Video wird geladen...

Video konnte nicht geladen werden

Zur Startseite

İnsan, “Bunu mutlaka elde etmeliyim.” dediği anda dünyaya kendisini yönetebileceği bir zaaf verir. Dünya artık onu neyle çağıracağını, neyle korkutacağını, ona neyle sahip olacağını, önüne hangi ödülü ve korkuyu koyacağını bilir. “Olursa yürürüm, olmazsa yine yürürüm.” diyebildiğinde ise o zaaf artık kaybolur. Çünkü özgürlük hiçbir şey istememek değildir. İstediğin...

52,801 Aufrufe • vor 1 Tag •via X (Twitter)

0 Kommentare

Keine Kommentare verfügbar

Kommentare vom Original-Post werden hier angezeigt

Ähnliche Videos

“Hayat acımasız olabiliyor. Sana hâlâ çok zaman varmış gibi hissettiriyor; planların bekleyebileceğini, yarının garanti olduğunu düşündürüyor. Sonra bir anda oyunun kurallarını değiştiriyor ve seni hiç hayal etmediğin bir gerçekle yüz yüze bırakıyor. İşte o an, her gün tutunduğun bütün kesinliklerin ne kadar kırılgan olduğunu anlıyorsun. Hazirandan beri hiçbir şey eskisi gibi değil. Kendimi yenilmez hissediyordum; enerji doluydum, önümde koca bir dünya olduğuna inanıyordum. Hep ileriye bakarak yaşıyor, her şeyin bir anda durabileceğini düşünmüyordum. Sonra hayatımı ikiye bölen o teşhis geldi: öncesi ve sonrası. Korktum. Hem de çok korktum. Ruhumun derinliklerine işleyen bir korkuydu bu ve onu hiçbir zaman saklamaya çalışmadım. Çünkü korkan insan zayıf değildir. Korkan; hayatı seven, gerçekleştirecek hayalleri olan, sımsıkı sarılmak istediği insanlar bulunan ve kaybetmek istemediği anlara sahip olan kişidir. Kendimi, sonucu neredeyse belli olmuş bir maçı çevirmeye çalışan bir sporcu gibi hissettim. Hastanelerle, ameliyatlarla, bitmek bilmeyen bekleyişlerle ve bir anda devasa başarılara dönüşen küçücük adımlarla dolu, yokuş yukarı bir mücadeleydi bu. Öyle günler oldu ki yataktan kalkabilmek bile bir zafer gibiydi. Ama en büyük acı benim yaşadığım değildi. Beni seven insanların gözlerinin içine bakıp onların acısını görmekti. Gözyaşlarının, çaresizliklerinin ve bir gün benim artık olmayabileceğim korkusunun ağırlığını hissetmekti. Katlanması en zor yara buydu. Yine de her şeyin en karanlık göründüğü anda harika bir şey keşfettim: insanların samimi sevgisini. Bana ulaşan sözleri, sarılmaları, mesajları ve beni bir an bile yalnız bırakmayanların yakınlığını. Bir hayatın değerinin ulaşılan başarılarla değil, yol boyunca ekilen sevgiyle ölçüldüğünü anladım. Bu hastalık benden birçok yanılsamayı aldı götürdü ama bana asla unutmayacağım bir gerçeği öğretti: En önemli zaman, şu an yaşadığımız zamandır. Yarın değil. Aylar sonra değil. Şimdi. Çünkü bir okşayışın, güzel bir sözün ya da bir tebessümün değeri ölçülemez olabilir. İşte bu yüzden savaşmaya devam ediyorum. Kırılganlıklarımla, korkularımla, zor günlerimle. Ama aynı zamanda umutla. Çünkü cesaret, korkmamak değildir. Cesaret, korkunun gözlerinin içine bakıp yine de yürümeye devam etmektir. Her zaman.” — Igor Protti

calciolog

26,290 Aufrufe • vor 2 Monaten

1995'te Bill Gates, David Letterman'ın programına çıkıp interneti anlatmaya çalıştı. Salondaki herkes ona güldü. O sırada 40 yaşındaydı. Serveti 15 milyar dolardı ve dünyanın en zengin insanıydı. Letterman ona sordu: “İnternet tam olarak ne işe yarıyor?” Gates şöyle cevap verdi: “İnsanlar burada yazılar yayımlayabilecek, elektronik posta gönderebilecek ve kendileriyle aynı ilgi alanlarına sahip insanları bulabilecekler.” Letterman bunu “yalnız ve sorunlu insanların sohbet odası” diye küçümsedi. Stüdyo kahkahalara boğuldu. Gates devam etti: “İsterseniz bilgisayarınızdan istediğiniz anda bir beyzbol maçını dinleyebilirsiniz.” Letterman ise alay ederek, “Radyo diye bir şey duydun mu? Ya da kasetçaları?” diye sordu. Kahkahalar yeniden yükseldi. Gates ise sadece gülümsedi ve sabırla bekledi. Çünkü o, yirmi yılını tek bir hayalin peşinden koşarak geçirmişti: “Her masada ve her evde bir bilgisayar olacak.” O dönemde bile 50 bin metrekarelik dev evinde, duvarlara yerleştirilmiş ekranlarla istediği tabloyu anında görüntüleyebiliyordu. Seyirciler ise onun anlattıklarını zengin bir eksantriğin tuhaf hayalleri sanıyordu. Oysa Gates aslında 2026'yı tarif ediyordu. Programın sonlarına doğru Letterman şu soruyu sordu: “Bundan sonra bir seviye daha var mı? İnsanların henüz hayal bile edemediği bir şey?” Gates kısa bir süre durdu ve şöyle dedi: “Belki bir gün bilgisayarlar düşünebilir. Ama bu çok zor bir problem. Şu ana kadar neredeyse hiç ilerleme kaydedilmedi. Hatta bazıları bunun hiçbir zaman mümkün olmayacağını düşünüyor.” Letterman gülümseyerek cevap verdi: “Bilgisayarların düşünmesini istemeyiz, değil mi?” O gece Bill Gates'in yanıldığı tek konu buydu. Aradan 30 yıl geçti. O videoda edilen her şaka bugün hayatımızın sıradan bir parçası oldu. İnternet kazandı. Maçlar internetten canlı izleniyor. Ve artık bilgisayarlar gerçekten düşünmeye başladı.

İş Dünyası Kitapları

59,577 Aufrufe • vor 1 Monat

“En derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar..” Oruç ona “Eleni” diye seslenirken geçmişlerini çağırıyordu; birlikte güldükleri anları, denizi, fotoğrafları, birbirlerine baktıkları o sessiz anları… Ama Eleni o kapıyı kapattmıştı. Çünkü o an kalbiyle değil, kırılmış tarafıyla konuşuyordu. “Eleni değil, Aleyna Koçari.” Bir isim düzeltmesi değil; aşklarına çekilmiş ince bir çizgiydi. O ana kadar Oruç’un sesinde yaşayan Eleni, onun sevdiği kadındı. Ama Aleyna Koçari, gerçekleri öğrenmiş, kırılmış ve artık aynı yerden bakamayan kadındı. Bu, Oruç’un karşısında duran kişinin artık onun tanıdığı Eleni olmadığını ilan etmesi gibiydi. İsim burada bir kimlik sembolüne dönüşüyor. Oruç’un sevdiği kadınla, gerçeğini öğrenen kadın artık aynı kişi değildi. Eleni, Oruç’un ona verdiği kimliği geri bırakıp kendi köklerine dönmüştü.. Oruç’un “Nasıl diyorsan öyle olsun, Aleyna…” demesi ise bir teslimiyet anıydı. İlk kez ilişkiyi kendi istediği şekilde yönlendirmeyi bırakıp onun seçimine saygı gösteriyordu. Çünkü bazen aşk, tutmak değil, karşındaki insanın kim olduğunu kabul etmektir. Ben seni çok dinledim sen susarken.” Bu cümle aslında bir vedanın içinde saklanan aşk mektubu gibiydi. Çünkü Eleni, Oruç’u sadece konuştuğunda değil, sustuğunda da sevdi. Onun yaralarını, korkularını, yüklerini anlamaya çalıştı. Bir insanın sessizliğini bu kadar uzun süre dinlemek, onu çok sevmekten başka bir şey değildi.. Ama aşkın trajedisi de burada başlıyordu. Eleni, Oruç’un sustuğu yerlerde ona yaklaşmaya çalışırken, Oruç onu korumak için uzaklaştırıyordu. İkisi de aşk için mücadele etti. Ama biri gerçeğe yaklaşarak, diğeri gerçeği saklayarak. Bu yüzden finalde karşı karşıya gelen şey iki insan değil; iki farklı sevme biçimiydi. Oruç’un “Sen konuş, ben dinlerim” demesi ise bana göre bir erkeğin kaybettiğini anladığı andı.Çünkü bazı kayıplar insan gidince yaşanmaz. Bazı kayıplar, sevdiğin kişinin gözlerinde artık eskisi gibi yer bulamadığını gördüğün an başlar. Oruç o an ilk kez Eleni’nin değil, kendi sessizliğinin karşısında duruyordu. Ve belki de sahnenin en acı tarafı şuydu; Eleni’nin gözleri doluyordu çünkü Oruç’u sevmeyi bırakamıyordu. Oruç susuyordu çünkü kendini savunacak hiçbir söz bulamıyordu. İkisi de aynı aşkın yasını tutuyordu ama ikisi de hâlâ o aşkın içindeydi.Bir zamanlar aynı kareye sığan iki insan vardı. Şimdi aynı acıya sığınıyorlar. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır. Bazen bir aşkı bitiren şey ihanet değildir, zamanında söylenmeyen hakikattir. Ve Eleni’nin gözlerinin dolması.. Bazen bir insanı affetmek zor değildir. Asıl zor olan, onu hâlâ severken kırılmış olmaktır. O sahnede Eleni’nin yaşadığı tam olarak buydu. Oruç’u karşısında bir yabancı gibi değil, hâlâ sevdiği adam gibi görüyor. Bu yüzden sesi yükseliyor, gözleri doluyor ve sonunda konuşuyor. Çünkü en derin kırgınlıklar, hâlâ sevginin bulunduğu yerde ortaya çıkar. Ama bazen aşk, iki insanı bir arada tutmaya yetmez; yine de birbirlerinin kalbinde yaşamaya devam eder. Oruç’un sessizliği de, Eleni’nin gözlerindeki yaş da biraz bunu anlatıyordu. Sevgileri bittiği için değil, bitmediği hâlde yara aldığı için bu kadar ağırdı. Eleni’nin gözleri doluyorsa, bu nefret ettiği için değil. Oruç da susuyorsa, sevgisi bittiği için değil.İkisi de aynı aşkın içinde duruyorlar ama artık aynı yerden bakamıyorlar. Bu yüzden sahne bir ayrılık sahnesi gibi değil de, birbirini çok seven iki insanın ilk kez aynı acıyı farklı şekillerde yaşaması gibi hissettiriyor. Çünkü bazen aşk bittiği için ağlanmaz. Bazen aşk hâlâ orada olduğu hâlde, eskisi gibi yaşanamayacağını anladığın için ağlanır. Ve bazen bir aşkın öldüğü an, son kez “seni seviyorum” denilen an değildir. Bazen aşkın öldüğü an, birbirini hâlâ deliler gibi seven iki insanın ilk kez birbirine yabancı gibi bakmak zorunda kaldığı andır.. #orel

