyor. Bunu niye yapıyorlar? Çünkü geleceğin kendilerine ne getireceğini görüyorlar. Onun için ne diyorlar? 'Halk ne kadar cahil olursa o kadar iyidir. Eğitim seviyesi yükseldikçe oylarımız düşüyor.' diyorlar. Ne demektir? 'Ne kadar cahil, o kadar iyi...'. Zorunlu din dersinin olması, bir defa devletin 'Laiklik' niteliğini tek başına yok eder. Ve bunu da Kenan Evren başımıza açtı. 'Zorunlu din dersi' ne? Diyorsun ki yurttaşlara; 'Din budur.' Kardeşim ne hakkın var? Hangi dini anlatıyorsun? Bir de tek mezhebin tek anlayışı. Yani sünnilik diyeceğim de, sünnilik de değil. Sünniliğin bir yorumu bu... Onu dayatıyorsun! Emevi... Emevi den de, Ebusuud... Osmanlıyı çökerten din anlayışı... Ne oluyor? Niye yapıyorsun bunu? Gençlik 'dinine, kinine...'. Evet! 'Dinine' değil ama 'Kinine' sahip çıkan bir gençlik oluşuyor. Size kin duyuyorlar. Yaptığınız her yanlıştan ötürü Müslümanlık yara alıyor. Anlattığınız İslam'dan ötürü gençler İslam'dan kopuyorlar. Milli Eğitim Bakanı istediği kadar müfredat yapsın. Biliyorsunuz imam hatip okullarına da karşıyım. Yanlıştır! Devlet imam yetiştirmez. Yanlış! Bunları şimdi 5000'e çıkardınız. Ama ne oluyor? Yüzde 30'u deist. Bu da araştırma sonucu... Yani olmuyor. Zorlamayın. Siz kendi kafanızı düzeltin! Bir ara Recep Tayyip Erdoğan çok doğru bir şey söyledi. Çok doğruydu. 'Bir takım alim geçinen alimler, kadın haklarıyla ilgili şeriattaki hükümleri söylüyorlar ve savunuyorlar. Çok rahatsız edici şeyler söylediler. 1400 sene önceki hükümle bugün İslam anlatılabilir mi? Bunlar İslam'ın güncellenmesi gerektiğini bilmeyecek kadar aciz insanlar. Hiç 1400-1500 yıl önceki hükümlerle şimdiki örtüşebilir mi?' Ve devam etti... 'Şimdi' dedi; 'Benim bu sözlerim karşısında hoca efendiler beni tefe koyup çalacaklar. Rabbim tefe koymasın!' Aman Allah'ım!.. Bunlar ne sözler? Alkışladım! Ey Milli Eğitim Bakanı, ey onun gibi düşünenler; Böyle yaparsanız sandığınız gibi kişileri dine kazanamazsınız. Sizin bu tutumunuza biz şiddetle ve hiddetle karşıyız. Programınıza da karşıyız. Biz onu yırttık attık ve uygulayamayacaksınız. Ama aynı zamanda savunduğunuzu, savladığınız dine de İslam'a da büyük zarar var. Sizin yüzünüzden orta yaş da dahil olmak üzere gençlik dinden kopuyor.

Namık Kemal Zeybek

32,066 views • 6 months ago

Tam 15 yıl önce, yine bir pazar günü, tam da bu saatlerde.. 💫 Metroda şarkı söyleyen bir grup üniversiteli genç, bir anda Türkiye'nin gündemine oturdu! 🤗 Boğaziçi Caz Korosu (henüz o zamanki adımızla, BÜMK Caz Korosu) ile Avusturya'daki Dünya Koro Şampiyonasına katılmaya hak kazanmışız, çok heyecanlıyız! Fakat ne paramız var ne de bir sponsorumuz.. Az önce baktım, altı ayda 30'dan fazla konser yapmışız.. Her konser çıkışı oturur, bu işin içinden nasıl çıkacağız diye konuşurduk. Bu konuşmaların birinde bir video fikri çıktı. Bir cumartesi, Kadıköy Evlendirme Dairesinden başlayarak gün boyu İstanbul'un her yerinde şarkı söyledik. Metro da bunlardan biriydi.. Ertesi gün yine bir konser çıkışı, bilgisayarımı açtığımda önüme çıkan şeye nasıl şaşırdığımı dün gibi hatırlıyorum.. Videoyu çeken Deniz ve arkadaşı Zeynep, bizden habersiz, bir performansı çoktan paylaşmışlar bile! 😲 Aynı gün içinde 20 bin, 50 bin, 100 bin derken, video bir anda milyonlara ulaştı. O dönemde sosyal medya böyle değil, viral videolar yeni yeni konuşuluyor. Birkaç dakikalık bir koro performansının bu kadar yayılacağını biz dahil kimse beklemiyordu. Ama videodaki samimiyet, heyecan, neşe, yani "sahicilik", bugün hala bu kadar çok paylaşılıyor olmasının da en büyük sebebi. ❤️ İki hafta boyunca, tüm ana haber bültenleri, ülkenin en çok izlenen TV şovları, canlı yayınlar, gazete, dergi röportajları.. Üniversite bünyesinden ayrılma ve bağımsız bir topluluk olarak devam etme süreci de tam o günlerde yaşanıyor. Bir yandan beklenmedik bir görünürlük ve ilgi, diğer yandan şampiyonaya bir ay kala prova yapacak yerimiz bile yok.. O sancılı sürecin sonunda sponsorumuzu bulduk ve bir ay boyunca Galata Derneğinde geceli gündüzlü çalıştıktan sonra Avusturya'ya gidebildik ve ülkemize iki dalda Dünya Şampiyonluğunu getirdik. Yaşadığımız gururu, hisleri tarif etmem imkansız.. ✨ Bu süreçte Türkiye'deki koro algısı da müthiş bir değişime uğradı. O yıllarda yalnızca belirli bir gruba hitap eden koro müziği, çok daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı ve böylece Türkiye'de yepyeni bir sayfa açılmış oldu. Elbette bu dönüşüm bir grup insan ve tek bir videoyla olmadı. Gerek bizden önceki çok değerli hocalarımızın, gerekse sonraki yıllarda onlarca şef, binlerce korist ve sayısız kurumun emeğiyle sürdürüldü. Ama bu süreç ve sonrasındaki adanmışlık ve sıkı çalışma, şüphesiz bu dönüşümde en büyük paya sahip. 🙏🏻 Videonun ardından elbette çok şey söylendi, 15 yıl boyunca olacağı gibi.. 😊 Ama her türlü imkansızlığa, sistematik dışlama ve engellemeye rağmen, 3 kıta ve 13 ülkede ülkemizi en üst düzey platformlarda başarıyla temsil edip, bugün hala uluslararası alanda Türkiye'den kazanılan en üst düzey başarılara sahip olmanın, Türkiye'nin neredeyse tamamından ve onlarca farklı ülkeden, her yaştan beş bine yakın müziksevere, amatör koro şarkıcısına ev sahipliği yapmış olmanın, ilk günden itibaren, her türlü konuda öncülük (bazıları önce alay edilip ardından 'bire bir' taklit edilen) etmiş ve öncü projeler gerçekleştirebilmiş olmanın, sesini çıkarmaktan asla çekinmeden, halkın içinde, halkla birlikte olmayı seçip, gerçek anlamda milyonlarca kişinin sesi olabilmenin, özetle, bu ülkede koro müziği algısını değiştiren, halka koroyu tanıtan, sevdiren ve tüm bunları yaparken niteliğinden bir an bile ödün vermemiş bir topluluk olmanın, ve dahası, her türlü çabaya rağmen, Türkiye'de hala koro denince tartışmasız akla ilk gelen topluluk olabilmenin büyük gururunu yaşıyoruz. ✨ Yıllar boyu, bu korodan yetişenlerin kurduğu ya da bizden aldıkları ilhamla kurulan Türkiye'nin dört bir yanındaki, hatta yurt dışındaki koroları (Fransa'da bir koro dahil) gördükçe hissettiklerim ise çok daha farklı.. 💫 Özetle, üniversite yıllarından bugüne bu hikayenin bir parçası olmuş, emek vermiş herkese ve Yücel Kültür Vakfı başta olmak üzere bu yolculukta bizlere destek olan tüm kurumlara bir kez daha, teker teker ve sonsuz teşekkürlerimle, "iyi ki"... ❤️ Bu günler aslında koroyla ilgili bir büyük dönüm noktasının daha yıl dönümü, onu da başka zaman anlatırım artık. ☺️ Son olarak, hepimizin çok iyi bildiği o söz var ya, bu vesileyle bir kez de ben söylemiş olayım: "Güneş balçıkla sıvanmaz." ☀️ Sevgilerimle, Masis YouTube'da izlemek için: #metrodaminikonser #bogazicicazkorosu

