Loading video...

Video Failed to Load

Go Home

Mantık abd. Başk. Doç. Dr. Ahmet Kavlak bir proğramda çok kimsenin ilk defa duyacağı şöyle bir ifade kullandı: İmamı Gazali’den sonra, kelam ilmînde telif olarak yazılan ilk eser, Bediüzzaman hazretlerinin Risale-i Nur külliyatıdır. Onun dışındaki eserler sadece şerh ve izahtır.

671,007 views • 1 year ago •via X (Twitter)

9 Comments

şehr-i İstanbul's profile picture
şehr-i İstanbul1 year ago

Haydi farz-ı muhal olarak ben üstadlık dava etsem, madem şimdi ehl-i imanın tabakatını, avamdan havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şübehattan kurtarmak çaresini bulduk; Mektubat 425

Parroted Words's profile picture
Parroted Words2 years ago

If the fear of Yahweh is the beginning of wisdom, then what is its end? Cut through the abundant nonsense, empty platitudes, and conventional musings of the world and get straight to the heart of what it means to be wise.

rafa's profile picture
rafa1 year ago

Abi Gazze de zulüm arşa dayanmış siz gelmişsiniz ne paylaşıyorsunuz

BÜLENT BAYRAKTAR's profile picture
BÜLENT BAYRAKTAR1 year ago

ELHAMDÜLİLLAH

te's profile picture
te1 year ago

Müceddidi Elfi Sani İmamı Rabbani Hazretlerinin rahmetullahi aleyh mektubat kitabını okumadınızmı

Hamis Doğruer's profile picture
Hamis Doğruer1 year ago

Fuat Özkan "bilimler tarihi" ni telif niyetinde iken Ritter’e söylediğinde: “Bunu dünyada hiç kimse yapamaz. Hele bir Türk hiç. Bırak bu işi; boşuna kendini yorma” der. Fuat Hoca: “İlk defa hocama inanmadım; çünkü kararımı vermiştim. Karar verdim ve yaptım” der.

bjk bjk's profile picture
bjk bjk1 year ago

Hocamizi övme saatine hosgeldiniz.

Doğruyu Arıyoruz's profile picture
Doğruyu Arıyoruz1 year ago

Denileni doğru kabul edelim ve bakış açımızı bir değiştirelim. Yaklaşık 800 yıllık bir süreçte koskoca İslam âleminde hiçbir kelam âlimi telif eser yazmayı akıl edememiş, bir tek Said Nursi bey mi akıl etmiş? Demek ki uygun görülen şey telif eser yazmak değil İmam-ı Gazalî rahimehullah gibi büyük âlimlerin yazdığı telif eserleri şerh ve izah etmek.

Yusuf ÖZTÜRK's profile picture
Yusuf ÖZTÜRK1 year ago

İlk defa duyduk çünkü doğru değil

Related Videos

Son zamanlarda böyle bir video meydana çıkarmışlar. Güya bununla Risale-i Nur'a ve talebelerine zarar verecekler. Bu vesileyle mühim bir kaç noktayı izah edeceğim. Biraz uzun olacak, fakat inşallah istifadeye medar olur. 1- Burası Çanakkale mevlidi, ben de oradaydım. Hatta bir iki kelam edeyim deyip başladım, videoyu orada kesmişler her ne ise. Üstadımızın vekil ve varislerinden o zaman hayatta olan, Hüsnü Bayram, Abdullah Yeğin, Ahmet Aytimur, Said Özdemir ve Salih Özcan Ağabeylerin hepsi oradaydı. Bu ağabeyler, kimi Üstadın hizmetinde, kimi de, Risale-i Nur'a ait neşriyatta, beraber ve birbiriyle daima irtibat halinde hizmet etmişler. Eğer bazılarının zannettiği gibi aralarında bir ihtilaf olsaydı, o zaman bir araya gelmeleri zaten mümkün olmazdı. Öyle ise neden böyle oluyor? Çünkü onlar, herbirisi bizzat Üstada muhatap oldukları için, Üstadımız her birisine, gerek Risale-i Nur'un basım ve neşrine, gerekse hizmeti nuriyenin muhtelif safhalarına ve sıhhatle devamına dair ayrı ayrı vazifeler vermiş. Onlar da Üstaddan sonra bu vazifeyi omuzlarında gördüler ve aynen devam ettirmek için de, ciddi bir gayret ve heyecana geldiler. İşte ihtilaf gibi görünen bütün bu gibi haller, hep bu mana içindir. Yoksa gaye ve maksatta daima bir ve beraber olup, ihlas, sadakat, fedakarlık, hizmet ve istikametleriyle, umum nur dairesine, daima örnek ve rehber olmuşlar. Allah hepsinden ebediyyen razı olsun. Amin. Risale-i Nur'u okuyanlar, bu meseleleri zaten bildikleri için ayrıca bir izaha ihtiyaç kalmıyor. Fakat Risale-i Nur'u bilmeyenler için, bu hakikatı bir derece izah etmek lazımdır ki, zihinleri bulanmasın. 2- Bütün Risale-i Nur eserleri, Bediüzzaman hazretleri hayatta iken, hem eski, hem de yeni yazıyla basılmış ve neşredilmiş. Isparta'daki Üstadımızın evinde ve başka bir çok yerde mevcuttur. İsteyen herkes görebilir. 3- Burada bahsedilen mektuplar, yine bizzat Hazreti Üstadımızın yazdığı lahika mektupları olup, bir kısmı yine Üstadımızın zaman ve mekan itibariyle, neşrini münasip görmediği ve vekil ve varislerine, ileride neşredersiniz dediği mektuplardır. Bir kısmını da, yine eski yazı ile aynen bırakmış ve zamanı gelince, yeni yazıyla neşredilsin, buyurduğu bazı mektuplardır. Vehhabiler bahsi veya sırrı inna a'tayna veya münafıklar ile alakalı. vesaire gibi kısımlar.. Hatta bizzat Salih Özcan ağabeyden duymuştum: Vehhabiler bahsini yeni yazıyla neşredelim diye Üstada söyledim. Şimdi olmaz deyip izin vermedi. Israr ettim, üç kör var, onlar gittikten sonra, dedi. Bu üstadın bir kerametiydi. Çünkü o zaman Arabistan'daki şeyhulislamın gözleri görmüyordu. Ondan sonra sırasıyla gelen ikisinin de gözleri görmüyordu. Üçü ölünce, Suud hükümeti, bundan sonra gelecekler kör olmasın diye karar aldılar. Bir kısmı da hususi şahıslara yazdığı mektuplardır ki, içinde mühim ve umuma faydası olacak bazı bahisler bulunduğundan, daha sonraki zamanlarda, onların da lahikaya girmesini yine bizzat Hazreti Üstadımız istemiş ve Barla lahikasında bunu şöyle ifade etmiş: "Re'fet kardeş! Sen de çok safalar geldin... Senin yanında bulunan ve risalelerde kaydedilmeyen ilmî parçaları münasip yerlerde veya Lâhika'da yazarsınız." Yoksa kat'iyyen Risale-i Nur'un içine haricen girmiş hiçbir mektup ve cümle yoktur ve olamaz ve olması da mümkün değildir. Hayatı pahasına nurları müdafa eden talebeleri buna asla müsaade etmez. Zaten yukarıda belirttiğimiz gibi Üstadımız hayatta iken bütün kitaplar basılmış ve aynı nüshalar mevcuttur. Şimdi hakikat böyle olduğu halde, yine çeşitli iftiralar ile Risale-i Nur'un te'sirini kırmak ve okunmasına mani olmak ve talebelerini kıymetten düşürmek için bunu yapıyorlar. Risale-i Nur hakikatları güneş gibi parlıyor. Milyonlar onunla imanını kurtarmış meydandadır. Dünyanın her tarafında bulunan Nur medreseleri ve dersler, kıyamete kadar devam edecektir. İnşallah. Risale-i Nur ve talebeleri ile uğraşanlar, hep rezil ve zelil oldular. Bizim vazifemiz ise, onların kurtuluş ve hidayeti için dua etmektir.

sabri okur

16,618 views • 2 months ago

MERHABALAR EFENDİM geçtiğimiz günlerde Ozan'la beraber sahneye çıkıp bir ödül aldık, İNGEV kapsayıcılık ödülü ben kapsayıcılık ödülünü Milli Eğitim Bakanlığı ya da örneğin Sanayi Ticaret Bakanlığı alabilsin isterdim, yaptıkları çalışmalarla ülkemizdeki bütün engellilerin nitelikli olarak eğitim alabilmesini ya da iş yaşamına katılmasını sağladıkları için ya da Aile Bakanlığı alsın isterdim ülkemizdeki tüm engellilerin refahını temin ettikleri için oysa bunların hiçbiri gerçekleşmediği için bu ödül de bize düşüyor bizim Ozan'la son 15 senemiz neredeyse her şeyi iki başımıza aşmaya çalışmakla, istenmediğimiz yerlere girmeye çalışmakla, önümüze çıkan duvarları yıkmaya çalışmakla, yapamaz dedikleri her şeyi yapabileceğini ispat etmekle geçti Ozan küçük yaşlarda kendini ifade edemiyor, konuşamıyordu, sokaklarda kendini yere atıyor çılgınca bağırıyordu, tutmak mümkün değildi bir sokakta dümdüz birkaç metre yürümemiz bile imkansızdı, bütün bunları birlikte aştık, gerçekten destek vermesi gerekenlerin önümüze koyduğu engellere rağmen, herkese ve her şeye rağmen salondaki pek çok kişi otizmli bir genci ilk kez görüyor ya da böyle bir sahnede kendisini ifade etmesine ilk defa şahit oluyordu videonun sadece bir kısmı burada yer alıyor, mikrofonu ilk ona uzattım ve önce konuşmak istemedi ama sonra sahneye alıştı ve araya girip söyleyeceğini söyledi ben 15 senedir oğlum için "yapamaz, edemez" diye hiç düşünmedim, yapamadığı pek çok şey oldu ama ben hep "yapabilir" üzerinden ilerledim, "neden olmasın" diye "belki bir gün yapabilir" diye baktım, her konuda seçimlerini ona sordum, konuşamadığında bile giyeceği tşörtün rengini ben seçmedim, işaretle bile olsa onun göstermesini istedim, varlığına özgünlüğüne saygı göstermeye çalıştım sen bunu da başardın Ozancım, benim içinse asıl ödül senin varlığın, İNGEV e tekrar teşekkür ediyorum ülkemizdeki tüm engelliler haklarına kavuşana dek çalışmaya devam

Sedef Erken

53,975 views • 1 year ago

Allah’ın izniyle, bugün İhsan Şenocak hocanın büyük bir övgüyle bahsettiği, eşsiz olduğunu ve Şeriata uygun olduğunu iddia ettiği eseri birlikte inceleyeceğiz. Hocanın dediği gibi Kur’an’ın hakikatlerini anlatıyor mu, yoksa içinde şirk ve küfür içeren ifadeler mi barındırıyor, hep birlikte değerlendirelim. Bismillah diyelim başlayalım. (Kaynak olarak alacağımız eser Onsekizinci Lem’â) Mahremdir, herkese gösterilmez Otuz Birinci Mektubun On Sekizinci Lem’ası Risale-i Nur şakirtlerine işaret eden Hazret-i Ali’nin (r.a.) bir keramet-i gaybiyesidir. Cay-ı dikkat: Şu acip lem’anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor. Birincisi ve en mühimi: Gizli kalmış gaybî mühim bir mucize-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan eder ki, cevamiu’l-kelim nev’inden iki cümleden ibaret bir hadis-i şerifi iki sayfa kadar hakaik-i tarihiyeyi ve iki devlet-i azime-i İslâmiyenin hatimelerini ifade ediyor. İkincisi: Keramet-i evliya hak olduğuna kat’i bir burhan gösteren Hazret-i Ali’nin (r.a.), latin harfinin kabulünü tam tarihiyle ve tarz-ı tatbikini iki kelimeyle göstermesidir. Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirtlerine ve naşirlerine karşı Hazret-i Ali’nin (r.a.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir. (…) Hazret-i Cebrail’in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâimü’s-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum” diyerek bu İsm-i Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki: “Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, On Sekizinci Lem’a, Kaynaklı-İndeksli Risale-i Nur Külliyatı, Bediuzzaman Said Nursi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1995, c. 2 s. 2078-2079) İhsan hoca herhalde bunları ya okumadı yada bu konuda konuşmak istemedi bilemiyorum belki bu konuda da kendisine has bir tevil metodu vardır. Neyse... Yukarıda metine binaen şu soruları sormak gerekli diye düşünüyorum! Cebrail (as) Ali'ye (ra) bir kitap getirdiği iddia ediliyor, eğer Ali'ye (ra) bir kitap getirilmiş ise onun da nebi olması gerekmez mi diye İhsan Şenocak hocaya soralım. Eğer o kitapta dünyanın başlangıcından kıyamete kadar var olacak ilimler ve önemli sırlar çok açık ve net bir şekilde bildirilmişse Ali (ra)'nin Nebimizden üstün olması gerekmezmiydi? Biz Kur'an'ın içerisinde böyle birşey ne gördük ne okuduk bu nasıl Kur'an'ın hakikatleri oluyor? Tamamen asılsız olan böyle bir iftiraya inanan, Muhammed (sav) son nebi olduğunu, Kur’an’ın da son kitap olduğunu kabul etmemiş olmaz mı? Burada böyle bir iftiraya yer verilmesine ragmen kürsü sahibi bir hoca olarak bunları görmüyor musunuz? Neden insanlara Kuranı okumaya teşvik etmek yerine aslı astarı olmayan küfür, şirk ve hurafe içeren kitapların okunmasını tavsiye ediyorsunuz? ..... Başka bir meseleye geçelim..... "Mahmut efendi Hazretlerinin şeyhi, son dört padişahin huzur hocas, dört mezhebin müftüsü ve Meşihat-ı İslamiyye'de heyet-i telifiyye reisi olan Ali Haydar efendi Hazretleri kendi yerine bıraktığı Mahmud Efendi Hazretleri hakkında henüz Mahmudumun sol tarafına bir günah yazılmamıştır. Mahmud'umun eli benim elimdir. Bende ne varsa Mahmad'uma verdim..." (Kaynak: Hikmetli Sözler) Yine soruyorum; Ali Haydar, bu sözü söylerken bu bilgiye hangi kaynaktan ulaşmıştır? Ali Haydar müridlerin amel defterini bizzat kendisi mi doldurmaktadır? Yoksa müridlerinin amel defterini okuma yetkisini kendisinde mi görmektedir? Eğer böyle bir yetkisi varsa, bu salahiyeti kendisine kim vermiştir? Günahsız olanlar sadece peygamberler değil midir? Bu soruların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

İskender Kaya 

17,757 views • 1 year ago

Bir çağın yangını bu Bütün dünya günahkar Masum değiliz hiçbirimiz..” Kemal ve Füsun.. Bütün analizlerin canı cehenneme. Aşkınıza, birbirinizi arzulamanıza, gülmenize, ağlamanıza, öpüşmenize, kızmanıza, gitmenize, gelmenize, her şeyinize sağlık.. İnsanlara tekrar duygu denen şeyin var olduğunu gösterdiniz ya, bu yeter. Kemal takıntılıymış, Füsun çıkarcıymış, Kemal pislikmiş, Füsun plancıymış falan.. Aşk’ı tatmamış insanların, sevdiğine mektup yazmamış kalabalıkların, kaldırımlarda gazoz içerek balkonda sevdiğini görmek için saatlerce beklemeyenlerin planlı programlı sandıkları bir dizi bu. Aşk budur arkadaşlar, sahicidir, yakıcıdır, yıkıcıdır. Bazen.. Bazen yakıcı, yıkıcı değildir, mutlu edicidir. Ama bazen de aşk, Kemal Basmacı ile Füsun Keskin’in tam olarak yaşadıkları şeydir. O dükkanda ilk karşılaştıkları an yaşadıkları kalp çarpıntısının adıdır, saat 2’yi beklerlerken yaşadıkları dünyanı boşvermişlikleridir. Doğru mudur ? Değildir. Gerçek midir ? Dünyadaki en gerçek şeydir. Pencereden esen rüzgarın senin ve sevdiğinin bedenine eserkenki yaşanılan hissi hayatın boyunca belki bir defa bulursun. Bulduğunda ise seni çok başka bir dünyaya götürür. Kemal’e şöyle bağırmak istedim diziyi izlerken; İnsan sevdiğini kadere terkermemeli Kemal. Tutmalı, çekmeli, gel gidelim demeli. Derdim bunu tanısaydım. Bir kadını yedi sene beklemek kadar sahici az şey var, o küpeleri saklamak kadar sahici çok az şey var. Bir küpe.. Sadece bir küpe olmaz o sahicilik içinde. O küpe ile uyunur, uyanılır. Gün gelir görülmesi istenir. Gün gelir görülmemesi kırar Füsun’u. Gün gelir o yemek masasına oturursun sevdiğin kadınla beraber olmak için ama kocası da o masadadır. Gurur mu ? Yok sayarsın. Sadece ona bakmak, dokunmadan bakmak sana yeter. Beklersin. Yedi sene de beklersin, dokuz sene de beklersin. Doğru yanlışa, yanlış doğruya karışır. Bekledikten sonra dokunurken o rüzgar yine eser ve şöyle dersin; Herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım.. Bağlanma stillerini, insanı mekanik bir hale sokmayı unutarak izleyin bu diziyi. Gerçeği, sahici olanı, arzuyu, orada var olan duyguyu görün. İnsanı insan yapan şeyi, onu görün. Analizi sonra yaparsınız. #masumiyetmüzesi