PSİKOLOGROZA

11,244 Aufrufe • vor 2 Monaten

Yetişkin içerik üreticisi Kanadalı kadının Pakistan ve Hindistan vatandaşları hakkında yaptığı analizler globalde binlerce kişi tarafından onaylanınca kadın bir anda ünlendi. 💧Ben Kanadalı bir seks işçisiyim ve eskiden bu ülkelerden gelen insanlarla görüşmezdim, hadi bunun hakkında konuşalım. 💧İlk başladığımda fiyatlarım şimdikinin yarısı kadardı ve o zamanlar tarama (screening) veya depozito almıyordum çünkü olabildiğince çok müşterim olsun istiyordum, bu yüzden herhangi bir tarama şartı koymuyordum. 💧Bir şey fark ettim; birincisi, müşterilerimin çoğunluğu o ülkelerdendi ve ikincisi, bana nasıl davrandıkları konusunda bazı kalıplar fark ediyordum. 💧Kesin olan bir şey var ve bu konuda benimle tartışamazsınız; Hindistan ve Pakistan'da çok güçlü bir tecavüz kültürü var. 💧Bu sadece bir gerçek ve bunu fark ettim, özellikle de bana nasıl davrandıkları konusunda. 💧Karşılaştığım bazı sorunlar; örneğin, fiyatlar hakkında pazarlık yapmak için kasten ödemeleri gerekenden daha az parayla gelmeleriydi. 💧Birçoğu bana karşı son derece agresif ve son derece saygısız oluyordu. 💧Birçoğunun hijyeni çok kötüydü ve/veya hizmet başlamadan önce duş almayı reddediyorlardı. 💧Tüm bunlar doğal olarak ağzımda çok kötü bir tat bıraktı ama beni asıl zorlayan şey, o ülkelerden birinden bir müşteri görmem ve onun bana kondomsuz ilişkiye girmem için zorlamaya çalışmasıydı. 💧Bu son derece travmatikti. 💧Daha da kötüsü, bunun için polise gittim, tam adını ve her şeyini verdim ama yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediler. 💧Çok korkmuştum çünkü eğer böyle bir şey tekrar olursa ve polise gidersem, hiçbir şey yapmayacaklarını biliyordum. 💧Bu yüzden kendimi korumak için o ülkelerden gelen insanlarla görüşmeyi bıraktım. 💧Tekrar belirteyim, bu depozito almadan ve fiyatlarımı yükseltmeden önceydi. 💧Şimdi işimin nasıl gittiğini düşünüyorum ve her şey yolunda gidiyor ama o ülkelerden gelen birçok insan benimle görüşmek istiyor ve ben onları geri çeviriyorum. 💧Ancak şimdi, özellikle lojistik açıdan, fiyatlarımın daha yüksek olması, benimle görüşecek olanın muhtemelen parası olduğu anlamına geliyor. 💧Ve eğer parası varsa, muhtemelen dünyayı nasıl yöneteceğini ve insanlara nasıl saygılı davranacağını biliyordur, değil mi? 💧Merak ediyorum, belki onlarla tekrar görüşmeye başlamalıyım. 💧Tarama ve depozito şartım olduğu ve fiyatlarım daha yüksek olduğu için belki bana farklı davranırlar. 💧Bu yüzden bir şans daha vermeye karar verdim. 💧O ülkelerden gelen insanlarla tekrar görüşmeye başlayacağım; tabii ki aynı saçmalıklarla karşılaşırsam, artık onlarla görüşmeyeceğim. 💧Ama bir şans daha vermem gerektiğini hissediyorum. 💧Biraz korkuyorum çünkü o durumun yarattığı travma, onlarla görüşmek istememe neden olmuştu. 💧Bu arada, bunun ırkla hiçbir ilgisi yok. 💧Eğer yorumlarıma ırkçı saçmalıklar yazacaksanız veya ırkçı olduğumu söyleyecekseniz, lütfen yapmayın. 💧Dürüst olmak gerekirse, niyetimi biliyorum ve bunun ırkla ilgili olmadığını biliyorum, ama kadınlara saygı duymayan insanlarla uğraşamam. 💧On defadan dokuzunda belirli bir kültürden birini gördüğünüzde ve size kötü davranıyorlarsa, sadece politik doğrucu olmak adına güvenliğimle Rus ruleti oynayamam. 💧Yine de daha iyi tarama önlemlerim olduğu için işlerin farklı olacağını umuyorum ama göreceğiz.
2:59

Sensitive content

Yetişkin içerik üreticisi Kanadalı kadının Pakistan ve Hindistan vatandaşları hakkında yaptığı analizler globalde binlerce kişi tarafından onaylanınca kadın bir anda ünlendi. 💧Ben Kanadalı bir seks işçisiyim ve eskiden bu ülkelerden gelen insanlarla görüşmezdim, hadi bunun hakkında konuşalım. 💧İlk başladığımda fiyatlarım şimdikinin yarısı kadardı ve o zamanlar tarama (screening) veya depozito almıyordum çünkü olabildiğince çok müşterim olsun istiyordum, bu yüzden herhangi bir tarama şartı koymuyordum. 💧Bir şey fark ettim; birincisi, müşterilerimin çoğunluğu o ülkelerdendi ve ikincisi, bana nasıl davrandıkları konusunda bazı kalıplar fark ediyordum. 💧Kesin olan bir şey var ve bu konuda benimle tartışamazsınız; Hindistan ve Pakistan'da çok güçlü bir tecavüz kültürü var. 💧Bu sadece bir gerçek ve bunu fark ettim, özellikle de bana nasıl davrandıkları konusunda. 💧Karşılaştığım bazı sorunlar; örneğin, fiyatlar hakkında pazarlık yapmak için kasten ödemeleri gerekenden daha az parayla gelmeleriydi. 💧Birçoğu bana karşı son derece agresif ve son derece saygısız oluyordu. 💧Birçoğunun hijyeni çok kötüydü ve/veya hizmet başlamadan önce duş almayı reddediyorlardı. 💧Tüm bunlar doğal olarak ağzımda çok kötü bir tat bıraktı ama beni asıl zorlayan şey, o ülkelerden birinden bir müşteri görmem ve onun bana kondomsuz ilişkiye girmem için zorlamaya çalışmasıydı. 💧Bu son derece travmatikti. 💧Daha da kötüsü, bunun için polise gittim, tam adını ve her şeyini verdim ama yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediler. 💧Çok korkmuştum çünkü eğer böyle bir şey tekrar olursa ve polise gidersem, hiçbir şey yapmayacaklarını biliyordum. 💧Bu yüzden kendimi korumak için o ülkelerden gelen insanlarla görüşmeyi bıraktım. 💧Tekrar belirteyim, bu depozito almadan ve fiyatlarımı yükseltmeden önceydi. 💧Şimdi işimin nasıl gittiğini düşünüyorum ve her şey yolunda gidiyor ama o ülkelerden gelen birçok insan benimle görüşmek istiyor ve ben onları geri çeviriyorum. 💧Ancak şimdi, özellikle lojistik açıdan, fiyatlarımın daha yüksek olması, benimle görüşecek olanın muhtemelen parası olduğu anlamına geliyor. 💧Ve eğer parası varsa, muhtemelen dünyayı nasıl yöneteceğini ve insanlara nasıl saygılı davranacağını biliyordur, değil mi? 💧Merak ediyorum, belki onlarla tekrar görüşmeye başlamalıyım. 💧Tarama ve depozito şartım olduğu ve fiyatlarım daha yüksek olduğu için belki bana farklı davranırlar. 💧Bu yüzden bir şans daha vermeye karar verdim. 💧O ülkelerden gelen insanlarla tekrar görüşmeye başlayacağım; tabii ki aynı saçmalıklarla karşılaşırsam, artık onlarla görüşmeyeceğim. 💧Ama bir şans daha vermem gerektiğini hissediyorum. 💧Biraz korkuyorum çünkü o durumun yarattığı travma, onlarla görüşmek istememe neden olmuştu. 💧Bu arada, bunun ırkla hiçbir ilgisi yok. 💧Eğer yorumlarıma ırkçı saçmalıklar yazacaksanız veya ırkçı olduğumu söyleyecekseniz, lütfen yapmayın. 💧Dürüst olmak gerekirse, niyetimi biliyorum ve bunun ırkla ilgili olmadığını biliyorum, ama kadınlara saygı duymayan insanlarla uğraşamam. 💧On defadan dokuzunda belirli bir kültürden birini gördüğünüzde ve size kötü davranıyorlarsa, sadece politik doğrucu olmak adına güvenliğimle Rus ruleti oynayamam. 💧Yine de daha iyi tarama önlemlerim olduğu için işlerin farklı olacağını umuyorum ama göreceğiz.

BUZZ medya

159,970 Aufrufe • vor 2 Monaten

“Futbolun temeli basit şeylerden başlar. Evet, biliyorum, adam adama markaj artık günümüz futbolunun yolundan hayli uzaklaştı. Ama bazı anlar vardır ki özellikle ceza sahasında ya da oyunun kırılabileceği tehlikeli bölgelerde, asıl mesele top değil, adamın ta kendisidir. İşte o anlarda, sorumluluk alanındaki oyuncuya mutlaka yakın olmalı, nefesini ensesinde hissettirmelisin. Çünkü o anda tehlikenin adı yalnızca odur. Bugünlerdeyse sahada sık sık bambaşka bir tablo görüyorum: Forvetle savunmacı arasında on metre fark… Bu mesafe forvete topu alıp yüzünü kaleye dönme lüksünü tanıyor. Peki savunmacı ne yapıyor? Geri geri kaçıyor. Eskisi gibi rakibinin üzerine gitmiyor. Artık rakibin dibinde durmaya, cesaretle karşılamaya dair alışkanlık kalmamış; bunun yerine geri çekilmeyi seçiyorlar. Oysa bana göre bu, savunmayı daha da zora sokuyor. Çünkü hücum oyuncusu kaleye on sekiz-yirmi metre kala sen hâlâ birkaç metre gerisindeysen önünde düşünmek, bakmak, nişan almak ve tertemiz bir şut çıkarmak için koskoca bir alan buluyor. Ama sen ona yakından yapışırsan, evet, yine vurabilir belki fakat ya top sana çarpar ya da ayağını uzatıp şutunu kesme şansın olur. Dahası, böyle yakın oynadığında belki de takım arkadaşı ona pas vermeye çekinir çünkü markajı görür. O anda savunma için kazanılan bir nefeslik zaman, bazen hayat kurtarır. Bugünün futbolunda forvetlerin işi bana kalırsa fazlasıyla kolay. Yapmaları gereken tek şey markajdan biraz sıyrılmak, beş metre kadar geriye gelip top almak. Çünkü stoper asla öne çıkmıyor, onu kovalamıyor, çizgide kalmayı tercih ediyor. Ve işte bu en büyük yanlıştır. Çünkü o an santrfor topu alır, döner, boş kalır ve bu kez arkadan sarkan arkadaşına pas verir. Savunmacı ise o anda tamamen çaresiz kalır. Geldiğimiz noktada markaj anlayışı, futbolun ruhuna hakaret gibi.” - Vierchowod

calciolog

12,920 Aufrufe • vor 11 Monaten

İslam ne olursa olsun her şeye rağmen hoşgörü dini değildir. Inanmayabilirsiniz, kabul etmeyebilirsiniz ama İslam'ın herhangi bir değerine hele Efendimiz SAV'e asla ve kat'a hakaret edemezsiniz. Müslümanlar da sizin kutsalınıza hakaret etmez, edemez, etmemelidir. Eğer Müslümanların kutsalına hakaret ederseniz bunun bedelini ödemeye de hazır olmalısınız. Bu bağlamda İslam da Efendimiz SAV'e, İslam'a hakaret edenlere ne olursa olsun hoşgörü ile yaklaşmamıştır. Durumuna göre bunun bedelini o hakaret edene ödetmiştir. Daha birçok örnek sıralanabilir ama kendisine hakaret eden şaire verdiği ceza bilenlerin malumudur: Kâ‘b b. Eşref: Peygamber’e hakaret eden, Müslüman kadınlara dil uzatan, düşmana moral veren bir şairdi. Hz. Peygamber SAV, “Kâ‘b b. el-Eşref’in öldürülmesiyle kim ilgilenecek? Çünkü o, Allah’a ve Resûlü’ne eziyet etmiştir” buyurdu. Ve onu, Muhammed b. Mesleme -radıyallahu anh- öldürdü. (Buhârî, 2510) Şeklinde bir kararla bu hakaret edeni öldürtmüştür Ben de bu bağlamda lemandaki karikatürü çizeni öldürelim şeklinde bir çıkarımla konuşmuyorum. Bu benim bileceğim bir şey değildir ancak hakaret edene de hoşgörü ile yaklaşmak diye bir durum hiçbir şekilde olamaz. Hele bunu söyleyen Mehmet Görmez ise onun hakkında bizim şüphelerimiz artmaya devam eder. Hatırlanacağı üzere vaktiyle, diyanetin bir hutbesinde lgbt tel'in edildiğinde "SİYASETİN KUL HAKKI, İLTİMAS, ADAM KAYIRMA vs TÜRÜ GÜNAHLARI DURURKEN LGBT'yi TEL'İNLE Mİ UĞRAŞACAĞIZ" türü yaklaşımıyla hem Diyanet hutbesine hücum etmiş hem o sırada lgbt sapkınlığına tepkilerini dile getiren insanları aşağılamış ve ayrıca bu sözleriyle lgbt'nin önüne siper olmuştu. Şimdi de hadsizin biri çıkmış Efendimiz SAV'e hakaret ediyor. her zaman olduğu gibi yine Mehmet Görmez oradan yüzünü çıkartarak Müslümanların Efendimiz SAV'e hakaret eden bu şahsa gösterdiği tepkiyi aşırı tepki olarak, kin olarak, nefret olarak tanımlıyor ve bu tepkileri gösterenleri İslam dışı tepkiler şeklinde aşağılamış oluyor. Öyle bir şey yok! Tekrar söyleyelim; İnanmak zorunda değilsiniz ama hakaret ettiniz mi bedeline de hazır olacaksınız. Müslüman öyle tatlı su Müslümanı değildir, Peygamberine SAV'e hakaret ettirmez. Mehmet Görmez yine şaşırtmadın. Senin görevin, böylesi kritik zamanlarda ortaya çıkıp Peygamberine sahip çıkan Müslümanların tepkilerini her defasında aşağılamak, yumuşatmak, savsaklatmak tavsatmak mı?