Masis Aram Gözbek

44,448 views • 3 months ago

📢SESLİ ANLATIM: 🚨İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI (YECÜC MECÜC ÇAĞI) İnsan-cinni melezlerinin nasıl vücut bulabildiği hakkında sorular soruluyor. Öncelikle cinnilerle insanların, hatta insanlardan önce cinnilerle cannların, birbirleri ile ilişkileri olabileceğini kabul edelim ➡️Cinniler insanlarla birleşir mi, birlikte olur mu? Evet, olur. Bunu yaşayan insanlar çok iyi biliyorlar ve böyle çok insanla biz görüştük. Cinniler, insanların vücuduna girer, insanların vücudundan faydalanır, insanlarla birlikte olur. ➡️Peki, bunlar nasıl oluyor? ➡️Bir de bu melezlerin nesli, doğumu nasıl oluyor? Cinniler insanların vücudundaki atıkları kullanır, çünkü cinnilerin vücut yapısı bizimki gibi değil. Biz maddenin katı haliyiz ama onlar gaz hali. Gaz hali olunca, bizdeki maddenin de gaz halini kullanarak, bizdeki DNA’ları da kullanarak o gaz halinden çocuk edinebiliyor, doğum yapabiliyorlar. Bu melezler eğer ifritlerden olursa, ifritlerden olan çocuklarda otomatikman o ifritlerin, o babaya, o babanın yaşantısına, her şeyine müdahale etme hakları oluyor -ki bunlarla da çokça karşılaştık-. Madde boyutunda, yani "maddenin katı hali"nden bahsediyoruz; anne ve baba (insan) birleşmelerinde tam birleşme anında cinniler araya karışıp kendi DNA’larından, kendi gaz hallerinden araya girebiliyorlar. Bu ayrı bir şey Kadın doğum yaptığında, çocuğu et beden doğdu, yani insan. Bunun vücudunun içine, DNA’lara girdiğinde bu insanla beraber onlar da içine giriyorlar ve içinde yaşıyorlar. Bir DNA’sından gelen etkiler var, ayrı; bu etkileri kullanarak, kendilerine bir zemin hazırladılar. Bunun üzerine de bir de bu insanın et bedeni oluştu, ruhu geldi ayrı Ayrıca o soydan gelen cinniler, onun içine girerek, ruhunu minimize edip, en düşük hale getirerek ve o bedeni ele geçirerek, çocuğu kendi örf, adet ve isteklerine göre yaşatabiliyorlar. ➡️ Peki, madde boyutuyla direk birleşme oluyor mu? Önce, cinnilerin, teknoloji olarak bizden çok ileri olduklarını bilmemiz lazım. Yani bizim şu andaki en üst seviyemiz bile onlar için çok eski bir teknoloji. 📌ANUNNAKİLER VE "CANN" LAR NEDİR? Cinnilerden bahsederken önce Anunnakiler’den ve "cann"lardan bahsetmek lazım (İLGİLİ PAYLAŞIM: ANUNNAKİLER KİMDİR, GERÇEKTE NEDİR? ) Buradaki yarı insan, yarı hayvan görüntülü ırklar tarihi eserlerin üzerinde yazıtlarda veya piramitlerde var. Bunlar, teknolojiyi öyle noktaya getirmişler ki maddenin gaz halini katı haline, katı halini de gaz haline dönüştürebiliyorlar. Bu gaz halini kendinden alıp, insan bedenine enjekte ederek bunu katı haline dönüştürecek mekanizma insan bedeninin içinde. Bir fabrika gibi düşünün, katı hale dönüştürüp sonra bu bir kadına enjekte edilirse, doğacak olan iki ırkın maddesel olarak birleşmiş hali insan olur. Peki, bu "melez" insan iman edebilir mi? İman etmek için çokça uğraşır fakat cinni tarafı onu öyle bir ele geçirir ki istediği gibi yönlendirir Peki, nasıl ele geçirebilir? O insanlar cinler alemini de olduğu gibi görür, bu âlemi de görür. İki âlemin arasında kalmaktan sıkıntıya düşer Fakat, cinniler boyutundaki teknoloji ve anlatılanlar, oradan gelenler, oradaki yaşayan cinnilerin ve bu dünyada da yaşayanların halini gördükçe, karşı taraf insanı ikna eder. Yani gözlerinde öyle bir mercek, kamera var ki iki boyutu da aynı anda görüyor. Kulaklarında öyle bir yapı var ki iki tarafı da aynı anda duyuyor. Yani tüm her taraftaki sesleri, bağlantıları, alabiliyor ki cinniler bize göre çok hızlıdır. Maddenin gaz hali olduğu ve çok hızlı oldukları için ses, görsel, işitsel iletişim de onlarda hızlı olur ama o özellikleri maddesel insan vücudunun içinde DNA’sına kodladıkları için bu defa o insan, insan olan cinnilerden olabilir Soru: Bu birleşmeden doğan insanların iman etmediğini söylediniz. İman etmeyeceğini söylediniz. ➡️Bugün burada yaşayanlar, iman etmeyen deist, ateist insanların, bu cinlerin birleşmesinden kaynaklanan doğumlardan meydana gelen insanlar olduğunu söyleyebilir miyiz? Şöyle bir ayrım yapıyorlar: Kendi nesillerini, belirli ırklara enjekte ediyorlar. Şöyle düşünün; Bundan beş, sekiz bin yıl önce bunu enjekte ettilerse -ki ettiler-. Nuh tufanına kadar teknoloji de çok yüksek, çok ilerideydi. Bu dönemden sonra da kendilerinden hayatta kalan var Kalan onlar için "safkan" yani et beden olarak kalmış. DNA dahil birçok şeyleri kendilerine uyarlayarak, onlara enjekte ederek nesli devam ettiriyorlar. Her gördüklerine rastgele seçtiklerine değil bu uygulama. Paganlar ve onlara hizmet edenler de zaten buradan gelenler Yani kendilerine seçtikleri özel bir ırk dönüştürdüler. Her insana değil, onlara bunu uyguluyorlar. Her insana cinnilerin münasebeti oluyor mu? Oluyor ama onunla, bunlar farklı şeyler. Underworld diye bir film serisi var. "Lycan" olarak adlandırdıkları, kurt adam olarak görünen bir ırktan bahsediyor ve “safkan” olarak ifade ediliyor. Bu ırk istediği zaman insan kılığında, istediği zaman kurt adam formuna dönüşerek iki tarafın da avantajlarını kullanabiliyor Kendisini hem insanlardan hem diğer bütün yaratılan varlıklardan üstün ırk olarak tanımlamış ve kendisini ırk olarak da başka hiçbir ırkla bozmak istemiyor. Yani böyle bir şey, böyle bir senaryo var bu filmde. Gerçeklik payı olabilir mi diye sorabiliriz. Şöyle, geriye dönüp filmlere bakın, paganların yaptığı bu filmler yaptıklarını anlatıyor ama biz anlayamıyoruz Aradan onlarca yıl geçince bunu anlıyoruz Kurt adam veya benzeri dönüşmüş insanlarla ilgili filmler var değil mi? İşte bunlar, onların o ırktaki değişimleri aslında subliminal anlatıyorlar. Bunlar var ama o kadar özel ve o kadar korumalı ve farklı yerde, farklı şekilde gizlenerek yaşıyorlar ki biz bunları anlayamıyoruz Özellikleri var. Bizden daha fazla görüyorlar, daha hızlılar, beyin yapıları farklı, madde boyutunu farklı inceliyorlar Bir nevi Yecüc Mecücün farklı bir versiyonu gibi ama onların çoğalıp, dağılacağı kadar yeryüzü daha hazır değil. Onlar, yecüc mecüc olarak dağıldıklarında yeryüzündeki oksijen seviyesine kadar -ki oksijen seviyesi en son noktadır-, daha birçok değişimlerin olması gerekiyor ( İLGİLİ ANLATIM: YECÜC VE MECÜC: CİNLER İLE İNSAN IRKININ KARIŞMASI ) Buna klonlama da dahil, gen çalışmaları da dahil. Tüm bu çalışmalar bunları daha fazla çoğaltmak için yapılan hazırlıklardır ama bunları daha başaramadılar. Şimdilik önceki zamanlardaki birleşmelerden olan nesli korumaya çalışarak, devam ediyorlar. Bütün bu filmlerdeki senaryoların temel içeriği DNA boyutunda mutasyonla açıklanıyor. Yani mesela Lycan dedikleri ya da diğer ırklar olarak tanımladıkları safkan ırkları, DNA ölçeğinde başka ırklarla birleştirmişler ve oradaki mutasyonlar üzerinden hareket ediyorlar Bu onların anlatımı ve delili de aynı zamanda. Bu konuları inkâr ettiğinizde o filmler bize bir hayal veya uydurma gelebilir ama kesinlikle yaptıklarını yapmak istediklerini, varacakları sonuçları birleştirerek bunları filmlerle empoze ediyorlar bizlere 2004 yapımı "I Robot" ( ben robot) adlı bir film vardı "İnsanlığın %100 kontrolü" anlamında bu bahsettiklerimizi 20 sene önce ekrana taşımışlardı. Tüm anlatılanlar aynen olacak ve bu günleri 20-30 sene önceden empoze etmeye başladılar ! (İLGİLİ SERİ: GRAPHEN, ÇİPLER VE İNSANLIĞIN KONTROLÜ) Hayal sandığınız şeylerin bir bir gerçekleştiğini gördüğünüz gün; anlamak, tanımak ve savaşmak için çok geç kaldığınız gündür... "İNSAN CİNNİ MELEZLERİ NASIL VÜCUT BULUYOR? CİNNİLERİN MUTASYONLARI" SES KAYDI

