Chasing Dreams, Facing Realities w/ #DemetÖzdemir Kendini gerçekleştirmek bir... yolculuk. Tahmin edildiği kadar basit değil evet ama bir başlangıçla akıp gidiyor. Seçimlerin. Hayallerin. Hayata bakışın. Her şey tamamen insanın kendisiyle ilgili. Bu bir yolculuk, varış noktası değil. #basedistanbulshow more

Based Istanbul
19,170 görüntüleme • 6 ay önce
ben hâlâ alya’nın, cihan’la olmayacağını söylemeyip ölümü göze alışını... aşamıyorum. cihan orada olmasaydı alya gerçekten o uçurumdan onun için kendini bırakacaktı. bu, insanın canını hiçe sayacak kadar derin bir sevginin göstergesi. alya daha nasıl kanıtlayabilir sevgisini? alya, kalbini Cihan’a emanet etmişken, onun için ölümü bile göze almışken hâlâ bu kadının sevgisini sorgulamak nasıl mümkün olabilir? bazen sevgi kelimelerle anlatılmaz bir bakışta, bir susuşta, bir vazgeçişte saklıdır. alya’nınki de tam olarak böyle bir sevgi. gürültüsüz ama sarsıcı. Sessiz ama uçurumdan atlayacak kadar cesur. onun cihan’a olan sevgisi tartışılacak bir şey değil hissedilecek, derinden anlaşılacak bir şey.show more

ilay🧸⃤
30,801 görüntüleme • 5 ay önce
Kişisel gelişim sosyal medyada anlatıldığı haliyle basit bir yalandan... farklı değil. Sabah 5’te kalk. Soğuk duş al. Şu kitapları oku. Kulağa üretken geliyor değil mi? Ama gerçekte ne oluyor? Bir süre kendini iyi hissediyorsun… sonra hayat yine seni aşağıya çekiyor. Çünkü mesele sabah rutinleri ya da “hack” denilen kısa yollar değil. Gerçek dönüşüm, bir amaçla yaşandığında olur. Tükettiğin içeriklerin çoğu sana bu amacı vermez. TikTok’ta trend olan bir müzik, sabah yataktan kalkman için yeterli sebep olamaz. Senin daha derin bir şeye ihtiyacın var. Pes etmenin kendine ihanet gibi hissettireceği bir sebebe. Sadece başarılı olma isteğinin ötesine geçen bir nedene. Bak, ailenin hikâyesine… Onlar hayallerinin peşinden koşmadı. Zor işlerde çalıştılar, vazgeçtiler. Çünkü kendilerinden büyük bir nedenleri vardı. Bir YouTube videosu izleyip gaza geldikleri için değil. Sorumluluk aldıkları için. Ya da şu adamı düşün: Aşırı kilolu, bağımlı, tükenmiş bir haldeydi. Ve bir gün biri ona dedi ki: “Böyle devam edersen, kızını sen değil başkası evlendirecek.” O an değişti her şey. Ne bir kitap, ne bir podcast… İçindeki sevgi ateşi, onu yeniden ayağa kaldırdı. İşte mesele tam da bu: Motivasyon değil, gerçek bir neden. Mükemmel bir rutin değil, uğruna acı çekilecek kadar sahici bir amaç. Değişmek istiyorsan önce motivasyonu bırak, ve kendi nedenini bul. Çünkü hayat, birkaç kitap ya da alışkanlıkla değişmez. Gerçek büyüme böyle olmaz. Hareket etmek istemediğin, hiçbir şey yolunda gitmiyorken gösterdiğin irade belirleyicidir. Ve unutma: Kendi hikâyen, kendi acın, kendi savaşın sadece sana aittir. Hazır reçetelerle, genel geçer tavsiyelerle değil… Kendine ait bir nedenle uyanırsan, o zaman gerçekten değişmeye başlarsın. Hayatını değiştiren şey bir “hack” değil, bir “checklist” değil. Gerçek, emek ve nedenini bilmek. Sana ait, senden büyük olan o şeyle uyanmak.show more

wui
27,294 görüntüleme • 1 yıl önce
“URFANIN SAHİBİYİM” Şanlıurfa’ya geldiğinde sabah patlıcan–isot sofrasında “ne kadar... mütevazı” diye sunulan Sayın Ahmet Eşref Akbaba, katıldığı programda moderatörün son derece basit bir sorusuyla karşılaşıyor: “Önümüzdeki seçimlerde Büyükşehir Belediye Başkan adayı olacak mısınız?” Bu sorunun cevabı nettir: Evet, hayır ya da zamanı geldiğinde. Ama ne oluyor? Soru soruldukça cevap netleşeceğine, aksine dolanıyor, çevriliyor, uzatılıyor. Konu partiden açılıyor, Türkiye geneline geliyor, “iktidar olursa” gibi ihtimallerle dağılıyor. Ve sonunda ortaya çarpıcı bir ifade çıkıyor: “Ben Urfa’nın sahibiyim.” Pardon ama kimin sahibisiniz? Hani mütevazıydı? Hani halkın içindeydi? Bir televizyon programında dahi bu kadar kontrolsüz bir şekilde böyle bir cümle kuruluyorsa, bu sözün adı mütevazılık değil, açıkça kibirdir. Siyasette kullanılabilecek onlarca doğru ifade varken: “Urfa’ya hizmet ederim”, “Elimden geleni yaparım”, “Urfa önceliğim olur” gibi… Bunun yerine “Ben Urfa’nın sahibiyim” demek kabul edilebilir bir şey değildir. Açık söyleyeyim: Şanlıurfalı biri olarak kimse benim sahibim değil. Kimse Urfa’nın da sahibi değil. Evet, zaman zaman “siyasi boşluk var, yeni isimler lazım” diyoruz. Ama bu, kimseye gelip de “Urfa’nın sahibi olun” demek değildir, olmayacaktır da. Neyse… Siz yarın yine patlıcan–isot sofralarında, iskembede“mütevazılık” görüntüsü vermeye devam edin. Buna inanmak isteyen,ve inandırmaya hazır bir kitle nasıl olsa var. #urfa #urfahaber #şanlıurfashow more