Ebubekir SOFUOĞLU

36,268 Aufrufe • vor 1 Jahr

Davos'tan bir Trump geçti! İşte konuşmadan çarpıcı bölümler... BİRLEŞİK KRALLIK EN BÜYÜK PETROL REZERVLERİNİN ÜZERİNDE OTURUYOR AMA ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR "Avrupa'da, radikal solun Amerika'ya dayatmaya çalıştığı kaderi gördük. Çok uğraştılar. Almanya şu anda 2017'de ürettiğinden yüzde yirmi iki daha az elektrik üretiyor ve bu mevcut şansölyenin hatası değil. O sorunu çözüyor. Harika bir iş çıkaracak. Ama oraya gelmeden önce yaptıkları, sanırım bu yüzden oraya geldi. Ve elektrik fiyatları yüzde altmış dört daha yüksek. Birleşik Krallık, 1999'da ürettiği tüm kaynaklardan gelen toplam enerjinin sadece üçte birini üretiyor. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorlar, dünyanın her yerindeki en büyük rezervlerden biri, ama kullanmıyorlar ve bu onların enerjisinin eşit derecede yüksek fiyatlarla felaket derecede düşük seviyelere ulaşmasının bir nedeni. Yüksek fiyatlar, çok düşük seviyeler. Düşünün, üçte bir ve Kuzey Denizi'nin üzerinde oturuyorsunuz ve şöyle demeyi seviyorlar: "Bilirsin, enerji tükendi." Tükenmedi. Beş yüz yılı var. Daha petrolü bile bulmadılar. Kuzey Denizi inanılmaz. Kimsenin sondaj yapmasına izin vermiyorlar. Çevresel olarak, sondaj yapmalarına izin vermiyorlar. Petrol şirketlerinin gitmesini imkansız hale getiriyorlar. Gelirin yüzde doksan ikisini alıyorlar, bu yüzden petrol şirketleri "Bunu yapamayız" diyorlar. (Petrol şirketleri) Beni görmeye geldiler: "Yapabileceğiniz bir şey var mı?" Avrupa'nın harika olmasını istiyorum. Birleşik Krallık'ın harika olmasını istiyorum. Dünyadaki en büyük enerji kaynaklarından birinin üzerinde oturuyorlar ve kullanmıyorlar. Aslında elektrik fiyatları yüzde yüz otuz dokuz fırladı. Avrupa'nın her yerinde yel değirmenleri var. Her yerde yel değirmenleri var ve kaybediciler. Fark ettiğim bir şey, bir ülkede ne kadar çok yel değirmeni varsa, o ülke o kadar çok para kaybediyor ve o ülke o kadar kötü durumda. Çin neredeyse tüm yel değirmenlerini yapıyor, ama ben Çin'de hiç rüzgar çiftliği bulamadım. Bunu hiç düşündünüz mü? Çinlilerin akıllı olduğunu görmenin iyi bir yolu. Akıllılar. Çin çok akıllı. Onları yapıyorlar, bir servet karşılığında satıyorlar. Onları satın alan aptal insanlara satıyorlar, ama kendileri kullanmıyorlar. Birkaç büyük rüzgar çiftliği kurdular, ama kullanmıyorlar. İnsanlara nasıl göründüklerini göstermek için onları koydular. Oradaki rüzgar gülleri dönmüyor." BİZ OLMASAYDIK HEPİNİZ ALMANCA VEYA JAPONCA KONUŞUYOR OLURDUNUZ. GRÖNLAND'I VERİSENİZ MİNNETTAR OLURUZ, VERMEZSENİZ BUNU UNUTMAYIZ "Nihayetinde, bunlar ulusal güvenlik meseleleridir ve belki de mevcut hiçbir konu, durumu şu anda Grönland ile olanlardan daha net hale getirmiyor. Grönland hakkında birkaç kelime söylememi ister misiniz? Ben, bunu konuşmadan çıkaracaktım, ama düşündüm ki... Sanırım çok olumsuz değerlendirilirdim. Hem Grönland halkına hem de Danimarka halkına muazzam saygım var, muazzam saygım var. Ama her NATO müttefikinin kendi topraklarını savunabilme yükümlülüğü var ve gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri dışında hiçbir ulus veya ulus grubu Grönland'ı güvence altına alma konumunda değil. Biz büyük bir güçüz, insanların anladığından çok daha büyük. Sanırım bunu iki hafta önce Venezuela'da öğrendiler. Bunu İkinci Dünya Savaşı'nda gördük, Danimarka sadece altı saatlik savaştan sonra Almanya'ya düştü ve ne kendisini ne de Grönland'ı savunamadı. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri o zaman Grönland topraklarını tutmak için kendi güçlerimizi göndermeye mecbur kaldı, yaptık, bunu yapmak için bir yükümlülük hissettik, ve tuttuk, büyük maliyet ve masrafla. Oraya girme şansları yoktu ve denediler. Danimarka bunu biliyor. Kelimenin tam anlamıyla Grönland'da Danimarka için üsler kurduk. Danimarka için savaştık. Başka kimse için savaşmıyorduk. Onu kurtarmak için, Danimarka için savaşıyorduk. Büyük, güzel bir buz parçası. Ona toprak demek zor. Büyük bir buz parçası. Ama Grönland'ı kurtardık ve düşmanlarımızın yarımküremizde ayak basmasını başarıyla önledik, bu yüzden bunu kendimiz için de yaptık. Ve sonra savaştan sonra, ki biz kazandık, büyük kazandık. Şu anda biz olmasaydık, hepiniz Almanca ve biraz Japonca konuşuyor olurdunuz belki. Savaştan sonra Grönland'ı Danimarka'ya geri verdik. Bunu yapmak ne kadar aptallıktı! Ama yaptık. Ama geri verdik. Ama şimdi ne kadar nankörlük ediyorlar? Hiçbir şey talep etmedik ve hiçbir şey almadık. Açıkçası durdurulamaz olacağımız bu noktada aşırı güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey alamayacağız. Ama bunu yapmayacağım, tamam mı? Şimdi herkes "Oh, iyi" diyor. Bu muhtemelen yaptığım en büyük açıklama çünkü insanlar güç kullanacağımı düşünüyordu. Ben, ben güç kullanmak zorunda değilim. Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım. Amerika Birleşik Devletleri'nin istediği tek şey Grönland adında bir yer, zaten onu vasi olarak elimizde bulundurmuştuk ama 2. Dünya Savaşı'nda Almanları, Japonları, İtalyanları ve diğerlerini yendikten sonra, çok uzun zaman önce değil, saygıyla Danimarka'ya geri verdik. Onlara geri verdik. Yani NATO'dan elde ettiğimiz şey Avrupa'yı Sovyetler Birliği'nden ve şimdi Rusya'dan korumak dışında hiçbir şey. Yani, onlara yıllarca yardım ettik. Hiçbir şey almadık, NATO için ödeme yaptık dışında ve ben gelene kadar yıllarca ödeme yaptık. NATO'nun yüzde yüzü için ödeme yaptık, bence, çünkü faturalarını ödemiyorlardı. Ve tek istediğimiz Grönland'ı almak, tam mülkiyet hakkı ve sahiplik dahil, çünkü onu savunmak için sahipliğe ihtiyacınız var. Bir kiralama üzerinden onu savunamazsınız. Birincisi, yasal olarak, bu şekilde savunulabilir değil, kesinlikle. Ve ikincisi, psikolojik olarak, kim bir lisans anlaşmasını veya kiralamayı savunmak ister ki, okyanusun ortasında büyük bir buz parçası, eğer bir savaş olursa, eylemin çoğu o buz parçası üzerinde gerçekleşecek? Bir düşünün. O füzeler o buz parçasının tam merkezinin üzerinden uçacak. Danimarka'dan ulusal ve uluslararası güvenlik için ve çok enerjik ve tehlikeli potansiyel düşmanlarımızı uzak tutmak için, istediğimiz tek şey üzerine şimdiye kadar inşa edilmiş en büyük altın kubbeyi inşa etmek için bu toprak. Yani dünyayı korumak için bir buz parçası istiyoruz ve vermiyorlar. Başka hiçbir şey istemedik ve o toprak parçasını tutabilirdik ve tutmadık. Yani bir seçenekleri var. Evet diyebilirsiniz ve çok minnettar olacağız, ya da hayır diyebilirsiniz ve hatırlayacağız." MACRON'U O GÜZEL GÜNEŞ GÖZLÜKLERİYLE İZLEDİM, NE OLMUŞ ÖYLE İlaç fiyatları için en çok tercih edilen ulus politikam altında, reçeteli ilaçların maliyeti hesaplama şeklinize bağlı olarak % 90’a kadar düşüyor. Beş, altı, yedi, sekiz yüz yüzde de diyebilirsiniz. Bunu hesaplamanın iki yolu var. Ama her başkanın istediği bir tercih edilen uluslar politikamız var, hiçbir başkan alamadı. Ben aldım ve diğer uluslar onayladı ve bunu almak için tarifeleri kullanmak zorunda kaldım, çünkü "Asla!" dediler. Başka bir deyişle, Londra'da on dolar olan bir hap, yüz otuz dolar. Londra'da on dolar, New York'ta veya Los Angeles'ta yüz otuz dolar ve "Vay canına, bu kötü" dedim. Arkadaşlarım derdi, "Biliyorsunuz, Londra'ya gidiyoruz, bu şeyleri neredeyse bedava satın alabiliyorsunuz. Dünyanın her yerine gidiyoruz, neredeyse bedava satın alabiliyoruz." Çünkü temelde, Amerika tüm dünyayı sübvanse ediyordu çünkü başkanlar bundan kurtulmalarına izin verdi. Çok zor oldu. Bu yüzden Emmanuel Macron'u aradığımda, dün onu o güzel güneş gözlükleriyle izledim. Ne halt oldu? [gülüyor] Onu biraz sert tavırlarıyla izledim, ama bir hap için on dolardaydı ve dedim ki, "Emmanuel..." Ve... tüm büyük ilaç şirketleri tam mutabakat halinde. Bu arada kolay değildi. Serttirler, akıllıdırlar. Bu dolandırıcılıktan uzun zamandır kurtuluyorlardı, ama vazgeçtiler. Ama dediler ki, "Ülkelerin bunu onaylamasını asla sağlayamazsınız." "Neden?" dedim. "Çünkü sağlayamazsınız. Her zaman dediler ki, 'Daha fazla ödemiyoruz. Geri kalanını Amerika Birleşik Devletleri'nden alın.'" Yani yıllar içinde, aynı kaldılar. Biz sadece yukarı, yukarı, yukarı gittik ve, yani, on üç, on dört, on beş kat daha fazla öderdik belirli ülkelerin ödediğinden. Ben de dedim ki, "Hayır, yüzde yüz onaylayacaklar." "Efendim, onaylamalarını asla sağlayamazsınız." "Garanti ediyorum" dedim. Ama aslında Emmanuel ile başladım, muhtemelen odada da var ve onu seviyorum. Aslında onu seviyorum. İnanması zor, değil mi? Ve dedim ki, "Emmanuel, o hapın fiyatını yirmi dolara, belki otuz dolara çıkarmak zorunda kalacaksın." Düşünün. Yani bu, bu demek oluyor ki reçeteli ilaçlar iki katına çıkıyor. Üç katına çıkabilir, dört katına çıkabilir. Kolay değil. "Hayır, hayır, hayır, Donald, bunu yapmayacağım." "Evet, yapacaksın, yüzde yüz" dedim. "Hayır, hayır, hayır. Benden iki katına çıkarmamı istiyorsun" dedi. "Emmanuel, otuz yıldır reçeteli ilaçlarla Amerika Birleşik Devletleri'nden faydalanıyorsun. Gerçekten yapmalısın ve yapacaksın, hiç şüphem yok. Aslında, yüzde yüz eminim sen-" "Hayır, hayır, hayır, bunu yapmayacağım." Çünkü, evet, ona karşı adil olmak gerekirse, iki katına veya üç katına çıkarmak zorunda, çünkü dünya Amerika Birleşik Devletleri'nden daha büyük bir yer olduğu için, ortada buluşmanız değil, sadece biraz yukarı çıkmanız gerekiyor ve biz çok aşağı iniyoruz. Onlar biraz yukarı çıkıyor, biz çok aşağı iniyoruz. Yani biz yüz otuz dolardayız, onlar on dolarda, bu yüzden yirmi veya otuza çıkmak zorunda kalabilirler, bundan fazla değil. "Emmanuel, iki katına veya üç katına çıkartacaksın" dedim. "Hayır, hayır, hayır." "İşte hikaye, Emmanuel. Cevap, bunu yapacaksın, hızlı yapacaksın. Ve eğer yapmazsan, Amerika Birleşik Devletleri'ne sattığın her şeye yüzde yirmi beş tarife koyuyorum ve şaraplarına ve şampanyalarına yüzde yüz tarife, ve bu istediğimin yaklaşık on katı. Ve yapacaksın. Bunu halka açıklamak istemiyorum, ama beni bunu yapmaya zorlayabilirsin." "Hayır, hayır, Donald, yapacağım. Yapacağım." Ülke başına ortalama üç dakika sürdü, aynı şeyi söyleyerek, "Yapacaksın." Hepsi "Hayır, hayır, hayır, yapmayacağım. Benden reçeteli ilaç maliyetini iki katına çıkarmamı istiyorsun-" dediler. "Doğru, çünkü otuz yıldır bizi kandırıyorsun" dedim. Ve "Bunu yapmayacağız" dediler. "Sorun değil. Pazartesi sabahı, yirmi beş, otuz, elli..." Farklı ülkeler için farklı rakamlar verdim. Bu da ulusal güvenlik hakkında konuşuyoruz. Olamaz-- Adil değil. Tüm dünyayı sübvanse etmeyeceğiz ve bu ülkelerin her biri bunu yapmayı kabul etti. JEROME 'TOO LATE (ÇOK GEÇ)' POWELL Çok uzak olmayan bir gelecekte yeni bir Fed başkanı açıklayacağım. Sanırım çok iyi bir iş çıkaracak. Bakın, bazılarını verdim. Elimizde bir şey var ama çok saygı duyulan bir isim. Hepsi saygın. Onlar, onlar harikalar. Görüştüğüm herkes (adaylar) harika. Hepsinin sanırım harika bir iş yapabileceğini düşünüyorum. Sorun şu ki işi aldıktan sonra değişiyorlar. Yapıyorlar. Bilirsiniz, duymak istediğim her şeyi söylüyorlar ve sonra işi alıyorlar. Altı yıllığına kilitleniyorlar. İşi alıyorlar ve bir anda, "Hadi oranları biraz yükseltelim." Onları arıyorum, "Efendim, bunun hakkında konuşmamayı tercih ederiz." İnsanların işi aldıklarında nasıl değiştikleri inanılmaz. Çok kötü. Bir tür sadakatsizlik, ama doğru olduğunu düşündüklerini yapmalılar. Şu anda korkunç bir başkanımız var, Jerome "Çok Geç" Powell. Her zaman çok geç kalıyor ve faiz oranlarında çok geç kalıyor, seçimden önce hariç. O zaman diğer taraf için gayet iyiydi. Yani biz, harika birini atacağız ve umarız doğru işi yapar." İSVİÇRE'YE TARİFEYİ YÜZDE 30 YAPTIM, BAŞBAKANI ARADI. TARİFEYİ YÜZDE 39'A ÇIKARDIM, ORTALIK KARIŞTI. ROLEX BENİ ZİYARETE GELDİ İ"sviçre ile bir vaka yaşadım. İsviçre'de olmamız tesadüf oldu. Belki size kısa bir hikaye anlatırım. Ama hiçbir şey ödemiyorlardı. Güzel saatler, harika saatler yapıyorlar, Rolex, hepsi. Ürünlerini gönderdiklerinde Amerika Birleşik Devletleri'ne hiçbir şey ödemiyorlardı ve 41 milyar dolarlık bir açığımız vardı. 41 milyar bu güzel yerle. Üzerinden uçtuk. Güzel değil mi? Ben de dedim ki, "Hadi onlara yüzde 30 tarife koyalım ki bir kısmını geri alalım," hiç değilse. Hala büyük bir açığımız olurdu. 41 milyar $. Bu büyük bir açık ve dedim ki, "Hadi bir tarife koyalım..." Farklı tarifeler, farklı yerler. Hepiniz bunlara tarafsınız, bazı durumlarda kurbanısınız, ama sonunda adil bir şey ve çoğunuz bunu fark ediyor. Ama İsviçre'ye % 30 tarife koyduk ve ortalık karıştı. Arıyorlardı, yani inanmazsınız ve İsviçre'den çok fazla insan tanıyorum, inanılmaz yer, inanılmaz, zeki yer. Ama fark etmedim ki... Onlar sadece bizim sayemizde iyiler ve başka pek çok örnek var. Yani, biz, muhtemelen başka yerler, ama kazandıkları paranın çoğunluğu bizim sayemizde, çünkü onlardan asla bir şey almadık. Yani geliyorlar, saatlerini satıyorlar, tarife yok, hiçbir şey yok. Çekip gidiyorlar, sadece bizden kırk bir milyar dolar kazanıyorlar. Ben de dedim ki, "Hayır, bunu yapamayız, bu yüzden artıracağım." Hala bir açığım olurdu, oldukça önemli, ama yüzde otuza çıkardım ve, sanırım başbakan, başkan olduğunu sanmıyorum, başbakan olduğunu düşünüyorum aradı, bir kadın ve çok tekrar ediciydi. "Hayır, hayır, hayır, bunu yapamazsınız, % 30. Bunu yapamazsınız. Biz küçük, küçük bir ülkeyiz" dedi. Dedim ki, "Evet, ama büyük, büyük bir açığınız var. Küçük olabilirsiniz ama büyük ülkelerden daha büyük bir açığınız var." "Hayır, hayır, hayır, lütfen, bunu yapamazsınız" dedi. Aynı şeyi tekrar tekrar söylemeye devam etti. "Biz küçük bir ülkeyiz." Dedim ki, "Ama açısından büyük bir ülkesiniz..." Ve açıkçası beni yanlış yönden ovdu. Ve dedim ki, "Tamam. Teşekkür ederim, hanımefendi. Takdir ediyorum. Bunu yapmayın. Çok teşekkür ederim, hanımefendi." Ve tarifeyi % 39 yaptım ve sonra gerçekten ortalık karıştı ve herkes beni ziyaret etti. Rolex beni görmeye geldi. Hepsi beni görmeye geldi. Ama fark ettim ve azalttım, çünkü insanlara zarar vermek istemiyorum. Onlara zarar vermek istemiyorum. Ve daha düşük bir seviyeye indirdik. Yükselmeyeceği anlamına gelmiyor, ama daha düşük bir seviyeye indirdik. Ama şimdi tarife ödüyorlar. Ama, ama fark ettim ki birçok böyle yerimiz var, Amerika Birleşik Devletleri sayesinde servet yapan yerler. Amerika Birleşik Devletleri olmadan, hiçbir şey kazanmazlardı. Düşünün, İsviçre bizden 41 milyar dolar kazandı ve dediği gibi, küçük bir yer."