Synergy Kendiyas

31,988 views • 1 year ago

Fenerbahçe Şampiyon olsun diye söz verilmiş Fatih Altaylı'ya Cevap verildi 🤔 🗣İbrahim Seten: Abi, "akım" derken "mokum" demek diye bir şey vardır, tamam mı? Yani kaba tabirle söyleyeceğim, çünkü o da bu kabalıkla yazmış. Şimdi bu ne demek abi mesela? Gerçekten istemiyorlardır; şampiyon olmamak için emir almış gibi davranıyorlar falan. Hani burada söylemeye çalıştığı şeyi hepimiz anlıyoruz. Tam da söylemiş yani. Mesela "peki niye istesin? Niye böyle bir şey olsun?" Sezon başı böyle bir şeye gerek var mı? Bu resmen provokasyon. Mesela her sezon başı yapılır ya, atıyorum, bizim Rasim de söylerdi. Atıyorum, kim vardı başka böyle? Hıncal abi söylerdi, rahmetli. Ne derdi abi? "Her sezon başı da ayarlandı, söz vermişler, kesin Fenerbahçe şampiyon olacak" deyip bir ters sarma yapardı. Abi bu ne demek? Şimdi sen bir Galatasaraylı olarak bana bunun açıklamasını yapar mısın abi? Abi bunlar Neye dayanarak? Bir kere duvara dayanarak yapıyorsun bu açıklamayı, tamam mı? Taraftar olarak yaparsın, anlarım. Ama koskoca Fatih Altaylı'sın; sebep-sonucu kur, lütfen. 🗣Haluk Yürekli: Yani burada demesi lazım ki: "Evet, Galatasaray bir yerden talimat aldı, bu sene şampiyon olmayacak" diyorsan, bunun argümanını koyman lazım. "Böyle davranıyorlar"la falan böyle bir yumuşak geçiş olmaz. Ben şimdi yazıyı bilmiyordum, burada gördüm. Fatih Altaylı'nın yazısını gördüm. Girişteki bölümlere katılıyorum. Yani "Galatasaray transferde geç kalmış, 4 yıl üst üste şampiyon olmuş, Dursun Özbek'in..." Yani bugün geldiğimiz 2 Ağustos'a geldik. 2 Ağustos'ta Galatasaray'dan şu ana kadar, geçen senenin yani bıraktığımız gün kadroda 5 oyuncu gitmiş, 1 oyuncu gelmiş. Yani sen sayını arttırman gerekirken bir de sayısal olarak azalmışsın. Her şeyi hedef göstermişsin. Önce limiti hedef göstermişsin, sonra 10+'yı hedef göstermişsin, sonra Dünya Kupası'nı hedef göstermişsin. Yani bir sürü şeyi hedef göstermişsin. Bu hedef göstermemişsin aslında; zaman kazanmışsın. Ya bugün geldiğimiz durumda 13'ünde mi başlıyor lig? 11 gün kaldı. Galatasaray ligin başlamasına 11 gün kala hâlâ eksiklerini gidermiş değil. Bak, burada şu yanlış anlaşılmasın: Galatasaray mutlaka eksiklerini giderecek. Yani Galatasaray 3 transfer mi yapacak, 4 transfer mi yapacak, 5 transfer mi yapacak? Bunu bize zaman gösterecek. Bunları yapacak Galatasaray. Ama burada en tartışma konusu, İbrahim abi, Galatasaray taraftarının da Galatasaraylı genel kurul üyelerinin de, işte Fatih Altaylı'nın da eleştirisi, bunun geç kalınmış olması üzerine. Yani Fatih Altaylı'nın geç kalındı hikâyesine katılırım ama eğer bir bilgi varsa, yani bu konuda bir anlaşma yapıldıysa, emir aldılarsa, bunu da çıkıp argümanlarıyla ortaya yani belgeleriyle beni ikna edecek açıklamayı yapması lazım. Benim yaklaşımım bu. Yani öyle oturduğun yerden emir mi aldın falan, çok kıraathane Çok kıraathane yaklaşımı bu. 🗣İbrahim Seten: Şimdi hiçbir konuda bu kadar net bir sonuca gidemezsin, tamam mı? Yani siyasetle ilgili de, ekonomiyle ilgili de gidemezsin. Sporla ilgili de gitmeyi de ben anlamıyorum. Yani burada sana siyaset, şampiyon olmamak için emri neden verir abi mesela? Tamam mı? Siyasetin delirmiş olması lazım. Üstüne Galatasaray'ın da delirmiş olması lazım. Niye 4 senedir vermiyor? Üst üste 4 kere yaparken de o zaman siyaset mi yaptı falan? O kadar izaha muhtaç bir nokta ki burası. 🗣Haluk Yürekli: Çok boş ya 🗣İbrahim Seten: Ve abi, boşsa da boş dememiz lazım. Ben o yüzden istedim bunu. Yani abi, koskoca Fatih Altaylı'sın, sen bunu koyuyorsun ya. Hani bunu koyarken bence ciddiye aldığımız için okuyoruz. Yani bunu herhangi birisi yazsa, derim ki: "Ya delirmiş zaten, ne yapıyorsa yapsın" derim. Yani neredeyse küfrediyordum. Şimdi hani abi, koskoca Fatih Altaylı deyince bakıyorsun, kim bilir belki de gerçekten istemiyorlardır, belki de şampiyon olmamak için emir almış gibi davranıyorlar. 🗣Haluk Yürekli: Abi bu da zaten bu bir de yazıda benim yani yayın öncesinde gördüğüm, daha kalın puntolarla yazmış, büyük yazmış. Ama işte bu bir Soruyu da soruyor, cevabı da veriyor Abi ne farkı var o zaman diğerlerinin eleştirdiğimizden? Kıraathane yaklaşım dediğim şey bu. Yani herkes böyle konuşuyor. Abi şimdi geçen benim bir arkadaşım aradı, aynı bu yaklaşımdaydı. Dedi ki: "İşte seneye seçim olma ihtimali var, o yüzden Türkiye'de bu süreçte herkes futbol konuşsun, o yüzden 4 takımlı bir lig mücadelesi olsun, o yüzden Galatasaray ekonomik olarak daha az para harcayacak ve işte ona göre uygun..." Ya dedim ki, ya bu çok fazla niyet okuma değil mi? Dedim, ben böyle niyet okuyorum Eğer 5 safhalı okunu Hayır, bana bunu söyleyen arkadaşım aynen şöyle söyledi: "Dedim ki, biz geçen sene futbol konuşmadık mı her hafta?" Dedim, yani Türkiye'de zaten.