Fatma Yaren Gül
38,059 görüntüleme • 3 ay önce
Cumhuriyet bir gün değil, bir vicdandır… Takvim yaprağına sığmaz,... omurgaya yazılır… Kutladığımız tarih değil, tavırdır… Bir toprağın kurtuluşu kadar, insanın kaderine sahip çıkma iradesidir… Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü farklı kılan, savaş meydanlarından çok, akla ve vicdana duyduğu güvendir… “Benim en büyük eserim ordular değil; düşünen bir millettir” derken boşuna konuşmaz… Cumhuriyetin ruhu tam oradadır… Bir kişinin değil, bir milletin ayağa kalkışındadır… Eşit doğmanın hayal olmadığını söylemektir… Söz hakkının herkese ait olduğunu ilan etmektir… Kimsenin kimseye kulluk etmediği bir düzenin mümkün olduğunu ispat etmektir… Yönetim biçimi değil, insan onurunun adıdır… Bu onur için bedel ödeyenlerin kimi tarih kitaplarına girdi… Kimi isimsiz bir mezarda sessiz kaldı… Hepsinin ortak cümlesi aynıydı: “Bu vatan bizim”… Ve evet, hâlâ bizim… Cumhuriyet; köy okulunda ilk heceyi çözmeye çalışan çocuğun gözleridir… Sandığa giderken “ben de seçerim” diyen kadının nefesidir… “Ben de konuşurum” diye kalem tutan gencin cesaretidir… İnsan olmanın çıtasını yükselten ortak sözleşmedir… Atatürk yalnızca bir ülke kurmadı… İnsanın yeniden insan olacağı alanı açtı… Körü körüne inanan kalabalıktan, düşünen bir millete geçişin kapısını araladı… Sorgulayan, üreten, kendine güvenen bir toplumun zeminini döşedi… Bugün hâlâ bazıları Cumhuriyeti “dönüm noktası” diye anlatır… Oysa o, bir yön tayinidir… Yüzünü karanlıktan ışığa çevirmenin kalıcı kararıdır… Ve bu karar geri alınmaz… O Milyonların yüreğinde doğdu… Bu yüzden sönmez… Bu yüzden her sabah yeniden yanar… Cumhuriyet, bir gün kutlamak değil, bir bilinci diri tutmaktır… Bir öğretmenin sesinde, bir öğrencinin merakında, bir kadının cesaretinde, bir çocuğun kahkahasında yaşar… Her “ben varım” diyenin içinde nefes alır… Ve fısıldar: “Unutmadan yaşa… Çünkü özgür doğdunshow more

Izzet Capa
20,577 görüntüleme • 9 ay önce
Futbol bazen insana oyundan daha fazlasını anlatıyor. Bu akşam... Freiburg – Aston Villa arasında oynanan UEFA Avrupa Ligi finalini, bana göre dünyanın en güzel ilk üç stadı arasına rahatlıkla girecek bir atmosferde izlerken; bir şehrin terbiyesini, insanların birbirine tahammülünü, hatta hayata bakışını yeniden görme fırsatı buldum. Açıkçası aklımda kalan şey maçtan çok tribünler oldu. 40 bine yakın insanın girdiği bir stad. Final gecesi. Büyük organizasyon. Ama ne bir itiş kakış, ne gereksiz bir gerginlik, ne de o tuhaf telaş hissi vardı. İnsanlar belli ki maç izlemekten daha çok, güzel bir akşam yaşamaya gelmişlerdi. Futbolu hayatlarının merkezine koymadan, hayatın keyifli bir parçasına dönüştürmüşlerdi. Freiburg taraftarı ise gerçekten etkileyiciydi. Maç boyunca hiç susmadılar. Gol yediler ama içlerindeki öfkeyi tribüne kusmadılar; daha çok aidiyetlerinin sesini yükselttiler. Takımını sevmekle rakibine düşman olmayı aynı şey sanmayan bir futbol kültürü vardı stadyumda. Uzun zamandır tribünde bu kadar gerçek, bu kadar gösterişsiz ama güçlü bir enerji hissetmemiştim. Maç öncesindeki görüntü de ayrı bir hikayeydi. Koltuklara bırakılmış bayraklarla oluşan koreografi, stadın ortasına bir buçuk dakikada kurulan o dev resim, iki tarafın da maç başlamadan birbirini bastırmaya değil eğlenmeye çalışması, hepsi farklı bir hikayeyi anlatıyor gibiydi. Bir an durup düşündüm: Futbol aslında sahada oynanan oyundan ziyade bir tiyatro, bir festival, binlerce insanın birkaç saatliğine aynı hikayeye inanma hali gibiydi sanki. En çok da maç sonunda etkilendim. Takımı kazansa da kaybetse de insanlar gecenin tadını çıkarmaya devam ediyordu. Çünkü bazı hayatlarda futbol, insanın hayatından çalan bir spor branşı olmaktan öte; hayatına eşlik eden bir eğlence olmuş. Medeniyeti büyük laflarda aramaktansa, aynı anda binlerce insanın birbirinin keyfini bozmadan eğlenebilmesinde aramak daha doğru sanırım. Futbolun geleceği belki daha hızlı oyundan ziyade; insanların tribünde birbirine rağmen değil, birlikte eğlenmeyi yeniden öğrenmesinde…show more

Fırat Fidan
29,362 görüntüleme • 2 ay önce
Avrupa, Steam’den rahatsız mı? Avrupa’nın Steam’e karşı son yıllarda... artan negatif ilgisi, gerçekten sadece rekabet ya da tüketici hakları meselesi mi? Bence değil, işin arka planı başka. Steam sıradan bir oyun mağazası değil. PC oyunculuğunun altyapısı olarak kabul edebiliriz. Oyun kütüphanesi, arkadaş listesi, modlar, pazar, topluluk… Bir gün kısıtlansa ya da kapatılsa, milyonlarca insanın gerçek anlamda alternatifi yok. Bu, devletler için şu anlama geliyor: Kontrol edilemeyen dev bir dijital alan. Valve’in farkı burada başlıyor. Meta, Google, Apple sürekli açıklama yapar, özür diler, PR üretir. Valve ise susar. Gaben kimseye şirinlik yapmaz, küresel siyasi rüzgarlara göre pozisyon almaz. Bu sessizlik, regülasyonla yönetmeye alışmış yapılar için rahatsız edicidir. Bir de Rusya ve Doğu Avrupa gerçeği var. Valve, Amerikan şirketi olmasına rağmen bu bölgelerde aşırı popüler. CS ve Dota burada sadece oyun değil, kültür. Gaben hiçbir zaman biz ve onlar dili kullanmadı. Rus internet kültüründe neredeyse bir ikon. Bu da Batı merkezli dijital kontrol anlayışıyla çelişiyor. Korsan meselesi de aslında bir mesaj. Valve korsanla savaşmadı. “Ulaşılabilir ve ucuz olursak korsan zaten azalır” dedi. Steam, kurallarla değil kullanıcı sadakatiyle büyüdü. Bugün Steam dediğimiz şey, tek bir ülkeye, tek bir siyasi görüşe bağlı olmayan ama aynı dijital alanda buluşan dev bir kitle. Ve devletlerin en sevmediği şey budur, kontrol edemediğin kitle. Half-Life 3’ün hala çıkmaması bile bu yüzden ilginç. HL3 bir oyun değil, bir olay. Valve bunun farkında. Gerekirse gündemi değiştirir, gerekirse oyuncuları tek hamlede bir araya getirir. Bu bence büyük bir koz. Adeta kültürel bir reset tuşu. Sonuç olarak: AB muhtemelen Steam’i kapatmak istemiyor. Ama onu kendi kurallarına göre şekillendirmek istiyor. Valve’in cevabı ise sessiz kalmak. Kullanıcıyı kaybetmemek. Oyuncunun güvenini devlete değil, kendine bağlamak. En önemli kısım: “Admin bunları kıçından mı salladın?” Evet. Ama dijital dünyada kontrol edilmek istenmeyen her dev platform, er ya da geç sorun ilan edilir.show more