Cihan Çelik

183,694 views • 5 months ago

İnsanlarımızı kim yaktı? Her güne stres, korku ve endişe hakim oldu. Yardım çığlıkları bana kast-i olarak yapılan depremi hatırlattı. 'Bu yangın!' sıradan olmayan bir ateş. Bu yangın sadece oteli değil, hepimizi yaktı? Kafamdaki soruların fazlası var. Türkiye'de 24 saatte birçok gündem değişiyor. 2025'in ilk başında en büyük can kaybı ile bir otelle tarihe geçti. Birileri hem toplumu, hem gündemi acımadan dizayn ediyor. Bolu Kartalkaya'da geceliği 30 bin TL civarında olan bu yılların otelinde dağda tek başında merkezden uzak ve ahşap yapılı olmasına rağmen neden su deposu, takviyesi, müdahale teçhizatı bulundurmamıştır? Olayın ilk saatlerinde havadan müdahale neden yapılmamıştır? Bu yangınlar, uçak kazaları, faili meçhuller, siyasetin küresel dizaynı topluma bedel ödetiyor! 66 insanımızın vefat ettiği ifade ediliyor. 10 ölü denmişti rakam 66'ya yükseldi. Çok sayıda yaralı. Yine döndü dolaştı 66'ya bağlandı. 66 can neyin kurbanı oldu? Niye bu kadar insan can verene kadar havadan, karadan müdahale zaafiyeti oluştu? Kim neyin mesajını verdi bu katliamla? 06 Şubat 2023 tarihli depremde de sayılasal olarak benzer mesajlar verildi. Uzun yıllardır yanmayan otel nasıl oldu da birkaç saatte karda, kışta onlarca insana mezar oldu, kül oldu! Bunca yıl çıkmayan bugün devasa büyüklükte neden çıktı? Birileri burayı pilot olarak mı seçti? Şehire uzak, gözden ırak müdahale riski uzak ve havadan müdahalesi olmayan gecikmeli bir acı tablo. Neden gece vakti? Tıpkı kasıtlı yapılan deprem gibi kasıtlı yakılan bir otel? Kasıtlı çıkarılan bir otel mi? Masum insanlar can verirken birileri acımadı. Çocuklar, aileler yandı. Bu insanlar aileleriyle hiç bir yere gitmesin, dinlenmesin istiyorlar. Toplumu yalnızlaştırma ve korkutma politikasının bir başka açısı olsa gerek. Kim yine neyi ritüel olarak kullandı ya da örtbas etmek istedi bilinmez ama daha önce dediğimiz gibi; "2025 yılı hem çöküş, hem çıkış yılıdır.." Bunu önceki senelerde de ifade etmiştik. Bu sene kötülüte tavan jübilesi! Yapay zekâ soslu Los Angeles yangınına rağmen Trump, daha ilk günde kalesini korudu ama biz kalemizden goller yemeye devam ediyoruz. Yazın buğdayları, ormanları yakanlar kışın da yüreklerimizi yaktılar!.. Tesadüf diye birşey asla olamaz. İki gün sonra başka bir gündemle unutulur gider! #bolukartalkaya #bolu #yangın #Otel Grand Otel

Ali Osman Önder

446,381 views • 1 year ago

YÖNETME HIRSI Rahmetli Gavsımız Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû, 30 yıl boyunca ilim ve irşad hizmetleri için çok güzel bir niyet ve gayret ortaya koymuştu. Bu hizmetlerin usulüne uygun bir şekilde yürütülmesi ve mekanların yönetimi ile ilgili çalışmaların idaresini yaklaşık 20 yıl önce Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye emanet etmişti. Aynı şekilde 10 yıl önce Menzil’in yönetimini de yine bizzat kendisi görev olarak ona vermişti. Bu durum ilgili herkesin malumudur. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri yapılan tüm hizmetlerden çok memnundu. Ahirete irtihalinden kısa bir süre önce yaptıkları sohbette bu memnuniyeti şöyle ifade etmişlerdi: “Bizim vakfımızdan çok razıyız çok da iyi gidiyor ama yine tekrar çok dikkatli olmanız gerekir. Biz vakfa çok çalıştık bu hale getirdik siz de dikkatli olmanız gerekir. Üzerinde duracaksınız, niyet edin bizim vakfımız bozulmasın.Vakıf çok güzeldir, dünya-ahiret için de çok iyidir. Hem dünya için hem ahiret için... Biz (Seyyid) Mübarek’i bizim vakfımızın üzerine koyduk genel müdür yaptık ve siz de mecbur çalışacaksınız. (Seyyid) Mübarek’in dediğini yapın, hatası inşallah olmayacak. Dikkatli olacaksınız biz de size dua ederiz inşallah.” Hal böyle iken yıllardır yönetim ile ilgili birtakım hissi yaklaşımların olduğu anlaşılmaktadır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin sağlığında başlayan bu yaklaşım O’nun ahirete irtihalinin ardından ayyuka çıkmıştır. Ahirete irtihalinden 13 ay önce isim hakkı alınan vakıf, definden 1 gün sonra ilan edilmiştir. Ardından sert açıklamalarla; ilim ve irşad mekanları ele geçirilmeye, tabelaları değiştirilmeye, içindeki mallara el konulmaya başlanmıştır. Daha sonra kendileri tarafından “Bu maddeleri ezberleyin, anayasamızdır.” dedikleri 10 madde yayınlanmıştır. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin kendi sohbetlerinde defaatle belirttiği üzere çok memnun olduğu hizmetlerine ve irşadının son 10 yılına söz konusu maddeler üzerinden sert eleştiriler yapılmıştır. Sofileri ve vicdan ehlini çok müteessir eden bu maddelerin ortaya atanlar tarafından daha sonra birer birer ihlal edilmesi ibretlik bir manzara ortaya çıkarmış, tasavvufta mutabaat adabının önemini bir kez daha hatırlatmıştır. Kılıfına Uydurulmuş Hırs: Çoğunluk Söylemi Yönetme hırsıyla mekanları ele geçirmek için gerçekleştirilen fiiller ne şeriata, ne adalete, ne vicdana sığar. Tepkiyle karşılanan bu fiiller, sahiplerini bir kılıf bulmaya zorlamıştır. Bu ihtiyaç “ümmetin malı” ve “çoğunluk” söylemini ortaya çıkarmıştır. Bu söylemlere göre bir muhitteki ilim ve irşad mekanlarının durumu; o muhitteki sofilerin %50+1 sayısına göre belirlenir. Bu görüşün şer’i olmaktan çok “demokratik bir kılıf” olduğu söylenebilir. Nitekim bu görüşü ortaya atanlar da ilmi bir dayanak sunamadıkları için “bu görüş kitaplarda geçmez, mürşidimizin görüşüdür” ve “vicdan müftüdür” demekle yetinmişlerdir. Zira meselenin şer’i açıdan tespiti için taraflardan birer alim görevlendirilmiş; onların çalışması tek taraflı olarak akamete uğratılmıştır. Öncesinde ve sonrasında yapılan görüşmeler ve mutabakat girişimleri reddedilmiştir. Sonrasında Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin halifelerinden teşkil edilen hakem heyeti, meselenin şer’i durumunu tespit etmek üzere tüm taraflardan imzalı yetki almıştır. Lakin hakem heyeti çalışmalarının kendi söylemleriyle uyuşmayacağını anladıklarında verdikleri yetkileri tek taraflı olarak feshetmişlerdir. Buradan da anlaşılacağı üzere niyet doğruyu bulmak değil; kendi doğrusunu kabul ettirmektir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin “Şer’i hakem heyeti ne diyorsa biz razıyız.” diyen evlatları vicdan sınırlarını aşan ithamlara maruz bırakılmıştır. Bu ithamı pekiştirmek için insanların eline pankart verilerek sokak protestoları dahi yaptırılmıştır. Asıl niyeti gizleme amacı taşıyan “Ümmetin malı” söylemine dair tafsilatlı izah “Mülkün Gerçek Sahibi Kim?” yazısında yapılmıştı. Benzer bir niyetle ortaya atılan “çoğunluk” söylemi de yönetme hırsını perdeleme aracıdır. Kendilerince bu çoğunluk bazen mekandan istifade eden sofilerin sayılarına göre, o sayı istedikleri gibi olmazsa dünya genelindeki sayılara göre belirlenmelidir. Ayrıca eğer bir yerde sayı olarak geri düşerlerse ilk haftadaki intisab sayılarının esas alınması gerektiğini ifade etmektedirler. Şer’i bir konuda böyle belirsiz, böyle keyfe keder bir yaklaşım ortaya konulması ise maalesef trajikomiktir. ( Bu söylemin ortaya çıkardığı bir diğer problem ise sahiplerini kalabalık görünmeye, çoğunluğu ispat etmeye mecbur bırakmasıdır. İlmi olarak ortaya koyulamayan dayanak, her gün sosyal medyaya servis edilen fotoğraf ve videolarla sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu halin sebep olduğu sıkıntılara daha geniş bir şekilde “Kalabalık Görünme Çabası” başlıklı yazıda değinilmiştir. ( Fitneyi Bitirmenin Yolu: Kardeşlik Hukuku Oysa bu meselenin mümin gönüllüleri rahatsız etmeden çözülmesinin yolu; birlik-beraberlik, kardeşlik hukuku ve itidalli olmaktan geçiyordu. Zira bir tarafta ilk günden itibaren ihtilafın ortaya çıkmasına ve bir fitneye dönüşmesine neden olan sert uygulama ve açıklamalar yapılırken; diğer tarafta Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretlerinin dört mahdumu bir araya gelerek kardeşlik hukuku çerçevesinde babalarının hizmetlerini birlik-beraberlik ruhuyla sürdüreceklerini ilan etmişlerdi. Bu ilan sofilerin endişeli gönüllerine ferahlık vermiştir. Devam eden süreçte; Şeyh Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ve Şeyh Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni fitnenin önene geçerek, birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini yapmıştır. İki mürşidin kendi aralarında bu birlikteliği tesis etmiş olmaları, fitneyi engellemenin mümkün olduğunun en önemli delilidir. İki mürşid-i kamil bazı hizmetlerini halen birlikte sürdürürken, bazı hizmetleri fikir birliği ve istişareyle müstakilen yürütmeye başlamıştır. Tüm bunlar kardeşlik hukuku çerçevesinde, iyi niyet ve birbirlerinin hizmetlerini destekleyerek gerçekleştirilmektedir. Bunların da ötesinde en kıymetli birliktelik, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin meşrebine sahip çıkma hususunda gösterilen hassasiyet ve birlikteliktir. Bu bakış açısından da anlaşılabileceği üzere; büyüklerimizin hizmet mekânlarının yönetimini sadece kendi uhdelerinde tutma gibi bir niyetleri bulunmamaktadır. Bilakis, ortak akılla ilim ve irşad mekanları mürşidlerin her birinin hizmetine tahsis edilebilirdi. Ortak aklın tesis edilmesinin önündeki engel; yıllardır biriktirilen yönetme hırsıdır. İki yıllık süreçte bu yaklaşımın ortaya çıkardığı sıkıntılar ortadır. Sosyal medyanın sürece alet edilmesiyle geniş kitlelere ulaştırılması, masum insanların manipule edilerek sürecin bir parçası haline getirilmesi gibi özellikleriyle bu fitnenin tasavvuf tarihinde benzeri yoktur. Söndürmek yerine büyütülen bu fitne; Menzil’in irşad vazifesine ve irşad ortamına büyük zararlar vermiştir. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı da gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

36,016 views • 1 year ago

"Tanıtabilmek İçin Tanımak Lazım" "Ebu Cehiller istedi diye önünden çekilirsen Siz davanıza ihanet etmiş olursunuz.." ❄️❄️❄️ Reşit Haylamaz : Aleyhissalatu vesselam.. Allah'tan aldıklarını Sadece mabedte insanlara intikal ettirmekle iktifa etti!.. Hayır işin bir tarafı bu.. ama Hadisenin bütünü bundan ibaret değil.. Efendimiz aleyhissalatu vesselam dışarıda bir tane bile insan kalmaması için elindeki her şeyi seferber etti ve netice itibariyle herkese ulaştı.. bugün herkese ulaşma istikametinde elindeki her şeyi seferber eden insanların yürüdüğü güzergahı anlamayanlar onun için anlamıyor.. Onun için Efendimiz aleyhissalatu vesselam da.. O'nu sadece bir yönüyle anlama Sadece bir yönüyle bakma bahtsızlığı talihsizliği yaşıyor.. Onu Biz hayatın bütününde tanıyamazsak günümüze hayatımızın bütününe taşıyamayız.. hayatımızın bütününe taşıyamadığız yerde dünyanın bütününe ulaştırma gibi bir düşüncemizde olamaz.. Halbuki o bunun için geldi.. alemlere rahmetti ve dünyanın doğu batı güney kuzey ve kıyamete kadar -yaşayacağı ömrü ne kadarsa- orada Neşet edecek insanların bütününe ulaşmak için geldi.. kendisi bedeni itibariyle aramızdan ayrıldı..Bu vazifeyi ashabına bıraktı ümmetine bıraktı.. onun yürüdüğü güzergah bizim açımızdan bu manada çok önemli.. Biz bilirsek efendimiz aleyhisselatu vesselamı insanlara tanıtabiliriz bilmek için de değişik belki vesilelere ihtiyaç var.. O vesileler bir tanesi de.. Herkes onu okuyor deyip.. her evde Peygamber Efendimizin Her yıl farklı bir yönünü İnşallah tanımaya ve tanıtmaya vesile olan Böyle bir güzelliğe hepinizin desteğini inşallah bekliyoruz ki.. yarınlarımız bugünlerden çok daha farklı olsun Mekke'nin Kaos kokan o sıkıntılı iklimleri Mazide kalsın ve geleceğimiz Medine'nin Münevver dünyası gibi şenlensin aydın olsun.. burada kısa bir anekdot birkaç tane madde madde zikredeyim.. Peygamber Efendimiz aleyhissalatu vesselamı bu dille bu malumatla bu bilgiyle dünyaya tanıttığımız da.. dünyanın Efendimiz aleyhissalatu vesselama karşı tavır almasının imkanının olmadığını ifade eden birkaç madde.. Biz tanımadık ki insanlara doğru tanıtalım.. Onu tanıtmak için belki gün yüzüne koyduğumuz.. ki En azından onlar da çok büyük hizmet ettiler haklarını teslim etmek lazım.. filmlerde bile biz onun dünyasının %50'sinden fazlasını hep savaşlar olarak anlattık.. Peygamber Efendimiz aleyhissalatu vesselamın dünyasında öldürmek yoktu.. o yaşatmak için gelmişti.. Efendimiz aleyhissalatu vesselam yaşatmayı öncelemişti.. 15 yıl Mekkeliler.. ona şiddetle karşısına dikildi..her türlüsünü reva gördüler.. ama kimseye Fiske vurmadı vurdurmadı.. 15 yıl sonra da ordusunu toplamış geliyordu Ebu Cehil.. haber aldığı zaman durdurmak için uğraştı.. diplomasinin bütün alternatiflerini devreye koyarak vazgeçirmeye çalıştı.. Elçi üstüne elçiler gönderdi ama adam fırsatçılık yapıyordu.. fırsat bulduğunu düşünüyordu ve yok etmek üzere bulduğu bu fırsatı kaçırmama azmindeydi. Hazreti Adem'den itibaren.. Cenabı Hak bütün insanlardan talep etmiş.. aklınızı koruyacaksınız canınızı koruyacaksınız malınızı koruyacaksınız iffetinizi namusunuzu koruyacaksınız ve dininizi koruyacaksınız.. bu istikamette Ebu Cehil önümden çekil dediğinde önünden çekilirsen Siz davanıza ihanet etmiş olursunuz ve intihar olur.. Ebu cehillerin keyfine göre hareket edecek haliniz yoktur.. Dolayısıyla orada Onun da hakkı verilmesi lazımdır ve Efendimiz aleyhissalatu vesselam bunun da hakkını vermiştir.. Fakat onun hakkını verirken bile o şefkat merhamet ve mülayemet dolu bir hayat yaşamış yine yaşatmak üzere yaşamıştır.. savaşmak zorunda kaldığı yerde bile o şefkatiyle nümayan bir örnek arz edeyim: Sa'd İbn Ebi vakkas savaşıyor.. ilk sabikun-u evvelinden bir tanesi.. Aşere-i mübeşşereden.. beri tarafta en küçük sahabi.. Umeyr İbn ebi vakkas onun kardeşi Şehit edilmiş.. Efendimiz aleyhissalatu vesselam onun yakınında bir yerde.. onun Şehit edildiğini.. -ki bedir'in gerçekleştiği yer aşağı yukarı işte 10 küsur dönümlük bir arazidir-.. açık bir arazi.. yapılaşmanın olmadığı bir yer.. ve orada bir yerde bir cinayetin işleniyor olması diğer taraftaki insanlar tarafından Kaç dakika sürer duyulması.. bu saniyelerin içerisinde bile şöyle bir hassasiyete şahit oluyoruz.. Sa'd İbn Ebi vakkas savaşıyor ve savaşırken bir tane esir almış mekkelilerden birisini.. muhtemelen bir yere bağlamış bir taraftan savaşıyor kardeş de bir tarafta Hazreti Umeyr Şehit edilmiş.. Efendimiz aleyhissalatu vesselam bunu duyar duymaz etrafındakilere dönmüş ve şu tembih bulunuyor.. diyor ki: Sakın ha! kardeşinin Umeyr'in Şehit olduğunu abisine sakın söylemeyin ki elindeki esiri öldürmesin.. Ben ilk defa hocamızın takdimini yazdığı Mukaddes emanetler kitabında o ifadeyi gördüğümde o şoku yaşamıştım.. Topkapı'daki emanetlerini anlatırken hayatı seniyyelerinde yanında taşımak zorunda kaldığı.. fakat üzerinde herhangi bir beşere ait bir damla kanın bulunmadığı mübarek kılıçları diyordu.. döndüm bir daha okudum döndüm bir daha okudum O zaman.. ve o gün bugündür arıyorum yok.. bulamazsınız.. Efendimiz aleyhissalatu Vesselam'ın Dünyası bu kadar durudur bu kadar netdir ve bu netlikle biz onu dünyaya anlatamadığımız için dünya onu kendine yakışır kamette tanımadı.. bir şey daha söyleyeyim: Efendimiz aleyhissalatu Vesselam'ı öldürmeye gelen ordunun içinde Kadınlar da vardı çocuklar da vardı.. Bedir'de vardı uhud'ta Vardı.. Huneyn'de 6.000 tane kadın ve çocuk var.. o kadar duru o kadar net durdu ki.. onun olduğu yerde bu titizliğin semeresi olarak.. ne bir kadın öldürüldü ne de bir çocuk.. bugün savaşların olduğu yere bakın.. En çok mağdur olan kimlerdir.. ve biz Efendimiz aleyhissalatu Vesselam'ın o dirilten iksir mahiyetindeki soluklarına ne kadar muhtacız.. onu böyle dünyaya anlattığımız da kulağını tıkayacak bir tane Mekkeli söz konusu olamaz.. Allah bu istikamette hepimizin yar ve yardımcısı olsun.. onun dünyamızı teşrifi vesilesiyle bu bereketli günümüzü inşallah nice hayırlara vesile kılsın Allah'a emanet olun. Reşit Haylamaz 2015 yılında yapmış olduğu bir konuşmadan alınmıştır.