Galatasarayultrataraftar

28,209 views • 1 month ago

Arjantin’in gol krallığı sıralamasında Lautaro tarafından yakalanmak (35 golle) Hernan Crespo’da iki zıt duyguyu aynı anda uyandırmış: “Toro”nun giderek daha acımasız ve Arjantin için vazgeçilmez hale gelmesinden duyduğu mutluluk ve bir yandan da hüzün. “Çünkü,” diyor Crespo, “zaman geçiyor, ellili yaşlarımı aştım, saçlarım beyazladı ve Sao Paulo’daki çocuklarla idman maçları yaptığımda, eskiden yaptıklarımı artık yapamıyorum. Ama artık düşünmem gereken başka şeyler var. Brezilya futbolunun büyük kulüplerinden biri olan Sao Paulo’nun başındayım ve enerjimi tamamen bu kulübü yeniden eski görkemine döndürmeye adıyorum.” Lautaro Martinez’ten ve onun golcülüğünden başlayalım. Sizce nasıl bir oyuncu? “O tam bir forvet. Bunu yıllardır hem Inter’de hem de Arjantin Milli Takımı’nda gösteriyor. Ceza sahasında ölümcül bir oyuncu, kaleyi çok az kişi onun kadar iyi görür. Takımla oynamayı biliyor, arkadaşlarıyla paslaşabiliyor ve boş alanlara çok iyi koşular yapıyor. Dribling yeteneği de güçlü. Daha ne diyebilirim? Evet, onu bir şampiyon olarak görüyorum. Bir santrfor gol atıyorsa, üzerine fazla bir şey eklemeye gerek yok: görevini yapmış demektir.” Artık gerçek bir lider haline geldi, değil mi? “Kesinlikle öyle, bunu oyun tarzından da anlıyorsunuz. Kişiliği güçlü, rakip savunmalar ondan çekiniyor, çoğu zaman üzerine iki kişiyle çıkıyorlar. Bu da olgunluğa tamamen ulaştığının göstergesi.” Biraz geçmişe gidelim: Milli takımla ilişkiniz nasıldı? “Muhteşemdi. Her gol attığımda formayı öperdim; bu, ülkem ve halkıma duyduğum sevginin bir ifadesiydi. İlk golümü 1998 Dünya Kupası elemelerinde, Buenos Aires’te Ekvador’a karşı atmıştım. O dönem çok güçlü bir kadromuz vardı. Benim dışımda Batistuta, Veron, Almeyda, Simeone, Zanetti, Sensini, Chamot, Ortega, Claudio Lopez gibi isimler vardı. Teknik direktörümüz Daniel Passarella’ydı, beni River Plate’te büyük futbola kazandıran adam. Ancak çeyrek finalde Hollanda’ya elendik; bu büyük bir hayal kırıklığıydı.” O sizin ilk Dünya Kupanızdı. Sonra 2002 ve 2006 geldi… “2002 Japonya ve Kore’de tam bir felaketti, gruptan bile çıkamadık. 2006’da ise yine çeyrek finalde, bu kez ev sahibi Almanya’ya penaltılarla elendik. Kariyerim boyunca hep o kupanın peşinden koştum. Bizim neslimiz, Maradona ve 1986’daki Dünya Kupası efsanesiyle büyüdü. O muhteşem anları Arjantinlilere yeniden yaşatmayı hayal ettik ama başaramadık. Bu, içimde hep bir ukde olarak kaldı.” Hazır konu açılmışken, başka pişmanlıklarınız var mı? “İstanbul 2005… Milan-Liverpool Şampiyonlar Ligi finali. Maldini’nin golünden sonra ben iki gol attım, ilk yarıyı 3-0 önde kapattık. Sonra İngilizler geri döndü ve penaltılarda kaybettik. İki gol attıktan sonra böyle bir yenilgiyi hazmetmek kolay değil. Yıllarca o maçı izlemeyi reddettim. Ancak son zamanlarda o lanet hikâyeyle barışabildim. Ama fazla kurcalamayalım, yoksa o öfke yeniden kabarıyor.” Kariyeriniz boyunca birlikte oynadığınız en iyi takım arkadaşı kimdi? “Sadece teknik yetenekleri değil, karakter özelliklerini de dikkate alarak söylüyorum: Paolo Maldini. Milan’da bir sezon birlikte oynadık ve bir kaptanın nasıl davranması gerektiğini ondan öğrendim.” Bugün teknik direktörsünüz. Hangisi daha kolay: futbol oynamak mı, yoksa kenarda oturmak mı? “Bir oyuncu genelde sadece kendisini ve kendi formunu düşünür. Ama bir teknik direktör, 25-30 kişilik bir grubun sorumluluğunu taşır. Sizce hangisi daha zor? Ben hep şu örneği veririm: Bir öğretmenin, bir sınıf dolusu öğrencinin eğitiminden sorumlu olması gibi. Antrenmanları yönetirken kendimi aynen böyle hissediyorum.” Örnek aldığınız isimler kimler? “Üç isim söyleyebilirim: Ancelotti, Mourinho ve Bielsa. Carlo benim için bir baba gibiydi; 1996’da İtalya’ya geldiğimde 21 yaşındaydım ve ondan her şeyi öğrendim. Mou müthiş bir motivatör; Chelsea döneminde bunu bizzat yaşadım. Oyuncuların kafasının içine onun kadar girebilen kimse yok. Bielsa ise bir vizyoner, bugünün ötesini görebiliyor ve futbolu modern bir şekilde yorumluyor. Onlardan ilham alıyorum, ama onların başarılarına ulaşabileceğimi sanmıyorum. Yine de ben de kazandım; Arjantin’de, Brezilya’da, Katar’da ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde güzel zaferlerim oldu.” Kendinizi en çok hangi takıma bağlı hissediyorsunuz? “Parma’ya. Beni henüz bir çocukken transfer ettiler ve dünya çapında bir santrfora dönüştürdüler. Orada birçok başarı kazandım. Komik ama, River Plate’e ilk seçmelere giderken futbolcu olmayı hiç düşünmüyordum; bir arkadaşıma eşlik etmek için gitmiştim. Deneme maçında fena oynamadım, beni aldılar. O dönem odamdaki duvarda Van Basten’in posteri asılıydı. Televizyonda Sacchi’nin o efsane Milan’ını izlerdim ve Hollandalı’nın hareketlerine hayran kalırdım. Onu antrenmanlarda taklit etmeye çalışırdım ama... Böyle bir fenomeni kim taklit edebilir ki? İmkânsız. Onun seviyesinde bir santrfor bir daha gelmedi. Güçlü oyuncular oldu ama Van Basten başka bir gezegendendi.” Peki “büyüyünce” ne yapmak istersiniz? “Bir Avrupa takımını, hatta mümkünse bir İtalyan kulübünü çalıştırmak isterim. Bu benim için dairenin tamamlanması olurdu. Sınır koymadan bekleyelim; şimdilik Sao Paulo’ya odaklanmam gerekiyor.”