Old But Gamer
20,378 görüntüleme • 5 ay önce
Yukarıda bi yerlerde zamanın hep aynı hızda aktığını düşünüyorsun... ama uzayın bir köşesinde sadece bir şehir büyüklüğünde ölü bir yıldız var ve bu şey saniyede tam 25 kez kendi etrafında dönüyor bir saniyede 25 tur istanbul büyüklüğünde devasa bir kütlenin bir saniye içinde 25 kez kendi etrafında döndüğünü düşün beyin bunu algılamayı reddediyor çünkü fizik kuralları bizim için böyle işlemiyor bu bir pulsar koskoca bir yıldızın çökmüş hali ama sadece bir avuç içi kadar alana sıkışmış devasa bir nötron yıldızı ve o kadar şiddetli bir manyetik alanı var ki uzayın dokusunu adeta parçalayarak etrafına radyasyon kusuyor kısım şu bu kozmik canavar yalnız değil etrafında her 2.5 saatte bir tam tur atan bir beyaz cüce var iki ölü yıldızın karanlık uzaydaki akıl almaz ölüm dansı düşünsenize o beyaz cüce için koca bir yıl sadece senin 2.5 saatine denk geliyor sen bir film izlerken onlar için koca bir yıl geçip gidiyor biz burada günlük dertlerimizle boğuşurken evren milyonlarca ışık yılı uzakta sadece kendi sınırlarını test etmek için akıl almaz bir mühendislik şovu yapıyor zaman diye bir şey yok sadece evrenin kendi kurallarını çiğnediği yerler varshow more

Deepcosmoss
12,372 görüntüleme • 2 ay önce
Şu an mutfağa gidip eline sıradan bir çay kaşığı... alsan ve uzayda sadece bir şehir büyüklüğünde olan o ölü yıldıza gidip ondan bir kaşık madde alabilsen o elindeki küçücük şeyin ağırlığı dünya üzerindeki tüm insanların toplamından çok daha ağır olurdu. Durun bir saniye beyninizi toplayın çünkü bu sadece basit bir abartı değil evrenin fizik kurallarını tamamen esnettiği o sınır noktası. Bizim dünyada bildiğimiz her şey dağlar okyanuslar binalar ve hatta senin kendi bedenin bile yüzde 99 oranında boşluktan oluşuyor. Atomların içinde devasa boşluklar var ve maddeler bu boşluklar sayesinde o kadar yer kaplıyor. Ama evrende bazı yıldızlar öldüğünde öylece sönüp gitmiyorlar. Güneşimizden çok daha büyük bir yıldız yakıtını tükettiğinde kendi kütle çekimine yenik düşüyor ve merkeze doğru korkunç bir hızla çökmeye başlıyor. Kısım şu ki bu çöküş o kadar şiddetli o kadar acımasız oluyor ki atomun içindeki o devasa boşluklar bile kütle çekimine dayanamayıp eziliyor. Elektronlar protonların içine çöküyor ve her şey nötronlara dönüşüyor. Ortada hiçbir boşluk kalmıyor. Güneşten bir buçuk kat daha ağır devasa bir kütleyi alıp sadece 10 kilometre çapında bir alana yani sıradan bir ilçenin sınırları içine hapsettiğini hayal et. Işte bu bir nötron yıldızı. Ve o yıldızdan alacağın o tek bir çay kaşığı madde tam 6 milyar ton çekiyor. Tüm insanlığın toplam ağırlığı ise sadece 400 milyon ton civarında. Yani o küçücük kaşığın içine tüm insanlığı tüm o devasa metropolleri koysan bile onun ağırlığına yaklaşamıyorsun bile. Evrenin o karanlık köşelerinde boşluğun tamamen silindiği ve koca dağların kütlesinin bir kaşığa sığdığı o ölü yıldızlar saniyede onlarca kez kendi etrafında dönerek uzay zamanı bükmeye devam ediyor. Sen burada ağırlık kaldırdığını sanıyorsun ama gerçeklik o 10 kilometrelik ölü yıldızın kalbinde saklı.show more

Deepcosmoss
43,769 görüntüleme • 1 ay önce
Müsaadenizle... Ama Esme niye böyle oldu? Herkesin hayatını değiştiren... kadın, kendi hikayesini yaşayamıyor artık. Esme bu hikayede bir başlangıç noktası gibi görünürde; olayları doğuran, kırılmaları tetikleyen... Ama günden güne hiçbir sahnede tam anlamıyla merkez olamayan bir gölgeye dönüştü. Eleni’nin annesi Esme mesela, ama hikayenin annesi Adil’in hikayesi. Çünkü onun etrafında kurulan baba-kız bağının içine Esme ancak dolaylı olarak dahil olabiliyor. Onda da kendini silerek... Esme’nin duygusu da taş gibi kaya gibi koca koca dramları da başkasının hikayesine hizmet eden duygular doğurma işlevine sahip sadece. Evet, tamam bu travmalar ona hayaller gören hasta bir zihin olarak geri döndü ve bağırmayan hiçbir şey yeteri kadar ciddiye alınmadığı için onun sessiz hayalleri ancak Adil'in fark etmesine muhtaç. Bu sayede son bölümlerde Adil'in odağında. Ama bu bile aslında Adil'in dramı üzerinden işleniyor. Onun düşünceli bir şövalye oluşu üzerinden... Esme'nin acısı bile başkasının acısını büyütmek için var. Bu yüzden Esme, hikayeyi mümkün kılan ama hikayede yaşamayan kişi gibi kalıyor; varlığı her şeyi değiştiriyor ama kendisi hiçbir şeyin içinde tam olarak yer bulamıyor. Üstelik bu silinmişlik yalnızca dışarıda değil, zihninin içinde bile böyle. Gördüğü halüsinasyonlarda bile kendine yer bulamıyor. Mutlu anlarda kendine ya genç haliyle bir mümkün zemin bulabiliyor ya da tamamen sahnenin dışına itiliyor. Sanki kendi hayatı bile ona ait değilmiş gibi, en çok özlediği şeyde bile görünmez kalıyor. Bu başlarda fedakarlıktı ama artık değersizliğe dönüştü. Niye böyle oldu? #TaşacakBuDeniz #EsDil #EsElshow more