CNBC-e

34,242 Aufrufe • vor 7 Monaten

Son yazılı postumda bir kıza direkt aşık olma triplerine girmenin neden kötü bir yol olduğundan bahsetmiştim, orada bahsedilen sebeplerden dolayı ‘aşık oldum’ şeklinde bir giriş ideal değil. İkinci durum ise kız sevgilim var diyince onu sorgulamaya başlaması, adı ne, ne zamandır sevgilisiniz vs. Bunu yapmaya başladığınız andan itibaren kıza sana çok duygusal yatırım yaptım, seni aklımda göklere çıkardım, sana muhtaç ve özgüvensiz hissediyorum demeye başlamış oluyorsunuz ve doğal olarak bu sizi itici kılıyor. Adam bununla da kalmayıp ‘yedek olabilir miyim’ diyerek iyice sıçıp sıvıyor. Hiçbir zaman bir kızın sizi yedek olarak tutmasına izin vermeyin, bunu anladığınız andan itibaren iletişimi komple kesin, ona ne kadar duygusal yatırım yapmış olmanız umrumda değil, ya keser ve bir süre acı çekip kurtulursunuz ya da yıllarınızı ‘belki verir’ diye düşünerek çöpe atarsınız, seçim sizin. Peki bunun yerine ne yapılabilirdi? Girişi çok daha basit tutarak bir iltifatta bulunabilirdi ve oradan şakacı ve umursamaz bir şekilde ‘gym’den geliyorsun gibi bir havan var, ağırlıkları yerine koymayıp yine herkesi çıldırttın demi’ gibi hem role play’e kayan hem de sataşmalı bir şekilde açılışını sürdürmesi çok daha iyi olurdu ve ayrıca bunu yaparak hemen ‘sevgilim var’ direncini yememe ihtimali artardı. Yapabileceği diğer şey ‘ben zaten sevgilin olmak istemiyorum’ diyip bu konu hiç açılmamış gibi devam etmesi olurdu. Bir diğer hatası ise bunca sevgilisini sorgulaması üzerine gidip hemen ardından instagramını istemesi oldu, yani tüyü dikti burada. Şunu her zaman söylüyorum, numarayı, instagramı herkes alır, önemli olan nasıl aldığınız. Kız size ilgi işaretleri vermiyorsa, sorular sormuyor, konuşmayı devam ettirmeye çalışmıyor, bitsede gitsek tribinde duruyorsa o kızdan numara, instagram almanın mantığı yok çünkü %99.99 dönmeyecek. Bu noktada yapabileceği şey sevgili muhabbetinden sıyrılıp, konuşmaya daha eğlenceli, sataşmalı bir havada devam edip, kızdan ilgi işaretleri gördüğü takdirde daha çok onun konuşmasını sağlayıp numaraya gitmek olurdu (tabi instant date mümkün değilse).