calciolog

21,030 views • 11 months ago

Murat Bardakçı "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" palavrasının yayılmasına hizmet etmiş bir insan. Buna rağmen televizyonlarda "Hayır, ben onu söylemedim" diyerek günah çıkarıyor. Peki bu beyanı samimi mi? İnceleyelim... Ama sadece bu konuların meraklıları için yazıyorum. O yüzden biraz uzun olacak. Meraklısı olmayanlar burada bırakabilir. Önce hikayenin gelişimine bakalım... Murat Bardakçı yakın zamanlarda 19 Mayıs: Devlet Operasyonu isimli bir kitap yazdı. Kitabın ismi bile insana tuhaf geliyor. Çünkü devletin başında o tarihlerde Vahdettin var. Ee 19 Mayıs da devlet operasyonu olduğuna göre Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermiş oluyor. Yani kitabın ismi böyle bir izlenim yaratıyor. Bardakçı bu izlenimi yarattıktan sonra bazı çevreler harekete geçerek türlü palavralarla, tabii bu kitabı da kullanarak "Vahdettin, Atatürk'ü ülkeyi kurtarması için gönderdi" argümanını öne çıkarıyor. Sonrası malum... Bu argümanı ileri sürenlerle bu argümana karşı çıkanlar arasında meydan savaşı yaşanıyor. Murat Bardakçı da tepkilerden nasibini alıyor. Peki sonra ne oluyor? Murat Bardakçı tekrar sahneye çıkıyor "Hayır, ülkeyi kurtarması için Vahdettin göndermedi, ben böyle bir şey yazmadım" diyor. Kitabında kullandığı tartışma yaratan "devlet operasyonu" kavramını başka türlü izah ediyor. Devlet derken Vahdettin'i değil, devlet içindeki bazı kliklerin Atatürk'ü gönderdiğini söylüyor. (Buraya bir dipnot koyalım: Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten. Dikkatle o kısmı bekleyin) Yani özetle, "Vahdettin'i kastetmedim, derin devleti kastettim" diyor. Peki bu argümanın altını doldurabiliyor mu? Bana göre hayır. Gerçi bazı "tanınan" tarihçiler de (isimlerini vermeyeyim) niyedir bilinmez, "Vahdettin göndermedi" demekle birlikte Bardakçı'nın "Derin devlet gönderdi" tezine yüzeysel şekilde destek çıkıyor. Halbuki "derin devlet gönderdi" lafı da safsatadan ibarettir. Tabi, önce "derin devlet gönderdi" diyenlerin bunu iddia etmesi ve ortaya delil koyması lazım. Koyabiliyorlar mı? Çok merak ederek çok fazla inceledim ama ortada somut bir delil göremedim. Mesela derin devlet kimdir, devletin hangi organıdır, Atatürk'e bu görev nerede ve ne zaman tebliğ edilmiştir? Bunların cevabı yok. Yani bir derin devlet olacak, bunlar toplanıp karar alacak sonra da Atatürk'e görev senindir diyecekler. Bunlar kimdir, ne zaman bu işleri yapmıştır? Bardakçı bunlara cevap veremiyor. Onu destekleyen "bilindik" tarihçiler de bunlara destek veremiyor. Ortaya atılan en bilindik argüman "Erenköy'de bazı toplantılar olmuş" karar burada alınmış. Ama bu kararın Atatürk'e nerede kimler tarafından tebliğ edildiği konusunda da bir argüman yok. Hatta Bardakçı'nın kendisi "Erenköy" toplantılarının zabıtlarına ulaşamadım diyor. Yani elinde belge de yok. Her fırsatta "belgeyle" yazdığını söyleyen Bardakçı bu önemli argümanına belge bulamıyor. Ama buna rağmen kitabının ismini "Devlet Operasyonu" koyarak türlü tartışmaları ateşliyor. Bu oldukça samimiyetsiz bir tutum. Ortada somut argüman olmadığı için "derin devlet gönderdi" tezini çürütmek zor çünkü menfi durumun ispatı pek mümkün değildir. Ama yine de tarihi incelediğimizde Atatürk'ün milli mücadele fikrine İstanbul'a gelmeden önce Adana civarında sahip olduğunu biliyoruz. (Atatürk, İbrahim Süreyya, Ali Cenani, Ali Fuat ve Fahrettin Altay'ın anlattıkları bunu doğruluyor) Üstelik Mayıs 1919'da yani Atatürk artık Samsun'a gidecekken ordunun en önemli mevkiindeki Fevzi Paşa ve Cevat Paşa, Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini bilmiyor. Çünkü herkesin bildiği "Bir şey mi yapacaksın Kemal" sözünü söyleyen Cevat Paşa bu sözü 14 Mayıs'ta söylüyor. Yani hareketten iki gün önce. Demek ki bilmiyor. Bilse sormazdı. Fevzi Paşa ise Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatmak için gittiğini 15 Mayıs günü öğrendiğini ve Cevat Paşa ile yemin ettiklerini kendisi söylüyor. Bu durumda Cevat Paşa "14 Mayıs'ta" şüphelenmiş, ertesi gün öğrenmiş ve destek vermiş. Bu durumda "derin devlet gönderdi" argümanındaki derin devletin içinde, ordunun başındaki iki önemli isim Fevzi ve Cevat Paşalar yok... Vahdettin zaten olamaz. Ve Damat Ferit Paşa da olamaz... Bu durumda bu derin devlet kim olabilir? Vahdettin ve Damat Ferit'in seçip hükümete koyduğu bakanlar mı? Yani düşünün ki derin devlet, Atatürk'ü milli mücadele için görevlendiriyor ama bunun içinde ordunun ve devletin zirvesi yok ama bazı no name bakanlar var. Bu mümkün mü? İşin tuhafı, Atatürk, kendi milli mücadele planını kimselere anlatmış değil. Planı derli ve toplu şekilde bilen bir iki isim var. Birisi Ali Fuat, diğeri onun babası ve Rauf... Bunlar haricinde Karabekir bile plandan habersiz. Çünkü hatıratında Atatürk'ün Trabzon'a değil de Samsun'a çıkışını yadırgıyor. Çünkü planın detaylarını bilmiyor. Özetle lafı uzatmayayım, "derin devlet gönderdi" lafı delili olmayan safsatadan ibaret bir iddia. Hele hele Atatürk'ün ömrü boyunca milli mücadeleyi örgütlerken kendi ve milletinin ruh ve vicdanından ilham aldığını söylediği ortadayken... Zaten "derin devlet gönderdi" dediğimizde Atatürk'ü otomatikmen yalancı çıkarmış oluruz. Öyle ya, derin devlet göndermişken bunu saklayıp onlardan bahsetmemesi hatta 1919'un bazı devlet adamlarını ihanetleri nedeniyle sürgüne göndermesi tam bir nankörlük olurdu. Kaldı ki Ahmet İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve diğer sabık paşalar, Ali Fuat, Karabekir, Rauf ve Refet gibi sonradan ayrı düştüğü isimler illa ki bu "derin devlet gönderdi" masalını ifşa ederek Atatürk'ün itibarını hedef alırlardı. Mesela Atatürk'ü Samsun'a kendi telkinleriyle çıkardığını iddia eden Karabekir, bunu iddia ettiğine göre "derin devlet gönderdi" masalını da illa ki bilir ve söylerdi. Neyse, bu uzun izahatı geride bırakalım. Özetlemek gerekirse: - Bilindik tezler Atatürk'ün etrafındaki bazı kimselerle kendi kendine hareket etmek suretiyle milli mücadeleyi başlattığını söylüyor. - Bardakçı "Devlet operasyonu" kavramıyla tartışmaları başlatıyor. - Atatürk karşıtları "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin gönderdi" olarak propaganda ediyor. - Bardakçı tepkiler üzerine "Devlet operasyonu" kavramını "Vahdettin değil derin devlet gönderdi" teziyle tevil ediyor. - Fakat "derin devlet gönderdi" tezinin de altı doldurulamıyor. Bu manzaranın anlamı nedir? Çok basit. Bu tartışmalar Atatürk'ün milli mücadeledeki önemini son derece yumuşak ve dolaylı şekilde azaltan ve başarıyı "derin devlet" ile "vahdettin" arasında bölüştüren bir etki yaratıyor. Bardakçı ise "vahdettin değil derin devlet gönderdi" sloganıyla Anti-Kemalist taşlamalardan kendini sıyırarak bir köşede kahvesini yudumluyor. Bardakçı bu söylemlerle kendisini bu işten sıyırma üstatlığını gösterdiğini düşünüyor olabilir ama kazın ayağı öyle değil. Yukarıda "Murat Bardakçı başka yerlerde başka şeyler de söylüyor, hem de neler neler... Ama oraya sonra geleceğiz. Düğüm orada çözülecek zaten" demiştim. Şimdi oraya gelebiliriz. Her ne kadar Bardakçı "devlet operasyonu" tezi ters tepince "derin devlet gönderdi demek istedim" teviliyle postu kurtardığını düşünmüşse de geçmişte "devlet operasyonu" tezini "vahdettin gönderdi" şeklinde yorumlayan bazı argümanlar sunmuştu. Bu Bardakçı'nın pek bilinmeyen ve anılmayan programıdır. Programın ilgili kısmını video olarak paylaşıyorum. İçeriğini de kısaca özetleyelim... Programın başlangıcında Atatürk'ün 1926 anlattığı bir hatıra mevcut. Buna göre Atatürk, Samsun'a gitmeden önce Vahdettin'le görüşmüş. Sultan, Atatürk'e "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" demiş. Bu hadise doğru. Fakat devamı var. Atatürk, hatıratının devamında Vahdettin'in "devleti kurtarabilirsin" derken "işgalcilerin