şeyma 🕊️
10,984 görüntüleme • 2 ay önce
Sakaryaspor teknik ekibi ve yönetimi bugün Vukovic ile ilgili... net bir karar vermek zorunda. “Gitmek istiyor” haberleri doğruysa bu konu bir dakika bile uzatılmamalı. Çünkü bugün sahada takımını resmen 1 kişi eksik oynattı. Bu seviyede, bu formayla bu kadar laubali bir performansın açıklaması olamaz. Rakibin attığı ikinci golden yaklaşık 1 dakika önce yaşanan pozisyonda Vukovic’in geriye dönüşü ve savunma kayışı tamamen göstermelikti. Ne hız var, ne temas var, ne de alan kapatma isteği. Mücadele ediyormuş gibi görünen ama oyuna hiçbir etkisi olmayan hareketler. Bu futbol değil, formalite. Gol olan pozisyonda ise tablo daha da vahim. Ege Bilsel ile birebirde takibi bilinçli şekilde bırakıyor. Rakip oyuncu ceza sahasına kadar rahatça giriyor, şutunu atıyor ve Vukovic ancak pozisyon bittikten sonra kadraja giriyor. Bu bir anlık hata değil, doğrudan sorumluluktan kaçıştır. Sakaryaspor’un asıl problemi de tam olarak burada. Sahada gerçekten mücadele edenlerle, mücadele ediyormuş gibi yapanlar arasındaki uçurum. Takımın enerjisini, direncini ve reaksiyon gücünü aşağı çeken şey taktik değil, bu zihniyet. Bu maçtan sonra konuşulması gereken konu hakem falan değil. Hakem yazmak kolay, asıl zor olan sahada formayı hak etmeyen oyuncuları yazmak. Sakaryaspor medyası artık hakem ezberini bırakıp, bu takımı aşağı çeken oyuncu performanslarını açık açık yazmalı.show more

Kutay
14,424 görüntüleme • 6 ay önce
İnsan bazen hiçbir şey istemeyerek hayal kırıklığı ihtimalini ortadan... kaldırmaya çalışır. “Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek” ilk bakışta dinginlik gibi görünse de aslında yaşamla kurulan bağın da yavaşça geri çekilmesidir. Karakterin kalabalığa karışması da dikkat çekicidir çünkü bazen sokaklarda onlarca insanın içinde görünmez olmak ilişkilerde görülmenin yarattığı kırılganlıktan daha güvenli hissettirir. İnsan zamanla arzularını, öfkesini ve beklentilerini bastırdığında incinme ihtimalini de kontrol etmeye çalışır. Ve fakat insan duygularını askıya aldığında yalnızca acıyı değil canlılık hissini de kaybeder. Film boyunca hakimiyet fiziksel olarak var olan ama duygusal olarak dünyadan çekilmiş bir öznededir. Dışarıdan bakıldığında sakin görünen bu halin içinde yoğun bir yabancılaşma hissi vardır. “Hiçbir şey istememek.” cümlesi burada bir güç göstergesinden ziyade uzun süreli duygusal yorgunluğun sessiz bir sonucu gibi duruyor. Çünkü insan hiçbir şey istemediğinde hayal kırıklığından korunabiliyor belki ama aynı anda yaşamla kurduğu temas da zayıflıyor. Filmin öznesi kendini korumak için herkese kapıyı kapatıyor ve sonra içeride neden yalnız kaldığına anlam veremeyerek yaşamdan aldığı tadı da kaybediyor. İnsanların bir ötekiyle var olduğunu, bir başkaları olmadan hayatta kalmaya çalışmanın güç değil kırılganlığa kapı araladığını anlamanızı ve birlikte varlığınıza anlam katacağını bildiğiniz birilerinin hayatınızda olmasını dilerim… 🎥 The Man Who Sleepsshow more

Felsefe Parrhesia
15,822 görüntüleme • 2 ay önce
Aklınızdaki kişi Yengeç&Akrep&Balık etkili ise; Başlarda her şey güzel... giderken zamanla yavaş yavaş araya giren kırgınlıklar, söylenilmeyenler, yanlış anlaşılan cümleler ya da üçüncü kişilerin gölgesi sizi önce sessizliğe, sonra mesafeye sürüklemiş olabilir. Belki “bir süre konuşmasak iyi olur” diye başlayan konuşmalar, takipten çıkmalar, fevrilikle atılan mesajlar günlerce süren suskunluğa dönüştü. Aslında bitirmek için değil, canı yanan kalbin kendini korumak için yaptığı hamlelerdi bunlar. Sen elinden gelen sevgiyi, anlayışı, sabrı gösterirken, o bunun ne kadar kıymetli olduğunu göremedi. “Ben haklıyım” demeyi seçti. Kalbinin sesini susturdu, gururunu öne koydu, hatta belki de çevresinden duyduğu “geri adım atma, gurur yap” gibi cümlelerle hareket etti. Sen geceleri uykusuz kalıp her şeyi defalarca düşünürken, o gidip başka insanlarla konuşmuş, takipleşmiş, görüşmüş olabilir ama içindeki boşluğu kimse dolduramamış. Şu an ise bu kişi derin bir pişmanlık enerjisinde. Geceleri yatağa uzandığında, gözlerini kapattığında aklına ilk düşen sahneler seninle yaşadıkları oluyor. “Neden bu hale geldik?” sorusu boğazında düğüm gibi kalıyor ama korkuyor. İlk adımı atmaya cesaret edemiyor. Üstelik son dönemde maddi yükler, aile içi sorumluluklar ve çevresiyle yaşadığı sorunlar onu iyice içine kapatmış durumda. Güçlü görünmeye çalışıyor ama iç dünyasında dağılmış halde. Bu kişinin adında ya da soyadında E, H, Ö, N, K, A harflerinden biri olabilir. Bir şarkıda, bir rüyada, hiç beklenmeyen bir anda aklına düşen sensin. Her seferinde senin gösterdiğin fedakarlıkları düşünüyor ve tüm bu duyguların ağırlığıyla içinden geçenleri kimseye anlatamıyor. Dışarıdan güçlü, mesafeli, hatta soğuk görünse de, iç dünyasında fırtınalar kopuyor. Bazen “yazsam mı?” diye telefonu eline alıyor, ama yazıyor siliyor. Çünkü reddedilme ihtimali ona olduğundan savunmasız hissettiriyor. Şu sıralar çok net bir farkındalık yaşıyor geçmişte basit sandığı şeylerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu şimdi anlıyor. Senin varlığının verdiği güveni, şimdi yokluğunda çok daha iyi hissediyor. Son zamanlarda sık sık eski mesajlara, fotoğraflara, hatta birlikte dinlediğiniz şarkılara dönüp bakıyor. Kolay olmayacağını biliyor ama yine de geliyor. Önümüzdeki üç haftalık süreçte barışma enerjisi gündeme gelebilir ama bu egodan gelen bir dönüş değil. Önce bir bahaneyle yazma veya belki sadece bir hal hatır sorma gibi durumlar söz konusu olabilir ancak ardından duygusal bir yüzleşme var. Açık konuşmak gerekirse bu barışma sanki hiçbir şey olmamış gibi değil de, çok şey yaşadık ama hala birbirimizden kopamıyoruz enerjisinde olacak. 3’lü tarihler öne çıkıyor. ••Sadece etkileşim gösteren ve iz bırakan takipçilerime niyetlidir.show more