Sungur ÇELEBİ

13,973 views • 10 months ago

Ed Seykota gibi, Richard Dennis gibi, Paul Tudor Jones gibi eski efsaneler bir yana, piyasaların "yeni" tarafında en çok sevdiğim traderlarından biri Tom Hougaard. Bu karizma abimizin ÇOK ÇOK ÖNEMLİ bir kitabı var, kitabın ismi: Best Loser Wins: Why Normal Thinking Never Wins the Trading Game Türkçeye çevrilmedi ama kitabın ismini şöyle çevirebiliriz: En İyi Kaybeden Kazanır: Neden Trading'de Normal Düşünce Yapısı Hiçbir Zaman Kazanamaz? Şu yazımda bahsetmiştim bu kitaptan: Aşağıya da kendisiyle yapılan kısa bir röportajı bırakıyorum. Transkripti şöyle: Soru: Konuğum Tom Hogart. Tom, trading öğrenilebilir mi yoksa en iyi traderlar doğuştan mı öyle doğarlar? Cevap: Bir şekilde öyle doğan da var ama trading öğrenilebilir, her şeyin öğrenilebildiğine inanıyorum. Ben de Tiger Woods gibi golf oynama seviyesine erişebilirim, beni Tiger Woods'tan ayıran tek şey tutku ve tekrardır. Soru: Trading için de bu geçerli mi yani, Tutku ve sonra tekrar tekrar uygulama disiplini? Cevap: Tabi, tekrar, tekrar ve tekrar. İnsanlar her akşam bara gidip bir şeyler içtiğinde, TV başında haber ve film izlediklerinde ben oturup grafik çalışıyorum. O günkü işlemlerimin üzerinden geçiyorum. Tiger Woods da öyle, herkes işi bitip de bir cafeye veya eve gittiğinde o çalışıyordu. Ve bu golf sporunda isminin öne çıkmasına ve golfün herkesçe bilinir, tanınır bir spor olmasına yol açtı. Bu onun samimi bir tutkusu ve çabasıydı. Piyasanın siperlerinde her gün mücadele etmek isteyen traderlar için de bu böyle olmalıdır. Aksi takdirde, sadece bir hesap açarsınız ve birbiri ardına batırırsınız. Kendinize trader demek kolaydır ama tutarlı bir şekilde kâr eden bir tüccar seviyesine gelmek çok zordur. Bunun kısa yolu yoktur. Bir kitap satın alınca iş bitmez. Bir kursa katılınca iş bitmez. Direkt olarak kimseden öğrenemezsiniz. Ben size hiçbir şey öğretemem. Sizin kendinize öğretme arzunuzun olması gerekir. Ben en fazla size rehberlik edebilirim. Ama nihayetinde hayatın her alanında, spor, politika, eğitim, başarıyı kendiniz istemelisiniz. Ve %99'u, gerçekten hayal kuran, cesaret eden ve hedeflerine, vizyonlarına doğru giden %1'den ayıran şey budur. Bu, baştan sona Pareto prensibidir., Mevzu şudur, siz bir şeyden kaçmak için mi koşuyorsunuz yoksa bir şeyin üzerine onu çözmek için mi koşuyorsunuz? Bu sorunun cevabı çok şey anlatır. Başarısızlık, hedeflerinize ulaşma yolunda zorlayıcı bir başrol oyuncusudur. Bu yüzden başarısızlığı kullanın, korkun. Başarısız olmaktan çok korkun. Ancak böyle başarılı olacaksınız. Dünyadaki en zengin kişiler, iflas etmekten derin bir korku duyarlar ve iki kat daha fazla çalışırlar. Bunun sihirli bir hapı yok. Burada, Las Vegas'ta yaşayan Andre Agassi, tenis dünyasında 1 numaradan 173 numaraya gerileyip sonra tekrar 1 numaraya çıktığında benim için muazzam bir ilham kaynağı olmuştu. Bunu yapmanın tek yolu saf azim ve kararlılıktır. Az önce röportaj yaptığınız beyefendi, David Paul, bana ticaretle ilgili en önemli şeyi öğretti: Bu teknikte değil, zihindedir. Büyük tüccar ve büyük ticaret zihniyeti zihinde doğar. Başladığınız yer orasıdır. Ben ilk iki, üç yıl hiçbir şey öğrenmedim. Çünkü hesaplarımızı fonluyoruz ve ek iş olarak görüyoruz burayı. Çünkü iyi maaşlı bir işimiz var. Bu sadece hesapları batırmak, geri gelmek, hesapları batırmak, geri gelmek şeklindeki bitmek bilmeyen bir tekrardan ibaret. Bu, meşhur zikzaktır. Herkes yaşar. Ama bir noktada bu zikzaktan yorulursunuz. Bu dramadan yorulursunuz. Ve oturup kendinize, "Tamam, bu değişmeli" dersiniz. Çok az insan bunu yapar. Çok az insanın kendi geçmiş kayıtlarına bakacak, nerede yanlış nerede doğru yaptıklarının detaylarına inecek kadar kendine saygısı vardır. Ve işte %1'i %99'dan ayıran budur. Ama bu iyi, çünkü para kazanmak için o %99'a ihtiyacım var. Birinin bu bedeli ödemesi gerekiyor.

İbrahim Babadağı | Borsanın İzinden

11,419 views • 6 months ago

Halifelik ve İrşad Vazifesi Halife kelimesinin sözlük anlamı "ardından gelen, sonraki, yerine geçen" demektir. Alimler halifeyi, "Bir kişinin yerine geçerek vazifesini sürdüren kişi" olarak tarif etmişlerdir. Halk arasında halife dendiğinde ilk akla gelen mefhum müminlerin emirliği, bütün müslümanların yöneticiliğidir. Halife kelimesinin böyle bir manası vardır. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden sonra ümmetin başına geçen sahabe efendilerimize Allah Resulü'nün halefi ve vekili olmaları hasebiyle "raşid halifeler" denmiştir. Ancak halife kelimesi sadece müminlerin yöneticileri için kullanılmaz. Tarihimizde ve medeniyetimizde bütün mesleklerden ustaların, pirlerin, üstatların yerine geçecek kişilere halife denmiştir. Nakşibendî-Halidî yolunda mürşid-i kamil zatlar genellikle irşadın daha da büyümesi, daha fazla insana ulaşılabilmesi için birden çok zata halifelik vermişlerdir. Yolumuzun büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadî kuddise sırruhû pek çok halife yetiştirmiş, hepsi alim ve arif olan bu zatlarla Nakşibendilik dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Nakşibendî-Halidî yolunda mürşid-i kamiller genellikle yerlerini tek bir kişiye bırakma, sağlıklarında bir halifeyi işaret etme usulünü tercih etmemişlerdir. İcazet verilen halifelerin hepsi irşad ile vazifelendirilmiş, hepsi zahirde eşit görülmüştür. Mürşidi tarafından vazifelendirilen her bir halifenin, mürşidi vefat ettiğinde gecikmeden irşada başlaması gerekir. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni kuddise sırruhû da irşadı boyunca dokuz zata halifelik vermişti. Halifelerin her biri vazife aldığında ilan edilmişti, halife oldukları herkesçe malumdu. Bu zatlardan üçü, mürşidlerinden evvel vefat etmişti. Hayattaki altı halifesinden üçü aynı zamanda evladı idi. Aynı aileden 3 halife olması alışıldık bir durum değildi. Aynı köyde bu vazifenin nasıl yapılacağı hakkında üçü arasında istişare yapıldı. İstişare sırasında halifelerden biri kardeşlerine “Bugün ben irşada başlayayım, siz bekleyin, sizin durumunuza sonra bakarız.” Şeklinde bir yaklaşım sergilemiştir. Kardeşleri bunun adaben uygun olmadığını, aldıkları vazife gereği irşada aynı gün başlamaları gerektiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine konu camide ilan edilerek üçü adaba uygun şekilde irşada başlamıştır. Daha sonra çeşitli vesilelerle ikrar edilen bu yaklaşımdan dolayı bazı kişiler hakları ve hadleri olmadığı halde diğer halifeler hakkında birtakım söylemlerde bulunmaya başlamıştır. Abilerine biat etmeleri gerektiği, daha sonra halife olduklarından dolayı makamlarının daha düşük olduğu, hatta halifeliklerinin tartışmalı olduğu gibi aslı olmayan ve mesnetsiz ifadeler sarf edilmiştir. Oysa bir halifenin başka bir halifeye biat etmesi, irşad vazifesini tehir veya terk etmesi usulen uygun değildir. Halifeler arasında öncelik-sonralık, büyüklük-küçüklük gibi bir üstünlük sıralaması da yoktur. Şayet böyle olsaydı diğer halifelerin, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin daha önce hilafet verdiği halifesine ya da yaşça en büyük halifesine biat etmeleri gerekir ki birtakım kişilerin biat edilmesi gerektiğini düşündüğü halife, en yaşlı halife olmadığı gibi hilafeti diğer bütün halifelerden önce almış da değildir. Nakşibendî-Halidî yolunda halifeliğin şartları ve usulleri, mürşidin vefatından sonra ifa etmesi gereken vazifeler net bir şekilde ortadadır. Aksi yöndeki söylem ve beklentiler, kadim Nakşi-halidi geleneğine aykırıdır. Bu yolda ihlasla yürümeye niyet etmiş saliklerin akıllarını ve gönüllerini adaba uymayan bu ifadelerle karıştırmak ancak yola ve salike zarar verir. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf adabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

103,425 views • 1 year ago

Nakşibendi Yolunda Âdaba Riayet ve Usulün Önemi Tasavvuf ehlinin en büyük gayesi, insanların hidayetine vesile olmaktır. İrşadın özü de budur. Allah dostlarının en büyük gayreti, kapılarına gelen insanlara şer’-i şerifi ve sünnet-i seniyyeyi öğreterek onları son nefese kadar istikamet üzere tutmak olmuştur. Bu minvalde her tarikat kendi meşrebince bir usul ve âdap üzere irşad etmiştir. Nakşibendî yolunda da müridleri doğru yolda sabit kılacak, kalplerine muhabbetullahı yerleştirecek ve bu kapıdan tam anlamıyla istifade etmelerini sağlayacak usuller, şer’-i şeriften ve sünnet-i seniyyeden süzülerek Altın Silsile’nin büyükleri tarafından belirlenmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Usuller, bu yolda yürüyüşün ölçülerini belirleyen esaslardır. Tarikat âdabı hem müridler hem de mürşidler için büyük bir dikkat ve hassasiyet gerektirir. Bu sebepledir ki, Nakşibendî meşâyihi tarih boyunca birçok âdap kitabı kaleme almış, her devirde bu usulleri hatırlatmıştır. Bu eserlerin sonuncusu, Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin -kuddise sırruhû- el-Minhâcüs Senî: Âdâb-ı Şeyh Seyyid Abdülhakîm el-Hüseynî adlı eserdir. O’nun, eserin mukaddimesinde şu ifadelere yer vermesi çok önemlidir: “Efendim Şeyh Seyyid Abdülhakîm el-Hüseynî ve Efendim Şeyh Seyyid Muhammed Râşid el-Hüseynî’nin (kuddise sırruhumâ) tarikiyle Nakşibendî sâdâtının silsile ve senedinden gelen âdapları zikrettik.” Bu ifadelerle O, eser boyunca anlattığı âdabı kendisine isnad etmek yerine, mürşidlerine ve onlardan önceki meşâyih-i kirâma atfetmiştir. Zira o devraldığı usul ve meşrebi muhafaza etmiş ve halifelerine de o şekilde devretmiştir. Bir sohbetinde âdabın ehemmiyeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Tasavvufun bazı âdabı vardır. Bu edeplere uymak lazımdır. Bâtıl şeyler ihdas etmek, bu yola bid‘at sokmak, büyük âdapsızlıktır. İnsan edebe riayet ederse, ona uyarsa, bütün ameller güzel olur. O olmadan hiçbir başarı elde edilemez. Önce kendimiz edebe dikkat edeceğiz. Zira sâdâtın, ‘Yapmadığınız şeyleri sûfîlere söylemeyin, etkili olmaz.’ demeleri boşuna değildir. Sûfî edepli olmalıdır. Bu yolda olgunluğa el öpmekle değil, edeple erişilir. Edebe aykırı haller kalbe zarar verir. Âdabsızlık iradeyi, iradesizlik de müridliği bozar. Bir sûfî muhabbet ehli olmasa bile âdaba dikkat ederse biz onu asla bırakmayız. Âdaba riayetin menfaati çok fazladır. Âdaba riayet edenin en büyük yardımcısı hem sâdât hem de Hz. Peygamber’dir. (sallallahu aleyhi ve sellem)” Tasavvuf âdabının ve sâdât-ı kirâm efendilerimizin bu âdaba verdiği önem açıktır. Bugün ise bazı çevrelerin "her noktada geçmiş büyüklerimizin usullerine dönülecektir" diyerek yola çıkmalarına rağmen, bu usullerden giderek uzaklaştıkları görülmektedir. Şeyh Seyyid Abdülhakîm hazretlerinin, Şeyh Seyyid Muhammed Râşid hazretlerinin ve Şeyh Seyyid Abdülbaki hazretlerinin (kaddasallahu esrarahum) usulleri ortadadır. Meşrebleri herkesçe malumdur. Onlar, en büyük zorluklar karşısında dahi bu meşrebten ve âdabdan ödün vermemiştir. Âdaba sıkı sıkıya bağlılığın örneklerini görmek için çok eskiye gitmeye gerek yoktur. Şeyh Seyyid Abdülbaki hazretleri küresel salgın zamanında hastalığı sebebiyle sofilerle bir araya gelemiyor, ziyarete gelenlere evinin balkonundan tövbe veriyordu. (Mürşid-i kâmilin, kendisine intisab etmek üzere gelenlerle ilk olarak Allah Teâlâ’ya tövbe etmesi ardından biat alması “tövbe vermek” olarak ifade edilmektedir.) Sofilerin, sesini daha rahat duyması için mikrofon ve hoparlör sistemi kurulması kendisine teklif edilince “Ben bugün hoparlörden tövbe verirsem siz yarın telefonla verirsiniz.” diyerek hem reddetmiş hem de ikaz etmişti. Ancak vefatının ardından pek çok şey gibi bu ikazı da göz ardı edildi, unutuldu. Ahirete irtihalinin ardından telefonla tövbe de verildi, gönüllülük bağı ile intisab edilebileceği de söylendi. Nakşibendî yolunda, intisabları farklı mürşidlere olsa da sofilerin birlikte hatm-i hacegân yapmasına müsaade vardır, bunda bir beis görülmemiştir. Ancak bugün “geçmiş büyüklerimizin usulü” göz ardı edilerek sofilerin birlikte hatme yapması yasaklanabilmektedir. Bu örneklerde görülen usulün, “geçmiş” demeye dahi hicab ettiğimiz Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin uyguladığı âdaba, sâdât-ı kirâm efendilerimizin âdabına muvafık olmadığı ortadır. Her noktada sözler ve fiiller arasındaki tenakuz açıkça ortada olup, kamuoyunun takdirine bırakılmaktadır. Şer-i şeriften, sünnet-i seniyyeden ve tasavvuf âdabından uzak birtakım popülist söylemler aracılığıyla oluşturulan suni ihtilaflar sonucunda asli vazifelerin yapılamayacağı ve nihayetinde asli gayeye ulaşılamayacağı gayet açık bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Cenâb-ı Hak ümmet-i Muhammed’in gerçek dertleriyle dertlenebilmeyi bizlere nasib eylesin. Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretlerinin 30 yıllık irşadı boyunca hiç taviz vermediği şeriat ve sünnet-i seniyye doğrultusunda ilim ve irşad hizmetlerini yürütebilmeyi, niyeti bu yönde olan herkes için kolaylaştırsın ve bereketli eylesin.

Menzil Yolu

43,790 views • 1 year ago

Galatasaray Şampiyonluğu İlan Etti Ahmet Çakar: Galatasaray yatsın, kalksın. Lemina'nın golüne dua etsin. Çünkü ikinci yarın hemen başında 2-1 oldu. Ne oluyor dedik. Bizim de dediğimiz önemli değil. Galatasaraylılar, Fenerliler, Trabzonlular ne oluyor dediler. Acaba mı dediler. İşte o dakikadan sonra Göztepe akın akın gelmeye başladı. Bütün dönem topları kazanıyorlar. Sağdan geliyorlar. Soldan geliyorlar. Kaçan bir kafa var. Uğurcan çıkartıyor. Ardından mucizevi bir gol kaçırıyor Göztepe. Sezonun anı belki de. Tabii. Mükemmel hazırlanış. Ortadan sağa veriyor. Kaleye vurmuyor. Koşu yoluna bırakıyor. Yani inan o kadar koşacak gücün olsa sen ben onun ayak içiyle. O gol kaçıyor. Zaten o gol kaçtıktan sonra. Enerji de düştü. Ne oluyor derken belki yine 2-1 devam etse çok şey olurdu ama Lemina'nın golü bütün havayı, gazı, her şeyi alıyor ve işi bitiriyor. Zaten panik gördün. 2-1'den sonra ne yaptı Okan? Derhal sarayı, Jakobsu hepsini oyuna soktu. Ne oluyoruz dedi. Ardından da Torera. Ne oluyoruz dedi. Çünkü 2-0'dan bu maç pek puan kaybına dönseydi. Sadece puan kaybı olmazdı. İlk yarıya baktık. Hakikaten çok iyi bir Galatasaray. İki tane gol. Kaşan 1-2 net gol. Karşında Göztepe diye bir takım yok. Ne diyorduk devrelerse? Güle oynuyor. Ama ikinci yarı ilk 20 dakika roller değişiverdi. Sağda Galatasaray yok. Panikliyor. Dandun oynuyorlar. Çıkarken top kaptırıyorlar. Göztepe sağdan soldan geliyor. Ve iki tane. Bir tanesi mutlak. Bir tanesi de fena değil. Gol kaçırıyor. 2-1 iken eğer Lemine o golü atmazsa yine stres devam ederdi. Çünkü 2-1 çok farklı. Duran top, bir hata, uzaktan bir şut, her an dönebilir maç. Çünkü Göztepe rahat, kaybedeceği fazla bir şey yok. Ama Galatasaray'ın çok şey vardı. Sonuçta Lemine attı, iş bitti kardeşim. İş bitti derken? %90, %85, %90 oranında iş bitti bence. Sence? Çok büyük oranda Galatasaray. Yani şimdi oran matematik demeyelim. Bu dakikadan sonra Galatasaray'ın nerede puan kaybedecek? Hocam şöyle söyleyelim ya da buradan sonra şampiyonluk verirse benim adıma Başakşehir'in şampiyonluğu kadar, Bursa Spor şampiyonluğu kadar sürpriz bir şampiyonluk. Daha da kötü olur. Çünkü Başakşehir ve sezon boyu geldiler. Bir de Galatasaray. Öyle bir camia ki. Genlerinde buradan şampiyonluğu vermek gibi bir huyu yok. Bunu sadece meşru anlama. Tamam mı? Bu kadar söyleyebiliyorum. 4 puan fark. Fenerbahçe ile beraber kalsa bile Fenerbahçe ile puan farkı hala 4 diye düşünüyorum. Hani 2-3 hafta sonra Fenerbahçe ile oynayacaklar ya Ramos. Berabere kalsalar bile o maçta şu anda Fenerbahçe ile puan farkı 4. O zaman da ikisi kazansa gelse yine 4 kalacak. Trabzon hiç maç kaybetmeyecek mi? Şimdi baktığım vakit yani şöyle diyebiliriz %90. 88,85 falan. Karsay bitirdi iş. Bu maça herkes bel bağlamıştı. Haklı olarak. Bundan dolayı kimseye eleştirmem. Fenerbahçe-Trabzon raportta bekliyor. Mücadele ettiler. Trabzon helali diyor ben yendim. Fenerbahçe ne diyor? 97'de 5 yaşı yendim. Peki Galatasaray bu deplasmanda puan kaybetmezse nerede kaybedecek? Bir ufak Samsung var ama bunun kadar zor bir deplasman olmayacak Samsung. Bir de Göztepe tribünüyle falan...