isteklerine boyun eğmeyi" kastettiğini bizzat söylüyor. Zaten bilindik tez de böyle. Fakat Bardakçı 1. manipülasyonunu yapıyor. Bu kısmı anlatmıyor. Bunun yerinde "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" sözünü kendisi tefsir etmeye başlıyor ve "Vahdettin gönderdi" tezine adım adım göz kırpıyor. Bardakçı bu sözün iki manası olabileceğini söylüyor: 1- Git mücadele başlat başarılı ol 2- İşgalcilerin isteklerine boyun eğ, isyanı bastır. Atatürk'ün kendisi, o dönemin insanları ve tarihin akışı açıkça ikinci maddenin doğru olduğunu haykırırken Bardakçı ne söylüyor? "Tam olarak kesin bir şey söyleyemem. Çünkü belgesi olmadan bir şey diyemem." Burada Bardakçı'nın 2. manipülasyonu devreye giriyor. "Belirsizlik yaratmak..." Yani açıkça "Vahdettin mücadeleyi başlatmak için gönderdi" diyemiyor ama "öyle değildir" de diyemiyor. Çünkü elinde belge yokmuş. Halbuki yukarıda söyledik, Erenköy toplantılarının da belgesi yok. Ama kitabın adını "devlet operasyonu" koyabiliyor. Bu başka bir tutarsızlık. Halbuki Bardakçı, yıllar sonra "Vahdettin gönderdi demedim, göndermemiştir" diye açıkça hüküm veriyor. Yani yıllar önce "bilemem" derken, yıllar sonra "Vahdettin göndermedi, derin devlet gönderdi" diyor. Niye? Kurgulamaya çalıştığı tez çöktüğü için mi? Bardakçı devamında "vahdettin gönderdi" tezine göz kırpıyor. Diyor ki "Vahdettin, Atatürk'ün bir şey yapacağını biliyor" Az önce belgesi yok konuşamam, bilemeyiz derken 3. manipülasyon geliyor ve "bir şeyler yapacağını biliyor" diyor. Bunun için belge arama lüzumu görmüyor. Devamında Erhan Afyoncu "tahmin ediyor ama milli mücadele çapında şeyler değil" diyor. Bardakçı yine "Bilemeyiz" diyor. Yani o çapta da düşünüyor olabilir. Yani özetle kim niye gönderdi bilemiyoruz, yani Vahdettin'in göndermiş olabileceği opsiyonu açık. İkinci olarak da Vahdettin Atatürk'ün milli mücadele başlatmak istediğini de biliyor olabilir. Bu cümleler kabaca, "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanını bir ihtimal olarak kabul ediyor. Bardakçı devamında bu tezini iki belge ile destekliyor. Bu arada şunu söylemek lazım, programda bu hususu dakikalarca konuştuğuna ve "Vahdettin Atatürk'ün mücadele başlatacağını tahmin ediyordu, önünü açtı" argümanı için belge araştırdığına göre bu konuya epey eğilmiş olmalı. Yıllar sonra yazacağı "devlet operasyonu" kitabının ön çalışmaları bunlar. Az önce iki belgeye dayanıyor dedik... İlkini okuyor... Padişahın hattı hümayunu... Bu evrakta açıkça "git memleketi kurtar" gibisinden bir ifade var mı? Yok. Ama Bardakçı kendi tezini kurgulayabilmek adına belgedeki bazı ifadelerde ima olduğunu öne sürüyor. Belgede "hükümetin aldığı karar uyarınca" ibaresi var. Bardakçı burayı okurken "enteresan" diyor. Yani izleyiciyi biraz sonraki imalar için hazırlıyor. Devamında "cümleten, gayret ederek" manasına gelen bir ibare okuyor ve diyor ki: "Şimdi öyle bir kelime kullanmış ki" Bardakçı burada 4. manipülasyonunu yaparak Vahdettin'in kullandığı kelimelerden Atatürk'ü milli mücadele başlatmak için göndermiş olabileceği iması çıkarıyor. Bardakçı cidden sanatkar. Vahdettin gönderdi dese olay olacak. Diyemiyor. Göndermiş "olabileceğini ima etmiş olabilir" gibi bir ihtimal yaratıyor. Çok esnek, sıkıştığında anında dönebileceği elastik bir argüman... Gerçek bir manipülasyon... Bardakçı devam ederken bir cümleye geliyor "ve şimdi" diye uyarıyor. Yani yine heyecan uyandırıyor. İmayı işaret ediyor ve okuyor... İfadeyi günümüz Türkçesine çevirirken "işgal manasına da gelebilir bu" diyor. Yani Vahdettin, burada karmaşık bir ifade kullanarak "Atatürk'e ülkeyi işgalden kurtar demiş olabilir" diyor. Bardakçı devamında üçüncü imaya geliyor... Vahdettin cümlelerini bitirirken durumun "askere, memura ve ahaliye bildirilmesini" istemiş. Bardakçı buradan da ima çıkarabilmek için cümleyi okuduktan sonra üstüne basa basa "askere, memurlara ve halka" diyor... Bardakçı okumayı bitirdikten sonra elastik yorumu icabı "açık açık git silahlan diren demedi" diyor. Ama yukarıda izah ettiğim gibi belirsizlik yaratarak imaları açık tutuyor. Pelin Batu, böyle bir argümana karşı sorulacak en mantıklı sorulardan birini soruyor. Diyor ki, böyle olsaydı Atatürk bunu Nutuk'ta veya başka yerde söylemez miydi? Bardakçı hemen cevap veriyor: Bahsedilmez. Peki niye? Onun da belgesi mi var? Hayır. Ama Bardakçı hükmünde kararlı. Bahsedilmez. Çünkü iki kişi arasında geçmiş. Böyle saçma ve çürük bir argüman... Halbuki en yukarıda iki kişi arasında geçen "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından bahsediyor. Kaldı ki "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa ve bundan asla bahsedilmemesi gerekiyorsa, bu durumda Atatürk "Paşa paşa devleti kurtarabilirsin" lafından niye bahsetsin? Bu lafı aktararak neden "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezinin anlaşılmasını sağlasın? Bardakçı bu soruyu soramayacak kadar aptal biri değildir. O halde neden kendi çelişik durumunun farkına varamıyor? Çünkü bir tez üretmeye çalışıyor. İmalarla, dolaylı ve elastiki şekilde, kendisini kahraman yapmadan insanlara bir karşı argüman alanı açıyor. Tartışmaları başlatıyor. Aradan yıllar geçiyor. "Devlet operasyonu" kitabıyla argümanı somutlaştırıyor. Ama işler istediği gitmediğinden olsa gerek veya belki de ihale kendisine kalmasın diye "ben vahdettin demedim, derin devlet dedim" lafıyla postu kurtarmak istiyor. İşte burada izliyoruz, açık açık Vahdettin'in göndermiş olabileceğini, hattı hümayundaki imaların bu ihtimali açık tuttuğunu, böyle bir şey varsa bile Atatürk'ün bunu asla konuşmayacağını söyleyerek "Vahdettin gönderdi" tezini güçlendiriyor. Dahası, mantıken eğer "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı varsa, bunu Atatürk gibi Vahdettin de açıklayabilir. Bardakçı bu ihtimali de öldürmek ve argümanın çürütülmesini engellemek için diyor ki: Hükümdar da yazmaz zaten. Yani Vahdettin de söylemez. Niye? İkisi arasındaymış. Komik. Düşünsenize, Bardakçı'nın argümanları aslında nasıl bir tablo ortaya çıkarıyor: Vahdettin ve Atatürk yola birlikte çıkmış. Fakat Atatürk gücü ele geçirince Vahdettin'in adını haine çıkarıp ülkeyi kontrolüne almış. Vahdettin nankörlüğe uğrayarak ülkeyi terk etmiş. Yurt dışında sefalete düşmüş. Hazır ülke kurtulmuşken demez mi ki "Atatürk'le yola birlikte çıktık ama o beni hain ilan ettirerek ihanet etti" diye. Vahdettin öyle kötü bir konumdaydı ki, şayet böyle bir şey olmasa bile kendi adını temize çıkarmak adına böyle bir yalan üretebilirdi. Bu durumda Atatürk de onu yalanlardı ama Vahdettin yine de belki inanan olur diye bu yalanda ısrarcı olabilirdi. Peki böyle bir yalan ortaya attı mı? Hayır. Denebilir ki Vahdettin olgun düşünmüştür, "Nasılsa memleket kurtuldu, bana nankörlük edildi diye bunu ifşa edip Atatürk'ü zor durumda bırakmayayım, varsın adımız haine çıksın ama memleket payidar olsun vsvs" diyebilir. Bu da bir ihtimal. Ama bunu da çürütmek kolay. Çünkü Vahdettin, ülke kurtulmasına rağmen yurt dışında Atatürk'e hakaretler ve iftiralar yağdırmaya devam etmiş hatta ABD'den yardım bile istemiştir. Yani Bardakçı'ya göre Vahdettin, "Vahdettin-Atatürk" ortaklığını assssla ifşa etmez. O kadar kalender. Ama aynı Vahdettin, yurt dışında türlü numaralar çevirerek hala memlekette karışıklık yaratıyor. Arabistan'da yayımladığı beyanname ile Atatürk'e iftiralar atıyor. Bardakçı bunları bilmiyor mu? Biliyor. O halde neden bu bildiklerine rağmen "Vahdettin-Atatürk" ortaklığı tezini ima ediyor, niye "devlet operasyonu" kavramıyla ortalığı kızıştırıyor? Bunların amacı nedir? Aslında bu sorunun cevabı da belli ama Bardakçı amacına ulaşamadı. Ters tepti. En adi anti-kemalistlerin ağzına düşünce çareyi "vahdettin demedim, devlet operasyonu" dedim manevrasında buldu. Bu programda ima ettiklerinin de unutulacağını düşündü.