♃ ᎪᎽᎠᎪ 🌟
59,764 görüntüleme • 6 ay önce
SÖZÜN BİTTİĞİ SAHNE... Bir baba ve Bir evlat İki... video Bir hikaye YER: GAZZE Muhtemelen tarih böyle bir sahneyi kayda almamıştır. 1. Video: Bugün, çocuklarım için yiyecek aramaya gidiyorum. Yardım dağıtım noktasına gitmeye karar verdim. Aileme veda ettim, yüreğim titriyordu... Ama onları doyuracak bir şey getirmediğim sürece geri dönmeyeceğime yemin ettim. Oraya giden yolun ölümle dolu olduğunu çok iyi biliyorum. Ama her şeyi riske atmaktan başka seçeneğimiz var mı? İki seçenekle karşı karşıyayız: Ya dağıtım noktasında hızlı bir ölüm, Ya da ailemin yanında, aç ve çaresiz, yavaş bir ölüm. Bugün, yüzlerini bir daha görüp göremeyeceğimi bilmeden uzaklaştım. Göğsümde kimsenin duymadığı binlerce çığlık taşıyarak ayrıldım. Hepinize veda etmek istedim... Ve teşekkür ederim. Evet, sessizliğiniz için teşekkür ederim, Kayıtsızlığınız için teşekkür ederim, Bizi bu kaderle baş başa bıraktığınız için teşekkür ederim. 2. Video: Zafer kazandım... ve unla döndüm. Yıkılmış evlerin arasında, tankların önünde, acımasız bir gökyüzünün altında 24 saat bekledikten sonra... kumların üzerinde uyudum, ölümün kulağıma fısıldadığını duydum, o kadar yaklaştım ki... neredeyse dokunabilirdim. Ama sana söylediğim gibi, yemin etmiştim: Eli boş dönmeyecektim. Çocuklarımı doyuracak bir şey olmadan geri dönmeyecektim... gözleri hala beni beklerken. Ve şimdi, Tanrı'nın lütfuyla hayatta kaldım. Ölümün pençesinden döndüm... ve yanımda basit bir şey getirdim: yarım torba un. Evet... sadece un. Ama benim için hayatın ta kendisiydi. Benim ve ailem için bir can simidi. Birçoğunun önümde düştüğünü gördüm. Son çığlıklarını duydum. Hiçbir şey yapamadım. Korkuyla, molozların ve tozun arasında, kırık hayallerin ve dağılmış uzuvların arasında yürüdüm. Keskin nişancılardan saklandım... tanklardan kaçtım. Ama şimdi buradayım. Hayattayım. Ve çocuğum Adem'i gördüm. Sanki tüm dünyayı tutuyormuşum gibi onu tuttum. Geri dönebileceğimi sanmıyordum... ama döndüm. Çünkü onları ölümden korktuğumdan daha çok seviyorum. Onlar için... Her şeyi riske attım. Dayandım. Ve hayatta kaldım.show more

Cahit Tuz / جاهد توز
21,845 görüntüleme • 1 yıl önce
Mağdur Genç Kız İmajını Yıkan Kadın: Biran Damla Yılmaz... Sektörde Nasıl Markalaştı?" 🔥 Bugün günlerden Biran Damla Yılmaz! 🌟 Henüz çok genç yaşta adım attığı bu sektörde, "mağdur genç kız" imajından "dominant kadın" figürüne evrilen, her projesinde vites artıran bir kariyer yolculuğu Yolun Başı: Kırgın Çiçekler (Eylül) Biran Damla'yı geniş kitlelere tanıtan o travmatik ama güçlü Eylül karakteriydi. Dram yükü bu kadar ağır bir rolü 18-19 yaşlarında omuzlamak her oyuncunun harcı değil. O dönemki "çaresiz ama dik duran" performansı, bugünkü başarısının temel taşı oldu. Kabuk Değiştirme: Baraj (Nehir) Dramın yanına "entrika ve gizem" eklendiğinde Biran Damla’nın gözlerindeki o hırsı ilk kez burada gördük. Karakterin içsel çatışmalarını (dolandırıcılık vs. vicdan) ekrana yansıtırken, oyunculuğundaki çocuksu tınıyı tamamen geride bıraktı. Kariyer Zirvesi: Yasak Elma (Kumru Yıldırım) İşte gerçek kırılma noktası! 🍎 Kumru karakteri, Biran Damla için bir "ustalık belgesi" gibiydi. Stil ikonuna dönüşen, hırsları olan, modayı ve entrikayı yöneten o ikonik karakterle; "Sadece dram değil, her türün oyuncusuyum" mesajını net verdi. Toprak Kokan Dönüş: Halef (Yıldız) Ve bugüne gelelim... Modern, şehirli rollerden sonra Urfa’nın mistik atmosferinde, töre ve aşk arasına sıkışmış Yıldız. Mimiklerini daha ekonomik ama daha etkili kullandığı, "sessiz çığlıkların" oyuncusu olduğunu kanıtladığı bir dönemdeyiz. İlhan Şen ile uyumu ise bu sezonun en büyük kazançlarından. Oyunculuk Tekniği Analizi: Göz Teması: Biran Damla, replikten ziyade bakışlarıyla hikaye anlatan bir oyuncu. Dönüşüm Hızı: Ağır dramdan absürt komediye (Yasak Elma’daki o geçişler) çok hızlı adapte olabiliyor. Risk Alması: Kendini belli bir kalıba hapsetmiyor; her yeni projede farklı bir sosyal statüdeki kadını canlandırıyor. Sonuç olarak; Biran Damla Yılmaz artık sadece bir "yetenek" değil, reytingi ve sosyal medya gücüyle bir "marka". Bu akşamki #Halef bölümünde Yıldız’ın yaşayacağı o büyük kırılma, onun oyunculuk kariyerinde yeni bir zirve olabilir. Sizin en sevdiğiniz Biran Damla Yılmaz karakteri hangisi? 👇 Eylül mü, Kumru mu, yoksa Halef’in Yıldız’ı mı? Tartışalım! 💬 #HalefKöklerinÇağrısı #YılSer #BiranDamlaYılmaz #ilhanşenshow more