Galatasarayultrataraftar

19,184 views • 3 months ago

ABD'nin sömürge valisi kılıklı büyükelçisi Tom Barrack, bir yandan Türkiye'nin laik ve üniter yapısına savaş ilan ederken bir yandan da Suriye'de özerkliği ilan etmeye hazırlanıyor. Tom Barrack, ilk fırsatta ülkeden kovulması gereken son derece tehlikeli ve bölücü bir şahsiyet. Bunu anlayabilmek için son hafta içerisinde yaşanan bazı gelişmeleri incelemek gerekiyor. İlham Ahmet, PYD sözde özerk yönetiminin dış işleri bakanı. 25 Temmuz'da son derece kritik açıklamalar yaptı. İlham Ahmet, Şara ile yaptıkları görüşmeyi "Toplumdaki çok renkliliği anlayacak yeni bir Suriye inşası" olarak niteliyor. Sadece buradaki "çok renkli" kavramının bile Irak ve Lübnan'daki gibi konfesyonizmi işaret ettiğini anlamak kolay. İlham Ahmet, sözlerinin devamında sürecin "ABD arabuluculuğunda ilerlediğini" söylüyor. Yani "çok renkli" Suriye'yi esasen ABD inşa ediyor. Bununla görevlendirilen kişinin Tom Barrack olduğunu anlamak zor değil. Yani Tom Barrack bir yandan Türkiye'deki laik düzeni ve üniter yapıyı yıkmakla bir yandan da Suriye'yi çok parçalı özerk yapılara ayırmakla görevli sömürge valisidir. Bu misyonun hedefinin "böl ve yönet" olduğunu herhalde herkes kestirir. İlham Ahmet, Şara ile yapılan toplantının çıkmaza girdiğinden bahsediyor. Sebebi açık, entegrasyon meselesi... Yani özerklik... İlham Ahmet diyor ki "Entegrasyon, karşılıklı bir tanımayı gerektirmelidir. Yani Şam hükümeti de bizi tanımalı, itiraf etmeli, biz de onları kabul etmeliyiz." Yani Şara, Kürt kimliğini itiraf edecek. Burada itiraf kavramı neden kullanılmış olabilir? İtiraf bilinen ama söylenmesi istenmeyen anlamda ele alınıyor. Özetle, Şara, PYD'nin özerklik istediğini biliyor fakat bunu kabul edemiyor. Ülkesinin parçalanacağını anlıyor olmalı. İlham Ahmet sözlerinin devamında özerklik üzerindeki anlaşmazlığı açıyor. Diyor ki "Öyle gelip silahları teslim et ya da yanındaki bütün savaşçıları getir teslim et, hoşça kal, bitti gitti demekle olmaz." Burası önemli. Ahmet'e göre PYD silahları bırakamaz. Öyle ya, silahlı güç bir teminattır. Yarın ülke karışınca o silahlı güçle bağımsızlık elde etmek bile mümkün. Ahmet, kafasındaki düşünceyi aktarıyor, diyor ki: Bahsettiğimiz entegrasyon, Şam yönetiminin buradaki halkın iradesini tanıması gerektiğidir. Güvenlik açısından, bu halk kendini nasıl koruyacak? Yani ülkenin adı Suriye olacak ama Kürt özerk yönetimi olacak. Bunun silahı olacak. Kendini koruyacak. Kime karşı? Mesela yarın bir gün Şara niyeti bozup da özerkliği tanımam derse, PYD kendi ordusuyla kendisini koruyacak. Halbuki Şara, tek ordu istiyor. Tek yönetim istiyor. Entegrasyon adı altında özerkliğe pek sıcak bakmıyor. Belki sadece göstermelik bir "kimlik tanıma" ile yetinmelerini istiyor. Ama İlham Ahmet bundan şikayetçi, diyor ki: Diyorlar ki: "Bunlar bugün bu kurumlarda, biz gelip devralacağız, biz yöneteceğiz, artık bitti, sizin bir işiniz yok." Bu doğru değil. Konuşmanın devamında konu özerklik meselesine geliyor. Muhabir açıkça özerkliğin bölücülük olup olmadığını soruyor. İlham Ahmet "Eğer merkez gerçekten bu toplumun hakkını tanırsa, eşit bir şekilde yaklaşırsa, iradesine saygı gösterirse, o zaman neden ayrılsın" diyor. Buradaki merkez kavramı Şam'ı ifade ediyor. Yani Şam, Kürtlere saygılı olursa, Kürtler ayrılmak istemez diyor. Bu cümlelerin manası açık, Kürtlere özerklik verilsin, ordu verilsin, yani PYD ayrılığa karar verdiğinde bunu sağlayacak güç verilsin. Kürtler ayrılmak istemediği sürece sorun olmasın ama ayrılığa karar verdiğinde de önünde hiçbir güç duramasın. Bu talep teorik olarak ayrılma hakkı saklı tutulan özerk yönetim talebidir. Muhabir bu açıklama üzerine İlham Ahmet'e açıkça "Federal bir Suriye mi, otonomi mi, merkezi olmayan bir Suriye mi istiyorsunuz" diye soruyor. Ahmet de "merkezi devlet" modelinin iç savaşa neden olduğunu belirtip "adem-i merkeziyetçi" bir yönetim istediğini itiraf ediyor. Ardından kültür, dil, eğitim gibi konuların da adem-i merkeziyetçi olması gerektiğini ekliyor. Tüm bu açıklamalar, PYD'nin açık açık Kuzey Irak'taki gibi askeri gücü olan özerk yönetim amaçladığını kanıtlamaya yeter. Şimdi durup düşünmek lazım, İlham Ahmet'in söylediği şeyler büyük oranda Türkiye'deki açılım için de söyleniyor. Tek eksik, silahlı güç... Onun dışındaki tüm talepler neredeyse aynı... Aslında buradan şunu da anlıyoruz, Türkiye'de "demokratikleşme" adı altında sunulan paketin gittiği yer de özerklik... Neyse, geliyoruz Mazlum Abdi'ye... İlham Ahmet'ten birkaç gün sonra da o da önemli açıklamalar yapıyor. Sözlerinin başında Tom Barrack için "Suriye’nin tek elden yönetilemeyeceğini de anlamış durumda" diyor. Bu lafın manası basit. Suriye'nin adem-i merkeziyetçi bir yönetime yani özerkliğe bürünmesi gerektiğini hususunda Tom Barrack kendileriyle hemfikir. Mazlum Abdi, İlham Ahmet'in aksine silahlı bir gücün başında olduğu için daha kesin ve net konuşuyor. "Suriye’nin eski haline dönmesi imkansız" diyor. Yani özerkliği öyle veya böyle alacağından emin. Daha da ileri gidiyor. İç savaşın merkeziyetçi model nedeniyle çıktığını söylüyor ve "köklü değişimler yapılmalı" diye ekliyor. Mazlum Abdi'ye göre Suriye'de iki güç var. Biri Şam silahlı gücü diğeri de PYD gücü... Yani iki ordu var ve bunların anlaşması gerekecek. Mazlum Abdi o kadar cüretkar ki Suriye'de milliyetçi dönemin bittiğini ilan ediyor. Bunu ifade ederken de milliyetçi dönemi İslamcılığın bitirdiğini söylüyor: Suriye milliyetçilik ideolojisi üzerine kurulmuştu. Şimdi milliyetçi İslamcı bir ideolojiye geçti. Aslında bu ifadenin derin bir anlamı var. Milliyetçi modeli bitirmek için bu modeli çözmek için din faktörü oldukça cazip. Milliyetçiliği İslamcılıkla çürütürseniz, geriye Abdi'nin hayal ettiği parçalanmış ve özerk yapılara bölünmüş bitik bir ülke kalır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Bu noktada sormak lazım, Tom Barrack, Türkiye'de "Osmanlı millet sistemi" yani dini kimliklerin tanındığı bir sistem hayal ederek aslında milliyetçi modeli yok etmeye niyetlenmiş olmuyor mu? Belli ki Mazlum Abdi gibi PYD öncüleri, ilhamlarını ABD'den ve Tom Barrack'tan alarak ilerliyor. Tüm projenin odağındaki isim olan Tom Barrack ise Suriye'de olan biten için "süreç başarılı ilerliyor" diyerek aslında Suriye'yi parçalama görevini yerine getirdiğini ifade ediyor. Ve kuklalarını övüyor: Mazlum Abdi süreci akıllı yürütüyor. Onunla gurur duyuyorum. Cümlelerinin devamında diyor ki: Mazlum Abdi, Türkiye'ye karşı tehdit oluşturmuyor... İşte kilit cümle bu. Türkiye başından beri PYD'ye karşı çıkarken ve özerkliğe müsaade etmeyeceğini söylerken şimdi nasıl oluyor da Mazlum Abdi açık açık özerkliği alacağını söylerken Türkiye'ye tehdit oluşturmamış oluyor? Orası, Tom Barrack'ın kerameti... Boşuna söylemiyoruz, memleketten kovulması gereken ilk isim Tom Barrack diye...

Con Sinov

76,061 views • 11 months ago

Hizbullah’ın işi bu defa zor İsrail artık sadece Lübnan’ın güneyindeki Hizbullah mevzilerini değil, Beyrut’taki örgüt yerleşkelerini yerle bir etmeye başladı. Hizbullah’ın üst düzey liderleri peş peşe öldürülüyor. İsrail, örgütün iş bilmezliği ve güvenlik zaaflarıyla alay edercesine birkaç dakika içerisinde beş bin mensubunu saf dışı bırakmayı başardı. Hizbullah ise çoğu hedefini bulamayan roket saldırılarıyla cevap vermeye çalışıyor. Fakat örgütün çaresizliğinin sebebi bu değil. 2006 yılında İsrail’in Lübnan’daki işgalini büyük bir direniş göstererek sonlandıran “Hizbullah’ın en ciddi düşmanı İsrail değil”, son 10 yılda “kendi elleriyle inşa ettiği bugünkü imajı”. Hizbullah’ın başta Suriye ve Lübnan olmak üzere Arap sokağında ve tüm İslam dünyasında son derece pozitif bir imajı mevcuttu. 2010 yılında Beyrut ve Şam’a yaptığım ziyaretlerde bu sempatiye şahit olmuştum. Şam’da Nasrallah’ın posterlerini her yerde görmek mümkündü. Suriye Halkı, savaş sebebiyle ülkelerine sığınan binlerce Lübnanlı mülteciyi evlerinde ağırlıyor, Hamidiye Çarşısı’nda dernekler Hizbullah üyelerinin aileleri için para topluyorlardı. Binalardaki kurşun izlerinin kapatılmadığı Beyrut’ta da durum farklı değildi. Tüm şehir Lübnan’ın ve Arapların onurunu koruyan örgüte minnettardı. Ağır bir iç savaş tecrübesi yaşamış Lübnan için zamanında bu çatışmaların bir tarafı olan Şii bir örgüte sempati duymak ve geçmişin acı hatıralarını bir kenara koymak çok zordu. Ancak Lübnan bunu başarmıştı. Fakat Hizbullah’ın Suriye iç savaşına Esat rejiminin saflarında katılması ve pek çok şehirde sivillere yönelik unutulmaz katliamlara imza atması bu imajını yerle bir etti. Suriyeliler 2006 Savaşı’nda evlerini açtıkları, sofralarını paylaştıkları Hizbullah üyelerinin çocuklarını hunharca katletmesi karşısında dehşete düştüler. Üstelik örgüt bu kirli yüzünü sadece Suriye topraklarında değil, savaş sebebiyle Lübnan’a sığınan Suriyeli mültecilerin kamplarını ateşe vererek de gösteriyordu. Aslında örgütün Irak işgali sırasında ABD’ye direnen Sünni isyancılara karşı cephede savaştığı haberleri geliyor, ancak kimse bu kadarına inanmak istemiyordu. Örgütün Felluce, Diyala ve Ramadi’de gerçekleşen katliamlara “ABD kuvvetleriyle birlikte” iştirak ettikleri iddiasını Iraklı direnişçiler 2003’ten sonra sürekli olarak ifade etseler de kimseyi inandıramadılar. Fakat Nasrallah’ın Suriye şehirlerinde estirdiği terör, Irak Halkına karşı da benzer cinayetlerde rol aldığı iddialarını artık daha fazla inandırıcı kılıyor. Örgütün 2010 yılında vefat eden ruhani lideri Muhammed Fadlallah mezhepçiliğe karşı çıkan tutumu ve Humeyni rejiminin ürettiği “sorgulanamaz liderlik” olarak bilinen velayet-i fakih anlayışına yaptığı itirazlarla tanınıyordu. Onun ölümüyle örgüt üzerindeki İran kontrolü artmıştı. Örgütün ilk genel sekreteri olan Suphi Tufeyli gibi İran ve mezhepçilik karşıtı liderlerin de tasfiyesiyle Hizbullah bütünüyle İran rejiminin elindeki bir silaha dönüştü. Bugün Hizbullah’ın tek avantajı düşmanının İsrail olması. Yoksa ne Arap dünyasında en küçük bir sempatisi kaldı, ne de İslam âleminde tek bir dostu. 📌 Murat Özer, Akşam Gazetesi, 24 Eylül 2024, Salı

Murat Özer

12,015 views • 1 year ago

1925’te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasından 29 sene sonra Konya’daki Âsitâne-i Aliyye’de (Mevlânâ Türbesi’nde) icra edilen ilk semâ mukabelesi. 25 Aralık 1954 günü Mevlâna İhtifali Tertip Komitesi tarafından Mevlâna Türbesi’nde bir âyîn-i şerif icra edilmiştir. T.C. Kültür Bakanlığı Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün arşivinden alınan bu karelerde, neyzen Selâmi Bertuğ’un nakline göre şu isimler bulunmaktadır: Postnişîn: Dr. Esadullah Keymen (Halep ve Kastamonu Mevlevîhâneleri Amil Çelebi’nin mahdumu) Onun solunda, Tarikatci Dede Hüsamettin Özlü (Çorum Mevlevîhânesi Şeyhi) Onun solunda, Aşçı Dede Hulki Köymen Onun solunda, Mesnevîhân Arif Çelebi (Afyon) Onun solunda, Neyzenbaşı Gavsi Baykara (İstanbul) Onun solunda, Duahân Abdülbaki Gölpınarlı. Misafir şeyh olarak Ankara’lı Mehmet Dede (Çok yaşlı olduğu için âyin-I şerîfe sandalyede katılmıştır. ) Mukabelede Hüseyin Fahreddin Dede’nin Acem Aşîrân Âyîn-i Şerîfi icra olunmuştur. Na’t-i Mevlânâ’yı Sabri Özdil okumuş, post taksimini Selâmi Bertuğ yapmıştır. Mutribân Kudümzenbaşı: Halil Can Kudüm: Hurşit Ungay Neyler: Ulvi Erguner, Selâmi Bertuğ, Hayri Tümer Kemençe: Namık Bey (Afyon) Halîle: Neyzen Osman Dede (İstanbul) Na’thân: Hafız Sabri Özdil Âyînhânlar: Ankara’dan Nazmi Ulusemre, Kudret Özinal, Hafız Sabri Özdil ve İstanbul’dan birkaç zât Semâzenler Osman Dede (Yenikapı Mevlevîhânesi) Ahmet Bîcan (Yenikapı Mevlevîhânesi) Yahya Tekin (Afyon Mevlevîhânesi) Bâhir Şereftuğ (Kulekapısı Mevlevîhânesi) Selman Tüzün (Bahariye Mevlevîhânesi) Hami Kaşıkçıoğlu (Yenikapı Mevlevîhânesi) Rusûhi Baykara (Yenikapı Mevlevîhânesi) Celâl Ergün (Yenikapı Mevlevîhânesi) Mehmet Susamış Dede (Sivas Mevlevîhânesi) Mehmet Koçer (Sivas Mevlevîhânesi) İhsan Bıldırcın (Sivas Mevlevîhânesi) Ahmet Manifatura (Afyon Mevlevîhânesi) Ve Afyon Mevlevîhânesi’nden ismi bilinmeyen üç semâzen. Kaynak bilgisi için değerli dostum İsa Golitzen Farajeje’ye teşekkürlerimle.. #sebiarus #Mevlana #rumi #mevlevi