Con Sinov

341,958 views • 1 year ago

27 ARALIK 2025 SAAT 14:00’TE, ANITKABİR’DE ATATÜRK’ÜN HUZURUNDA, HAİNSİZ TÜRKİYE BULUŞMASINDA NASUH MAHRUKİ’NİN KONUŞMASI Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, Türkiye’de her birimizin ayrı ayrı yaşadığı demokrasi sorunu vardır, adalet sorunu vardır, yandaşa başka, muhalefete başka işleyen hukukun önünde eşitlik sorunu vardır, üretim sorunu vardır, gelir adaletsizliği ve geçim sorunu vardır, açlık sınırının altıda asgari ücret ve emekli maaşı sorunu vardır, kalitesiz eğitim, denetimsiz devlet, hesap vermeyen hükümet, hesap vermeyen siyasiler ve bürokratlar sorunu vardır, kötü yönetilen devlet sorunu vardır. Bu sorunlar hepimizin ortak sorunlarıdır, Türk’ün de, Kürt’ün de, Laz’ın da, Çerkes’in de, Boşnak’ın da, Arnavut’un da ve Türk milletini var eden 26 etnisitenin tamamının da sorunlarıdır. Çözümü de hepimiz için ortaktır ve bir tanedir. Daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, adil ve tarafsız yargı, hukukun önünde eşitlik, doğru enflasyon hesaplamalarıyla asgari ücret ve emekli maaşının belirlenmesidir, açlık sınırının altında kimseye maaş verilmemesidir, her ailenin en azından yoksulluk sınırının üstünde bir maaşı evine getirebilmesidir, varlıklarımızı satarak değil üretim ekonomisiyle kalkınmanın sağlanmasıdır, eğitimin parasız olması, laik ve çağdaş olmasıdır, devletin açık ve şeffaf yönetilmesi, denetlenebilmesi, devlet kurumları ve siyasilerin, bürokratların hesap verebilmesidir. Ancak Güneydoğu’da Türkiye’nin geri kalanından farklı olarak ağalık sorunu, feodal düzen sorunu vardır, devletin denetleyemediği aşiretler, tarikatlar sorunu vardır, bu düzende köylünün Cumhuriyet’in korumasına erişememesi, eşitsizlik, adaletsizlik ve haksızlığa uğrayarak mağdur edilmesi sorunu vardır. Bunların da çözümü Cumhuriyet’tir, Atatürk Türkiyesi’dir. Biz bütün dertlerimizi kendi içimizde çözeriz, her zaman çözdük, her zaman çözeriz, ölümden gayrı her şeyi çözeriz ama emperyalizmin ajanları, düşmanlarımızın işbirlikçileri etnikçi, bölücü, ayrılıkçı eli kanlı teröristleri hem de Türkiye’den parça koparma hedeflerinden hiç sapmadıklarını Meclis’te de dağda da her konuşmalarında da açıkça, gözümüze soka soka, küstahça bir de üstüne tehdit ederek dile getirdikleri halde muhatap kabul edersek iş karışır. Büyük Türk milleti buna müsaade etmez, kendi Cumhuriyeti için, kendi geleceği için, çocuklarının özgür ve başı dik yaşayabilmesi için asla müsaade edemez ve etmeyecektir. Durumdan vazife çıkararak, Büyük Kurtarıcı ve Büyük Kurucu Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurunda, Anıtkabir’de buluşan büyük Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğüne, üniter yapısına, ulus devlete, milli egemenliğe, Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür ilkesine ve tek diline, tek milletine, tek egemenliğine sahip çıkmak için bugün burada. Burada siyasi partiler yok, her siyasi partiden yurttaşlar var, burada siyaset yok burada Türkiye Cumhuriyeti devletini ve Türk milletini iç ve dış düşmanlardan koruma kararlılığını gösteren Türk milleti var. Türkçe konuşmaktan asla vazgeçemeyiz, ana dil eğitimi zaten var ama ana dilde eğitim asla olamaz, bu konuda da kimse kelime oyunu yapmasın. Güneydoğu bölgemizde belediyelerde Kürtçe konuşulmasına da asla müsaade edilemez çünkü bölücülüktür, iki dilliliğin ilk adımıdır, Anayasa’ya aykırıdır ve sadece Türkiye’ye dönük emelleri olan emperyalizme hizmet eder. Bu konuda bir kez taviz verilirse arkası gelir. ABD, Ortadoğu’da ulus devlet istemiyor ve bunu apaçık İsrail’in güvenliği nedeniyle diye açıklıyor. Türkiye İsrail için bir tehdit değil ki, Türkiye’nin İsrail’in topraklarında gözü yok ki ama görünen o ki İsrail artık Türkiye için bir tehdit ve topraklarımızda gözü var, bunu Cumhurbaşkanı bile söyledi çünkü İsrail bu çağda akıl almaz bir şekilde yahudi şeriatının peşinden gidiyor ve dinsel fanatiklere göre vaadedilmiş topraklarına kavuşmak için konjonktürün çok uygun olduğunu düşünüyor. İsrail bu yüzden ulus devlet istemiyor ve ABD ile birlikte Türkiye’nin üniter yapısına müdahale etmeye çalışıyor. Etnikçi, ayrılıkçı, bölücü PKK’yı güçlendirmeye çalışıyor. İsrail işbirlikçisi PKK ve DEM de ulus devlet istemiyor çünkü Türkiye’nin parçalanmasını istiyorlar Kürt halkını özgürleşeceksiniz diye kandırıyorlar oysa İsrail’in ve işbirlikçilerinin kölesi olmaktan asla öteye gidemezler. PKK’nın ve DEM’in elitleri servetlerine servet, güçlerine güç katacaklar diye koca Kürt halkını İsrail’in desteğiyle kendilerine maraba yapmaya çalışıyorlar, Cumhuriyet’in yıkmaya çalıştığı ağalık düzenini kurumsallaştırmaya çalışıyorlar. Bizim bizden başka dostumuz yok, Türklerin de, Kürtlerin de ve hepimizin de bu coğrafyada kaderi ortaktır. Tek yol Atatürk’ün bizi 100 yıldır özgür ve bağımsız tutan tam bağımsız ve anti emperyalist Türkiye hedefinde birleşmektir. Bugün burada olanlar, bu hedef için buradadır. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Türkiye’de PKK sorunu vardır, terör sorunu vardır, etnikçi, ayrılıkçı, bölücülük sorunu vardır. Ölüm cezasına çarptırılmış, cezası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çevrilmiş Teröristbaşı’nın hapisten çıkarılmaya çalışılması sorunu vardır, hapisten çıkartılarak siyasi aktör yapılmaya çalışılması sorunu vardır, sanki bütün Kürtler PKK’lıymış gibi, bütün Kürtler terör destekçisiymiş gibi Teröristbaşı’nın bütün Kürtlerin lideri konumuna getirilmeye çalışılması sorunu vardır. Öcalan’ın mahkeme kararında şunlar yazar; ''..... Kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek , devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK'nun 125. maddesine göre ÖLÜM CEZASI ile Cezalandırılmasına. 2- Sanığın eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi'' ...... diye devam eder. Bu profesyonel katil, düşman ajanı, vatan haini teröristin ayağına Gazi Meclis'imizi götürdüler ve umut hakkından yararlanmasını istiyorlar, dahası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası çeken Teröristbaşını çıkarıp Kürt halkının siyasi lideri olmasını hayal ediyorlar. Sanki bütün Kürtler teröristmiş, terör destekçisiymiş gibi. Büyük Türk milleti, emperyalizmin ve ele geçirilmiş yerli işbirlikçilerinin yıkıcı ve bölücü ihanet projesini mutlaka bozacak ve bir kez daha heveslerini kursaklarında bırakacaktır. Anadolu'da kimse Türk milletini yenemez. Türk milleti vatanını kimseye böldürmez, Cumhuriyeti'ni kimseye yıktırmaz ve düşmana asla teslim olmaz. Bugün, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişinin 106. Yılında, O’nun huzurunda bu kararlılığımızı hep birlikte dosta düşmana göstermek için buraya geldik. Türkiye’mizi asla kimseye böldürmeyeceğiz.