Bi'Dizi Mesele
26,038 görüntüleme • 4 ay önce
Manhattan’ın yarısını kandıracak kadar etkileyici bir gülümsemesi vardı. O... bir manken değildi. O bir Rus casusuydu. – Pasaport almak için evlendi. – Moskova’ya şifrelenmiş veriler gönderdi. – Yakalandı… ama Rusya’da bir yıldıza dönüştü. 28 yaşındaydı. Göz alıcı kızıl saçları ve dikkat çekici bir gülümsemesi vardı. Manhattan sokaklarında bir kraliçe gibi dolaşıyordu. Ama gerçekte o, sıradan bir ajan değildi. Anna Chapman, modern casusluğun medyayı ve algıyı en iyi kullanan yüzüydü. 1982’de Rusya’da doğdu. Babası, Sovyet döneminde istihbaratla bağlantılı bir diplomatik geçmişe sahipti. Güç, sırlar ve kapalı kapılar ardındaki dünyaya yabancı büyümedi. Küçük yaşlardan itibaren sessiz kalmayı, gözlem yapmayı ve insanları okumayı öğrendi. Ancak onun en büyük silahı analiz değil, karizma ve görünürlüktü. Londra’da İngiliz vatandaşlığı almak için evlendi. Kısa sürede boşandı ama “Chapman” soyadı ona birçok kapı açtı. İş kadını olarak bankacılarla, politikacılarla, milyonerlerle aynı çevrelere girdi. Her zaman kusursuzdu. Ama bu bir maskeydi. New York’a geldiğinde görevi netti: yakınlaş, ilişki kur, bilgiye yaklaş. Hiç kâr etmeyen bir emlak şirketi kurdu. Bu şirket bir iş değil, mükemmel bir örtüydü. Özel dizüstü bilgisayarlar ve şifreli ağlar üzerinden Moskova’ya veri aktarıyordu. FBI onu izliyordu. Aylarca. Çevresinde Wall Street isimleri, devletle bağlantılı danışmanlar vardı. Ne kadar bilgi gönderdiği ise hiçbir zaman tam olarak açıklanmadı. Chapman, ABD’ye sızmış 10 kişilik bir Rus ajan ağının parçasıydı. Çift gibi yaşadılar, ebeveyn gibi davrandılar, sıradan hayatlar oynadılar. Amaçları: SVR’ye siyasi ve ekonomik güç merkezlerine dair bilgi aktarmaktı. Filmleri aratmayan yöntemler kullandılar: görünmez mürekkepler, park bankları, şifreli Wi-Fi ağları, sinyal veren dizüstü bilgisayarlar. Anna en dikkat çekici olanıydı. En cesur olanıydı. Ve bu, onu görünür kıldı. Bir FBI ajanı Rus irtibat görevlisi gibi davranarak ona yaklaştı. Sahte pasaport talep etti. Anna tereddüt etti. Babasını aradı. Sonra bir polis karakoluna gitti. Ama artık çok geçti. 27 Haziran 2010’da, diğer 9 ajanla birlikte tutuklandı. O güne kadar kimse varlıklarını bilmiyordu. Tutuklamalar diplomatik krize dönüştü. ABD ve Rusya gizlice müzakere etti. Ve kısa süre sonra bir casus takası yapıldı. Anna Moskova’ya döndü. Saklanmadı. Televizyon programları sundu. Dergilere kapak oldu. Rus vatanseverliğinin simgesine dönüştürüldü. Putin bile onunla ilgili alenen şakalar yaptı. Cezalandırılmadı. Parlatıldı. ABD’de kime yaklaştı? Kimlerle ne paylaştı? Bunu muhtemelen hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bir şey var: Modern casusluk artık trençkotlarla yapılmıyor. İmajla, görünürlükle ve hikâyeyle yapılıyor. Anna Chapman bir silah ateşlemedi. Ama bir dönemin algı savaşının simgesi oldu. Bu sadece bir casusun değil, efsaneleştirilmiş bir figürün hikâyesi. Ve belki de… hikâye hâlâ bitmedi.show more

Eren..
375,290 görüntüleme • 7 ay önce
Vay anasını arkadaş şu kader cilvesine bak sanırsın DECCAL... fitnesiymiş yaşanan bulaşmayan kalmamış iyi ki vitrinde değilmişiz bize kalsan kuva-yi milliye diyen kim olsa destekçisiyiz şu heriflere bak şu hale şu ortaya çıkan apaçık gerçeklere bak. İyi parti zaten ilk baştan beri kuşku ile yaklaştığımız bir parti idi meğer CHP'ye yaklaşmak ve türlü suçlara CHP'lileri bulaştırmak varmış planda ve başardılar evet CHP dağılma evresinde ve maalesef toparlanması da çok zor görünüyor şu haliyle biz umudu halktan umudumuz sebebiyle kesmesekte durum bu. Milletin Ak Parti'den bıkkınlık ifade ediyor olmasına ve kahır ekseriyamızın zaten geçinmekte zorlandığı ve bir avuç azınlık dışında neredeyse kimsenin mutlu olmadığı bir tavdan ve demden geçerken insanların geleceğe dair umudunu hatta gençliğe dair umudunu bile kestiği bir zeminden geçerken muhalefetin bu halde olması ne enteresan değil mi? Belki de planlıdır her şey başka bir şey ama planlayıp devreye koysalar bu kadar başaramış olmaları gerekir yazık gerçekten çok yazık.show more

