正在加载视频...

视频加载失败

yaşayamamak..

1,660,964 次观看 • 11 个月前 •via X (Twitter)

10 条评论

Louder 的头像
Louder11 个月前

canlarım forum americaya katılalım

Yiğidos 的头像
Yiğidos11 个月前

asıl koyan şey dünyadaki birçok eski devlet kadar derin geçmişleri olmamasına rağmen yüzyılda devasa bir kalkınma inşa etmeleri. Sol : USA Manhattan, Empire State açılışı Mayıs 1931. Sağ: 1931 İstanbul Gelişmişlik farkı. Bunu dert edinen bir siyaset görürseniz destek verin.

Han 的头像
Han11 个月前

Bi yandan da olurda gitme imkanı olursa nasıl yerleşcez nasıl hayatta kalcaz korkusu bendd mi var aq cennry vatan usa..

Louder 的头像
Louder11 个月前

var var

.... 的头像
....11 个月前

Gidin 4 5 ay work and travel yapın bu kadar zor olmamalı ,eliniz yüzünüz düzgünse veriolar zaten vize

Ensar 的头像
Ensar11 个月前

pes etmezsek gideriz

Elessar 的头像
Elessar11 个月前

Fenasal hem de her gün bunu düşünüyorum

Can 的头像
Can11 个月前

Ah ah

arda 的头像
arda11 个月前

üzdü

mert 的头像
mert11 个月前

bazen fena koyuyor

相关视频

Refaha Yürüyen Vicdan: Çocuklarımızın Yüzüne Bakmak İstiyorsak Kahire’de güneş, sabahın ilk saatlerinde bile bir keder gibi doğuyordu. Tozlu sokaklardan geçip Refah’a uzanan kalabalık bir yürüyüş başlamıştı. Herkesin adımlarında başka bir hikâye, başka bir suskunluk vardı. Kalabalık büyüktü ama sessizlik daha büyüktü. Bu sessizlik, utancın ve vicdanın ortak diline dönüşmüştü. İnsan bazen konuşarak değil, yürüyerek anlatır içindeki feryadı. Yürüyüş esnasında kalabalığın içinde, yüzünde ne medya kimliği ne de ülke rozeti taşıyan bir kadınla göz göze geldim. Adı Stella’ydı. Almanya’dan geldi. Elinde yalnızca bir su şişesi ve yorgun bir sırt çantası vardı. Ona kim olduğunu sormadım; ama neden burada olduğunu, durduğu yer, taşıdığı ifade zaten sessizce anlatıyordu. Sadece birkaç kelime etti, ama o kelimeler kalabalığın uğultusunda yankı oldu: “Bu hayatta çok kötü şeyler oluyor. Eğer çocuklarımızın yüzüne bakmak istiyorsak, sessiz kalamayız. Almanlar, Türkler… artık kim olduğumuzun önemi yok. Herkes burada çünkü herkes her şeyi görüyor. Elimizde telefonlar var, görüntüler var… Ama evde oturup kahvemizi içmeye, işe gitmeye devam edemeyiz. Böyle şey olmaz. Ayağa kalkmak lazım. Çünkü çocuklar ölüyor… Anneleri, babaları ölüyor...” Stella bir gazeteci değildi o gün. Haber yapan değil, acıyı taşıyan bir insandı. Belki de en gerçek habercilik artık kalbiyle yürümekten geçiyordu. Sessizce yürüyen insanların gözlerinde, anlatılamayan bir yük, bastırılmış bir haykırış vardı. Refah’a atılan adımların arasında yalnızca Ortadoğu’dan insanlar yoktu. İspanyol bir çift, ellerinde zeytin dalı taşıyordu. Kanada’dan gelen bir kadın gözyaşlarını mendiline değil, küçük bir çocuğun oyuncak ayısına siliyordu. Her birinin ortak bir yarası vardı: Görmek. Ve artık hiçbir şey olmamış gibi yaşayamamak. İnsan bazen kendi acısına bile yabancılaşır. Ama bu yürüyüşte insanlar birbirinin acısına yabancı değildi. Herkesin kalbinde, başkalarının çocukları için atan bir parça. Herkesin omuzunda, dünyanın başka ucundaki bombalanmış bir evin tuğlası. Kimileri sustukça içten içe yanıyor, kimileri ağlamayı bile unutur hale gelmişti. Bu yürüyüş, Gazze için yürünüyordu. O coğrafyada bombaların altında kalan çocuklar, enkazdan sağ çıkamayan anneler, göz göre göre susulan, görmezden gelinen bir vahşetin ortasındaydılar. Kalabalık; Gazzeli çocukların, annelerin, insanların hayatta kalabilmesi için yola düşmüştü. Bu yürüyüş, onların sesi olma gayretiydi. Gazze artık yalnız değildi. Bu kalabalık, o acının yalnızca bir ülkeye, dine ya da sınıra ait olmadığını gösteriyordu. Alanda Müslümanlar kadar Hristiyanlar da vardı. agnostikler de... Farklı kıtalardan, inançlardan, geçmişlerden gelen insanlar tek bir duyguda birleşmişti: Vicdan. Toprağın sıcağı, bedenin yorgunluğuyla birleşiyordu ama kimse durmak istemiyordu. Çünkü bu yürüyüş sadece Refah’a değil; insanlığın kendine dönüşüydü. Kalabalık, yeryüzünde hâlâ kalmış azıcık merhametin izini sürüyordu. Yol boyunca birbirine sıkıca sarılan insanlar vardı. Diller farklıydı ama duygular aynıydı. Göz göze gelen iki insan, hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan anlaşabiliyordu. O anda ne siyaset konuşuluyordu, ne analiz yapılıyordu. O anda sadece kalp konuşuyordu. Bir yaşlı adam, elinde bastonla yürüyordu. Her adımda hafifçe sendeleyerek ama inatla ilerliyordu. Yanından geçen genç bir adam, koluna girdi. İsimlerini sormadılar. Kim oldukları önemli değildi, neden orada oldukları yeterince güçlü bir cevaptı. Bir köşede susarak yürüyen genç bir kızın elinde kendi çizdiği bir pankart vardı: "İnsanım, çünkü acıyı taşıyabiliyorum." Yalnızca o yazı bile, sayfalarca rapordan, manşetten, söylemden daha etkiliydi. O gün Kahire’de, adımlarımızı bir hedefe değil, bir haykırışa doğru attık. Bu haykırış, sadece Gazze için değil; kaybettiğimiz merhamet için, unuttuğumuz ortak insanlık için, susturulmuş çocukların sesi için yankılandı. Ve o ses hâlâ kulaklarımızda çınlıyor: "Ayağa kalkmak lazım." Erdal Elibüyük 15.06. 2025, Kahire