Harun Korkmaz

37,579 views • 1 year ago

MENZİL NEDEN GÜNDEMDE? Menzil, yarım asırdır yaptığı ilim ve irşad hizmetleriyle bilinmekteydi. Bu hizmetler Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin meşrebince; Nakşi, vakur ve gündeme gelmeden yapılmaktaydı. Onun ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, dile getirilmesinden dahi hicap ettiğimiz meselelerle gündeme geliyor, gündemde tutuluyor. İki yıllık süreçte hem ihtilafların ortadan kalkacağı ümidiyle hem de Menzil’in itibarını korumak adına sukut edilmiştir. Ancak geldiğimiz noktada ithamlar, yalanlar, iftiralar bir kesim tarafından hakikat sanılmaya başlanmıştır. Menzil’in müminlerin zihninde çağrıştırdığı güzellikler hedef alınmaktadır. İşte bu nedenle gerçeklerin bilinmesi ve “Menzil neden gündemde?” sorusunun cevap bulması için bu video hazırlanmıştır. Sorumluluk Hayatını ilim ve irşad hizmetlerine memur eden, yüzbinlerce insanın gönlünde yer etmiş olan, Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri her fani gibi dar-ı bekaya göç edecekti. Gavs hazretleri gibi büyük bir zatın vefatı her anlamda büyük bir hadiseydi. Kendisine “Hadimü’l-Müslimin” yani müslümanların hizmetçisi sıfatını uygun gören Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri, 30 yıllık irşad hayatı boyunca çokça hizmet etmiş ve yüz binlerce insanın gönlüne girmişti ve herkes, kendisine karşı son vazifesini yerine getirmek üzere Menzil’e akın edecekti. Şüphesiz ki bu; titizlikle planlanması gereken bir süreçti. Bu nedenle vakfın başında olması hasebiyle; Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, hazırlıkları başlatacaktı. 10 yıldır Menzil’in sorumluluğu da kendisinde olduğu için İstanbul’dan Menzil’e kadarki gerekli düzenleme ve görevlendirmeleri yapması gerekiyordu. Nitekim bu oldukça mühim ve zor vazifeyle ilgili aile fertlerini haberdar edecek ve kendileri de bundan memnuniyet duyduklarını dile getireceklerdi. Bu taziye hazırlıkları, vefattan bir hafta önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin bilgisiyle köy muhtarı dahil Menzil’deki tüm ilgililere sunum yapılarak anlatılmıştı. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, süreci başlatmış; vakıf heyetine vazifeler tevdi etmiş ve her adımın titizlikle planlanmasını temin etmiştir. Bu süreçte en ince ayrıntısına kadar görev tarifleri yapılmış, hastaneden Menzil-i Şerif’teki alanlara varana kadar kimin nerede ve ne zaman ne yapacağı belirlenmişti. Devletin ilgili birimlerinden güvenlik ve sağlık gibi alanlarda destek talep edilmişti. Hasılı tüm hazırlıklar Gavs hazretleri gibi büyük bir velîye yaraşır şekilde, büyük bir hüzünle fakat daha büyük bir dikkatle tamamlanmıştı. Gavs hazretlerinin son günlerinde, durumu artık iyice ağırlaşınca, evlatları babalarının yanında toplanmışlardı. Ve 12 Temmuz günü, doktorlar, artık odaya Gavs hazretlerinin evlatlarını davet etmiş; son birkaç saatlik öngörülerini kendileriyle paylaşarak odadan ayrılmışlardı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, babasının saatler içinde son nefesini verme ihtimalini bildiği halde hastanenden ayrılarak kendisince önemli bir durumla ilgili Kasr-ı Arifan’a gitmiştir. Bu duruma bir anlam veremeyerek odaya geçen Gavs hazretlerinin diğer evlatları ve torunu Seyyid Muhammed Galip Elhüseynî ise Kur’an-ı Kerim okumaya ve dua etmeye burada devam etmişlerdir. Gavs hazretlerinin vefatıyla birlikte, artık önceden yapılan hazırlıklar, sırası geldikçe yerine getirilmeye başlanmıştır. Ancak vefattan 2 saat sonra Ahmet Mahmut Ünlü’nün kendi sosyal medya hesabından yaptığı taziye paylaşımı, oldukça tuhaf karşılanmıştır. “Bu fakîrin de şâhitliği vechile; kendisinden sonra mutlak halîfe olarak Seyyid Sâkî Erol Hazretleri’ni Menzil’deki merkez tekkeye nasbetmiş idi.” diyerek kendi kendine vermiş olduğu şahitlik payesi hem gerçek dışı hem de tuhaftı. Aileden ve yakın kimselerden hiç kimsenin şahit olmadığı bu nasbetme meselesine alakasız kişilerin şahit olduğunu ilan etmelerinin bir karşılığı yoktu. Bütün bunların ötesinde böyle bir açıklamaya, neresinden bakılırsa bakılsın gerek yoktu. Aslına bakılırsa bu, kimsenin hakkı ve haddi de değildi. Ancak o gün, Menzil’de başkaca tuhaflıklar da yaşanmıştı. Menzil’e intikal ve Menzil’de misafirlerin ağırlanması hususundaki bütün hazırlıklar harfiyen yerine getirilirken; tuhaf bir şekilde cami içi ile hanımlar tarafındaki düzen ve görevlerde değişiklik yapılmıştı. Bu değişiklikler gerekçesi, şekli ve neticeleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken değişikliklerdir. O gün özelinde yapılan düzenlemelerde camide hocalar ve talebeler yer alacaktı böylelikle hem adaben ilim ehli ön saflarda yer almış hem de düzen ve intizamla namaz ve defin işlemleri gerçekleşmiş olacaktı. Bu düzenlemeyle Gavs hazretleri, çok sevdiği âlim ve talebelerinin omuzlarında taşınmış olacaktı. Diğer taraftan Gavs hazretlerinin evlatlarının bu acılı günlerinde onlara yardımcı olmaları açısından camideki hizmet ve koruma görevlileri önceden taksim edilmişlerdi. Böylelikle hem kendileri rahat hareket edecek hem de taziyeleri rahatça kabul edebileceklerdi. Ayrıca görevliler, gelen bütün misafirlerin izdihamdan etkilenmeden hareket edebilmelerine odaklanacak; gerekli hizmetleri herkes kendi organizasyonu içerisinde hızlıca görecekti. Ancak bütün bu planlama herhangi bir istişare yapılmadan değiştirildi. Camiden hoca ve talebeler çıkarıldı, ön saflara köy dışından olduğu anlaşılan bazı adamlar yerleştirildi. Gavs hazretlerinin evlatlarına yardımcı olması için görevlendirilen korumalar ise kendi amirlerini de bertaraf ederek kendi başlarına hareket etti; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanarak diğer aile üyelerini yalnız bıraktılar. Gavs hazretlerinin evlatlarını yok saydılar; oluşan karmaşadan dolayı aile ferdlerinin namaza iştirakleri bile zorlaştı. Diğer bir değişiklik ise hanımlar tarafında yapıldı. Özellikle hanımlar tarafındaki görevliler, hep birlikte misafirleri yalnızca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisap için koordine etmeye odaklanmıştı. Diğer 5 halifeyi yok sayarak “Posta Seyyid Saki geçti” diyerek ilanlara başlamışlardı. Vehim Bu hazırlıklar sayesinde yüzbinlerce insanın iştirak ettiği taziye süreci yapılan müdahalelerin oluşturduğu karmaşalar dışında sorunsuz geçti. Söz konusu müdahalelerin bir vehimden kaynaklandığı ise daha sonra anlaşıldı. Yapılan bu çalışmalar birkaç aklı evvel tarafından “mihrabı ele geçirmeye çalışacaklar” şeklinde lanse edilmiş ve kendilerince karşı hazırlık yapılmıştı. Bu vehim ve zannın, uzunca bir süredir, Gavs hazretleri hayattayken, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanan bir güruh tarafından oluşturulduğu ve derinleştirildiği bilinmekteydi. Semerkand Vakfı ve aile fertleriyle ilgili asılsız iddialar, bir şekilde vakıf hizmetlerinden uzaklaşmış kimseler tarafından yıllarca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye iletilmişti. 10 yıl önce Rahmetli Gavs hazretlerinin Menzil Köyü’nün yönetimini Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’den alarak Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye vermesi vehim ve zanların derinleşmesine etki etmişti. Özellikle Menzil’in yönetiminin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmesinden hoşnut olmadığı, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından ifade de edilmişti. Ayrıca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfı yönetmekle ilgili ısrarlı bir talebi olduğu, defalarca bu taleple babasına gittiği aile tarafından bilinmektedir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni Hazretleri bu talepleri net bir şekilde reddedip yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’de devam etmesini temin etmiştir. Bu pencereden bakınca Gavs hazretlerinin vefatından önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından yeni bir vakıf hazırlıklarının yapılması, taziye hazırlıklarının farklı yorumlanarak endişe kaynağı haline getirilmesi ve birtakım vehimlerle taziye alanına müdahale edilmesi daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yerine bir oldu bittiyle ilerlemek tercih edilmişti. Nitekim taziye yerinden “ben hanımlar tarafına tövbe vermeye gidiyorum” diye kalkan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye adaba uygun ve istişareyle hareket etmek gerektiği kardeşleri tarafından hatırlatılmıştı. Tarikat adabı, Gavs hazretlerinin tüm halifelerine irşada başlama yetkisi veriyordu. Bunun nasıl olacağını belirlemeden hareket etmek doğru olmayacaktı. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu talebi reddederek külliyeden ayrılmıştı. Bir süre sonra camiye geçerek kardeşlerini istişare için davet etmişti. Burada yapılan görüşmede Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kardeşlerinin irşad vazifeleri üzerinde tasarrufta bulunmaya çalışıyor, onlara “Siz bir ay tövbe vermeyin” diyordu. Bu konudaki ısrarın sürmesi üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni “Abi, bir tahtta iki padişah olmaz, ama bir postta 7 şeyh olur. Babamızın postu büyüktür. Yeter ki derdimiz padişahlık olmasın” demişti. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “O zaman her yerde ben sizden ayrılıyorum. Hiçbir şeyde birlikte kalmayacağım.” demişti. İşte o gün ailenin maruz kaldığı durumlar, adabın hiçe sayılması ve manevi gerekçeler bu talebin yanlışlığını ortaya koyuyordu. Dolayısıyla üç halife de o gün, aynı anda irşada başlamalıydı. Öyle de oldu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin ısrarı kabul görmeyince defin günü öğle namazından sonra Menzil Camii’nde irşad açıklamasını yapmak durumunda kaldı. Koşulsuz Biat Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin kendisi tarafından bizzat ifade edilen bu biatla beraber alınan başka biatlar olduğu bilinmektedir. Zira Gavs hazretlerinin koruma ve yakın hizmetine bakan Uşaklılar, onun ahirete irtihalinden 6-7 ay önce toplantı yaparak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye biat kararı almışlardı. Bu durumundan haberdar olan Gavs hazretlerinin mahdumlarından Seyyid Muhammed Emin Elhüseyni babası henüz hayatta iken bu tür konuşmalar yapılmasından dolayı çok üzülmüş, kendisi hastahanede babasıyla ilgilenmekte olduğu için Uşaklılara okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştır. Hazırlanan bu mesaj Uşaklılara yüz yüze okunmuştur. Aylar öncesinden koşulsuz biatlar alınarak planlanan şeyler aceleyle bir bir hayata geçirilmeye başlanmıştı. Gavs hazretlerinin defninden sadece bir gün sonra, henüz Gavs hazretlerinin toprağı soğumamışken, Serhendi isimli yeni bir vakıf ve Dehlevi markalı yeni bir yayınevinin kurulduğu ilan edilmişti. Gavs hazretlerinin vefatından kısa bir süre evvel Kasr-ı Arifan’da Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ile toplantı yaparak akıllarda soru işaretleri uyandıran Ahmet Mahmut Ünlü, sosyal medya üzerinden yönlendirici ve çalışılmış paylaşımlarını yapmaya devam ediyordu. Yalnız bu kez önemli bir iletişim kazası yaşanmış, Ahmet Mahmut Ünlü, hızını alamayarak, herkesten önce Serhendi Vakfı’nın kurulduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Hazretleri’nin yakın hizmetkârı, benim de kıymetli dostum Dr. Yunus Aydın Hocaefendi’den aldığım bilgiye göre; Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet'i ihyâ, Nakşî Müceddidî Hâlidî Tarîkatı'nın adâbını icrâ etmek üzere “Serhendî” adı altında yeni bir vakıf ve “Dehlevî” ismi altında yeni bir yayınevi kurmuştur. Vakfın başına kıymetli mahdûmu Seyyid Yakup Efendi’yi geçirmiştir, Kendisinin bundan evvel mevcut olan vakıf ve yayınevleri ile hiçbir alâkası olmadığını beyân etmiştir.” Ahmet Mahmut Ünlü’nün yapmış olduğu bu paylaşımın ardından, kendileri de durumu ilan etmek zorunda kaldılar. Yapmış olduğu paylaşımlarda Semerkand’a yönelik ağır ithamlar dile getiren Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi anlamayanlar yakın bir zamanda bana duâ edeceklerdir.” ifadesiyle gelecekte yaşanacaklara dair ipuçları veriyordu. Yine planlı süreçlerini açığa çıkaran büyük bir iletişim kazası yaparak, mevcut vakıf ve yayınevleriyle hiçbir alaka kalmadığını ilan da etmişti. Bu husustaki tavır ise garipti; zira kurumlar ve faaliyetleri reddediliyor lakin mülklerin ve değerlerin yeni kurdukları vakfa ait olduğu savunuluyordu. Bu yaklaşım ise “ümmetin malını savunma” gibi bir maskeyle temellendiriliyordu. Bu kullanışlı kavram kalkan yapılarak, kimi zaman hukuki yollarla, kimi zaman kaba kuvvetle Semerkand’a ait bazı değerler ve birçok mülk, fiili olarak ele geçirildi. Yıllardır bu mekanların müdavimi olan kişiler, bu mekanlardan uzaklaştırıldı, mekanların tabelaları değiştirildi. Böylece yeni kurulan vakfın ümmet için çalışması beklenirken bütün gayretini tabela değiştirmeye kanalize ettiği görüldü. İlan edilen vakıf ve yayınevi markaları için 24 Haziran 2022’de tescil başvurusu yapıldığı görülmektedir. Bu tarih göz önüne alındığında vefattan en az 1 yıl önce başlatılmış bir sürecin varlığını anlamak zor değildir. Taziyenin ilk günlerinden itibaren Serhendi iletişim kanallarından “Şeyh Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye gönül bağıyla, uzaktan, yani kendisinden yahut vekilinden tövbe almadan da intisap edilebileceği” çağrısı yapılıyordu. Oysa Gavs hazretleri, intisap konusunda Nakşibendi adabının dışına asla çıkmazdı. Aynı mekanda olmadıkça kimseden intisap kabul etmezdi. Pandemi döneminde tedbir gereği belirli bir mesafeden seslenerek tövbe telkin etmişti. Mikrofon dahi kullanmamış, “ben bugün hoparlörle tövbe verirsem, yarın siz telefonla tövbe verirsiniz. Telefonla tövbe mi olur?” diyerek bugünleri görürcesine açıkça ikazda bulunmuştu. Ancak adaba aykırı bir şekilde yapılan bu “gönül bağıyla intisap edilebilir” ilanı, yurtdışındaki bazı kimselere telefonla tövbe ve vekalet verilmesi, koşulsuz biatın farklı bir tercümesi gibiydi: Şimdiye dek bağlı bulunduğunuz adaba uymasa da biat edin! Aynı tarihlerde Nakşibendi adabında dahi olmayan bir talimat ilan edildi: “Başka Nakşi kollarının hatmesine girilmeyecek!” “Merhum Gavs hazretlerinin halifesi olan mürşid-i kamillere bağlı sofilerin yaptırdığı hatmeye” değil, başka hiçbir Nakşi kolunun hatmesine girilmeyeceğini ilan eden bu talimat; Nakşibendi yolunda kendisine asla yer bulmayacak bir talimattır. Ve hakikatte bu talimat, koşulsuz alınan biatların şöyle bir tercümesi anlamına geliyordu: Yoldan çıkacak olsanız dahi biat edin! Nitekim Hatme-i Hacegan ile ilgili bu ilan, aileler içinde dahi sorunlara neden oldu. Zira aynı ailede farklı şeyhlere müntesip kişiler birlikte Hatme-i Hacegan yapamaz hale geldi. Bu durum aile, akrabalık ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren tasavvuf ahlakının tersine bir tutumu öne çıkarıyordu. Arkadaşlıkların bozulması, akrabalar arasında sıkıntılar oluşması, aile huzurunun hedef alınması gibi ağır sonuçlar kendini gösterdi. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, ilk günlerde kardeşlerine haber göndererek “Benim bulunduğum yerde tövbe verdiler, onları kardeşlikten attım.” demişti. Tasavvufun insanları kardeş etme misyonuna taban tabana zıt olan bu yaklaşım aile içinde kalmamış, hatme-i haceganla ve diğer meselelerle ilgili verilen talimatlar yoluyla dışarıya taşırılmış oldu. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini bugüne kadar sürdürmüştür. Ortak aldıkları kararlarla bazı hizmetlerini tabii olarak müstakilleştirmişlerdir. İki mürşid-i kamil arasında vuku bulan bu makul sürecin, üçü arasında neden gerçekleşmediği ise yaşananlardan dolayı malumdur. Adap mı Duruş mu? Gavs hazretleri Nakşibendi tarikatının Halidi kolunda irşad eden bir mürşiddi. Çağın ihtiyaçlarına karşılık gelecek hizmetleri üretmişti ama bunları farklı bir anlayışla yahut duruşla ifade etmemişti. Çok sevdiği Semerkand Vakfı’na yahut Nakşibendiliğin şehri olan Semerkand’a işaretle “Semerkandi Duruş” gibi bir tabir hiç kullanmamıştı mesela. Ancak belli ki, henüz kurulur kurulmaz adabın dışında hareket eden bu yeni fraksiyon, kendisini tarif ederken de usulün dışına çıkmış ve “Serhendi Duruş” adıyla kendi anayasasını ilan etmiş oluyordu. Serhendi Duruş başlığıyla dile getirilen bütün süslü sözlerin altında merhum Gavs hazretlerinin meşrebine ve hizmetlerine karşı çıkan ve bunlarla mücadele edileceğini ilan eden bir anlayış yatıyordu. “Müceddid gelir, zamanında birikmiş ister itikadi olsun, ister ameli olsun, ister ahlaki olsun zararlı şeyleri önce bir temizler. Ondan sonra hem kendi önünü hem de emsal irşad edenlerin önünü açar, istikamete sokar, ümmet böylece nefes alır” derken kastedilen “zararlı şeyler” Gavs hazretleri zamanında yapılmış ilim ve irşad hizmetlerinden başka bir şey değildi. Rahmetli Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin “Vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor” gibi açık beyanlarına rağmen 19 Temmuz 2023 tarihinde Serhendi iletişim kanalları üzerinden Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dilinden 10 maddelik talimatlar manzumesi paylaşılmıştı. Bu 10 madde daha sonraları Ahmet Mahmut Ünlü tarafından çeşitli ulusal kanallarda “Menzil Şeyhi Seyyid Saki’nin ilan ettiği önemli maddeler” şeklinde okunmuş ve methedilmişti. Bu maddelerdeki popülist söylemlerin bazıları kulağa hoş geliyor olsa da yürütülen algı çalışmalarının bir parçası olarak değerlendirildiğinde Semerkand’ın bu maddeleri ihlal etmiş olduğuna dair bir suçlama içermekteydi. Bu suçlamanın aile içinden yapılıyor olması ise bu metni Menzil’e cephe almış kişiler için çok kullanışlı bir malzeme haline getirmiştir. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ise ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya konuldu. Bu maddelerle ilgili diğer önemli husus ise tarikat-siyaset ilişkisine dairdir. Metinde “dergahlarda siyaset konuşmak” diye geçilen bu başlığa sair sohbetlerde de değinilmiştir, Semerkand’a ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. “İktidarın kuyruğu oldular” gibi seviyesiz söylemlerle Menzil’in ve Semerkand’ın yerli ve milli duruşu hedef alınmıştır. Bu popülist eleştiriyi yapanların son seçim sürecinde farklı zamanlarda 3 farklı siyasi partiyle poz vermiş olması da oldukça manidardır. Söylem-eylem tutarsızlığının ibretlik bir vesikasıdır. Zihniyet Adabın yerine icat edilen duruşun geldiği nokta içler acısıydı. Sadat-ı kiram efendilerimizden tevarüs eden ne kadar kıymetli hazine varsa hepsi reddediliyor ve yeni bir mürşid tarifi müjde olarak sunuluyordu. Anlaşılan o ki yeni duruşta Nakşibendi silsilesindeki sadat-ı kiram efendilerimize dahi yer yoktu. Pusulası şaşmış bu söylem “yukarıdan” bir tehditle herkesin manevi nasibini de tayin etmeye çalışıyordu. Eski sofiler ve icazeti kendinden menkul hocalardan oluşan başka bir zümre ise makam-mevki mütehassısı olarak zuhur ediyor, sözde tasavvufi dayanaklarla bu anlayışı şerh etmeye çalışıyordu. Bu ilk halkanın etrafına bir sosyal medya fenomeni, Gavs hazretlerinin halifeleri olan büyüklerimize “büyüğe hürmeti” anlattığı videolarıyla eklemleniyordu. Edepten yoksun bu şahsın hadsizlikleri bununla sınırlı kalmıyor, yıllarca istifade ettiği Elhüseyni ailesinin ihtilafına gururla dahil oluyor, fırsatını bulduğunda galiz hakaretler etmekten geri durmuyordu. Yine Menzil’le ilgisi bulunmayan kimi diğer meşhur ve gazeteci şahsiyetlerin, Gavs hazretleri hayattayken Menzil’e davet edilmeleri, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi “Menzil Şeyhi” olarak, daha o zamanlardan lanse etmeleri, planlı bir sürecin yavaş yavaş nasıl işlendiğini gözler önüne seriyordu. Ve en son ve tehlikeli halka, karanlık odaklar eliyle dizayn edilmiş gibi hareket eden yeni sosyal medya hesaplarıyla tamamlanıyordu. Yüzlerce bot hesap tarafından desteklenen amiral gemisi niteliğindeki hesaplar üzerinden Semerkand Vakfı yöneticilerine, Elhüseyni ailesinin fertlerine hatta irşadla görevli mürşid-i kamillere ağır hakaretler ve iftiralar edildi, hedef gösterme çalışmaları yapıldı. İletişim ve algı yönetiminde, sosyal medya kanallarını bir üs olarak kullanan bu yeni duruş; gizemli, ulaşılamaz hatta devlet tarafından dahi tespit edilemez imajlarıyla insanları zehirlemeye devam ediyordu. Ancak süreç içerisinde bu hesaplar üzerinden aile içindeki meselelerin, köyde anlık olarak temin edilen görüntülerin, yalnızca muhataplarıyla yapılan yazışmaların seçilerek servis edilmesi ise kimler tarafından yönetildiğine dair önemli öngörüler sunuyordu. Kamuoyunun açıkça gördüğü haliyle hiçbir kutsalı bulunmayan bu hesaplar, iffete dil uzatmaktan, kişisel verilerin paylaşılmasına kadar geniş bir sahada hukuku ve ahlaki değerleri çiğnemekten geri durmuyordu. Çelişkiler En yüksek perdeden iddiaları dile getirenlerin, ilim ve irşad beldesi olan Menzil’de dahi bütün çabalarının ticarethaneler üzerine olduğu zamanla ortaya çıktı. Sofileri müşteri olarak gören bir anlayışla ve vakıflarının ticaretle olan kuvvetli bağını ilan edercesine dükkanlara vakıf logoları koyuldu. Yetmedi bir de yeni bedesten inşa edildi. Vakıf çatısı altında ise yeni ticari markalar üretilerek, yapılmayacak denilen ticari faaliyetlerin tamamı bir bir hayata geçirildi. Bu tavır yaşanan iki yıllık sürecin bir özeti niteliğindedir. Zira son iki yıl eylem söylem çelişkileriyle doludur. Bugün ısrarla savunulan şeyler, ertesi gün inkar edilmiş; böylece ortaya büyük bir tutarsızlık örneği çıkmıştır. Bu tutarsızlıklardan biri de hakem heyeti sürecinde ortaya konuldu. “Kim ilmi yüksekse, kimin takvası yüksekse, kimin zikri yüksekse bizde hürmete layık olan odur. Baş köşe onundur” demişlerdi... Fakat ilimde ve takvada zirve şahsiyetler olan ve Allah rızası için, kardeşlerin arasını düzeltmek ve müminleri selim bir yola sevk etmek için Menzil’e gelen merhum Gavs hazretlerinin halifelerine hürmetsizlik ettiler. Baş köşeye oturtmak şöyle dursun, bu kıymetli zatları ağır sözlerle Menzil’den kovdular. Çünkü onlara göre, ister zikir ehli, ister ilim ehli olsun kendi görüşlerini desteklemeyen herkes haksızdı ve hakarete müstahaktı. Mevla’nın rızasını arayan insanları, sorumsuzca ve koşa koşa, Gavs hazretlerinin evlatlarına hakaret ve iftira edecekleri meydanlara sevk ettiler. Gavs hazretleri zamanında emin bir belde olan Menzil’de, Gavs hazretlerinin evlatlarına ve torunlarına saldırmaya yeltendiler. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Ben bu köyün ağasıyım, herkese söyleyin bunu bilsinler” şeklindeki açıklamalarıyla örtüşen bir çalışma yürüttüğü ortadadır. En büyük çelişki ise sonradan üretilen “ümmetin malı” söylemiyle oluşturulmaya çalışılan algının tam tersi bir tutumun vakfın kuruluşunda bir madde olarak eklenmiş olmasıdır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına takiben gelen tepkiler üzerine değiştirildiği ifade edildiyse somut bir bilgilendirme yapılmış değildir. Neticede Semerkand Vakfı’nın gayrimenkulleri “ümmetin malına sahip çıkma” kılıfı ile buraya aktarılmıştır. Diğer tarafta durum böyle iken Rahmetli Gavs hazretlerinin mahdumları yönelik “Ümmetin malını miras yapmak istiyorlar” söylemi kabul edilemez. Üstelik defalarca net bir şekilde reddedilmesine rağmen bu yalanın tekrar tekrar söylenmesinin, basına manşet sipariş edilmesinin, kırmızı pankartlı göstermelik protestolar gerçekleştirilmesinin hiçbir makul izahı olamaz. Bu ithamların muhatabı olan büyüklerimiz, meselenin İslam hukuku çevresinde değerlendirilip çözülmesi gerektiğini defalarca ifade etmişlerdir. Sorunun reçetesi İslam hukukudur. Görülmüştür ki ümmet söylemini diline dolayanlar İslam hukukuna başvurmak yerine popülist söylemlerini tekrar etmeyi tercih etmektedir. Buradan da amacın yapmak değil, yıkmak olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Netice Görüldüğü üzere mesele kişisel birtakım çekişmeler veyahut bazı odaklara hizmet eden haber mecralarının perçinlemek istediği gibi mal mülk kavgası değildir. Gittikçe ayrışan bir üslubun özelde Menzil’e, genelde tasavvufa ve dini hayata verdiği zararın önüne geçme çabasıdır. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin çabası, tümüyle Menzil’in yarım asırda mümin gönüllerde oluşturduğu müstesna konumun ve kendilerine miras kalan meşrebin muhafaza edilmesine yöneliktir. Meşrebi muhafaza etmek için ortaya konan bu çaba; sistemli algı çalışmaları, lobicilik faaliyetleri, sosyal medya operasyonları ve sipariş haberlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Yıkmak kolay, korumak ise zordur. Yıkmanın kolaylığından istifade edenler korumaya çalışanların sukutlarından güç devşirerek 2 yıllık süreçte kendi yaklaşımlarını kamuoyuna “ümmetin menfaatineymiş gibi” lanse etmişler, maalesef bunda da kısmen muvaffak olmuşlardır. Oysa hakikat tektir. Ve ortaya çıkacağını da inancımız tamdır. “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifi fehvasınca; biz merhum Gavs hazretlerinin kapısında yetişmiş kardeşlerimizin bu duruma düşmelerini asla istemeyiz. Allah Teâlâ cümlemizi bu fitne ortamından ve fitneci zihniyetin oyunlarından kurtarsın. Tasavvuf ehlinin sarıldığı takva ve nezaketi merkeze alarak “Allah yolunda yarışan” kardeşler olmayı cümlemize nasip etsin. Amin. #menzil #tarikat #tasavvuf
1:05:56