Nurullah Çavuşoğlu
255,543 görüntüleme • 2 ay önce
Kuantum mekaniğinin en sarsıcı teorisi olan Çoklu Dünyalar yorumu... sana şunu söyler sen bir karar verdiğinde seçmediğin diğer ihtimal yok olmaz sadece evren o saniyede ikiye yarılır ve o seçmediğin hayatı yaşayan başka bir sen paralel bir gerçeklikte yoluna devam eder. Şu an burada tek bir gökyüzüne bakıyorsun ama kuantum olasılıkları yüzünden milyarlarca farklı paralel evren aynı uzay boşluğunun içinde üst üste binmiş şekilde yan yana yaşıyor. Biz o evrenleri asla göremiyoruz çünkü her seçimimizle sadece kendi gerçeklik çizgimize kilitleniyoruz ve beynimiz bize tek bir hikaye anlatıyor. Ama varoluşsal sarsıntı şu. Hayatında çok radikal bir karar verdiğinde, birini tamamen terk ettiğinde ya da bir şehirden arkana bakmadan gittiğinde içinde hissettiğin o amansız sancıyı düşün. Gitmekle kalmak arasında ruhunu ikiye bölen o sızı, yıllar sonra gece yarısı tavana bakarken aklına gelen o keşke... Psikologlar buna sadece başa çıkma mekanizması ya da travma der geçer ama kuantum fiziği çok daha karanlık ve büyüleyici bir ihtimal sunuyor. Ya o içindeki sızı, kuantum düzeyinde diğer paralel evrende o seçmediğimiz hayatı yaşamaya başlayan diğer bizlerin ruhsal titreşimiyse? Yaşamadığını sandığın o aşklar, yarım bıraktığın o hayatlar ve binmediğin o uçaklar yok olup gitmedi. Evrenin başka bir kuantum katmanında, senden sadece milimetrenin milyarda biri kadar uzaklıkta ama asla dokunamayacağın bir boyutta canlı olarak akmaya devam ediyor. Sen o insandan ayrıldın ama paralelindeki diğer sen o kapıdan çıkmadı ve şu an onunla aynı koltukta oturuyor. Sen o şehri terk ettin ama diğer sen o şehirde kaldı ve o hayatı sonuna kadar yaşıyor. Zihnindeki o keşkeler ve geçmeyen sızılar belki de sadece bir psikolojik yanılgı değil, o paralel boyutta akmaya devam eden hayatların bu dünyadaki fiziksel özlemidir. Biz geçmişi geride bıraktığımızı sanıyoruz ama evren hiçbir ihtimali çöpe atmıyor. Sadece sen şu an bu versiyona hapsoldun. Ve o içindeki boşluk, diğer versiyonlarının yankısından başka bir şey değil.show more

Deepcosmoss
130,370 görüntüleme • 15 gün önce
Cin Ahmet, Başbakanlık yaptığın dönemde 941 olan doğrudan uyuşturucu... maddeye bağlı ölümlerin sayısını senden sonra bir çırpıda %71 oranında gerileterek 247’ye düşürmüş adama laf ediyorsun? Görev süresi boyunca terörle, sanal kumarla, trafik magandalarıyla olduğu gibi dünyanın dört bir yanına kadar uzanan her türlü uyuşturucu tacirleriyle hiçbir şeyden korkmadan mücadele ettiği için okyanus ötesinde ‘istenmeyen adam’ ilan edilmiş bir adama laf ediyorsun öyle mi? Konuşsak uluslararası mahkemelerde yargılanacak adamsın. İyisi mi sus. Suçüstü yakalandığın AK Partiyi zimmetine geçirme operasyonunda yediğin haltları anlatsak insan içine çıkamazsın. İyisi mi sus. Daha dikkat çekicisi ise bakın Özgür Özel`den. Ümit Özdağ`a, Ahmet Davutoğlu`na kadar hepsi -ve nedense- yüzlerini görevde olan içişleri bakanına dönüp konuşmak yerine ısrarla geçmiş dönem içişleri bakanı Soylu`ya saldırıyorlar?🤷♂️ Niçin biliyor musunuz? Asla bu saldırıların sebebi, Soylu’nun gerisinde hesabını veremeyeceği bir şeyleri olduğundan filan değil. Zaten Soylu dokunulmazlık zırhını masaya koyup, elinizde ne varsa alın gelin mahkemeye diyerek çekeceği resti çekti. İftiracıların alayı kayboldu ortadan. Ve evet Özellerin, Davutoğluların sözcülüklerini yaptığı şer odaklarının içlerinde hala zaptedemedikleri bir ‘öç alma’ arzuları var Soylu`ya karşı ama tam olarak bu da değil sebeb. Asıl gayeleri; Ön almak Akıllarınca ‘ön almak’ istiyorlar. Şer odakları, Terör işbirlikçileri, Irkçı çeteler, Mafya müsveddeleri, Türkiye`de siyaseti dizayn etmeye çalışan, her türlü kirli siyasal mühendislik çabalarının gerisindekiler hiç biri karşılarında yeniden Soylu`yu görmek istemiyorlar. Ödleri kopuyor bundan ödleri! Son bir sözüm de rahatsızlıkları kendilerinden menkul bu şahıslara çok batmış kutsal topraklardan fotoğraf meselesi hakkında. Süleyman Soylu bizzat böyle bir fotoğraf çekilip paylaşmadı daha çok orada kendisiyle rastlaşmışların paylaşımlarından gördük kendisini, banada orada kendisiyle rastlaşmış takipçilerimden gelen fotoğraflar oldu. Fakat kendisi niçin fotograf çekilmemeli idi? Biri bunu bana izah edebilir mi lütfen? Bir insanın hayatının en güzel anını bir fotoğrafla ölümsüzleştirmesinden daha güzel, daha normal ne olabilir? Zaman zaman o fotoğraflara bakıp, o anları yeniden yaşamak istemez mi insan? Çocukları, torunlarıyla paylaşmak istemez mi insan? Ve onları yolcularken yada karşılarken fotoğraflamak, filmlemek? Bundan güzel ve doğal ne olabilir? Niçin batar bu birilerine?Aslolan ibadetini halis bir şekilde yapması müslümanın, hepsi bu, ötesi yok! Hiç değişmezsin, fesat abidesi, fitne fücür bir adamsın Cin Ahmet, birlikte yol yürüdüklerine, kendisini makam mevki sahibi yapmışlara ihanetten, memlekete hainlige kadar uzanan dolayısıyla çıkarmakta da zorlanacağın bir günah kolleksiyonu olan bir meczupsun.show more