Erdal ELİBÜYÜK

23,319 次观看 • 1 年前

"Deniz Göktaş’ın mizahı düşmanca değil, karşımızda bir tür "performatif hassasiyet" var” Yıldıray Oğur: 💬"Aslında ben Deniz Göktaş'ın gösterisini izlediğimde, oradaki her yöne dokunan mizahın takdir edilmesini beklemiştim. Örneğin Erdoğan'la ilgili bir bölüm var ama Ekrem İmamoğlu'yla ilgili de diploması üzerinden bir espri var. Muhtemelen çoğunluğu İmamoğlu seçmeni olan bir kitleye bu espriyi yapmak bayağı cesurca. Ben de bunu çok cesurca bulmuştum ve iktidar cenahındakilerin de bunun yüzü suyu hürmetine, "Diğerlerine de yapılsın artık, yapacak bir şey yok" demesini beklemiştim. Ancak burada bir tür "performatif hassasiyet" ortaya çıktı. İnsanlar aslında tam olarak rencide olmuyorlar ama "Buna hassas olduğumuzu göstermemiz gerekiyor, bundan rencide olmalıyız" gibi bir hava içine giriyorlar. Dinle ilgili gerçekten insanları rencide edecek bir yerden yapmıyor espriyi.. Dört kitaptan bahsediyor, "Favori kitabımız son kitap, hepimizin favori kitabı" diyor. Devamında, "Kitabın yazarı 1200'lü yıllarda tekrar bir şey göndermek istese..." diyerek aslında normal bir ateistin yapacağının aksine, kitabın yazarının Hz. Muhammed değil Tanrı olduğunu söylüyor; çünkü 1200 yılında Hz. Muhammed yok. Sonra da "Son kitap demişiz bir kere, domuz da yemeyiversinler" şeklinde bir espri yapıyor. Buradaki Tanrı’nın konuşturulma biçimi elbette yasak ve haram görülür. Buna rağmen tasavvufta buna yakın bir literatür var. Yunus Emre divanlarında bile mevcuttu ki o dönemde de bu durum tepki çekmiştir. Fakat ben buradaki dilin saldırgan olmadığını, karşı tarafı rencide edip üzmek gibi bir niyet taşımadığını düşünmüştüm. Çünkü Deniz Göktaş, Atatürk, Alevilik, Solculuk üzerine de mizah yapabilen, İslamofobik olmayan biri oldu hep. Bunun bilindiğini zannediyordum. Bilinmiyormuş. Hemen siyasal Alevici diye paketlendi. Hemen kimliği üzerinden "O zaten bizim düşmanımız, niyeti kötü" algısı yaratıldı. Çoğu insan ilk izlediğinde belki gülümsemiş olmasına rağmen, sonradan öğrenilmiş bir refleksle "Bu konuda hassas olmalıyız, bunu geçiştirmemeliyiz" gibi bir tepkiye yöneldi ve sonuç buraya bağlandı. Türkiye'de böyle yeni bir stand-up kuşağı var. Özellikle bu stand-up'ların yapıldığı, aynı zamanda bir şirkete de dönüşmüş olan "TuzBiber" adında bir oluşum var. Buralarda yapılan espriler gerçekten Türkiye'deki ifade özgürlüğü sınırlarının epey üzerinde ve herkes aslında biraz da kendisiyle ilgili mizah yapıyor. Örneğin Kürt, solcu ya da muhafazakar geçmişten gelen komedyenler var. Doğu Demirkol da buralardan çıkmasa bile benzer bir ekolden beslenerek bu tarz bir mizah yapıyor. Hatta geçmişte Alevilerle ve Madımak Katliamı ile ilgili Alevi bir kız espri yapmıştı ve gözaltına alınmıştı; o dönem Alevi dernekleri ayağa kalkmıştı. Mevlana ile ilgili birisi bir espri yaptığında yine insanlar "Bu nasıl yapılır?" diye tepki göstermişti. Atatürk ile ilgili de birkaç kişi gözaltına alındı ve kampanyalar yapıldı. Ortada çok cesur bir mizah çizgisi var ve insanlar bunu komik buluyor. Bu mizah, karşı tarafa saldıran bir dil değil; çok daha içeriden ve dokunulmayan hassas noktalara temas eden bir mizah olduğu için komik oluyor. İşin doğası gereği, alttan gelen ve bizim Türkiye'deki siyasi kutuplaşmanın dışına çıkan bir mizah dalgası bu. Bu komedyenler bütün Türkiye'yi dolaşıyor, Anadolu'da turneler yapıyorlar. İnsanlar onlara kahkahalarla gülüyor. Ben bu kuşağı son 5-6 yıldır Türkiye’de birşeyler değişiyor galiba diye dikkatle izliyorum.

serbestiyet

22,069 次观看 • 13 小时前