Sensitive content

MENZİL NEDEN GÜNDEMDE? Menzil, yarım asırdır yaptığı ilim ve irşad hizmetleriyle bilinmekteydi. Bu hizmetler Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni (kuddise sırruhû) hazretlerinin meşrebince; Nakşi, vakur ve gündeme gelmeden yapılmaktaydı. Onun ahirete irtihalinden sonra ise Menzil, dile getirilmesinden dahi hicap ettiğimiz meselelerle gündeme geliyor, gündemde tutuluyor. İki yıllık süreçte hem ihtilafların ortadan kalkacağı ümidiyle hem de Menzil’in itibarını korumak adına sukut edilmiştir. Ancak geldiğimiz noktada ithamlar, yalanlar, iftiralar bir kesim tarafından hakikat sanılmaya başlanmıştır. Menzil’in müminlerin zihninde çağrıştırdığı güzellikler hedef alınmaktadır. İşte bu nedenle gerçeklerin bilinmesi ve “Menzil neden gündemde?” sorusunun cevap bulması için bu video hazırlanmıştır. Sorumluluk Hayatını ilim ve irşad hizmetlerine memur eden, yüzbinlerce insanın gönlünde yer etmiş olan, Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sirruhu hazretleri her fani gibi dar-ı bekaya göç edecekti. Gavs hazretleri gibi büyük bir zatın vefatı her anlamda büyük bir hadiseydi. Kendisine “Hadimü’l-Müslimin” yani müslümanların hizmetçisi sıfatını uygun gören Şeyh Seyyid Abdülbaki Elhüseyni hazretleri, 30 yıllık irşad hayatı boyunca çokça hizmet etmiş ve yüz binlerce insanın gönlüne girmişti ve herkes, kendisine karşı son vazifesini yerine getirmek üzere Menzil’e akın edecekti. Şüphesiz ki bu; titizlikle planlanması gereken bir süreçti. Bu nedenle vakfın başında olması hasebiyle; Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, hazırlıkları başlatacaktı. 10 yıldır Menzil’in sorumluluğu da kendisinde olduğu için İstanbul’dan Menzil’e kadarki gerekli düzenleme ve görevlendirmeleri yapması gerekiyordu. Nitekim bu oldukça mühim ve zor vazifeyle ilgili aile fertlerini haberdar edecek ve kendileri de bundan memnuniyet duyduklarını dile getireceklerdi. Bu taziye hazırlıkları, vefattan bir hafta önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin bilgisiyle köy muhtarı dahil Menzil’deki tüm ilgililere sunum yapılarak anlatılmıştı. Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni, süreci başlatmış; vakıf heyetine vazifeler tevdi etmiş ve her adımın titizlikle planlanmasını temin etmiştir. Bu süreçte en ince ayrıntısına kadar görev tarifleri yapılmış, hastaneden Menzil-i Şerif’teki alanlara varana kadar kimin nerede ve ne zaman ne yapacağı belirlenmişti. Devletin ilgili birimlerinden güvenlik ve sağlık gibi alanlarda destek talep edilmişti. Hasılı tüm hazırlıklar Gavs hazretleri gibi büyük bir velîye yaraşır şekilde, büyük bir hüzünle fakat daha büyük bir dikkatle tamamlanmıştı. Gavs hazretlerinin son günlerinde, durumu artık iyice ağırlaşınca, evlatları babalarının yanında toplanmışlardı. Ve 12 Temmuz günü, doktorlar, artık odaya Gavs hazretlerinin evlatlarını davet etmiş; son birkaç saatlik öngörülerini kendileriyle paylaşarak odadan ayrılmışlardı. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, babasının saatler içinde son nefesini verme ihtimalini bildiği halde hastanenden ayrılarak kendisince önemli bir durumla ilgili Kasr-ı Arifan’a gitmiştir. Bu duruma bir anlam veremeyerek odaya geçen Gavs hazretlerinin diğer evlatları ve torunu Seyyid Muhammed Galip Elhüseynî ise Kur’an-ı Kerim okumaya ve dua etmeye burada devam etmişlerdir. Gavs hazretlerinin vefatıyla birlikte, artık önceden yapılan hazırlıklar, sırası geldikçe yerine getirilmeye başlanmıştır. Ancak vefattan 2 saat sonra Ahmet Mahmut Ünlü’nün kendi sosyal medya hesabından yaptığı taziye paylaşımı, oldukça tuhaf karşılanmıştır. “Bu fakîrin de şâhitliği vechile; kendisinden sonra mutlak halîfe olarak Seyyid Sâkî Erol Hazretleri’ni Menzil’deki merkez tekkeye nasbetmiş idi.” diyerek kendi kendine vermiş olduğu şahitlik payesi hem gerçek dışı hem de tuhaftı. Aileden ve yakın kimselerden hiç kimsenin şahit olmadığı bu nasbetme meselesine alakasız kişilerin şahit olduğunu ilan etmelerinin bir karşılığı yoktu. Bütün bunların ötesinde böyle bir açıklamaya, neresinden bakılırsa bakılsın gerek yoktu. Aslına bakılırsa bu, kimsenin hakkı ve haddi de değildi. Ancak o gün, Menzil’de başkaca tuhaflıklar da yaşanmıştı. Menzil’e intikal ve Menzil’de misafirlerin ağırlanması hususundaki bütün hazırlıklar harfiyen yerine getirilirken; tuhaf bir şekilde cami içi ile hanımlar tarafındaki düzen ve görevlerde değişiklik yapılmıştı. Bu değişiklikler gerekçesi, şekli ve neticeleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken değişikliklerdir. O gün özelinde yapılan düzenlemelerde camide hocalar ve talebeler yer alacaktı böylelikle hem adaben ilim ehli ön saflarda yer almış hem de düzen ve intizamla namaz ve defin işlemleri gerçekleşmiş olacaktı. Bu düzenlemeyle Gavs hazretleri, çok sevdiği âlim ve talebelerinin omuzlarında taşınmış olacaktı. Diğer taraftan Gavs hazretlerinin evlatlarının bu acılı günlerinde onlara yardımcı olmaları açısından camideki hizmet ve koruma görevlileri önceden taksim edilmişlerdi. Böylelikle hem kendileri rahat hareket edecek hem de taziyeleri rahatça kabul edebileceklerdi. Ayrıca görevliler, gelen bütün misafirlerin izdihamdan etkilenmeden hareket edebilmelerine odaklanacak; gerekli hizmetleri herkes kendi organizasyonu içerisinde hızlıca görecekti. Ancak bütün bu planlama herhangi bir istişare yapılmadan değiştirildi. Camiden hoca ve talebeler çıkarıldı, ön saflara köy dışından olduğu anlaşılan bazı adamlar yerleştirildi. Gavs hazretlerinin evlatlarına yardımcı olması için görevlendirilen korumalar ise kendi amirlerini de bertaraf ederek kendi başlarına hareket etti; Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanarak diğer aile üyelerini yalnız bıraktılar. Gavs hazretlerinin evlatlarını yok saydılar; oluşan karmaşadan dolayı aile ferdlerinin namaza iştirakleri bile zorlaştı. Diğer bir değişiklik ise hanımlar tarafında yapıldı. Özellikle hanımlar tarafındaki görevliler, hep birlikte misafirleri yalnızca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye intisap için koordine etmeye odaklanmıştı. Diğer 5 halifeyi yok sayarak “Posta Seyyid Saki geçti” diyerek ilanlara başlamışlardı. Vehim Bu hazırlıklar sayesinde yüzbinlerce insanın iştirak ettiği taziye süreci yapılan müdahalelerin oluşturduğu karmaşalar dışında sorunsuz geçti. Söz konusu müdahalelerin bir vehimden kaynaklandığı ise daha sonra anlaşıldı. Yapılan bu çalışmalar birkaç aklı evvel tarafından “mihrabı ele geçirmeye çalışacaklar” şeklinde lanse edilmiş ve kendilerince karşı hazırlık yapılmıştı. Bu vehim ve zannın, uzunca bir süredir, Gavs hazretleri hayattayken, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin etrafında toplanan bir güruh tarafından oluşturulduğu ve derinleştirildiği bilinmekteydi. Semerkand Vakfı ve aile fertleriyle ilgili asılsız iddialar, bir şekilde vakıf hizmetlerinden uzaklaşmış kimseler tarafından yıllarca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye iletilmişti. 10 yıl önce Rahmetli Gavs hazretlerinin Menzil Köyü’nün yönetimini Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’den alarak Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye vermesi vehim ve zanların derinleşmesine etki etmişti. Özellikle Menzil’in yönetiminin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’ye verilmesinden hoşnut olmadığı, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından ifade de edilmişti. Ayrıca Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin vakfı yönetmekle ilgili ısrarlı bir talebi olduğu, defalarca bu taleple babasına gittiği aile tarafından bilinmektedir. Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni Hazretleri bu talepleri net bir şekilde reddedip yönetimin Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’de devam etmesini temin etmiştir. Bu pencereden bakınca Gavs hazretlerinin vefatından önce Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni tarafından yeni bir vakıf hazırlıklarının yapılması, taziye hazırlıklarının farklı yorumlanarak endişe kaynağı haline getirilmesi ve birtakım vehimlerle taziye alanına müdahale edilmesi daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yerine bir oldu bittiyle ilerlemek tercih edilmişti. Nitekim taziye yerinden “ben hanımlar tarafına tövbe vermeye gidiyorum” diye kalkan Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye adaba uygun ve istişareyle hareket etmek gerektiği kardeşleri tarafından hatırlatılmıştı. Tarikat adabı, Gavs hazretlerinin tüm halifelerine irşada başlama yetkisi veriyordu. Bunun nasıl olacağını belirlemeden hareket etmek doğru olmayacaktı. Ancak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni bu talebi reddederek külliyeden ayrılmıştı. Bir süre sonra camiye geçerek kardeşlerini istişare için davet etmişti. Burada yapılan görüşmede Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, kardeşlerinin irşad vazifeleri üzerinde tasarrufta bulunmaya çalışıyor, onlara “Siz bir ay tövbe vermeyin” diyordu. Bu konudaki ısrarın sürmesi üzerine Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni “Abi, bir tahtta iki padişah olmaz, ama bir postta 7 şeyh olur. Babamızın postu büyüktür. Yeter ki derdimiz padişahlık olmasın” demişti. Bunun üzerine Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni “O zaman her yerde ben sizden ayrılıyorum. Hiçbir şeyde birlikte kalmayacağım.” demişti. İşte o gün ailenin maruz kaldığı durumlar, adabın hiçe sayılması ve manevi gerekçeler bu talebin yanlışlığını ortaya koyuyordu. Dolayısıyla üç halife de o gün, aynı anda irşada başlamalıydı. Öyle de oldu. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin ısrarı kabul görmeyince defin günü öğle namazından sonra Menzil Camii’nde irşad açıklamasını yapmak durumunda kaldı. Koşulsuz Biat Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin kendisi tarafından bizzat ifade edilen bu biatla beraber alınan başka biatlar olduğu bilinmektedir. Zira Gavs hazretlerinin koruma ve yakın hizmetine bakan Uşaklılar, onun ahirete irtihalinden 6-7 ay önce toplantı yaparak Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye biat kararı almışlardı. Bu durumundan haberdar olan Gavs hazretlerinin mahdumlarından Seyyid Muhammed Emin Elhüseyni babası henüz hayatta iken bu tür konuşmalar yapılmasından dolayı çok üzülmüş, kendisi hastahanede babasıyla ilgilenmekte olduğu için Uşaklılara okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştır. Hazırlanan bu mesaj Uşaklılara yüz yüze okunmuştur. Aylar öncesinden koşulsuz biatlar alınarak planlanan şeyler aceleyle bir bir hayata geçirilmeye başlanmıştı. Gavs hazretlerinin defninden sadece bir gün sonra, henüz Gavs hazretlerinin toprağı soğumamışken, Serhendi isimli yeni bir vakıf ve Dehlevi markalı yeni bir yayınevinin kurulduğu ilan edilmişti. Gavs hazretlerinin vefatından kısa bir süre evvel Kasr-ı Arifan’da Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni ile toplantı yaparak akıllarda soru işaretleri uyandıran Ahmet Mahmut Ünlü, sosyal medya üzerinden yönlendirici ve çalışılmış paylaşımlarını yapmaya devam ediyordu. Yalnız bu kez önemli bir iletişim kazası yaşanmış, Ahmet Mahmut Ünlü, hızını alamayarak, herkesten önce Serhendi Vakfı’nın kurulduğunu şu sözlerle ilan etmişti: “Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Hazretleri’nin yakın hizmetkârı, benim de kıymetli dostum Dr. Yunus Aydın Hocaefendi’den aldığım bilgiye göre; Şeyh Seyyid Muhammed Sâkî Efendi Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet'i ihyâ, Nakşî Müceddidî Hâlidî Tarîkatı'nın adâbını icrâ etmek üzere “Serhendî” adı altında yeni bir vakıf ve “Dehlevî” ismi altında yeni bir yayınevi kurmuştur. Vakfın başına kıymetli mahdûmu Seyyid Yakup Efendi’yi geçirmiştir, Kendisinin bundan evvel mevcut olan vakıf ve yayınevleri ile hiçbir alâkası olmadığını beyân etmiştir.” Ahmet Mahmut Ünlü’nün yapmış olduğu bu paylaşımın ardından, kendileri de durumu ilan etmek zorunda kaldılar. Yapmış olduğu paylaşımlarda Semerkand’a yönelik ağır ithamlar dile getiren Ahmet Mahmut Ünlü, “Şimdi anlamayanlar yakın bir zamanda bana duâ edeceklerdir.” ifadesiyle gelecekte yaşanacaklara dair ipuçları veriyordu. Yine planlı süreçlerini açığa çıkaran büyük bir iletişim kazası yaparak, mevcut vakıf ve yayınevleriyle hiçbir alaka kalmadığını ilan da etmişti. Bu husustaki tavır ise garipti; zira kurumlar ve faaliyetleri reddediliyor lakin mülklerin ve değerlerin yeni kurdukları vakfa ait olduğu savunuluyordu. Bu yaklaşım ise “ümmetin malını savunma” gibi bir maskeyle temellendiriliyordu. Bu kullanışlı kavram kalkan yapılarak, kimi zaman hukuki yollarla, kimi zaman kaba kuvvetle Semerkand’a ait bazı değerler ve birçok mülk, fiili olarak ele geçirildi. Yıllardır bu mekanların müdavimi olan kişiler, bu mekanlardan uzaklaştırıldı, mekanların tabelaları değiştirildi. Böylece yeni kurulan vakfın ümmet için çalışması beklenirken bütün gayretini tabela değiştirmeye kanalize