Mehmet Çek
43,765 görüntüleme • 1 yıl önce
Merhaba dostlarım… Bana yazan, arayan, sağlığımı soran, dua eden,... içtenlikle destek olan herkese yürekten teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten… Her mesajı hissettim. Her kelime içimi ısıttı. Bu zor günlerde yalnız olmadığımı bilmek bana güç verdi. Dün öğleden sonra bir anda fenalaştım. Büyük bir halsizlik çöktü, gözlerim karardı, aniden burnum kanamaya başladı. Başım döndü, kalbime sanki iğne batıyormuş gibi ağrı girdi. Bütün vücudum ağrıyordu… sanki her hücrem acı çekiyordu. Özellikle o şişliğin olduğu yerde çok güçlü bir ağrı ve iltihap hissi vardı. Dün cevap veremediğim herkese bugün yazmaya çalışacağım. Lütfen yanlış anlamayın, kimseyi görmezden gelmiyorum. Sadece gerçekten ayakta durmakta zorlandım. Şu anda biz — Tatar siyasi muhacirler olarak — ben, eşim ve üç yaşındaki kızımız Süyümbike… çok ağır bir dönemden geçiyoruz. Bir yandan Türkiye’de oturum izni (ikamet izini) mücadelesi veriyoruz. Açık konuşayım: bu mücadeleyi sanki kaybediyoruz… Sanki eşit olmayan bir savaşın içindeyiz. Türklerin arasında, sevdiğimiz, büyük Türkiye Cumhuriyeti’nde onurlu bir şekilde yaşayabilmek için direniyoruz. Diğer yandan hastalık… Son birkaç ay benim için çok yıpratıcı geçti. Şiddetli bir zehirlenme yaşadım. O dönemde çok kan kaybettim, uzun süre yataktan kalkamadım. Evet, belki bu sadece bir şüphe, belki paranoya diye düşünenler olur… ama içimde bir his var: bilerek zehirlenmiş olabileceğimi düşünüyorum. Kesin bir şey söyleyemem, ama böyle hissediyorum. Şimdi ise büyük bir şişlik oluştu. İltihap mı, başka bir şey mi bilmiyorum. MR sonucunu bekliyorum. İnsanlar farklı şeyler söylüyor: “iyi huylu olabilir” diyen de var, “kanser olabilir” diyen de… Bu belirsizlik insanın zihnini parçalıyor. Çok korkuyorum. Stres yüzünden beynim en kötü senaryoları kuruyor. Geceleri zor uyuyorum. Kâbuslar görüyorum. İçimde sürekli bir endişe dolaşıyor. Büyük ihtimalle ciddi bir cerrahi müdahale, hatta ameliyat gerekecek. Açık söyleyeyim: korkuyorum. Memleketten, aileden, yakınlardan uzakta olmak… Bu mücadeleyi “yabancı” bir ülkede vermek… Gerçekten insanın ruhunu yoruyor. Bazen kendimi çok yorgun hissediyorum. Sanki yıllardır bitmeyen bir kavganın içindeyim. Ama şunu bilin: Biz pes etmeyeceğiz. Teslim olmayacağız. Ayakta kalacağız. Çünkü bizim mücadelemiz sadece kendimiz için değil. Kimliğimiz için. Dilimiz için. Çocuğumuzun geleceği için. Hâlâ hostelde kalıyorum. Bugün şanslıydım, odada yalnızdım ve sessizlik vardı. O sessizlik bana biraz toparlanma fırsatı verdi. Yanımda olan herkese teşekkür ederim. Dualarınızı eksik etmeyin. Biz mücadelemizi devam edeceğiz.show more

Nail Nabiullin
19,218 görüntüleme • 5 ay önce
Aklımızla, İslamla, muhatapları olan insanlarla, her şeyle alay ediyor... ve giydiğinin tesettür olduğunu iddia ediyor. Giydiği, tesettürün TEK BİR şartını karşılıyor sadece. Bunu anlamayanlar kulaklarını iyice açıp kalın kafalarına tesettürün üç şartı olduğunu iyice soksunlar. Birinci şart; El, yüz, ayaklar hariç her taraf kapanmalı İkinci şart; Vücudun her tarafını kapatsa bile altını göstermemeli yani şeffaf olmamalı. Üçüncü şart: Vücut hatlarını belli etmemeli. Şimdi en basit ifade ile daha fazlası var ama biz en basitini söyleyelim. Bunun omuzları, kolları belli değil mi? Sonuçta bu giydiği, tesettür dediği şey vücut hatlarını belli etmiyor mu? Tesettürün üçüncü şartı vücut hatlarının şurasını ya da burasını belli etmeyecek demiyor, hiçbir tarafını belli etmeyecek diyor. Yani şöyle bir şey söylenebilir mi? El, yüz, ayaklar hariç vücudun her tarafını kapatıyor ama transparan bir kıyafet giyiyor. O zaman buna tesettür denilir mi? Nasıl buna tesettür denilemeyecekse, vücudun tek bir kısmına dahi yapışmış kıyafetlere de tesettür denilemez. Tesettür için bu 3 şartı bilmiyor olamaz. Buna rağmen gözümüzün içine baka baka tesettürlü olduğunu söylüyor aklımızla, insanlarla alay ediyor, Allahla alay ediyor. Öte yandan yüzündeki boya ile 100 metrekarelik bir ev boyanır desek evet abartılmış olur. Bu haliyle yüzünü boyamakla da insanda sahtecilik yapıyor. Kendisini gerçek görüntüsünden farklı gösteriyor. Bu da sahtecilik değil mi? Hadis-i Şerif'te giyinik çıplaklara Allah lanet etsin diyor. Vücudunu belli eden kıyafet giyinik çıplak anlamına gelmez mi? Eğer bu o anlama gelmiyorsa giyinik çıplak anlamına gelen şey nedir? Buna tesettür denilir mi? Yine başka bir açıdan daha, eğer bir erkek, gözüne çarptığı için değil beğendiği için kadına ikinci kez bakarsa bu da tesettür yerine geçmez. Çünkü erkeği kendisine baktırmış oluyor. Şu, ucuz ucuz, erkek de bakmasın canım söylemlerinin tesettürde bir karşılığının olmadığını öncelikle ifade edelim. Bir yerde bir gürültü oldum herkes bakmaz mı? Bakar Bir yerde olağanüstü bir aydınlık bir ışıklandırma oldu mu herkes bakmaz mı? Bakar Bir yerde bir hareket oldu mu herkes bakmaz mı? Bakar Yine bir yerde kadın ya da bir insan görüldüğünde ne geliyor diye insan bakmak mı? Bakar Bakınca da her tarafı değilse de kadının haram olan yerleri erkekler tarafından görülmez mi? Görülür. Elbette, tabii ki erkekler bakmasın. Erkeklerin bakması da KESİNKES haramdır. Ancak İslam, erkeğe bakma derken kadına da açma diyor. Yani kadın açsın erkek bakmasın diye tek yönlü bir emir İslam'da yok, fizik kurallarında da böyle bir şey yok. Sen açınca tekrar söylüyorum ama herkes bakar, harama baktırmış olmakla da erkek harama baktığı için suçlu sen de o harama baktırmakla Allah'ın örtün dediği yeri açmakla ya da vücuda yapışmış olması hasebiyle vücudun bir kısmını belli etmekle sonuç itibariyle baktırmış olmakla suçlusun. Ayrıca bu kadın ne yapıyor biliyor musunuz? Evdeki hanım hanımcık tesettürlü kızları yoldan çıkartıyor. Mesela Aleyna Tilki ya da onun gibileri evdeki tesettürlü kızları hiçbir şekilde etkileyemez. Evinde, yuvasında, hanım hanımcık oturan, meşguliyetleri neyse bunları yapan tesettürlü hanım kızlarımızı da böyle tipler üzerinden ayartarak bozmaya çalışıyorlar. Proje her türlü ilerliyor.show more

Ebubekir SOFUOĞLU
54,264 görüntüleme • 12 gün önce