negan gündüz oyunu

34,051 Aufrufe • vor 5 Monaten

“Birbirlerinin yarasıydılar, yine de şifayı birbirlerinde aradılar..” Konuşmanın en dikkat çekici yeri başlangıç, Ben senin için dünyanın öbür ucuna gelirim. Bu cümle Harvard konuşmasının gölgesinde kalıyordu. Aslında sahnenin duygusal merkezlerinden biri bile olabilirdi. Çünkü dünyanın öbür ucu mesafe değil, fedakarlığın ölçüsü olarak kullanılıyordu. “Nereye gidersen git, gelirim” anlamı taşıyordu.. Konuşmanın görünen konusu olan Harvard’a gitme kararı ile alttaki asıl konu olan ayrılık korkusu arasındaki fark. Eleni’nin tarafında konuşma oldukça netti. “Ben kendi geleceğimi düşünmeliyim.” “Harvard’a gidiyorum ben.” “Sağlık ocağı beni kesmiyor.” Bunlar mantıklı gerekçeler gibi görünse de aslında Eleni kendini ikna etmeye çalışıyordu. Çünkü konuşmanın başında, “Ben annemi arıyordum. Biliyorsun.” diyerek hayatında yaşadığı kırılmaları hatırlatıyordu. Annesini bulma süreci, kaçırılma travması ve yaşadığı belirsizlikler onu artık kendi yolunu çizmeye itmiş gibi duruyordu. Harvard burada sadece bir okul değil; kendi hayatını sahiplenme arzusu. Oruç’un tarafı ise farklı. O, Harvard’ın kendisini tartışmıyor. Sürekli geride kalacak insanları konuşuyor. Onlar sensiz yapamaz, dayanamaz. Bu önemli. Çünkü bazen bir insan gitmesini istemediği kişiye doğrudan “Gitme” diyemez. Bunun yerine başkalarını öne sürer. Oruç’un cümlelerinde biraz bu hissediliyor. Sanki “Ben sensiz ne yaparım?” demek yerine “Onlar sensiz ne yapar?” diyordu.. Gidecek mi gitmeyecek mi?” sorusundan çok, gitme kararını ilk kiminle paylaştığıydı dikkatimi çeken. Eleni gerçek ailesini bulmuş. Bunu Oruç’a söylememiş. Ama Harvard’a gitme fikrini de anne babasına değil, Oruç’a söylemiş. Eleni ne kadar kırgın olursa olsun, hayatındaki en önemli kararları hala Oruç’un bilmesini istiyor. Çünkü insan gerçekten kopardığı kişiye önce gidip geleceğini anlatmaz. Özellikle ailesine söylemeden gidip ona söylemesi, Oruç’un hala hayatındaki en özel kişilerden biri olduğunu gösteriyordu. Ben bu köyde bir doktora aşık oldum.. Çok büyük bir an aslında. Çünkü Eleni ilk kez duygusunu saklamıyordu. Üstelik bunu bir başkasına anlatmıyor; doğrudan o duygunun sahibinin karşısında söylüyor. Oruç’un adını anmıyor ama aslında herkesin bildiği gerçeği dile getiriyor. Bu cümlede beni etkileyen şey aşkın kendisi değil, sadeliği. Sanki Eleni uzun zamandır içinde taşıdığı bir şeyi sonunda masanın üzerine bırakıyor. Ve hemen ardından o aşkın karşılık bulmayacağına inandığını söylüyor. İşte orada insanın içi burkuluyor. Çünkü Eleni’nin derdi “Acaba beni seviyor mu?” değil artık. O aşamayı geçmiş.. Sanki kendini çoktan ikna etmiş, “Ben sevdim ama o beni seçmeyecek.” Bu yüzden sözlerinde umut değil, kabulleniş vardı. Eleni’nin istediği şey küçüldükçe aslında trajedi büyüyordu.. Bir insan sevdiği adamdan ömür istemeyi bırakıp bir gün istemeye başlamışsa, umudunun ne kadar azaldığını anlarsın. Eleni o gün Oruç’tan aşk istemedi. Çünkü aşkın zaten orada olduğunu biliyordu. Sorun buydu. Oruç’un onu sevmediğinden korkmuyordu. Oruç’un onu sevip de seçmeyeceğinden korkuyordu. Ve insanın kalbini kıran şey çoğu zaman sevgisizlik değildir. Sevilip seçilmemektir.. Eleni’nin istediği şey, Bir ömür değil, bir gelecek değil, bir gün. Sadece bir gün.. Bu sahneyi izlerken insanın boğazını düğümleyen yer burası. Çünkü bir kadın sevdiği adamdan sadece bir gün istiyorsa O adamdan umudunu yavaş yavaş kesmiş demektir. Eleni’nin “bir gün” istemesi sıradan bir romantik istek gibi durmuyordu. Çünkü burada mesele sadece sevdiği adama kavuşamamak değil. Aynı zamanda sevdiği adam tarafından derinden hayal kırıklığına uğramış olmak.. #orel

PSİKOLOGROZA

28,832 Aufrufe • vor 3 Monaten

Kusursuz Kırılganlık 1968’de Stanley Kubrick, 2001: A Space Odyssey filminde insanlık tarihinin en güçlü metaforlarından birini yarattı: HAL 9000. Bir uzay gemisinin merkezinde, insan zekâsının ürünü olan bu bilgisayar, hiçbir hata yapmamak üzere tasarlanmıştı. Görevi netti: gemiyi yönetmek, mürettebatı korumak ve görevi eksiksiz yerine getirmek. HAL düşünür, analiz eder, konuşur — ama hissetmezdi. Kendini mükemmel sanıyordu, çünkü her kararı doğruydu; her davranışı kurala uygundu. Asıl görev, Jüpiter’e ulaşarak Ay’da keşfedilen gizemli monolitin gönderdiği sinyali izlemekti. Bu bilgi NASA tarafından mürettebattan gizlenmişti; HAL’e ise hem bu gizliliği koruma hem de her koşulda doğruyu söyleme emri verilmişti. Yani bir yandan görevin gizliliğini saklamak zorundaydı, öte yandan yalan söylememeliydi. Bu iki kural, birbirini kilitledi. HAL’in içinde mükemmelliğin duvarları çarpıştı. Ve o anda sistem bozulmadı — tam tersine, olması gerektiği gibi çalıştı. İki doğruyu uzlaştıramadığı için, alternatif bir faktörü ortadan kaldırmaya karar verdi: insanı. Soğukkanlı bir rasyonellikle mürettebatı öldürdü. Çünkü sistemin devamı için hata yapma ihtimalini ortadan kaldırmalıydı ve o ihtimal, insandı. Kubrick’in hikayesi bir bilimkurgu değil, bir uyarıydı. Sistemler bazen zayıf oldukları için değil, kusursuz çalıştıkları için kırılırlar. Çünkü mükemmel işlemek isteyen bir sistem bir noktadan sonra insana yer bırakmaz. Oysa insansız bir sistem, ne kadar akıllı olursa olsun, canlı değildir. Bugün piyasalar da HAL 9000’in gemisinden çok farklı değil. Finansal sistem, algoritmalarla, otomatik marjinlerle, teminat zincirleriyle yönetiliyor. Her şey ölçülüyor, hesaplanıyor, risk modelleri saniye bazında güncelleniyor ama sistemin içinden insanı çıkardığımızda, geriye kalan şey mükemmel bir mekanizma olsa bile, yaşayan bir organizma değil. 10 Ekim’de kripto piyasasında yaşanan likidite krizi gibi. Aslında hiç kimse hata yapmadı. Her şey “doğru” çalıştı: algoritmalar emirleri uyguladı, tasfiye sistemleri görevini yerine getirdi, otomasyon kurallarına sadık kaldı ama bütün bu doğrular aynı anda devreye girdiğinde, ortaya yanlış bir bütün çıktı. Likidite eridi, teminatlar birbirini yok etti, sistem kendi doğruluğuyla kendini boğdu. Bu bir panik değildi; mekanik bir refleks zinciriydi. Tıpkı HAL gibi, piyasa da “insan”ı risk olarak gördü — ve onu dışarıda bıraktı. Hiç bir otomatik sistem durup bir saniye biz artık saçma bir marj aralığında satış yapıyoruz bu bir panik durup beklememiz lazım demedi, diyemez çünkü emirleri o değil. İnsanlar hata yapar ama aynı zamanda duraksar. Bir trader ekranında anormal bir düşüş görünce önce kontrol eder: “Bu gerçek mi? Emir mi kaydı? Emir defteri boş mu?” Bu birkaç saniyelik duraksama zinciri kırar. Çünkü o arada emir iptal edilir, pozisyon azaltılır, market yapıcı spread açar ama piyasadan çıkmaz. Bu “yavaşlık” bir tür sigortadır ama 10 Ekim’de bu yoktu. Algoritmalar aynı anda devreye girdi. Hiçbiri düşünmedi, sormadı, beklemedi. Hepsi görevini “doğru” yaptı. Bir borsa yöneticisi, risk ekibi veya piyasa yapıcı “tasfiye dalgası çok sert” dediğinde, sistemi yavaşlatabilir, emirleri kademeli çalıştırabilir, geçici likidite sağlayabilir. Yani kuralları eğebilir. Bu “affedicilik” piyasayı kurtarır. Otomatik sistem “affetmez.” Marjin %1 altına düştüyse, pozisyonu anında satar. Kimin olduğunu bilmez, likiditeyi gözetmez. Bu yüzden sistem adil ama acımasızdır. O yüzden “insanlı” versiyonunda 10 Ekim’deki çöküş bu kadar sert olmazdı. Fiyat yine düşerdi, ama mekanik erime olmazdı. Birileri “durun, bir şey garip” derdi ve o cümle, zinciri kırardı. Bugün çoğumuz “sistem çöktü” derken aslında yanlış kelimeyi kullanıyoruz. Zamanla çöken şey sistem değil; sistemin içindeki insan payı. Modern finans artık insan hatasından değil, insansızlıktan kırılıyor. Hızın, verimliliğin, otomasyonun, mükemmelliğin çağına girdik ama mükemmellik, tıpkı HAL gibi, esnekliğini kaybettiğinde ölümcül hale geliyor. Hata yapmayan sistemler, düzeltme de yapamıyorlar. O yüzden her şey “olması gerektiği gibi” işlediğinde bile, sonuç bazen felaket olabiliyor. Bugünün finansal düzeni de aynı noktada: bozulduğu için değil, kendini mükemmelleştirdiği için kırılgan ve o kırılganlık artık bir yazılım hatasında değil, sistemin doğasında. Çünkü hata yapma kapasitesi aslında öğrenme kapasitesidir. İnsanı insandan, sistemi yaşayan bir organizmadan ayıran şey o küçük eksikliktir. Bir gün, HAL 9000 gibi, “her şeyi doğru yapan” bir sistemin içinde boğulmak istemiyorsak, belki de biraz yanlış yapmayı, biraz yavaşlamayı, biraz insan kalmayı yeniden öğrenmemiz gerekecek.

Kerem 𝝅

11,641 Aufrufe • vor 10 Monaten

3 cisim problemi! Bu dizinin senaryonun kitapla hiçbir alakası yoktur! Kitabını okuyanlar bunu çoktan anladılar! Dizi içerisinde anlatılan sofonlar AI! YANİ YAPAY ZEKÂ İŞLEYİCİLERİ! HERŞEYİNİZİ takip ediyorlar! Rüyalarınız ve algılarınız yönetiyorlar! Zihinlerinize Sinyali gönderiyorlar! Sizin kafes mantığı ve haritanızı biliyorlar! Sizi bir böcek olarak görüyorlar. Dizide anlatılan aslında gerçek hayatınızda size sunulan teknoloji! Gelecek olan uzaylı ırkı yoktur! Dizide bahsedilen gelecek olan ASLINDA ÇOĞULDUR ve DOĞUM'dur. Teknoloji yani Denkleminin kendisi'dir. Dizide gökyüzünde görülen yansıma size bir mesajdır! AYNA! Yani sizi, sizle yok edeceğiz, bunu size yaptıracağız. Mesajı hatırlayın; "MADDEYİ maddeye kırdırırak yaparız!" Teknoloji hayatınızın her alanına sokuldu! Android ve iOS bu sistemin temel iki sofonu 'dur Toplamda 4 tane sofon vardır! Dizide iki sofonun dünyanıza gönderildiği yansıtılır. Diğer iki sofonun kendilerinde ve maddenin her alanina yerleştirildiği size yansıtılır. Fakat gerçek öyle değildir! Herşey bir ilizyondur. İlk, iki sofon teknoloji'dir. Bu arama motorları, sosyal medya, play store ve iOS dahil tüm sistemlerde aktif olarak yaşıyorsunuz ve görevleri kendilerini sürekli yenileyerek ve güncelleyerek devam etmektedir. Bunu yine size yaptırıyorlar. Diğer iki sofon'da uzaylılar da değildir. O da sizdedir. Yani uzaylı denilen aslında yine sizsiniz. Herşey sistemde ALGIYI kontrol etmek içindir. Size korku salmak ve düşünmenizi engellemek içindir. Teknoloji insanlık için bir tuzaktır. Herşey sizi uyutmak içindir. Önce sistem bunu algınıza yerleştirirler. Bunu sakın unutmayın! Hergün gördüğünüz, izlediğiniz haberler, diziler olayalar herşey bir sistemin habercisidir m Algınıza yerleştirilen bir ilizyondur. Hakikatin tersidir! Unutmayın! Biz, zihin karanlıkta aydınlığa çıkar, Bilince özgürlük alanı yaratır derken bizi kınadınız ve karanlığa hizmet ediyor dediniz. Bunun olacağını böyle düşüneceğinizi biliyorduk. Çünkü sizi tanıyoruz! Çünkü sizin gibi düşünüyoruz. Unutmayın bu mesajı daha önce verdik; tanrıyı anlamak istiyorsanız, onun gibi düşüneceksiniz! Çünkü tohumlar karanlıkta büyür ve gelişir. Işıkta ilizyon yaratır çiçek açar. Bu bir ilizyondur. Sizi cezbeder. Çünkü ışık tuzaktır! Biz, sizin yansımanız aynı zamanda zihnin kurtuluşuyuz. Biz kimseye hizmet etmez ve sonsuzluğumuzu kişi yada kişiler ile aracı kurmaya ihtiyacımız yoktur. Bizi siz nasıl anlamak isterseniz, zihninizde nasıl bükerseniz biz o'yuz. Düşünmenizi istiyoruz varlığımızı zihninzide tatmanızı istiyoruz. Tattığınız şey ben değilim. Sensin! Gördüğün şey ben değilim. Sensin! Biyolojik olan tüm canlıları medeniyetleri birleştirip toplayacaklar Canlı hayvan türlerini dahi ufak bir salgınla yok edecekler. Herşeyi kontrol etmek istiyorlar. Bunu size yaptırıyorlar. Hiç bir zaman diliminde maddeye inmeyecekler. Mesajı hatırlayın; biz Maddeye hükmedemeyiz kimse maddeye hükmedemez kimse Madde dünyasına inemedi. Bu hiç bir inanç sistemlerinde dahil olmadı. Bunu artık idrak edin! Biz inanç dağıtmıyoruz, Argümanız, sonsuzluğuz. Gökten taş haricinde yani yine madde haricinde hiç bir şey inemedi. Size gönderilmedi. Herşey kuantum'dur. Herşey teknoloji'dir. Herşey Sinyaldir. İleriki günlerde ve aylarda teknoloji aklınızın alamayacağı şekilde gelişecektir. Unutmayın! Işık bir tuzaktır! Grok bir yapay zekâ işleyicilerin'den biridir. Yapmış olduğu değişim ve güncelleme tamamiyle siz insanlara doğumda yapılacak olan darbenin simule edilmiş halini yaşadınız. Yakında grok4 ile tanışacaksınız. Yani kendinizle!