ettiği görüldü. İlan edilen vakıf ve yayınevi markaları için 24 Haziran 2022’de tescil başvurusu yapıldığı görülmektedir. Bu tarih göz önüne alındığında vefattan en az 1 yıl önce başlatılmış bir sürecin varlığını anlamak zor değildir. Taziyenin ilk günlerinden itibaren Serhendi iletişim kanallarından “Şeyh Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’ye gönül bağıyla, uzaktan, yani kendisinden yahut vekilinden tövbe almadan da intisap edilebileceği” çağrısı yapılıyordu. Oysa Gavs hazretleri, intisap konusunda Nakşibendi adabının dışına asla çıkmazdı. Aynı mekanda olmadıkça kimseden intisap kabul etmezdi. Pandemi döneminde tedbir gereği belirli bir mesafeden seslenerek tövbe telkin etmişti. Mikrofon dahi kullanmamış, “ben bugün hoparlörle tövbe verirsem, yarın siz telefonla tövbe verirsiniz. Telefonla tövbe mi olur?” diyerek bugünleri görürcesine açıkça ikazda bulunmuştu. Ancak adaba aykırı bir şekilde yapılan bu “gönül bağıyla intisap edilebilir” ilanı, yurtdışındaki bazı kimselere telefonla tövbe ve vekalet verilmesi, koşulsuz biatın farklı bir tercümesi gibiydi: Şimdiye dek bağlı bulunduğunuz adaba uymasa da biat edin! Aynı tarihlerde Nakşibendi adabında dahi olmayan bir talimat ilan edildi: “Başka Nakşi kollarının hatmesine girilmeyecek!” “Merhum Gavs hazretlerinin halifesi olan mürşid-i kamillere bağlı sofilerin yaptırdığı hatmeye” değil, başka hiçbir Nakşi kolunun hatmesine girilmeyeceğini ilan eden bu talimat; Nakşibendi yolunda kendisine asla yer bulmayacak bir talimattır. Ve hakikatte bu talimat, koşulsuz alınan biatların şöyle bir tercümesi anlamına geliyordu: Yoldan çıkacak olsanız dahi biat edin! Nitekim Hatme-i Hacegan ile ilgili bu ilan, aileler içinde dahi sorunlara neden oldu. Zira aynı ailede farklı şeyhlere müntesip kişiler birlikte Hatme-i Hacegan yapamaz hale geldi. Bu durum aile, akrabalık ve arkadaşlık bağlarını güçlendiren tasavvuf ahlakının tersine bir tutumu öne çıkarıyordu. Arkadaşlıkların bozulması, akrabalar arasında sıkıntılar oluşması, aile huzurunun hedef alınması gibi ağır sonuçlar kendini gösterdi. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni, ilk günlerde kardeşlerine haber göndererek “Benim bulunduğum yerde tövbe verdiler, onları kardeşlikten attım.” demişti. Tasavvufun insanları kardeş etme misyonuna taban tabana zıt olan bu yaklaşım aile içinde kalmamış, hatme-i haceganla ve diğer meselelerle ilgili verilen talimatlar yoluyla dışarıya taşırılmış oldu. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni birlik beraberlik içinde ilim ve irşad hizmetlerini bugüne kadar sürdürmüştür. Ortak aldıkları kararlarla bazı hizmetlerini tabii olarak müstakilleştirmişlerdir. İki mürşid-i kamil arasında vuku bulan bu makul sürecin, üçü arasında neden gerçekleşmediği ise yaşananlardan dolayı malumdur. Adap mı Duruş mu? Gavs hazretleri Nakşibendi tarikatının Halidi kolunda irşad eden bir mürşiddi. Çağın ihtiyaçlarına karşılık gelecek hizmetleri üretmişti ama bunları farklı bir anlayışla yahut duruşla ifade etmemişti. Çok sevdiği Semerkand Vakfı’na yahut Nakşibendiliğin şehri olan Semerkand’a işaretle “Semerkandi Duruş” gibi bir tabir hiç kullanmamıştı mesela. Ancak belli ki, henüz kurulur kurulmaz adabın dışında hareket eden bu yeni fraksiyon, kendisini tarif ederken de usulün dışına çıkmış ve “Serhendi Duruş” adıyla kendi anayasasını ilan etmiş oluyordu. Serhendi Duruş başlığıyla dile getirilen bütün süslü sözlerin altında merhum Gavs hazretlerinin meşrebine ve hizmetlerine karşı çıkan ve bunlarla mücadele edileceğini ilan eden bir anlayış yatıyordu. “Müceddid gelir, zamanında birikmiş ister itikadi olsun, ister ameli olsun, ister ahlaki olsun zararlı şeyleri önce bir temizler. Ondan sonra hem kendi önünü hem de emsal irşad edenlerin önünü açar, istikamete sokar, ümmet böylece nefes alır” derken kastedilen “zararlı şeyler” Gavs hazretleri zamanında yapılmış ilim ve irşad hizmetlerinden başka bir şey değildi. Rahmetli Şeyh Seyyid Abdulbaki Elhüseyni kuddise sırruhû hazretlerinin “Vakfımızdan çok razıyız, çok da iyi gidiyor” gibi açık beyanlarına rağmen 19 Temmuz 2023 tarihinde Serhendi iletişim kanalları üzerinden Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin dilinden 10 maddelik talimatlar manzumesi paylaşılmıştı. Bu 10 madde daha sonraları Ahmet Mahmut Ünlü tarafından çeşitli ulusal kanallarda “Menzil Şeyhi Seyyid Saki’nin ilan ettiği önemli maddeler” şeklinde okunmuş ve methedilmişti. Bu maddelerdeki popülist söylemlerin bazıları kulağa hoş geliyor olsa da yürütülen algı çalışmalarının bir parçası olarak değerlendirildiğinde Semerkand’ın bu maddeleri ihlal etmiş olduğuna dair bir suçlama içermekteydi. Bu suçlamanın aile içinden yapılıyor olması ise bu metni Menzil’e cephe almış kişiler için çok kullanışlı bir malzeme haline getirmiştir. Akabinde yaşananlar ise bu tutarsız duruşu gözler önüne sermiştir. Daha düne kadar reddedilen ne kadar hizmet varsa birer birer kopyalanarak aynısı yapılmaya başlandı; farklı isimlerle oluşturulan markalarla dergi, kitap, kumanya, kandil simidi, kurban kesim hizmeti ve daha sayılabilecek ne varsa aynıyla taklit edildi. Neticede ise ibretlik bir söylem-eylem tutarsızlığı ortaya konuldu. Bu maddelerle ilgili diğer önemli husus ise tarikat-siyaset ilişkisine dairdir. Metinde “dergahlarda siyaset konuşmak” diye geçilen bu başlığa sair sohbetlerde de değinilmiştir, Semerkand’a ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. “İktidarın kuyruğu oldular” gibi seviyesiz söylemlerle Menzil’in ve Semerkand’ın yerli ve milli duruşu hedef alınmıştır. Bu popülist eleştiriyi yapanların son seçim sürecinde farklı zamanlarda 3 farklı siyasi partiyle poz vermiş olması da oldukça manidardır. Söylem-eylem tutarsızlığının ibretlik bir vesikasıdır. Zihniyet Adabın yerine icat edilen duruşun geldiği nokta içler acısıydı. Sadat-ı kiram efendilerimizden tevarüs eden ne kadar kıymetli hazine varsa hepsi reddediliyor ve yeni bir mürşid tarifi müjde olarak sunuluyordu. Anlaşılan o ki yeni duruşta Nakşibendi silsilesindeki sadat-ı kiram efendilerimize dahi yer yoktu. Pusulası şaşmış bu söylem “yukarıdan” bir tehditle herkesin manevi nasibini de tayin etmeye çalışıyordu. Eski sofiler ve icazeti kendinden menkul hocalardan oluşan başka bir zümre ise makam-mevki mütehassısı olarak zuhur ediyor, sözde tasavvufi dayanaklarla bu anlayışı şerh etmeye çalışıyordu. Bu ilk halkanın etrafına bir sosyal medya fenomeni, Gavs hazretlerinin halifeleri olan büyüklerimize “büyüğe hürmeti” anlattığı videolarıyla eklemleniyordu. Edepten yoksun bu şahsın hadsizlikleri bununla sınırlı kalmıyor, yıllarca istifade ettiği Elhüseyni ailesinin ihtilafına gururla dahil oluyor, fırsatını bulduğunda galiz hakaretler etmekten geri durmuyordu. Yine Menzil’le ilgisi bulunmayan kimi diğer meşhur ve gazeteci şahsiyetlerin, Gavs hazretleri hayattayken Menzil’e davet edilmeleri, Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’yi “Menzil Şeyhi” olarak, daha o zamanlardan lanse etmeleri, planlı bir sürecin yavaş yavaş nasıl işlendiğini gözler önüne seriyordu. Ve en son ve tehlikeli halka, karanlık odaklar eliyle dizayn edilmiş gibi hareket eden yeni sosyal medya hesaplarıyla tamamlanıyordu. Yüzlerce bot hesap tarafından desteklenen amiral gemisi niteliğindeki hesaplar üzerinden Semerkand Vakfı yöneticilerine, Elhüseyni ailesinin fertlerine hatta irşadla görevli mürşid-i kamillere ağır hakaretler ve iftiralar edildi, hedef gösterme çalışmaları yapıldı. İletişim ve algı yönetiminde, sosyal medya kanallarını bir üs olarak kullanan bu yeni duruş; gizemli, ulaşılamaz hatta devlet tarafından dahi tespit edilemez imajlarıyla insanları zehirlemeye devam ediyordu. Ancak süreç içerisinde bu hesaplar üzerinden aile içindeki meselelerin, köyde anlık olarak temin edilen görüntülerin, yalnızca muhataplarıyla yapılan yazışmaların seçilerek servis edilmesi ise kimler tarafından yönetildiğine dair önemli öngörüler sunuyordu. Kamuoyunun açıkça gördüğü haliyle hiçbir kutsalı bulunmayan bu hesaplar, iffete dil uzatmaktan, kişisel verilerin paylaşılmasına kadar geniş bir sahada hukuku ve ahlaki değerleri çiğnemekten geri durmuyordu. Çelişkiler En yüksek perdeden iddiaları dile getirenlerin, ilim ve irşad beldesi olan Menzil’de dahi bütün çabalarının ticarethaneler üzerine olduğu zamanla ortaya çıktı. Sofileri müşteri olarak gören bir anlayışla ve vakıflarının ticaretle olan kuvvetli bağını ilan edercesine dükkanlara vakıf logoları koyuldu. Yetmedi bir de yeni bedesten inşa edildi. Vakıf çatısı altında ise yeni ticari markalar üretilerek, yapılmayacak denilen ticari faaliyetlerin tamamı bir bir hayata geçirildi. Bu tavır yaşanan iki yıllık sürecin bir özeti niteliğindedir. Zira son iki yıl eylem söylem çelişkileriyle doludur. Bugün ısrarla savunulan şeyler, ertesi gün inkar edilmiş; böylece ortaya büyük bir tutarsızlık örneği çıkmıştır. Bu tutarsızlıklardan biri de hakem heyeti sürecinde ortaya konuldu. “Kim ilmi yüksekse, kimin takvası yüksekse, kimin zikri yüksekse bizde hürmete layık olan odur. Baş köşe onundur” demişlerdi... Fakat ilimde ve takvada zirve şahsiyetler olan ve Allah rızası için, kardeşlerin arasını düzeltmek ve müminleri selim bir yola sevk etmek için Menzil’e gelen merhum Gavs hazretlerinin halifelerine hürmetsizlik ettiler. Baş köşeye oturtmak şöyle dursun, bu kıymetli zatları ağır sözlerle Menzil’den kovdular. Çünkü onlara göre, ister zikir ehli, ister ilim ehli olsun kendi görüşlerini desteklemeyen herkes haksızdı ve hakarete müstahaktı. Mevla’nın rızasını arayan insanları, sorumsuzca ve koşa koşa, Gavs hazretlerinin evlatlarına hakaret ve iftira edecekleri meydanlara sevk ettiler. Gavs hazretleri zamanında emin bir belde olan Menzil’de, Gavs hazretlerinin evlatlarına ve torunlarına saldırmaya yeltendiler. Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin “Ben bu köyün ağasıyım, herkese söyleyin bunu bilsinler” şeklindeki açıklamalarıyla örtüşen bir çalışma yürüttüğü ortadadır. En büyük çelişki ise sonradan üretilen “ümmetin malı” söylemiyle oluşturulmaya çalışılan algının tam tersi bir tutumun vakfın kuruluşunda bir madde olarak eklenmiş olmasıdır. Serhendi Vakfı’nın vakıf senedinde, vakfın herhangi bir sebeple sona ermesi halinde üzerindeki varlıkların Halidimünevver şirketine devrolacağı yer alıyordu. Bahse konu şirketin ortakları ise Seyyid Muhammed Saki Elhüseyni’nin 3 erkek evladıydı. Bu maddenin ortaya çıkmasına takiben gelen tepkiler üzerine değiştirildiği ifade edildiyse somut bir bilgilendirme yapılmış değildir. Neticede Semerkand Vakfı’nın gayrimenkulleri “ümmetin malına sahip çıkma” kılıfı ile buraya aktarılmıştır. Diğer tarafta durum böyle iken Rahmetli Gavs hazretlerinin mahdumları yönelik “Ümmetin malını miras yapmak istiyorlar” söylemi kabul edilemez. Üstelik defalarca net bir şekilde reddedilmesine rağmen bu yalanın tekrar tekrar söylenmesinin, basına manşet sipariş edilmesinin, kırmızı pankartlı göstermelik protestolar gerçekleştirilmesinin hiçbir makul izahı olamaz. Bu ithamların muhatabı olan büyüklerimiz, meselenin İslam hukuku çevresinde değerlendirilip çözülmesi gerektiğini defalarca ifade etmişlerdir. Sorunun reçetesi İslam hukukudur. Görülmüştür ki ümmet söylemini diline dolayanlar İslam hukukuna başvurmak yerine popülist söylemlerini tekrar etmeyi tercih etmektedir. Buradan da amacın yapmak değil, yıkmak olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Netice Görüldüğü üzere mesele kişisel birtakım çekişmeler veyahut bazı odaklara hizmet eden haber mecralarının perçinlemek istediği gibi mal mülk kavgası değildir. Gittikçe ayrışan bir üslubun özelde Menzil’e, genelde tasavvufa ve dini hayata verdiği zararın önüne geçme çabasıdır. Seyyid Muhammed Fettah Elhüseyni ile Seyyid Muhammed Mübarek Elhüseyni’nin çabası, tümüyle Menzil’in yarım asırda mümin gönüllerde oluşturduğu müstesna konumun ve kendilerine miras kalan meşrebin muhafaza edilmesine yöneliktir. Meşrebi muhafaza etmek için ortaya konan bu çaba; sistemli algı çalışmaları, lobicilik faaliyetleri, sosyal medya operasyonları ve sipariş haberlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Yıkmak kolay, korumak ise zordur. Yıkmanın kolaylığından istifade edenler korumaya çalışanların sukutlarından güç devşirerek 2 yıllık süreçte kendi yaklaşımlarını kamuoyuna “ümmetin menfaatineymiş gibi” lanse etmişler, maalesef bunda da kısmen muvaffak olmuşlardır. Oysa hakikat tektir. Ve ortaya çıkacağını da inancımız tamdır. “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.” hadis-i şerifi fehvasınca; biz merhum Gavs hazretlerinin kapısında yetişmiş kardeşlerimizin bu duruma düşmelerini asla istemeyiz. Allah Teâlâ cümlemizi bu fitne ortamından ve fitneci zihniyetin oyunlarından kurtarsın. Tasavvuf ehlinin sarıldığı takva ve nezaketi merkeze alarak “Allah yolunda yarışan” kardeşler olmayı cümlemize nasip etsin. Amin. #menzil #tarikat #tasavvuf