Nasuh Mahruki

56,536 views • 8 months ago

Fitne : Mustafa Kemal Kur'an için "Arapoğlunun Yaveleri", Peygamber için de "Arapoğlu" diyerek aşağılıyormuş..! Çakma tarihçi Ahmet Anapalı Kazım Karabekir’in hatıralarına dayandığını iddia ettiği hikâyeyi aynen şöyle anlatıyor: Birgün Mustafa Kemal ile oturuyorduk. Elmalılı Hamdi Hoca içeri girdi. Dedi ki ona: "Gel Hamdi Hoca gel. Hele şu kitabı Türkçe'ye çevir de Atatürk, bizimliler hangi Arap saçmalıklarına (Arapoğlunun yavelerine) iman etmişler görsünler”. Bunlar güya Karabekir’in hatıralarında aynen bu şekilde yazıyormuş. Hadi lan oradan! * Amaçları belli: “Türkiye’yi din düşmanı biri kurdu” yalanını aşılamak, Türkiye’yi bir “küfür devleti” gibi göstermek! Adamların gözünde Atatürk dinsiz, laiklik küfür, cumhuriyet sapkınlık… * Bu videoyu anlatırken fark ettiyseniz hep aynı taktiği uyguluyorlar. Atatürk’ü savunsun diye karşısına tarih bilgisi olmayan, dini savunamayacak bir ateist çıkartıyorlar. Bu bir tesadüf değil, tamamen bilinçli bir tercih. Çünkü Atatürk’ü savunacak bilgili bir Müslüman çıkarsalar ne olur? O kişi hem Atatürk’ü savunur hem de Atatürk’ün dine saygılı olduğunu açıklar. Ama tarih bilmeyen, dini savunamayan birini çıkardıklarında Atatürk’ü savunmak, laiklikle “dinsizlik” arasında bir bağlantı kurmaya çalışırlar. Yani hem Atatürk’ü hem de laikliği hedef alırlar. Bu, onların eski ama hâlâ işe yaradığını düşündükleri bir oyundur. * Bu hikâye ilk kez Uğur Mumcu tarafından 10-19 Haziran 1990’da Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlandı. "Kaynak ne?" diye sorarsanız, Kazım Karabekir’in hatıraları deniyor. Ama burada işler garipleşiyor: Bu hatıralar, Karabekir’in kızının damadı (faruk özerengin) tarafından servis edildi. Yani, aile muhabbetinden tarih yazılmış gibi bir durum var. Yetmedi, Ateist olduğu bilinen Uğur Mumcu bu hikâyeyi Karabekir Anlatıyor kitabına da almış. Bu da yetmedi mi? 1991’de dıdısının dıdısı aynı damat, Paşaların Kavgası adlı kitapta hikâyeyi bir kez daha ısıtıp sunmuş. İşin asıl komedisi şu: Bu olayın geçtiği söylenen dönemde Atatürk ve Kazım Karabekir’in yanında Ruşen Eşref Ünaydın, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve birkaç kişi daha varmış. Ama nedense bu isimlerden hiçbiri, anılarında ya da notlarında bu olaya dair tek kelime etmemiş. Ortada ne bir belge var ne de bir tanık. Daha da tuhafı, bu hikâye tüm tanıklar öldükten sonra gün yüzüne çıkıyor. Zaten bu tür masalların en büyük numarası bu: Kimse sağ değil, doğrulama şansı sıfır. “Yok artık” dedirtecek sözleri ekle, Atatürk’ü kötüle, sonra da "Kaynak güvenilir, Karabekir’in hatıraları" de. Bu kadar basit. * Gelelim şu anlatılan hikâyeye. Bu olayın doğruluğu baştan sona şüpheli. Kazım Karabekir’in hatıralarında böyle bir konuşmadan bahsedildiği iddia ediliyor ama dikkat edin: Olayın geçtiği söylenen tarih 14 Ağustos 1925. Karabekir, her şeyi günlüğüne yazan, Atatürk hakkında duyduğu en küçük dedikoduyu bile not eden biri. Ama ne hikmetse, bu olayı hiç yazmamış! İşin en garip tarafı ne biliyor musunuz? Bu hikâyede Elmalılı Hamdi’nin adı bile geçmiyor! Hatta hikâyeyi bir kenara bırakın, Kazım Karabekir’in kitabının hiçbir yerinde Elmalılı’nın adı geçmiyor! Ama çakma tarihçi Ahmet Anapalı ne yapmış? Hikâyeyi süslemek için Elmalılı’yı da ekleyivermiş. Yetmemiş, uydurduğu bu masalı bir de Karabekir’in ağzından anlatmış. Hani Müslüman yalan söylemezdi? Ama bunların dinine göre iftira serbest, fitne caiz! Zaten dertleri gerçekleri anlatmak değil, hikâyeyi daha inandırıcı hale getirip, Atatürk’e çamur atmak, insanları kandırmak, memlekete fitne sokmak! * Kazım Karabekir’in hatıralarını “tarihin en güvenilir kaynağı” diye önümüze koyanlara küçük bir hatırlatma yapalım. Karabekir, Abdülhamid için ne demiş biliyor musunuz? “Zorba, diktatör ve felaketlerin baş sorumlusu.” Yetmedi mi? Vahdettin için de “Açıkça hain” ifadelerini kullanmış. Ama ne hikmetse bu sözler hiç dillendirilmez. Neden? Çünkü işlerine gelmez! İşlerine gelen kısmı alır, gelmeyen kısmı yok sayarlar. Eğer bu hatıralar bu kadar kutsal ve tartışılmazsa, hadi bakalım, Abdülhamid ve Vahdettin için söylediklerini de kabul edin! Ama yok. Çünkü oyun belli: “Seç, al, işine geleni kullan. Gelmeyeni unutmuş gibi yap.” Vallahi bu kadar bariz ikiyüzlülük için özel ödül verilmeli. * Şimdi gelelim diğer bir meseleye: Atatürk düşmanları, Karabekir’i hep “dindar, muhafazakâr bir alternatif lider” diye parlatır. Tamam, diyelim ki Karabekir dindar. Ama laiklik ve Cumhuriyet konusundaki tutumunu neden es geçiyorsunuz? Mesela Karabekir, Atatürk’ün Balıkesir'de cuma hutbesinde vaaz vermesini eleştirmiştir. Din ve Devlet işlerinin birbirine sokulmasını asla istemezdi. Hatta aynı Karabekir, “Ezan Türkçe okutuldu, Kur’an toplatıldı” diye ağlaşılan İnönü döneminde Meclis Başkanlığı yapmıştır. Hadi buyurun, bu uygulamalara neden tek bir kez bile karşı çıkmadı? Demek ki neymiş? Bu uygulamalar, “Atatürk’ün dine düşmanlık politikası” falan değil, dönemin genel anlayışının bir sonucuymuş. Karabekir de bu anlayışın parçasıymış. Ama bunları söylemek işlerine gelmez tabii. * Aslında bu arkadaşlar ne yapıyor biliyor musunuz? Karabekir’in hatıralarını cımbızla seçiyorlar. “Bu bana uyar, bunu alayım. Bu işime gelmedi, yokmuş gibi davranayım.” Mantık tamamen bu. Ve sonra da utanmadan “Karabekir şöyle dedi, böyle yaptı” diye masallar anlatıyorlar. Ama iş biraz derinleşince foyaları ortaya çıkıyor. Çünkü tarih, seç-beğen-al yapacağınız bir oyuncak değil. * Dincilerin sıkça servis ettiği bu hikâyeyi doğru kabul edelim ve analiz edelim. Hatıratta geçen konuşma şu şekilde: Mustafa Kemal, Kur’an’ı Türkçeye çevirtmek istediğini söylüyor. Kazım Karabekir ise “Şimdi zamanı değil, zaten Kur’an’ın TEFSİRLERİ var” diyerek karşı çıkıyor. Bunun üzerine Mustafa Kemal, “Arapoğlu’nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim” diyor. * Şimdi bu “Arapoğlu” ifadesine takılıp, peygambere hakaret edildiği iddia ediliyor. Ancak Mustafa Kemal’in burada kimi kastettiği açık değil. Olay basit: Karabekir Kuran'ı çevirmeye gerek yok, TEFSİRLER var diyor, Mustafa Kemal de tefsirlerdeki saçmalıkları kastediyor. O dönemin en popüler tefsirleri İbn Arabi’ye ait. İbn Arabi’nin adı Türkçeye çevrilince ne oluyor? Bingo: Arapoğlu! Yani, peygambere laf atmak falan yok, tefsirlere yapılan bir gönderme var. Ama yok, bunu böyle anlatmak işlerine gelmez. Atatürk’ü peygambere laf etmiş gibi göstermek daha kolaylarına geliyor. Üstelik, Mustafa Kemal gibi bir liderin, çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede, hele ki Karabekir'in önünde, peygambere laf edecek kadar vizyonsuz biri olmadığını akıllarına bile getirmiyorlar. Çünkü herkesi kendi sığ düşünce dünyalarına göre değerlendiriyorlar. * İbn Arabi yani Arapoğlu, İslam tarihinde tartışmalı bir isimdir. Tefsirlerinde Kur’an’ın özüne aykırı birçok yaveler bulunur. Örneğin: - Ali İmran Suresi’nin 103-105. ayetlerini yorumlarken, “Mezheplere bölünmeyin” diyen bu ayetleri tarikatlara bağlamış. Şeyhlere bağlı kalmanın Allah’a ulaşmanın yolu olduğunu söylemiştir. Halbuki Kur’an, aracıları değil, doğrudan Allah’a yönelmeyi öğütler. - Yusuf Suresi’nde, Hz. Yusuf’un zindandaki arkadaşlarının rüyalarını cinsellikle ilişkilendirmiştir. Kur’an ise bu rüyaların anlamını açıkça ifade eder: Biri görevine dönecek, diğeri ise idam edilecektir. Ama İbn Arabi, bu net ifadeleri kendi hayal gücüyle bambaşka anlamlara çekmiştir. - “Kul Rabb olur” gibi ifadeler kullanmıştır. Bu ifade İslam inancına tamamen aykırıdır. İslam’a göre Rab sadece Allah’tır ve bu sıfat insana atfedilemez. * Mustafa Kemal, halkın dinini anlaması gerektiğine inanıyordu. Osmanlı döneminde halk, Kur’an’ı Arapça okuyordu ama anlamıyordu. Bu boşluk, şeyhler, tarikat liderleri ve din tüccarları tarafından kullanılarak halkı yanlış yönlendirme aracı hâline gelmişti. Mustafa Kemal, bu düzeni bozmak için Kur’an’ı Türkçeye çevirtti. Böylece halk, Allah’ın kelamını doğrudan anlamaya başladı ve din üzerinden kurulan sahte otoriteler çökmeye başladı. Ama Atatürk burada durmadı. Hadislerin de Türkçeye çevrilmesini sağladı. Çünkü uydurma hadislerle halkın kafasını karıştıran düzenbazların maskesini düşürmek gerekiyordu. Halk, hadisleri okuyunca, uydurma olanlarla gerçek olanları ayırt etmeye başladı. Bu da tarikatların ve sahte din adamlarının güç kaybetmesine neden oldu. * Bugün hâlâ en doğru Kur’an meali, Atatürk’ün Elmalılı Hamdi’ye yaptırdığı mealdir. Günümüz çevirileriyle arasında bir fark yoktur. Bu durumda, Atatürk düşmanlarının iddiaları kendi içinde çelişiyor. Çünkü halk Kur’an’ı Türkçe okuyunca dinden çıktığını iddia ediyorsanız, ya Kur’an’da bir sorun olduğunu kabul ediyorsunuz (hâşâ!) ya da yıllarca halkı kandırdığınızı itiraf ediyorsunuz. Atatürk’ün Kur’an’ı ve hadisleri Türkçeye çevirtmesi, halkın dini doğru anlamasını istiyordu. Halkın İbn Arabi gibi tefsircilerin saçma yorumlarını, uydurma hadisleri ve din üzerinden çıkar sağlayan düzenbazları bu sayede fark etmesine olanak sağladı. Atatürk’ün bu adımı, tarikatların, şeyhlerin ve din tüccarlarının otoritesini sarstı. İşte bu yüzden Atatürk düşmanları hâlâ bu kadar öfkeli. Çünkü Atatürk, onların din üzerinden kurdukları sömürü düzenini yıktı.

AHMET ÖZCAN

22,709 views • 1 year ago