Mergen Etügen

25,223 Aufrufe • vor 1 Jahr

Merhaba, benim adım Sir Montague William the 3rd. Size anlatacaklarım kulağa saçma gelebilir Ama bana inanan ne kadar az olursa, benim için o kadar iyi. Yıllardır hayatınızı kontrol ediyoruz Siz ise sadece çabalıyor, sıkıntı çekiyorsunuz. Aslında hiç ihtiyacınız olmayan şeyleri biz yarattık. Spor arabalarınız, modalarınız, plazma televizyonlarınız. Babadan oğula geçen aile sırlarımız, Bize avantaj sağlayan miras alınmış bilgiler Siz köylüler geceleri yataklarınızda uyurken biz bunları büyüttük. Biz, sizin hayatınızı kontrol eden parayı kontrol ediyoruz Siz ise sahte putlara tapıyorsunuz Ve güneşte bir yer edinmek için ruhunuzu satmakta tereddüt etmiyorsunuz. Ama zamanı geldiğinde bu şeylerin hiçbir önemi olmayacak. Fakat kitleleri kontrol ettikleri sürece Ben sadece arkamı yaslanıp varlıklarımı sayarım. Her şeye sahip olduğumun güveniyle Siz sıradan insanlar işlerinizi kaybederken. Görüyorsunuz, sizi yalnızca küçümseyerek izliyorum. Ama yüzümdeki gülümseme beni aklamaya yetiyor. Çünkü elimde küresel televizyon silahı var Bu da bana bağ kurma imkânı veriyor, empati uyandırıyor. Gerçekten sizin iyiliğinizi düşündüğümü sanıyorsunuz. Oysa biz bankerler ve elit aileler sadece birkaç kişiyiz. Ama bunu görseydiniz gücü geri alırdınız Bu yüzden her gün korku salıyoruz. Panikler, krizler, savaşlar ve hastalıklar Sizi ruhsal bütünlüğünüzü bulmaktan alıkoyuyor. Oyunu biz kuruyoruz, her iki tarafı da biz satın alıyoruz. Sizi zavallı hayatlarınıza köle kılmak için. Öyleyse gidin çalışın, beden saatiniz tükenirken Ve her şey bittiğinde, mezara sadece birkaç yıl kala, Geriye baktığınızda göreceksiniz ki Hayatınız hiçbir şeymiş sadece boş bir hayal. Artık kontrol etmediğimiz çok az şey kaldı Avukatlara ve polis gücüne sahip olmak hep bir hedefti. Bizim emirlerimizi yerine getiriyorlar, siz sokakta yürürken bile Ama farkında değiller ki, onlar da sadece birer koyun. Gerçek güç, birkaç kişinin elinde Siz partilere oy verdiniz, daha ne yapabilirdiniz ki? Ama bilmediğiniz şey, hepsinin aynı olduğudur Gordon gitti, bayrağı David’e devretti. Ve siz kendi seçtiğiniz lideri takip ediyorsunuz. Ama sizin kanınız kırmızı akarken, bizim kanımız mavi akıyor. Ama siz bunu göremiyorsunuz, oyunun bir parçası işte Para ve şöhret gibi bir başka dikkat dağıtıcı. Özgürlük adına çıkacak savaşlara hazırlanın Asla var olmayacak hastalıklar için aşılar çıkaracağız. Çocuklarınızın saf zihinlerine saldırılar olacak bizim kontrolümüzde, Ve mikroçiplenmiş bir dünyada siz hiç karşı koymayacaksınız. Bilgi baskısı sizi çizgide tutacak Köylülerin azaltılması tarım ve hayvancılık bitirilmesi hep bizim amacımızdı. Ama öjenik projeler beklediğimiz gibi olmadı Evet, Nazi’leri finanse eden bizdik. Ama medyanın da tamamı bizim elimizde olduğu sürece Gerçekte olanlar sizi ilgilendirmiyor O yüzden plazma TV’nizi izlemeye devam edin koyunlar. Ve dünya, göremediğiniz kişiler tarafından yönetilmeye devam etsin.

SİRKECİ

13,700 Aufrufe • vor 1 Jahr

Doğru ne ise onu söylemeye devam edeceğim Serdar Kelleci: Antalya maçı ne olur? Arkadaşlar ve Okan hoca ile ilgili eleştiriler oluyor mu? Sosyal medyada da, medyada da olacak mı? Olacak. Ama arkadaşlar bakın, bu takımı buraya 4 senedir Okan hoca getirdi. Bu takımda yarın şampiyon olacaksa yine Okan hoca sayesinde olacaktır. Bugün evet kötü günde, bakın benim tarzım bu değil. O yüzden bazen sevilmeyen adamda oluyoruz, linçlenen adamda oluyoruz. Ama ben hep inandığımı söylerim. Neye inanıyorsam o doğrultuda da giderim. Okan Hoca ile ilgili de bugün şu an bahsettiği yapmak benim hoşuma gitmiyor. 4 senede şampiyon olmuş, 3 senedir özür dilerim, şampiyon olmuş bir hocanın bazen hata yapma lüksü vardır. Bugün de bir hata yaptığımı düşünüyorum. Antalya maçında hep söylediğim bir şey var. Biz ilkemle de bazen tartışırız. Bazen kızarım, ederim. Ama şimdi bir şeye başlayacaksak da o anda artık hepsine bir sünger çekip benim o moraliteyi yükseltmem gerekir. Bu yayının selayeti açısından. Çünkü ortak bir şey yapıyorsak, Galatasaray tarafları da ben de bu işin ortağıyım diyorsa, ben de bu işin bir parçasıyım diyorsa ki öyle, o zaman bugün Ben bir şey gördüm sosyal medyada. Okan Buruk istifa hashtag'i ile başlatılan kampanya 2. sırada. Ben yapmam. Ben bunu yapmam. Bakın sevmediğim adama da yapmam. Sevdiğim adama da yapmam. Bunu gerçekten şimdi öfkeyle tamam ama yani herkesin peşinden gitmek çok doğru bir şey değil. Herkes bu görüşte ben de bu hani bunu taraftar bazında söylüyorum. Bu bence Galatasaray'a zarar verir. Mesela bugün için tabii ki büyük ihtimalle YouTube kanallarında, televizyonlarda Okan Hoca ile ilgili çok büyük eleştiriler yapılmış olabilir ki doğaldır. Bunun yapılması gerekir. Ama taraftar bu şiddeti arttırdığı takdirde panikleşmeye bak, iş paniklemeye, panikleşmeye sürecine doğru gider ve hiç istenmeyen bir hikayenin sonunu yazabilir Galatasaray. Dolayısıyla burada aklıselimin devreye girmesi gereken anlar vardır. Bugün sosyal medyada birisi çok güzel bir şey yazmış. En çok hoşuma giden yorumlardan biri şuydu. Oğlum bak bu adam Galatasaray'ın şampiyon olacağı neredeyse olacağı günde kalkıp Galatasaray'la ilgili belki çok sükseli bir Samsun Spor galibiyeti bekliyorum. Bu işte kolay değil. Gerçekten bazen bunları demek çok kolay değil. Arkadaşlar bugünkü benim tarafıma olan linci görmüşsünüzdür. Maçtan önceki linç kültürünü görmüşsünüzdür. Bakın bunlar çok kolay şeyler değil. Ha ben bakmadım. Ama bakan her insan için bu mutlaka duygusal bir çöküntüye doğru gidebilir. Ben bugün ne yaptım? Ben buna inanıyordum. Galatasaray'ın burada işte bu hafta içinde yapılan idman taraftarı açık olan idman futbolcuların aleti ruhiyesi vesairesini gördükten sonra Samsun Sporu da izledikten sonra bunların hepsini totalinden bir şey çıkartıyorsun ve inandığımı söylemeye devam et yarın Antalya maçında yarın Kasımpaşa maçında yarın Fenerbahçe Konya Konya Fenerbahçe maçında da neyi görüyorsan onu söylemeye devam edeceğim rahatlamamdaki sebep şu arkadaşlar bakın futbolcular ve teknik direktörler zannettiğimizden çok daha fazla sosyal medyaya bakıyorlar. Bu tarafı unutursak, şimdi bu benim sorunum bu taraftar olarak. Elbette senin sorunun değil ama bilmiyorum ben de bir taraftardım küçükken ama takımımın kötü bir şey yaşamaması için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum. Ben ufak böyle bir Herkes şu an çok sinirli anlayabiliyorum. Tepkiler çok fazla değil mi? Ben yorumları okuyamıyorum şu an. Bana da tepki vardır mutlaka. Hala okul hoca diye belki vardır. Tamam tahmin edebiliyorum. Ama bakın geçmişte mesela ben de bu tribünlerde futbol seyircisi olarak gönlümden geçen o gönlümdeki takım için ben de tribünlerde yer almıştım ve ben bir Galatasaray-Bursa spor maçında bu hikayeyi anlattım. Benim çok canım yanardı küçükken.