Menzil Yolu Teyit

67,421 views • 1 year ago

Ahmet Kaya, Orhan Kotan tarafından Séx Ubeydullah adına yazılan şiiri seslendirmişti.. benim göğerdiğim toprak halkların isyanıdır şeyh ubeydullah nehri derler adıma kanım acılıdır çaresiz yorgun ve yaralıdır. ubeydullah nehri derler adıma acılıdır birinci yanım ikinci yanım cinayet üçüncü yanım zindandır işkencedir. dördüncü yanım akıl sır ermez göz görür dil söylemez. ipe çekildiysek eğer /be şeref ü zureker mahabad'tan rewanduz'a cizre'ye ip atıp kin ördüğünden. 1879 yılında, Şéx Ubeydullah baş kaldırıyordu. Şéx Ubeydullah, Nakşibendi Şex i Seid Taha'nın oğluydu. Seid Taha, Şéx Said'in dedesi Şéx Ali ile okul arkadaşı ve dosttu. Kadere bakın, iki dostun torunları Seid Abdülkadir ile Şéx Said daha sonra aynı isyanda (1925) birleşecek ve kısa aralıklarla idam edileceklerdi Şéx Ubeydullah, dini bilgin olarak ve saygın kişiliğiyle Kürdistan'ın önde gelen liderlerindendi. Varlıklıydı. Bütün Kürdistan'da, adı tartışımaz saygı ve sevgiyi ifade ediyordu. Celile Celil'in yazdiğına göre, Şéx Ubeydullah'ı tanıyan bir Ermeni, onu şöyle anlatıyordu: "0, mükemmel bir insandı. Faal, çalışkan, efendi ve bilgiliydi. Yetim ve dul kadınları, babaca bir ilgi ve himaye ile kollardı. Kürtler, dertlerini ve uğradıkları haksızlıkları anlatmak, din ile ahlak konusunda fikrini almak için dört bir taraftan Şemdinan'a gelirlerdi. Kürtler onu adil ve insancıl bir lider olarak sever, sayarlardı. Şéx , 1879 yılı güzünde, İran ve batıdaki Kürt liderlerle, ayaklanma için temasa geçtiğinde 50 yaşlarındaydı. İngiltere'nin bütün çabalarına rağmen, saygın kişiliği sayesinde Kürt liderlerin büyük çoğunluğunun desteğini aliyordu. Şéx bu arada, Ermeni Gregoryan kilisesi ve Süryanilerin lideri Mar Şamun ile işbirliği için temasa geçiyor, iran Kürdistani'ndaki Mahabad, Urmiye, Uşnuye merkezlerini üs olarak seçiyordu. Kürdistan tarihinde, ilk genel birlik ve dayanışma Kurultayı, 1880 yılında Şéx Ubeydullah'ın liderliğinde Şemdinan'da toplandı. Toplantıya Kürdistan'in dört bir yanından liderler katılıyordu. Ubeydullah, toplantıda Emenilere karşı herhangi bir harekette bulunulmamasını ve işbirliği yapılmasını kabul ettiriyordu. İran'ın, askeri açıdan daha zayıf olduğunu söyleyerek, Isyanın bu cephede başlatılacağını söylüyor ve önerisini Kurultay kararı haline getiriyordu. Şéx'in amacı, daha ik aşamada kurtarılmış bir merkeze sahip olmakti. İsyan, 1880 yılının Ağustos ayında Mangur Hamza Ağa komutasındaki bir Kürt birliğinin Mahabada taarruzuyla başladı. Ubeydullah'ın genç oğlu Seid Abdülkadirin başında bulunduğu birliğin katılmasıyla şehir ele geçirildi. İngiltere Osmanli'nın yanındaydı. Osmanlı ile Iran ise saf halinde.. Rusya Iran'a askeri yardım göndermişti. Çünkü, hepsinin ayrı ayrı çıkarları söz konusuydu. isyancilar, birleşen güçler karşısında, Iran içlerinde daha fazla ilerleyemediler. Ama onları durduran etken dörtlü ittifak değil, bazı Kürt önderlerin zaafıydı. Entrika Kürtlerin önüne çıkmış, kimi Kürt liderlerini, Kürdistan ittifakından çekmeyi başamişti. Şéx Ubeydullah, Kürtlerin parçalanıp birbirini arkadan vurmaya başladığını görünce, hüzün içinde isyan bayrağını indirmiş, memleketi Şemdinan'a geri dönmüştü. Şeyh Ubeydullah, 1881 yılında tutuklanıp İstanbul'a götürüldü. 1882 yılının Temmuz ayında kaçıp Kürdistan'a döndü. Oğulları Sadık ve Seid Abdülkadirle birlikte, beş bin kişilik bir güçle yeniden ayaklandı. Iran ve Osmanlilar ortak düşmanlarına karşı ortak bir cepheyle taarruza geçtiler. Şéx , savunmaya geçtiği Oramar kalesinde tutsak düştü. Onu, önce Musul'a götürdüler. Kürtlerle yeniden ilişkiye geçmesi üzerine Mekke'ye sürgün edildi. Ahmet Kahraman

Erdal Engin Karer

50,313 views • 1 year ago

KUZULARIN, KOYUNLARIN, SIĞIRLARIN, KEDİLERİN, KÖPEKLERİN VS. AŞILANMASINI DURDURUN! Bu defa ben susacağım; aralarında "Aşı Karşıtı Veterinerler Topluluğu"ndan da üyeleri olan, aklı ve vicdanı hür, gerçek bilimin savunucusu, hayvanların hayatını ilaç şirketlerinin menfaatine değişmeyen hakkaniyetli veterinerler konuşacak! Videodaki hanım Veteriner Hekim Marcie Fallek Marcie Fallek, DVM bakın ne diyor: "Veterinerlik fakültesinde aşılar hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Şimdi bile yaptığımız aşıların içinde ne olduğunu bilmiyoruz. İlaç firmalarını bunu öğrenmek için aradığımda bize sadece tescilli olduğunu söylüyorlar ama içerik hakkında bilgi vermiyorlar." Veteriner Hekim Dr. Stephen Blake: “Aşı konusuyla ilgili olarak bana yeterli eğitim verildiğine kesinlikle inanmıyorum. Bana aşıların ‘bağışıklama’ ile eş anlamlı olduğu öğretildi. Hayır, bunlar birbiriyle alakasızdır. Bana aşıların güvenli olduğu öğretildi ve genel halk üzerinde kullanılmadan önce bunlar üzerinde güvenlik çalışmaları yapıldığı sadece ima edildi. Bunlar güvenli değil. Bana aşılamadan birkaç saat sonra olumsuz bir şey olursa bunun aşılarla ilgili olduğu, ancak bu süreden sonra olursa bunun aşılarla hiçbir ilgisi olmadığı öğretildi. Gerçek şu ki aşılar, aşılamadan birkaç saat veya yıl sonra ortaya çıkabilecek gizli bir durum yaratabilir. Bana hayvanların 'bağışıklık sistemleri'ni güçlendirmek için her yıl aşı olmaları gerektiği öğretildi. Yıllık güçlendiricilerin endike olduğunu gösteren hiçbir çalışma yok veya bir hayvanın 'bağışıklık sistemi'ni güçlendirmek için yıllık aşıları destekleyen herhangi bir bilimsel veri yok. Aşılarda bulunan ve kansere neden olabilen cıva ve alüminyum hidroksitin nörotoksinler olduğu ve otoimmün hastalıkları tetikleyebileceği bana hiç öğretilmedi.” Veteriner Hekim Dr. Arthur Freedman: “Eğitimim süresince aşılamanın olası kısa veya uzun vadeli olumsuz etkileri hakkında bilgilendirilmedim. Uygulamaya girdiğimde, anında Tip 1 aşırı duyarlılık reaksiyonları (anafilaksi, kabarıklıklar, kusma ve ishal) gözlemledim. Ayrıca nöbetleri ve otoimmün hemolitik anemiyi aşılama ile ilişkilendirebildim.” Veteriner Hekimler Kraliyet Koleji Üyesi Dr. Mark Carpenter: “Üniversitede aşılama, olası riskler çok az tartışmayla geçiştirildi. Uygulamada, aşıyla ilişkili olduğuna inandığım cilt hastalığı (alerjik), inflamatuar bağırsak hastalığı ve aşılamayla tetiklenmiş veya aynı zamana denk gelmiş gibi görünen epilepsi sorunlarını gördüm.” Veteriner Hekim Dr. Erin Zamzow: “Okulda olduğumuz dönemde köpekler, kediler ve atlarda aşılama bilimi tam olarak araştırılmamış veya öğretilmemişti. 1990 yılında mezun oldum. O zamanlar Dr. Ron Schulz, köpekler ve kedilerde yıllık aşılamanın bilimsel bir temeli olmadığını gösteren araştırmayı yapmıştı. Bu neden vurgulanmıyordu? Yıllarca bu uygulamayı sorguladım, köpekler ve kedilerde yıllık veya hatta üç yılda bir aşılamanın korku ve maddi kazançtan başka bir nedeni olamayacağını anladım.” Bütünsel veteriner, aşı araştırmacısı ve “Vaccinosis: The Mark of the Beast” ve “Emotions and Biological Harmony in Humans and Pets” kitaplarının yazarı Dr. Patricia Jordan: Aşılama konusunda hiçbir eğitim almadık, bize eğitim verenler bile bilmiyordu. Veterinerlerin aşı önerilerinde bulunmaları doğru değil çünkü aşılar veya immünoloji konusunda yeterli eğitimleri yok. Ne yazık ki bu durum son sınıf öğrencilerine eğitim verenler için de geçerli! Bunu tıp doktorlarına ve çocuk doktorlarına da taşımak isterdim. Hiçbiri aşı önerilerinde bulunmamalı. Aşı şirketlerinin de bu kararı vermesine izin vermezdim. Düzenleyici kurumlar da değil, çünkü neyi düzenlediklerini/lisansladıklarını bile bilmiyorlar. Bu rahatsız edici bir gerçek!” Veteriner Hekim Dr. Ronna S Kabler: “Aşı konusundaki eğitimim tamamen yetersizdi. Aşıların nasıl çalıştığını öğrendik, ancak hayvanları aşılamanın gerçek uygulamasıyla ilgili hiçbir bilim öğrenmedik. Özel muayenehanede yeni bir veteriner olarak, sanki beyni yıkanmış veya otomatik pilottaymış gibiydim. Sanki 'tüm köpeklerin ve kedilerin aşılarının zamanında yapılması gerekiyordu.' Onlara aşılama ile herhangi bir zarar verdiğimizi düşünmüyorduk.” Veteriner Hekim Dr. Christina Chambreau: “Eğitimimiz eksik ve kafa karıştırıcıydı. Öğrendiklerimizi sorgulamamız bizlere asla öğretilmedi - sadece ezberlememiz öğretildi. Bütünsel bir veteriner olduğumdan beri, belirli hayvanlarda aşılarla ilişkilendirmediğim hiçbir hastalık olmadığını söyleyebilirim.” “Dr. Pitcairn's Complete Guide to Natural Health for Dogs & Cats” kitabının yazarı; “International Foundation for Homeopathy” 1985-86, Yönetim Kurulu Başkanı; “Animal Natural Health Center, Inc.” 1985-96, Başkanı;” The Academy of Veterinary Homeopathy” 1996, kurucu üyesi; “The Academy of Veterinary Homeopathy” 1996-1998, Başkanı Dr. Richard H. Pitcairn: “Köpeklerde ortaya çıkan kronik hastalıkların aşırı aşılamanın etkileriyle ilişkili olduğunu görüyorum.” Veteriner Hekim Dr. Patty Khuly: “Aşıların tekrarlanmaması gerektiğine dair bol miktarda bilimsel kanıt olmasına rağmen, veterinerlerin çoğunluğu hala her yıl aşı yaptırmaya devam ediyor. Veterinerlerin müşterilerinden aşı kaynaklı hastalıkları tedavi etmek için ilaçlar ve benzeri şeyler için para koparmaya çalışması suçtur.” Veteriner Hekim Dr. Bob Rogers: “Her yıl, ABD'de 30 binden fazla köpek ve kedi gereksiz aşıların olumsuz reaksiyonları nedeniyle ölüyor. Amerikan Veterinerlik Tıp Derneği, Amerikan Kedi Hekimleri Derneği ve Amerikan Hayvan Hastanesi Derneği ile ABD'deki yirmi iki Veterinerlik Fakültesi, evcil hayvanlar için önerilen aşıların sayısında ve sıklığında azalmaları onayladı. Giderek daha fazla araştırma, çoğu aşının gereksiz ve potansiyel olarak zararlı olduğunu doğruladı. Ve yine de ABD'deki Veterinerlerin %90'ı bu yönergeleri görmezden geldi ve gereksiz ve potansiyel olarak zararlı olduğu kanıtlanmış aşıları yapmaya devam ediyor.” Veteriner Hekim Dr. Don Hamilton “Homeopathic Care for Dogs & Cats”kitabında şöyle yazıyor: “Geleneksel olarak eğitilmiş biri olarak, başlangıçta aşıları destekledim, ancak gözlemlerim bana bunların iddia edildiği gibi hastalıkları önlemediğini bilakis çok fazla hastalık yarattığını gösterdi. Neredeyse her durumda aşıdan kaçınmanızı öneririm, çünkü aşının hastalığı önlemekten ziyade hastalık yarattığını biliyorum.” Veteriner Hekim Dr. Charles E Loops: “Rutin aşılamalarla değişmesi gereken ilk şey, aşıların zararlı olmadığı mitidir. Veterinerler ve hayvan koruyucuları, yıllık aşılamalarla hayvanları hastalıktan korumadıklarını, aslında sevdikleri ve baktıkları bu hayvanların sağlıklarını yok ettiklerini fark etmelidirler.” Veteriner Hekim Dr. Dee Blanco: “Kuduz aşısından sonra, genellikle çok fazla epilepsi/nöbet görüyoruz, köpekler veya kediler birkaç gün boyunca saldırganlaşabilir. Sıklıkla, kedilerde idrar yolu enfeksiyonları görürsünüz, genellikle [yıllık] aşılarından sonraki üç ay içinde... Geri adım atarsanız, zihninizi ve kalbinizi açarsanız, aşılamadan sonra hastalık kalıplarını görmeye başlayacaksınız.” Ayrıca: "ŞAP AŞISININ HASARLARI, ŞAP HASTALIĞI DİYE PAZARLANIYOR! HAYVANCILIĞIMIZ ŞAP SALGINI PALAVRASIYLA BİTİRİLMEK İSTENİYOR!" başlıklı yazım ( SentezTv @Sentez_Tv tarafından büyük emeklerle seslendirilerek video olarak yayınlanmış: O uzun yazıyı okumaya üşenenler sesli olarak dinleyebilir. :) Hayvancılıkla uğraşanlarla ve hâlâ hayvanlarını aşılama hatasında bulunan insanlarla mutlaka bu yazı dizisini ve ilgili videoyu paylaşalım.

Gül Temel

34,461 views • 1 year ago