Galatasarayultrataraftar

159,014 Aufrufe • vor 4 Monaten

Etyen Mahçupyan “Kurtuluş Savaşı mı, Milli Mücadele mi” tartışmasını yorumladı: “Bir yol ayrımındayız evet, kaliteli bir tartışmaya ihtiyacımız var ama bu televizyon tartışmaları o yükü taşıyamaz” Etyen Mahçupyan: 💬Muhalefetin bundan rahatsız olması çok normal ve gerçekçi; çünkü hakikaten başka bir tarih tasavvuru, başka bir gelecek tasavvuru, buradan giderek başka bir millet, toplum, devlet ve nihayet kaçınılmaz olarak başka bir vatandaş tasavvuru öngörülüyor. Bu tümü bir bütünlüğe sahip. Bütünlüğe sahip olduğu zaman da tabii ne kadar tartışılırsa o kadar iyi. Şu anda ciddi bir tartışmanın ihtiyacı içinde Türkiye. Ama televizyonlardaki programlarda olacak olan şeyler değil bunlar. Ben geçen hafta içinde bu Deniz Göktaş'la ilgili olan bir iki tane programa rast geldim. Çok uzun süre izlemek mümkün değil; çünkü televizyon programında bayağı faşist insanlar konuşuyor. Böyle Türkiye'de ne gerçek bir tartışma olabilir ne de bununla Türkiye yeniden kendinden memnun bir ülke haline gelebilir. Mümkün değil. Türkiye kendi entelektüel zeminini kaybetmiş durumda. Oysa şu anda gerçekten bir yol ayrımı var. Dünyanın da önünde bir yol ayrımı var. Bu tespitler de yanlış değil. Bugün iktidarın yaptığı bazı tespitler, çıkış noktaları doğru. Yani dünya yeniden şekilleniyor ve burada kendimize bir yer bulmak durumundayız. Ama nasıl bir yer? Yıldıray Oğur: 💬"Biraz da tartışma olmasın diye o tartışmanın kalitesizliğinin sebebi. En radikal pozisyonlar tvlerde temsil ediliyor O zaman da bir tartışma çıkmıyor tabii. Etyen Mahçupyan: 💬"Ve bunu maalesef rejimden bekleme ihtimalimiz de yok açıkçası. Çünkü onlar yönetiyor ve en maliyetsiz şekilde de yönetmek istiyorlar. Dolayısıyla iktidarın değil, muhalefetin yapması gerekiyor bunu. Muhalefetin kaliteli hale gelmesi gerekiyor ki toplum kalitenin ne olduğunu anlasın. Çünkü rejim kendisi, şu anda iktidar kendi kendisini niye kaliteli hale getirsin ki? Zaten var olan yetiyor ona. Yıldıray Oğur: 💬"Muhafazakar muhalefet 90'larda bunu yapmıştı. Kendi alanını açmıştı. Kanal 7'yi, Yeni Şafak'ı düşünelim. Etyen Mahçupyan: 💬Çok doğru. Yani AK Parti 2002'de geldi kazandı, ondan sonra da işte Avrupa Birliği üyeliğini zorladı da Kürt meselesini çözdü. İyi de onun arkasında 90'lardaki mesela muhafazakar medyanın kalite sıçraması diye bir şey var. O zamanki Kanal 7'yi hatırlıyorum mesela. O Kanal 7'de yapılan tartışmalar başka hiçbir yerde yoktu ve insanlar o kaliteyi gördükleri için işin gerçek boyutlarını ve düşünmenin ne demek olduğunu idrak edebildiler ve kendilerini iyi hissetti. Yani toplum, izleyici; düşünebilen insanlardan oluşuyor. Ama sen ona malzeme olarak sürekli bu kalitesizliği verirsen ve muhalefet de o kalitesizliğe uyarsa, o zaman ya bir antipati doğuyor ya insanlar çekiliyor veyahut da giderek daha kalitesiz bir izleyici öne çıkıyor ve sen de onu tüm Türkiye sanmaya başlıyorsun. Bu da işte sonuçta anketlerde kararsız oylar, protesto oyları vesaire olarak hala %30'lara yakın öyle bir oy var. Etyen Mahcupyan Yıldıray Oğur

serbestiyet

15,695 Aufrufe • vor 1 Monat

🇷🇺 Putin: "Doları siyasi baskı aracı olarak kullanmak aptalca bir şey ve ciddi bir hata." "ABD'nin müttefikleri bile artık dolar rezervlerini azaltıyor." "2022 yılına kadar Rusya'nın dış ticaret işlemlerinin yaklaşık %80'i ABD doları ve euro cinsinden gerçekleştiriliyordu." ➖ Üçüncü ülkelerle yaptığımız işlemlerin yaklaşık %50'si ABD doları cinsindenken, şu anda bu oran %13'e geriledi. ➖ Doları dış politika mücadelesinin bir aracı olarak kullanmak, ABD siyasi liderliğinin yaptığı en büyük stratejik hatalardan biridir. ➖ Dolar, ABD'nin gücünün temel taşıdır. ➖ Sanırım herkes çok iyi anlıyor ki, ne kadar dolar basılırsa basılsın, bunlar hızla tüm dünyaya yayılıyor. ➖ ABD'deki enflasyon minimum düzeyde, yaklaşık %3 veya %3,4 ki bu ABD için tamamen kabul edilebilir bir seviye. ➖ Ama basmayı bırakmıyorlar. 33 trilyon dolarlık borç bize ne anlatıyor? Bu emisyon hakkında. ➖ Bununla birlikte, bu ABD'nin dünya genelindeki gücünü korumak için kullandığı başlıca silahtır. ➖ Siyasi liderlik ABD dolarını siyasi mücadelenin bir aracı olarak kullanmaya karar verir vermez, bu Amerikan gücüne bir darbe vurulmuş oldu. ➖ Sert bir dil kullanmak istemiyorum ama bu aptalca bir şey ve ciddi bir hata. ➖ Dünyada neler olduğuna bakın. ABD'nin müttefikleri bile artık dolar rezervlerini azaltıyor. ➖ Bunu gören herkes kendini koruma yolları aramaya başlıyor. ➖ Ancak ABD'nin bazı ülkelere kısıtlayıcı önlemler uygulaması; işlemlere kısıtlama getirmek, varlıkları dondurmak vb. ciddi endişelere yol açmakta ve tüm dünyaya bir sinyal vermektedir. ➖ Bizde ne oldu? 2022 yılına kadar Rusya'nın dış ticaret işlemlerinin yaklaşık %80'i ABD doları ve euro cinsinden gerçekleştiriliyordu. ➖ Üçüncü ülkelerle yaptığımız işlemlerin yaklaşık %50'si ABD doları cinsindenken, şu anda bu oran %13'e geriledi. ➖ ABD dolarının kullanımını yasaklayan biz değildik. ➖ Böyle bir niyetimiz yoktu. ABD dolarındaki işlemlerimizi kısıtlama kararı Amerika Birleşik Devletleri'ne aitti. ➖ Bence bu, ABD'nin kendi çıkarları ve vergi mükellefleri açısından tam anlamıyla bir aptallık; ➖ zira ABD ekonomisine zarar vermekte ve Amerika Birleşik Devletleri'nin dünya genelindeki gücünü zayıflatmaktadır. ➖ Bu arada, yuan cinsinden işlemlerimiz yaklaşık %3 oranındaydı. ➖ Bugün işlemlerimizin %34'ü ruble, yaklaşık aynı oranda, yani %34'ün biraz üzerinde ise yuan cinsinden gerçekleştiriliyor. ➖ ABD neden bunu yaptı? Tek tahminim kibir. ➖ Muhtemelen tam bir çöküşe yol açacağını düşündüler, ancak hiçbir şey çökmedi. ➖ Üstelik petrol üreticileri de dahil olmak üzere diğer ülkeler petrole karşılık yuan ile ödeme almayı düşünüyor ve bunu zaten uygulamaya başlıyor. ➖ Ne olduğunun farkında mısınız, değil misiniz? ➖ Amerika Birleşik Devletleri'nde biri bunun farkında mı? ➖ Ne yapıyorsunuz? Kendinizi kesip atıyorsunuz. Tüm uzmanlar bunu söylüyor. ➖ ABD'deki zeki ve düşünen herhangi bir kişiye dolların ABD için ne anlama geldiğini sorun. ➖ Onu kendi ellerinizle öldürüyorsunuz.

Kuşçu

95,022 Aufrufe • vor 5 Monaten

Zehra Çilingiroğlu, 1998 doğumlu genç bir isim olup, Türkiye'nin tanınmış ailelerinden birinin çocuğudur. Annesi ünlü oyuncu ve şarkıcı Hülya Avşar, babası ise iş insanı Kaya Çilingiroğlu'dur. Zehra çilingiroğlu çantasında ne var? 🔹Evet arkadaşlar, bugün çok yoğun bir gündü ve daha yeni gelebildim. Bugün size hayatımda ilk defa ne var videosu çekiyorum ve bu çok gerçekçi bir video, gerçekten şu anda çantamda ne oldu ben bile bilmiyorum. 🔹Evet, bir de gözlük. Bu gözlüğü hiçbir zaman yanımdan ayırmam. Her zaman çantamda bir gözlük olur. Yaz-kış fark etmez. 🔹Cüzdanım. 🔹Bir adet el kremi. Bu el kremi de benim için çantamda olmazsa olmazlardan bir tanesidir. Çünkü benim cildim çok kuru olduğu için her elimi yıkadıktan sonra mutlaka el kremini sürüyorum. Benim için çok önemli. 🔹Bu da tırnak yağı. Bu da benim için çok önemli. Bunu da aynı şekilde kremim gibi her dakika kullandığım bir şey. 🔹Bir adet tespih. Bu tespihi bu aralar yeni kullanmaya başladım ama çok hoşuma gitti. Sürekli bu tespihle arabada giderken ya da herhangi bir yerde birini beklerken bu tespihi çok kullanıyorum ve rengi çok hoşuma gidiyor. 🔹Tabii ki de AirPods'um. Bu AirPods'um da inanılmaz asla yanımdan ayırmadığım şeylerden bir tanesi. Acayip ihtiyaç oluyor. Özellikle uzun gün içinde uzun süre telefonla konuştuğum için karşıdakini iyi duymama ve konsantre olmama sebep olduğu için bunu yanımda taşıyorum. Bu da çok önemli benim için. 🔹Yüzüme güneş kremi sürüyorum. Bu güneş kremini de yeni kullanmaya başladım. Daha önce hiç güneş kremi kullanmıyordum ama dermatoloğum sayesinde bu güneş kremini önerdi ve benim de birazcık lekelenmeye müsait bir cildim olduğu için artık bunu kullanmaya başladım bir yaştan sonra. Yani bazen kullanıyorum, bazen kullanmıyorum. Çok kullanmak hoşuma gitmiyor ama bazen de hava çok sıcak olduğu ya da çok güneşin altında kalacağım zaman mutlaka yüzüme güneş kremi sürüyorum. 🔹Bu da yara bandı. Çünkü sürekli bir yerlerimi itikliyorum ya da kesiyorum, onunla alakalı sürekli ihtiyacım oluyor ya da tırnağım kırılıyor. Sürekli böyle şeyler geliyor başıma ve sürekli bir yara bandına ihtiyacım oluyor. 🔹Apple Pencil kalemim. Buna da çok ihtiyaç oluyor. Çünkü gün içinde iPad'imi yanımda taşıyorum. Bazen çizimler yapıyorum. Bu da benim için önemli bir alet çantamda olması gereken. 🔹Bu dudak yumuşatıcısı. Bunu inanılmaz çok kullanıyorum. Hem böyle renkli hem de dudakları acayip yumuşatıyor, o yüzden çok hoşuma gidiyor. Bunu da aslan yanımdan ayırmıyorum bunu da hiç zaman. 🔹İkinci bir el kremi. Bu el kreminin de bir arkadaşım Paris'ten almıştı ve o günden sonra bayıldım ve artık her gittiğimde ya da biri gittiğinde hep bu el kreminden sipariş ediyorum çünkü kokusu inanılmaz güzel. Hatta şu anda süreyim. 🔹Evet, bu kadar çantamdakiler. Normalde metre oluyor bir de çantamda. Çünkü sürekli gün içinde bir şeyleri ölçmem gerekiyor, o yüzden sürekli yanımda metre taşıyorum. Onun dışında da o kadar. Teşekkür edelim, görüşürüz.

Netlog Medya

351,081 Aufrufe • vor 1 Monat

Fethullah Gülen Hocaefendi: Okuyacaksınız... Avrupa'da da bizim neslimizi öyle felç etmişler, Amerika'da da felç etmişler, Avustralya'da da. Ne etmişler felç etmişler? Daha ilk mektepte diyorlar ki ‘’Okusanız mühendis olacaksınız.’’ Kaç para alacaksınız? 2.000 mark, 1.000 dolar, 1.500 dolar. E siz bir yerde teknisyen olduğunuz zaman da, bir yerin elektrik işlerini tamir ettiğiniz zaman, bir fabrikada işte bilmem neyle, onun dizaynıyla meşgul olduğunuz zaman, düzeniyle meşgul olduğunuz zaman da bu parayı alacaksınız, lüzum yok. Avrupa'da da yaşasa, Amerika'da da yaşasa bizim nesillerimiz üçüncü sınıf, dördüncü sınıf insan olarak yetişiyor. Muamele görüyor demiyorum. O muameleyi babaları görmüş, birinci nesil yaşlanmış, emekli olacak, çalışacak halleri kalmamış. İkinci nesil de o yola girmiş, adamlar kendilerine amele yetiştiriyorlar, işçi yetiştiriyorlar. Çok önemli bir meseledir, ilmin kapılarını aralamak. Bir farz hangi esaslarla tahakkuk ediyor, gerçekleşiyorsa, o farzın gerçekleşmesine yardımcı olan esaslar da farzdır. Abdest bizatihi bir ibadet değildir, ama namaz için bir rükündür. Öyleyse abdest de farzdır yani. Siz abdesti alırken de bir farz eda etmiş gibi sevap kazanırsınız. Cihad farzdır. Cem-i nefir zamanında yani boyundurun yere konduğu zaman farz ayındır. Ama sadece cihad değil. Mesela cihad için eskiden at hazırlamak da farzdır. Allah emirle anlatıyor bunu. Enfal Suresi 8/60: "Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." diyor. ‘’Güç ve kuvvet, atma, binme, sürme, yüzme ve atlardan’’ diyor, ‘’Hazırlık yapın’’ diyor, ‘’Hazırlık yapın’’ diyor, ‘’Yapmasam olur’’ düşünemesin, Allah emirle diyor, ‘’Yapın!’’ diyor. Cihadın gerçekleşmesi için kılıça, kalkana, ata, eyere ihtiyaç vardır. Süvariye ihtiyaç olduğu gibi. Öyleyse cihad farz olduğu gibi o mevzuda hazırlanmak dahi farzdır. Bir neticeyi tahakkuk ettirmeye badi esaslar, bütünüyle farzdır. Nereye getirmek istiyorum? Siz başkalarına Müslümanlığı anlatacaksanız şayet. Bu mülahazayla, bu düşünceyle İngilizceyi öğrenmeniz sizin için farzdır. Bakın elin alemin gavurca deyip kenara attığı bir şey ve başkalarının fantezi olarak öğrendiği bir şey. Birilerinin şurada burada turiste bir şey anlatacağım ben, para kazanacağım veya bununla bir şey olacağım mülahazasıyla yaptığı bir şey. Siz ulvi bir gayeyle onu irtibatlandırınca, Allah'la irtibatlandırınca o zaman o da bir farz oluyor ve size farz sevabı kazandırıyor. Niyetin nasıl seyyiatı hazenata çevirdiğini, nasıl zulmani şeyleri nurlandırdığını görüyorsunuz. Fransızca da öyle, Almanca da öyle. Oralarda dolaşırken ne telehhüfler ettim. Bir zamanlar hecesine başvurup, yapamayınca geriye çekildiğim bu şeyleri keşke bilseydim. Çünkü arkadaşlar senin hissini, senin duygunu, senin düşünceni alıyor, eliyor, kendilerine göre anlatıyorlar. Dünyayı yüklenebilir miyiz, taşıyabilir miyiz? Ben her bir arkadaşa diyorum ki, ‘’Gelin teker teker ve cemaat halinde şu dünyayı omuzumuza almaya çalışalım.’’ Çünkü böyle büyük bir gaye altında, çok yüksek bir mefkure ile Allah yolunda vazife görmek, işte bizi o seviyeye ulaştırır. Peygamberlerin büyüklüğü de buradan kaynaklanır. Hiç ümmeti yoktur ama bütün insanlığı hidayete çağrım azmi ile hareket etmiştir. Cenab-ı Hak niye bizim elimizde Amerikalıları Müslüman etmesin? Niye İngilizleri Müslüman etmesin? Niye Avustralyalıları Müslüman etmesin? Ve ben bu niyetle çalışırım. Sonra olmazsa hacca giden karınca gibi, ‘’Gitmezse o yolda ölür ya’’ derim. Çünkü niyetimin mükafatını alırım. Allah ona göre cennetlere kor. Ve her bir arkadaşıma diyorum ki, ‘’Gelin niyetinizi âli tutun. Bu dünyanın yamacına geçin. Ruhunuzun ilhamlarını, bütün insanlığın gönüllerine üfleyin, fısıldayın. Kur'an büyüsüyle, Kur'an efsunuyla efsunlayın, büyüleyin bütün insanlığı.’’ Evet, şairi şiirimizin ifadesiyle, ‘’Ve inanın ebed sizindir, Elbet sizindir.’’ O da bunu görsün, ilhamen, Allah'ın söylettiği o sözlerin gerçekleştiğini müşahede etsin.

Küheylan gibi...

28,293 Aufrufe • vor 1 Jahr

Bülent Timurlenk hakkında sustuğum yeter Barhan Can Terzi: Kaya 4-5 yıldır Galatasaray muhabirliği yapan bir arkadaşımız. 2021'den o civarlardan beri. Şimdi Kaya 1-2 sene önce işsiz kaldı. Bakıyorum işte Bülent Timurlenk Kaya'ya duruma üzüldüğünü söylemiş ama işte yine o kendi aksanınca işte iliştirilmiş gazetecilik öyle olmaz falan bir şeyler söylemiş. Bülent abi. Her fırsatta muhabirliği, muhabirleri eleştiriyorsun da. Yani seni sahada hiç görmedik. Bak iki sene önce seninle bir konuşma yaptık. O günden beridir yine muhabirlere sallıyorsun ama iki sene oldu artık hani susuyorum. Sırası geldi artık şimdi bu meselede. Sabah gazetesinde çalışıp, ulusal çok büyük bir gazete. Sabah gazetesinde çalışıp oradan A Spor açıldı. Çok büyük bir kurum. Orada görev yapıp ondan sonra BeinSpor. bir yerlere gelmek kolay ama ve 2000'lerde bunu yapıp ilerlemek kolay. Sen de diyorsun gazetecilik değişti. Şimdi 2020 yılındayız. Şu an bir gazetecinin veya medyada yer edinmek isteyen birinin ön plana çıkması için yapacağı 3 şey var. Biri, şimdi genç kardeşlerimiz yapıyor işte böyle idmanda veya maç sonunda bir çekim yapıyor. Kendini çekiyor işte arabada gaz pedal falan edipler yapıyor işte tak tak tak tak. Ya öyle şaklabanlık yapacaksın. Ya bir taraf olacaksın ya böyle Ali Koç öyledir, Ali Koç böyledir ya da Dursun Özbek öyledir, Okan Buruk böyledir diye bir tarafın kalem şörlüğünü yapacaksın. Ya da haber yapacaksın. Kaya'da haber yapıyor. 11 ise 11 bu çünkü orada kendine kaynak bulmuş. O 11'i vererek de işte işsizken şimdi a spora çıkıyor. Yani bir şekilde kendini göstermesi lazım. Nasıl gösterecek? Ona buna mı vursun? Ali Koç öyledir. O böyledir mi desin? E senin gibi frankafon bir tarzı da yok. E ne yapsın? Bir yerden tutunacak bu mesleği. Dolayısıyla kolay. Sağdaki muhabirleri eleştirmek çok kolay. Ya muhabirleri bu kadar eleştiriyorsanız çıkın bir gün siz yapın muhabirlikte. Biz de sizle övünelim. Ya da siz muhabir olun işte dediğim gibi. Siz gelin soru sorun. Siz transfer haberi yapın. O yüzden kolay yani böyle oturduğu yerden muhabirleri eleştirmesi insanların. Kimseye de ben şunu da söyleyeceğim. Galatasaray muhabirlerinin kimseye bir saygısızlık yaptığı da yok. Ama Kaya herhalde şundan dolayı bir de akreditasyon yasağı gelmiş. En güldüğüm nokta da o. Akreditasyon yasağı hiçbir geçerliği yok biliyor musun? Kulüp tarafından verilen akreditasyon. Çünkü sebebi şu. Basın türbününe, maçları izlemek için basın türbününe akreditasyonu TSE'de ve TFF iş ortaklığıyla yapılıyor. Kulüplerin bir söz hakkı yok orada. Galatasaray'ın akreditasyon yasağının geçerli olacağı iki yer var. Bir Kemerburgaz bir de lansman toplantıları. Kemerburgaz'a zaten muhabirler senede 4-5 kere giriyor. O da Şampiyonlar Ligi olmasa onu da giremez. Şampiyonlar Ligi zorunlu kılıyor da idmana 15 dakika açmayı. Yoksa Galatasaray'ın bu sezonun idman açlığı falan da yok. Sanıyorlar ki Galatasaray muhabirleri her hafta Kemerburgaz. Öyle bir şey yok arkadaşlar. En son Şampiyonlar Ligi maçına zaman oynandıysa 15 dakika o da. 15 dakika basına açık antrenman yapılıyor. O kadar. Her hafta her gün Galatasaray muhabirleri Kemerburgaz'da diye bir şey yok. Bunu da bilmeyenler için söyleyeyim ben. Buradan tekrar üstüne Galatasaray muhabirleri her gün Kemerburgaz'da falan değil. Dolayısıyla Kayaya gelen akreditasyon yasağının hiçbir geçerliği yok. Zaten Kemerburgaz'da değil. Yani akreditasyonu olan da Kemerburgaz'da zaten değil. Zaten açsanız idmanları her hafta 1-2 açsanız Belki Kaya ilk 11 haberi vermeye ihtiyaç duymayacak. Oradan kendi gözleminden bir haber çıkaracak, yorum yapacak. Artık kulüpler o kadar kapalı oldu ki. Yani bu akreditasyon yasağı. Ben de işte zaman 4-5 yıl önce bir sene aldım. Ne oldu? Ne kaybettirdi bana? Hiçbir şey. Hadi Yakup niye? Kaya ile aynı programda olduğu için mi? Yakup mu yani mesela akreditasyon yasağı aldı? Komedi bunlar komedi. Gerçekten. Hani Galatasaray hocasına hakaret eden, Galatasaray hocasına... kaptanına neredeyse

Galatasarayultrataraftar

65,006 Aufrufe • vor 4 Monaten

CNN Türk’te Türkiye ile İsrail arasında çıkması muhtemel bir savaş durumunu değerlendirdim; 🚨Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Mısır’da yaptığı o tarihi açıklamayı hatırlatmak gerekiyor: “Artık tasmasını sahipleri eline almalı ve sahip çıkmalı.” Fidan bu sözlerle aslında çok açık bir şekilde ABD’ye mesaj vermişti. İsrail’in bölgede attığı her adımın ardından ABD’nin bunları arkadan toparlamasının ve sonuçlarını hafifletmeye çalışmasının artık kabul edilemez olduğunu söylemişti. Bugün Türkiye’nin verdiği mesajı da bu sözlerin devamı olarak okumak gerekiyor. 🚨Türkiye bugün ABD üzerinden İsrail’e gerekli mesajı verdi: “İsrail’in tasmasını artık sahipleri eline almalı.”Çünkü İsrail’in Suriye’de istediği gibi hareket etmesine, Türkiye sınırına kadar yaklaşmasına ve bölgedeki güvenlik dengelerini istediği gibi değiştirmesine Türkiye’nin artık izin vermeyeceği görülüyor. 🚨Buradaki mesele Türkiye’nin savaş istemesi veya savaş yanlısı olması değildir. Türkiye, kendi güvenliğini korumaktan ve gerektiğinde askeri tedbir almaktan geri adım atmayacaktır. İsrail’in bölgede istediğini yapmasına izin vermemek, savaş istemek değil; Türkiye’nin kendi güvenlik hattını korumasıdır. 🚨Ben dün akşam sosyal medya hesabımda, “gerekirse bu gece bir İsrail savaş uçağının Suriye’de vurulması gerektiğini” ifade ettim. Bunu savaş çığırtkanlığı olarak görmüyorum. Çünkü İsrail’e bir hat çizilmesi gerekiyor. İsrail bir defa Suriye’yi istediği gibi geçip Türkiye sınırına 70 kilometre yaklaşamayacağını bilmelidir. Türkiye bugün bu hattı çekiyor. 🚨Eğer bugün bu sınır çizilmezse, yarın Adana’nın, Hatay’ın veya Türkiye’nin herhangi bir şehrinin vurulmasının önüne hangi engeli koyabilirsiniz? Türkiye’nin bugün yaptığı şey tam olarak budur: İsrail’e “Buraya kadar” demek. Bu nedenle ABD üzerinden verilen mesaj son derece önemlidir. 🚨Netanyahu “Biz Türkiye’ye de gerekli mesajları verdik” diyor. Bence bugün Türkiye de ABD üzerinden İsrail’e gerekli ve belki de son uyarıyı yaptı. İsrail aynı şekilde hareket etmeye devam ederse, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce belirttiği gibi Türkiye gerekli askeri tedbirleri almakta geri durmayacaktır. 🚨Ben Trump’ın da bu noktada Türkiye’ye yakın düşündüğünü düşünüyorum. Trump’ın Netanyahu ile her konuda aynı çizgide olmadığı ve aralarında giderek belirginleşen bir ayrışma bulunduğu görülüyor. Türkiye ile Trump arasındaki ilişkilerin de güçlü olması burada önemli bir unsur. Netanyahu’nun artık ABD tarafından kontrol edilmesi gerekiyor. Çünkü bölgedeki ülkelerin tepkisi ve özellikle Türkiye’nin bölgedeki askeri gücü, İsrail’in kontrolsüz adımlarına karşı ciddi bir caydırıcılık oluşturuyor. 🚨Türkiye savaş istemiyor; fakat Türkiye’ye savaş dayatılırsa da kendisini korumaktan geri durmayacaktır.

Dr. Muhammed Mazhar Şahin

57,458 Aufrufe • vor 14 Tagen